Ortadoğu
Siyonistlerin saldırı planları ile açık çatışmanın sınırları arasında Lübnan

Halid el-Yamani, Lübnanlı siyasi yorumcu
Güney cephesindeki kademeli tırmanışın ortasında, Siyonist saldırganlığın gölgesi bir kez daha Lübnan’daki siyasi ve güvenlik sahnesinin üzerine çöküyor. Bu durum, olası saldırganlığın doğası ve sınırları hakkında, ayrıca önceki savaşlarda olduğu gibi yalnızca Hizbullah’ı hedef almakla mı sınırlı kalacağı yoksa Lübnan devletini ve altyapısını da kapsayacak şekilde genişleyip genişlemeyeceği konusunda meşru soruları gündeme getiriyor.
Mevcut bilgiler, Siyonist düşmanın [İsrail karşıtları tarafından kullanılan bir terim] karmaşık bir stratejik açmaz yaşadığını gösteriyor. Bir yanda Gazze’deki hedeflerine ulaşmakta başarısız oldu; diğer yanda ise yeni caydırıcılık denklemleri dayatan aktif bir kuzey cephesiyle karşı karşıya. Bu bağlamda, düşman liderleri kaybettikleri “caydırıcılık prestijini” yeniden tesis etme girişimiyle Lübnan’a karşı geniş askeri seçenekleri masaya sürüyor.
Saldırganlığın doğası: Sınırlı bir darbe mi yoksa topyekûn bir savaş mı?
Değerlendirilen senaryolar, Hizbullah mevzilerini veya saha komutanlarını hedef almaya odaklı sınırlı bir saldırıdan; limanlar, havalimanları, elektrik şebekeleri ve telekomünikasyon ağları dâhil olmak üzere Lübnan altyapısını vuracak şekilde genişleyebilecek topyekûn bir savaşa kadar uzanıyor. Ancak geçmiş deneyimler -özellikle de Temmuz 2006 savaşı- düşmanın direnişe karşı doğrudan bir askeri zafer elde edemediğinde, yakıp yıkma politikasına başvurduğunu, direnişin halk tabanı ve bir bütün olarak Lübnan devleti üzerinde baskı kurduğunu gösteriyor.
Temel soru şu: Düşman, kapsamlı bir savaşın maliyetini üstlenebilecek kapasiteye sahip mi? Siyonist varlık içindeki bölünmeler, ekonomik krizler ve çatışmanın bölgesel olarak yayılabileceğine dair korkular göz önüne alındığında, göstergeler bunun aksini işaret ediyor.
Hizbullah’ın devlete tanıdığı mühlet: Savaş meydanından önce siyaset
Bu bağlamda, Hizbullah’ın siyasi ve diplomatik eylemleri sürdürmesi için Lübnan devletine açık bir mühlet tanıyarak attığı siyasi adım göz ardı edilemez. Amaç, bir yıldan uzun süre önceki ateşkes anlaşmasında öngörülen üç temel noktaya ulaşmaktır:
- İsrail ordusunun güneydeki işgal edilmiş Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi;
- Lübnanlı tutsakların serbest bırakılması;
- Yıkılan güney köylerinin yeniden inşası.
Bu mühlet önemsiz bir ayrıntı değil; aksine partinin [Hizbullah], devletin ve kurumlarının rolünü önceliklendirme taahhüdünü yansıtıyor. Aynı zamanda, direnişe muhalif olan Lübnanlı grupların elinden bahaneleri almayı amaçlıyor; zira bu gruplar uzun süredir gerilim ve saldırganlıktan Hizbullah’ın silahlarını sorumlu tutuyor, egemenlik ve istikrar sancakları altında bu silahların kaldırılmasını talep ediyor.
Parti bu yaklaşımla, direnişin devletin alternatifi olmadığını, ancak aynı zamanda pazarlık konusu yapılabilecek veya vazgeçilebilecek bir koz olmadığını da açıkça belirtmek istedi.
Direnişin silahları: Kırmızı çizgi
Buna karşılık, bu sürenin Hizbullah’ın silahlarını bırakmaya hazır olduğunun bir işareti olduğunu varsayanlar yanılıyor. Silahsızlanma meselesi parti tarafından kesin bir dille reddediliyor ve hiçbir şekilde kabul edilemez; zira bu konu, Lübnan’ı korumada ve düşmanı caydırmada etkili olduğu kanıtlanmış savunma rolüyle özünde bağlantılı.
