Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Siyonistlerin saldırı planları ile açık çatışmanın sınırları arasında Lübnan

Yayınlanma

Halid el-Yamani, Lübnanlı siyasi yorumcu

Güney cephesindeki kademeli tırmanışın ortasında, Siyonist saldırganlığın gölgesi bir kez daha Lübnan’daki siyasi ve güvenlik sahnesinin üzerine çöküyor. Bu durum, olası saldırganlığın doğası ve sınırları hakkında, ayrıca önceki savaşlarda olduğu gibi yalnızca Hizbullah’ı hedef almakla mı sınırlı kalacağı yoksa Lübnan devletini ve altyapısını da kapsayacak şekilde genişleyip genişlemeyeceği konusunda meşru soruları gündeme getiriyor.

Mevcut bilgiler, Siyonist düşmanın [İsrail karşıtları tarafından kullanılan bir terim] karmaşık bir stratejik açmaz yaşadığını gösteriyor. Bir yanda Gazze’deki hedeflerine ulaşmakta başarısız oldu; diğer yanda ise yeni caydırıcılık denklemleri dayatan aktif bir kuzey cephesiyle karşı karşıya. Bu bağlamda, düşman liderleri kaybettikleri “caydırıcılık prestijini” yeniden tesis etme girişimiyle Lübnan’a karşı geniş askeri seçenekleri masaya sürüyor.

Saldırganlığın doğası: Sınırlı bir darbe mi yoksa topyekûn bir savaş mı?

Değerlendirilen senaryolar, Hizbullah mevzilerini veya saha komutanlarını hedef almaya odaklı sınırlı bir saldırıdan; limanlar, havalimanları, elektrik şebekeleri ve telekomünikasyon ağları dâhil olmak üzere Lübnan altyapısını vuracak şekilde genişleyebilecek topyekûn bir savaşa kadar uzanıyor. Ancak geçmiş deneyimler -özellikle de Temmuz 2006 savaşı- düşmanın direnişe karşı doğrudan bir askeri zafer elde edemediğinde, yakıp yıkma politikasına başvurduğunu, direnişin halk tabanı ve bir bütün olarak Lübnan devleti üzerinde baskı kurduğunu gösteriyor.

Temel soru şu: Düşman, kapsamlı bir savaşın maliyetini üstlenebilecek kapasiteye sahip mi? Siyonist varlık içindeki bölünmeler, ekonomik krizler ve çatışmanın bölgesel olarak yayılabileceğine dair korkular göz önüne alındığında, göstergeler bunun aksini işaret ediyor.

Hizbullah’ın devlete tanıdığı mühlet: Savaş meydanından önce siyaset

Bu bağlamda, Hizbullah’ın siyasi ve diplomatik eylemleri sürdürmesi için Lübnan devletine açık bir mühlet tanıyarak attığı siyasi adım göz ardı edilemez. Amaç, bir yıldan uzun süre önceki ateşkes anlaşmasında öngörülen üç temel noktaya ulaşmaktır:

  1. İsrail ordusunun güneydeki işgal edilmiş Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi;
  2. Lübnanlı tutsakların serbest bırakılması;
  3. Yıkılan güney köylerinin yeniden inşası.

Bu mühlet önemsiz bir ayrıntı değil; aksine partinin [Hizbullah], devletin ve kurumlarının rolünü önceliklendirme taahhüdünü yansıtıyor. Aynı zamanda, direnişe muhalif olan Lübnanlı grupların elinden bahaneleri almayı amaçlıyor; zira bu gruplar uzun süredir gerilim ve saldırganlıktan Hizbullah’ın silahlarını sorumlu tutuyor, egemenlik ve istikrar sancakları altında bu silahların kaldırılmasını talep ediyor.

Parti bu yaklaşımla, direnişin devletin alternatifi olmadığını, ancak aynı zamanda pazarlık konusu yapılabilecek veya vazgeçilebilecek bir koz olmadığını da açıkça belirtmek istedi.

Direnişin silahları: Kırmızı çizgi

Buna karşılık, bu sürenin Hizbullah’ın silahlarını bırakmaya hazır olduğunun bir işareti olduğunu varsayanlar yanılıyor. Silahsızlanma meselesi parti tarafından kesin bir dille reddediliyor ve hiçbir şekilde kabul edilemez; zira bu konu, Lübnan’ı korumada ve düşmanı caydırmada etkili olduğu kanıtlanmış savunma rolüyle özünde bağlantılı.

Hizbullah, her türlü yeni saldırının doğrudan ve acı verici bir karşılık bulacağını anlıyor. Çatışmaya tam hazırlıklı olduğunu ilan ederek düşmana net bir denklem sundu: Lübnan’a açılacak bir savaşın maliyeti Siyonist varlık için daha az olmayacak; hatta çok daha büyük ve kapsamlı olabilir.

İsrail saldırısı karşısında Hizbullah’ın uygulayabileceği olası senaryolardan biri şu olabilir: İsrail’in Lübnan’ın güneyine karadan girmesi durumunda, yanıt, İsrail askerlerine ve askeri araçlarına mümkün olan en fazla zayiatı verdirmeyi amaçlayan küçük birlikler tarafından verilecektir. Buna, işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki yerleşim yerlerini ve İsrail’in derinliklerindeki hedefleri vurmak için insansız hava araçlarının kullanımı eşlik edecektir. Ayrıca Lübnan’ın güneyinden veya diğer bölgelerinden roket fırlatma ihtimali de mevcut. Dahası, daha büyük ve ciddi bir senaryo da söz konusu: İşgal altındaki Filistin’in iç bölgelerine saldırı birliklerinin sızdırılması.

Savaş bölgesel ölçekte tırmanabilir mi?

Mevcut durumun en tehlikeli yönü, Lübnan’a yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir çatışmanın kıvılcımı olma ihtimalidir. “Direniş ekseni” [İran, Hizbullah, Ensarullah ve diğer grupları içeren ittifak için kullanılan terim] birbirine bağlıdır ve Hizbullah’a yönelik herhangi bir geniş çaplı saldırı, müttefik bölgesel güçlerin doğrudan veya diğer cepheler üzerinden çatışmaya dahil olmasını tetikleyebilir. Bu durum, çatışmanın temposunu kontrol etmeye ve büyük bir patlamayı önlemeye çalışan Amerika Birleşik Devletleri tarafından olduğu kadar düşman tarafından da gayet iyi anlaşılıyor.

Sonuç

Lübnan bugün hassas bir yol ayrımında duruyor. “İleriye kaçış” [iç sorunları çözmek için dış çatışma yaratma girişimi] mantığına dayanan Siyonist saldırganlık ile caydırıcılık ve stratejik sabır mantığına dayanan direniş arasında sıkışıp kalan Lübnan devleti gerçek bir sınavla karşı karşıya. Devlet ya mevcut siyasi pencereden yararlanmayı başaracak ya da meydanı bir kez daha güç mantığına bırakacak.

Ancak kesin olan şu ki, yaklaşan herhangi bir saldırı düşman için parkta bir gezinti olmayacak ve bunu izleyen denklemler, ne Lübnan’da ne de bölgede, öncekilere benzemeyecek.

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

Yayınlanma

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.

Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.

Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.

Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.

İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.

Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde

Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.

ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.

İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.

Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.

Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.

Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English