Hizbullah, her türlü yeni saldırının doğrudan ve acı verici bir karşılık bulacağını anlıyor. Çatışmaya tam hazırlıklı olduğunu ilan ederek düşmana net bir denklem sundu: Lübnan’a açılacak bir savaşın maliyeti Siyonist varlık için daha az olmayacak; hatta çok daha büyük ve kapsamlı olabilir.
İsrail saldırısı karşısında Hizbullah’ın uygulayabileceği olası senaryolardan biri şu olabilir: İsrail’in Lübnan’ın güneyine karadan girmesi durumunda, yanıt, İsrail askerlerine ve askeri araçlarına mümkün olan en fazla zayiatı verdirmeyi amaçlayan küçük birlikler tarafından verilecektir. Buna, işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki yerleşim yerlerini ve İsrail’in derinliklerindeki hedefleri vurmak için insansız hava araçlarının kullanımı eşlik edecektir. Ayrıca Lübnan’ın güneyinden veya diğer bölgelerinden roket fırlatma ihtimali de mevcut. Dahası, daha büyük ve ciddi bir senaryo da söz konusu: İşgal altındaki Filistin’in iç bölgelerine saldırı birliklerinin sızdırılması.
Savaş bölgesel ölçekte tırmanabilir mi?
Mevcut durumun en tehlikeli yönü, Lübnan’a yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir çatışmanın kıvılcımı olma ihtimalidir. “Direniş ekseni” [İran, Hizbullah, Ensarullah ve diğer grupları içeren ittifak için kullanılan terim] birbirine bağlıdır ve Hizbullah’a yönelik herhangi bir geniş çaplı saldırı, müttefik bölgesel güçlerin doğrudan veya diğer cepheler üzerinden çatışmaya dahil olmasını tetikleyebilir. Bu durum, çatışmanın temposunu kontrol etmeye ve büyük bir patlamayı önlemeye çalışan Amerika Birleşik Devletleri tarafından olduğu kadar düşman tarafından da gayet iyi anlaşılıyor.
Sonuç
Lübnan bugün hassas bir yol ayrımında duruyor. “İleriye kaçış” [iç sorunları çözmek için dış çatışma yaratma girişimi] mantığına dayanan Siyonist saldırganlık ile caydırıcılık ve stratejik sabır mantığına dayanan direniş arasında sıkışıp kalan Lübnan devleti gerçek bir sınavla karşı karşıya. Devlet ya mevcut siyasi pencereden yararlanmayı başaracak ya da meydanı bir kez daha güç mantığına bırakacak.
Ancak kesin olan şu ki, yaklaşan herhangi bir saldırı düşman için parkta bir gezinti olmayacak ve bunu izleyen denklemler, ne Lübnan’da ne de bölgede, öncekilere benzemeyecek.
Ortadoğu
Güney Lübnan’da bina hasarının ilk maliyeti açıklandı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, uydudan elde edilen verilere dayanarak güney Lübnan’daki bina hasarına ilişkin ön değerlendirme raporunu yayımladı. Rapora göre, incelenen bölgelerde tamamen yıkılan 11 binden fazla binanın ilk hasar maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı. Uzmanlar, altyapı ve saha verilerinin eksikliği nedeniyle gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, Lübnan’ın güneyindeki bina hasarına ilişkin hızlı değerlendirme raporunu açıkladı.
El-Ahbar gazetesinin aktardığına göre uydu görüntüleri ile coğrafi yapay zeka (GeoAI) teknolojilerine dayandırılan çalışmada, 23 Ekim 2025 ile 29 Nisan 2026 tarihleri arasında güney sınırlarında meydana gelen ve dışarıdan tespit edilebilen bina hasarları ele alındı.
Rapora göre, incelenen bölgelerde toplam 11 bin 95 binanın tamamen yıkıldığı belirlendi. Tamamen yıkılan bu binaların, ortalama 150 metrekarelik daire büyüklüğü varsayımıyla teorik olarak 17 bin 891 konuta karşılık geldiği tahmin ediliyor.
Bölgede oluşan enkaz miktarının ise 3 milyon 107 bin 756 metreküp düzeyinde olduğu öngörülüyor.
Değerlendirme sonuçlarına göre, tamamen yıkılan binaların yanı sıra 2 bin 242 binada kısmi, 9 bin 311 binada ise hafif düzeyde hasar saptandı.
Konut bazındaki hesaplamalarda ise tamamen hasar gören yaklaşık 17 bin 891 ünitenin yanında, 5 bin 219 konutun kısmen hasar gördüğü, 18 bin 282 konutun ise hafif hasarlı olduğu tahmin edildi.
Raporda, konut sayılarına ilişkin verilerin doğrudan saha sayımına değil, ortalama metrekare üzerinden yapılan matematiksel modellemelere dayandığı ve teorik bir tahminden ibaret olduğu vurgulandı.
Bina hasarlarının ön maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı
Raporda, tespit edilen bina hasarlarının yenileme maliyeti, metrekare başına standart 450 dolarlık bir birim değer esas alınarak hesaplandı. Buna göre toplam ön hasar maliyeti 1 milyar 384 milyon dolar olarak tahmin edildi.
Bu hasarın coğrafi dağılımında Nebatiye vilayeti 1 milyar 53 milyon dolar ile ilk sırada yer alırken, Güney vilayetindeki zarar 331 milyon dolar olarak belirlendi.
İlçeler düzeyinde yapılan hesaplamalarda ise ön maliyet Bint Cübeyl’de 688 milyon dolar, Mercayun’da 333 milyon dolar, Sur’da 315 milyon dolar, Nebatiye ilçesinde 32 milyon dolar ve Sayda’da 16 milyon dolar oldu.
Raporda, bu rakamların yalnızca binaların dışsal fiziksel hasarını kapsadığı, yeniden imar sürecinin nihai maliyetini ya da savaşın yol açtığı toplam ekonomik kaybı yansıtmadığı önemle belirtildi.
İlçelerdeki yıkım yoğunluğuna bakıldığında Bint Cübeyl ilçesinde Aytarun’da 1658, Bint Cübeyl kent merkezinde 1076, Ayta el-Şaab’da 539, Beyt Lif’te 371, Yarun’da 242 ve Aynata’da 227 binanın yıkıldığı belirlendi.
Mercayun ilçesinde ise Meys el-Cebel’de 969, El-Taybe’de 824, Hula’da 285, Merkaba’09da 199, Blida’da 184 ve Deyr Siryan’da 174 yıkık bina saptandı.
Nebatiye ilçesinde Yahmar el-Şakif’te 71, Zotar el-Şarkiye’de 69 ve Kefr Sir’de 37 bina yıkıldı. Sur ilçesinde Burç el-Şimali’de 370, Nakura’da 216, Abbasiye’de 162, Sur kent merkezinde 80 ve El-Mansuri’de 65 binanın tamamen yıkıldığı kayda geçti. Sayda ilçesinde ise yıkım daha çok 65 bina ile Zırariye ve 62 bina ile Arzi beldelerinde yoğunlaştı.
Yayımlanan raporda, elde edilen verilerin kesin bir nihai bilanço olarak kabul edilmesini engelleyen önemli kısıtlamalara yer verildi.
Çalışma, idari sınırların tamamını kapsamak yerine yalnızca uydulardan net görüntü alınabilen alanlarla sınırlı tutuldu.
Bu doğrultuda, Litani Nehri’nin güneyi ana odak noktası olurken, nehrin kuzeyindeki bölgelerden kısıtlı veriler dahil edildi. İlçelerdeki belediyelerin bir kısmında tam tarama gerçekleştirilirken, bazılarında yalnızca belirli bölümler incelenebildi.
Örneğin Bint Cübeyl ilçesindeki tüm tapu alanları taranırken, Sur’da 75 tapu bölgesinin 74’ü tamamen, 1’i kısmen kapsama alındı.
Mercayun’da 33 bölgeden 17’si tamamen, 21’i kısmen taranırken; Nebatiye’de 52 bölgeden yalnızca 4’ü tamamen, 15’i kısmen analiz edilebildi. Sayda’da ise 77 bölgeden hiçbirinde tam tarama yapılamadı, yalnızca 5 bölge kısmi olarak çalışmaya dahil edildi.
Raporda yer alan diğer kısıtlayıcı unsurlar şu şekilde sıralandı:
- Karayolları, köprüler, elektrik, su ve telekomünikasyon gibi kritik altyapı tesislerindeki hasarlar değerlendirmeye dahil edilmedi.
- Binaların yer altı sığınakları, bodrum katları ve görünmeyen iç kısımlarındaki hasarlar saptanamadı.
- Binaların konut, ticari veya sınai işlevlerine göre net bir ayrım yapılamadı.
- Hafif hasarlı binalar, enkaz hacmi ve maliyet hesaplamalarının dışında tutuldu.
- Yapıların yoğunluğu, gölgeler ve dar sokaklar gibi fiziksel etkenler uydu analizlerinde hata payı oluşturdu.
Çalışmanın doğrulanması aşamasında saha ziyaretleri veya yerinde incelemeler yapılmadı; analizler tamamen masa başında, uydu fotoğraflarının incelenmesiyle gerçekleştirildi.
Yıkımın büyüklüğü ve kullanılan metodolojiye olan güven gerekçesiyle Lübnan Ordusu veya Birleşmiş Milletler Güvenlik ve Emniyet Dairesi (UNDSS) ile yerinde teyit süreçleri işletilmedi.
UNDP, çalışmadaki verilerin planlama amaçlı ön bulgular olduğunu, ilerleyen süreçte yeni uydu görüntüleri ve saha verileri eklendikçe kapsamın genişletileceğini açıkladı.
Yetkililer, dışarıda bırakılan kalemler ve altyapı kayıpları da hesaba katıldığında, Lübnan’ın güneyindeki gerçek faturanın rapordaki tahminlerin çok üzerinde olduğunu belirtiyor.
Ortadoğu
ABD ve İran talimatları Hürmüz’de kafa karışıklığı yarattı

ABD ve İran arasında varılan mutabakatın ardından Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiği yeniden başlasa da tarafların çelişen rota ve izin talimatları gemi sahiplerini büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. İran boğazdan geçiş için kendi kurduğu idareden onay alınmasını ve İran kıyılarının kullanılmasını şart koşarken, ABD ve Batılı sigorta şirketleri ise koruma eşliğinde Umman rotasının tercih edilmesini istiyor.
Hürmüz Boğazı üzerinden gemi trafiği yeniden başlamış olsa da gemi sahipleri İran, ABD ve Batılı sigorta şirketlerinden gelen çelişkili talimatlar nedeniyle derin bir kafa karışıklığı yaşıyor.
Financial Times gazetesinin haberine göre İran, önceden izin almayan ve kendi kıyılarına yakın rotayı seçmeyen gemileri para cezasıyla tehdit ediyor.
Tahran yönetimi, boğazı geçmek isteyen gemilerin, mayıs ayında kurulan ve o tarihten bu yana ABD yaptırımları listesinde bulunan Basra Körfezi Geçidi İşleri İdaresinden izin alması gerektiğinde ısrar ediyor.
Üç nakliye şirketi yöneticisinin aktardığı bilgilere göre ABD ve bazı Batılı sigorta şirketleri ise gemilere, Amerikan kuvvetlerinin hava koruması altında boğazın Umman tarafındaki rotayı izlemelerini tavsiye ediyor. Bu da armatörlerin hangi yolu seçecekleri konusunda kararsız kalmasına neden oluyor.
Şirketler yaptırım ve müdahale riski arasında kaldı
ABD merkezli denizcilik şirketi Safesea Shipping’in başkanı Dr. S.V. Anchan konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Gemi sahipleri ve işletmeciler zor bir durumda kaldı. Sigortacıların ve ABD makamlarının talimatlarına uyup Umman’a daha yakın bir rota izlerlerse, İran makamlarının müdahalesi, alıkoyması veya potansiyel düşmanca eylemleriyle karşı karşıya kalma riski taşıyorlar” dedi.
Anchan, gemilerin İranlıların talimatlarına göre hareket etmesi ve İran kıyıları boyunca ilerlemesi durumunda ise yaptırımlarla ilgili potansiyel sorunlarla karşılaşabileceğini sözlerine ekledi.
Bir yük sigortası brokeri, “İranlılar gemilerin İran rotasını kullanması ve geçiş ücreti ödemesi konusunda ısrar ediyor. ABD ise gemilere Umman rotasını izlemelerini söylüyor ve onlara havadan eşlik ediyor. Tüm süreç kötü koordine edilmiş durumda ve bu durum kötü sonuçlanacak” ifadelerini kullandı.
Tanker sektörü temsilcilerinden biri, Batılı nakliye şirketlerinin Umman rotasını kullanmaya istekli göründüğünü ancak birçoğunun İran seçeneğini de değerlendirdiğini belirtti.
DryDel Shipping Genel Müdürü Kostas Delaportas da “Önerilen transit rotaları ile çeşitli taraflardan gelen talimatlar arasında bir belirsizlik olduğu görülüyor” diyerek, sahiplerin, işletmecilerin ve sigortacıların güvenlik ile kurallara uyum arasında bir denge bulmaya çalıştıklarına dikkat çekti.
Trafik mutabakat sonrasında arttı
Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlilik, ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptının ardından hafta sonu itibarıyla yeniden başladı.
Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları dairesinin verilerine göre, Londra saatiyle pazartesi günü saat 12.00’den önceki 24 saatlik süre içinde boğazdan 30’dan fazla gemi geçti.
Bu rakam, çatışmanın başladığı 28 Şubat tarihinden bu yana kaydedilen en yüksek günlük geçiş seviyesini temsil ediyor.
Gelişmelere ilişkin açıklama yapan İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, bu rotanın hiçbir zaman savaştan önceki eski durumuna dönmeyeceğini ifade etti.
Galibaf, “Elbette uluslararası yasalara uyulmaktadır ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimi bu yasalar çerçevesinde, İran ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda gerçekleştirilecektir” dedi.
Ortadoğu
Katar Lübnan için dolaylı müzakereler içeren yeni bir yol açıyor

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail güçlerinin çekilme takvimine yönelik müzakerelerin seyri, ABD yönetiminin İran, Katar ve Hizbullah’ı içeren yeni mekanizmayı duyurmasıyla değişti. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a Lübnan dosyasının artık İran ile müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini bildirdi.
Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail ordusunun ülkenin güneyinden çekilme takviminin planlanmasına yönelik müzakerelerin seyri bir hafta içinde önemli bir değişim gösterdi.
Doğrudan müzakereler yürütülmesi ve tavizler verilmesi yönündeki çabaların ardından, sürecin yeni bir bölgesel çerçeveye oturtulduğu bildirildi.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a gönderdiği mesajda, Lübnan dosyasının artık İran ile yürütülen müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini iletti.
Vance, ateşkesin tahkimi, çekilme takvimi ve sonraki düzenlemelerin; yalnızca İsrail, Lübnan yönetimi ve ABD’yi değil, diğer aktörleri de kapsayan yeni bir çerçeveye taşındığını belirtti.
Bu kapsamda Hizbullah ve İran’ın denetim mekanizmasının parçası haline geldiği, Katar’ın ise Pakistan’ın desteğiyle yürütücü arabuluculuk görevini üstleneceği kaydedildi.
Lübnan’daki siyasi, askeri ve güvenlik çevrelerinde ve İsrail tarafında bu durumun yansımaları izlenirken, Tel Aviv’in sahada büyük bir değişimin yaşandığına dair işaretler verdiği belirtiliyor. Bu, Washington’da önümüzdeki günlerde yapılması planlanan müzakere turunun, sahadaki askeri sonuçlardan bağımsız bir yön çizmesinin zor olacağını gösteriyor.
İsviçre’de yapılan görüşmelerde, Katar’ın önerdiği yeni bir girişimin netleştiği öğrenildi. Girişime göre Doha yönetimi, Lübnan resmi makamlarını dışarıda bırakmadan, İsrail ile Hizbullah arasında güney sınırında uzun vadeli ve istikrarlı bir ateşkesi hedefleyen dolaylı müzakereleri yönetecek.
Katar, Fransa veya Birleşmiş Milletler gibi diğer aktörlerin sürece dahil edilmemesi şartıyla ABD’nin onayını aldı.
Bu arabuluculuk girişiminin, ilerleyen süreçte savaşın sonlandırılmasının ötesine geçerek Lübnan’ın iç krizlerinin çözümünde de rol oynaması ve ülkede siyasi iktidarın yeniden düzenlenmesini hedefleyen bir “Doha-2” konferansına zemin hazırlaması bekleniyor.
Katar tarafının bu adımı atmadan önce Meclis Başkanı Nebih Berri, Hizbullah ve Suudi Arabistan ile temaslar kurduğu, ardından teklifi ABD’ye sunduğu belirtildi.
Washington’ın onayının ardından dosya İsrail’e iletildi. İsrail’in bu durumdan rahatsız olduğu aktarılırken, Katar’ın ABD-İran müzakere sürecinden faydalanarak İsrail’in de dahil olmak zorunda kalacağı bir zemin hazırladığı ifade ediliyor.
Katarlı yetkililer, girişimin detaylarını anlatmak ve desteğini almak üzere Cumhurbaşkanı Avn ile de iletişime geçti.
ABD’nin İran ile müzakere hattını doğrulamasıyla birlikte Lübnan, bölgesel düzenlemelerin temel anahtarlarından biri haline geldi. Bu doğrultuda kurulan ABD-İran-Katar mekanizması, Lübnan dosyasının yönetimindeki değişimi gösteriyor.
Geri çekilme takvimi için üçlü mekanizma
Sürece dair en önemli gelişme, Washington’da başlayacak Lübnan-İsrail müzakerelerinin beşinci turunun yanı sıra, ateşkesin uygulanmasını denetleyecek üçlü bir izleme komitesinin kurulması önerisi oldu.
Bu komitenin, savaşın tamamen sonlandırılması, İsrail güçlerinin Lübnan topraklarından çekilmesi için bir takvim belirlenmesi ve Lübnanlı esirlerin serbest bırakılması süreçlerini takip etmesi öngörülüyor.
Ancak bu mekanizma İsrail’in doğrudan itirazıyla karşılaştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendilerinin doğrudan taraf olmadığı hiçbir uluslararası veya bölgesel düzenlemeyi kabul etmeyeceklerini açıkladı.
İsrail’in bu tavrı, üçlü mekanizmanın ordunun hareket kabiliyetini sınırlayacağı ve Lübnan’da istediği gibi hareket etme serbestisini kısıtlayacağı yönündeki endişelerinden kaynaklanıyor.
Lübnan dosyasındaki gelişmeler, Cumhurbaşkanı Avn’ın ABD Başkan Yardımcısı Vance, Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Jared Kushner ve Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele alındı.
Cumhurbaşkanı Avn, bu durumu önemli bir siyasi dönüm noktası olarak değerlendirerek resmi Lübnan pozisyonunu netleştirmek amacıyla Meclis Başkanı Berri ve Hükümet Temsilcisi Nawaf Salam ile istişarelerde bulundu.
Yeni sürecin önündeki en büyük zorluklardan biri, İsrail’in güvenlik bölgesi olarak adlandırdığı alanda askeri müdahale hakkını saklı tutmak istemesi ve ateşkes ile geri çekilme süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışması olarak öne çıkıyor.
İsrail yönetimi, her türlü ilerleme için Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartını koşmaya devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Avn ise Lübnan adına kimsenin müzakere yürütmediğini, yapılacak her anlaşmanın Lübnan devletinin kendi geleceğini ve egemenliğini belirleme hakkını koruması gerektiğini vurguladı.
Washington görüşmeleri öncesinde İsrail basınında, ABD’nin taraflara sunacağı bir pilot bölge testi projesine dair bilgiler yer aldı.
Buna göre, Litani Nehri’nin her iki yakasını kapsayan bir bölgeden İsrail ordusunun çekilmesi, karşılığında Lübnan ordusunun buraya konuşlanması ve Hizbullah güçlerinin bölgeden silahlarıyla birlikte çekilmesinin sağlanması planlanıyor.
Sürecin yönetimini ABD öncülüğündeki bir komisyonun üstlenmesi öngörülürken, İsrail’in bu adım için net bir takvim belirlemediği ifade ediliyor.
Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, Lübnan ordusunun konuşlanmasıyla eş zamanlı olarak işgal güçlerinin ve mukavemet unsurlarının karşılıklı çekilmesini kabul ettiğini belirtmiş, ancak “deneme bölgeleri” mantığına karşı olduğunu açıklamıştı.
Berri, güven artırıcı önlemleri ve halkın bu bölgelere geri dönüş mekanizmalarını desteklemeye hazır olduğunu kaydetmişti.
Bu sırada Lübnan Ordu Komutanı General Rudolf Heykel, pilot bölge olması beklenen Nabatiye, Yukarı Nabatiye ve Kfertebnit beldesi çevresindeki askeri birlikleri denetledi.
İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan bir güvenlik yetkilisi, İsrail ordusunun “Sarı Hat”tan kısmi olarak çekilmek zorunda kalacağını, çekilen bölgelere ABD denetiminde Lübnan ordusunun yerleşeceğini belirtti.
Walla haber sitesi ise İsrail’in, doğrudan ateş tehdidi oluşturmayan bölgelerden kademeli olarak ve Hizbullah’ın yer altı ile yer üstü altyapısını tamamen imha ettikten sonra çekilmeye hazır olduğunu aktardı.
İsrail basınındaki bilgilere göre, salı gününden perşembe gününe kadar sürmesi planlanan görüşmeler, biri siyasi diğeri askeri olmak üzere iki ayrı çalışma grubu üzerinden yürütülecek ve İsrail heyeti Lübnan için hazırlanan pilot bölge haritalarını Washington’a götürecek.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya2 hafta önceKuzey Kore, yaptırımlara rağmen özel tüketim, inşaat ve teknoloji hamlesi yapıyor
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe








