Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sömürgeleştirilmekten kurtulan Etiyopya’nın modernleşmeyi ‘başaramamasının’ hikayesi

Yayınlanma

Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleşmekten kurtulması, ancak 20. yüzyılda geri kalması
Devletleşme, (başarısız) modernleşme ve ekonomik (geri)kalkınma üzerine dersler

Georgetown Üniversitesi’nde doçent olan Ken Opalo’nun An Africanist Perspective’de yayınlanan makalesini Mert Cafer Eral çevirdi.

***

Açık konuşalım. Diğer Afrika ülkelerine kıyasla, çağdaş Etiyopya ve Liberya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmediği için gösterecek çok az şeyi olduğunu söylemek doğru olur. Sömürgeciliğin derin aşağılamasından ve gündelik dehşetinden kaçınan her iki ülkenin de 20. yüzyıl boyunca ekonomik, sosyal ve siyasi modernleşmeyi kendi koşullarında başarıyla sürdürmesi beklenirdi. Bunun yerine, iki ülke şu anda kişi başına düşen gelir ve sayısız insani kalkınma sonuçlarında kıta ortalamalarının gerisinde. Ayrıca insanların gelişmesi için elverişli ortamlar yaratabilecek tutarlı devletler inşa etmekte de zorlandılar. Bu nedenle, Etiyopya gibi bir devletin 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığını tartışırken, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde nasıl geride kalmayı başardığını da sorgulamaya değer. 

I: Egemenliği sevmeyi ve korumayı öğrenmek 

Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığı sorusu, dikkatleri kaçınılmaz olarak 19. yüzyıl Avrupa’sının “Afrika mücadelesine” odaklıyor. Bu doğrultuda, Etiyopya ordusunun işgalci İtalyanları ünlü bir şekilde mağlup ettiği Adwa savaşını herkes biliyor. Ancak Etiyopya’nın Avrupa kolonizasyonundan kaçınma becerisi, tek bir savaştan çok daha fazlasına bağlıydı. Daha geniş Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sisteminin bir parçası olarak devlet, yüzyıllar boyunca dış fetih ve tahakküm tehditlerine karşı koymuştur. Örneğin, 1529-1543 yılları arasında Adal Sultanlığı, Portekiz tarafından püskürtülmeden önce Etiyopya’nın büyük bir kısmını fethetmiş ve işgal etmiştir (Sultanlık Osmanlılardan yardım almıştır). Belki de Adwa’da İtalyanlara karşı kazanılan zaferden daha belirleyici olan, Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten kaçınması için Mısır Hidivliği ile olan çatışmaydı. 4.Yohannes, 1870’lerin ortalarında 1. İsmail’e yenilseydi, Etiyopya muhtemelen 1880’lere Mısır yönetimi altında girecek ve bu nedenle Sudan’ın kaderini daha sonra bir İngiliz-Mısır kondominyumunun parçası olarak yaşayacaktı. Tüm bunlar, Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında, birkaç yüzyıl boyunca oldukça rekabetçi Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sistemi içinde hayatta kalma (ve zaman zaman gelişme) yeteneği nedeniyle Avrupa sömürgeciliğinden kaçındığını söylemek içindir. Birikmiş devlet tarihi, 19. yüzyılın sonlarındaki olası sonuçlar kümesinin şekillenmesinde büyük önem taşıyordu. Bir devlete ilişkin içselleştirilmiş fikirler (kutsal kökenleri ve onu korumaya yönelik misyon duygusu dahil) egemenliğe yüksek bir prim vermiş ve hem Etiyopya’nın yönetici elitlerini hem de kitleleri (veya bunların bir bölümünü) egemenliklerini korumak için çok şey feda etmeye istekli olmaya motive etmiştir.

Devletin tarihi aynı zamanda medeniyet başarılarının (emperyal fetihler, okuryazarlık kültürü, devlet dini, elit oluşumu, anıtsal mimari, vb.) önemli sembollerini de küratörlüğünü yaptı ve bu da en olası başarılı işgalcilerin (İngiltere ve Fransa) devleti bir tür eşit olarak görmesini sağladı. Coğrafi konumu göz önüne alındığında olağandışı olsa da (Kral Prester John’un beş yüzyılı aşkın hikayesi yardımcı oldu)… Basitçe söylemek gerekirse, Etiyopya farklıydı. Robert Napier’in birlikleri en az kayıpla Magdala’ya kadar başarılı bir şekilde ilerledi ve ardından derhal ayrıldı – İngilizler Etiyopya’yı işgal etmenin Nil sularını güvence altına almak için önemli olduğunu düşünmediler. Ayrıca Hindistan’a lojistik bağlantıları güvence altına almak için Mısır, Sudan ve Aden’e sahiptiler. Fransızlar ise Çinhindi’ne giden yolda bir durak olarak Cibuti’yi güvence altına almakla yetindiler (özellikle Fashoda olayı Fransız imparatorluğunun doğuya doğru genişlemesini durdurduktan sonra). En önemlisi, devlet olma özelliği Etiyopya’nın hem askeri teknoloji hem de diplomatik ilişkiler açısından (Avrupa ve diğer Kızıldeniz devletlerine göre) çok geride kalmamasını sağladı. Etiyopya devleti, dış dünya ile yüzyıllar süren teması sayesinde modern ateşli silahları ve askeri organizasyon yapılarını (danışmanlar dahil) ithal etme ve bunları hem iç hem de dış düşmanlara karşı savaşta kullanma bilgisine sahipti. Bu arada Etiyopya Ortodoks Kilisesi, Hıristiyan Avrupa ile ittifaklar için bir kanal görevi gördü. İslam Kuzeydoğu Afrika’yı ve daha geniş Kızıldeniz bölgesini kasıp kavurduktan sonra Etiyopya kendisini “paganlar” ve Müslümanlar (Sudanlılar, Mısırlılar, Türkler ve Boynuz Sultanlıkları) deniziyle çevrili bir Hıristiyan ileri karakolu olarak tanımladı. Hıristiyan Avrupa’da yüzyıllarca süren elçilikler, Osmanlılar (Mısır Hidivliği dahil), İngiltere, Fransa, Sudan’ın Mehdici Devleti ve İtalya arasında Boynuz’daki jeopolitik dansın nasıl yönetileceğine dair bilginin küratörlüğünü de sağladı.

Sonuçlar için belirleyici olmasa da Etiyopya coğrafya konusunda da şanslıydı (Etiyopya’nın yabancı egemenliğinden kaçınma becerisinde coğrafyanın rolü hararetle tartışılıyor). Açık olmak gerekirse, coğrafya kader değildi. Ancak birçok durumda Etiyopyalılara önemli taktiksel avantajlar sağladı. Devletin çekirdeğinin kuzey dağlık bölgelerde olması, işgalci orduların – ister karadan ister denizden olsun – yüksek dağlara tırmanmadan önce (çoğunlukla) seyrek nüfuslu ovaları geçmesi gerektiği anlamına geliyordu. Önceden haberdar olmak ve dar geçitlerde savaşlar düzenleyebilmek Etiyopyalılara önemli bir avantaj sağladı. Dahası, Etiyopyalıların gerilla taktiklerini uygularken araziye dayanma yeteneği, işgalci güçlerin (eğer o noktaya geldiyse) otoritelerini tam olarak empoze etmelerini imkansız hale getirdi – Ahmed ibn İbrahim el-Gazi’nin İtalyanlar işgalleri sırasında ve 1543’te ölümüne giden yolda öğrendiği gibi: Etiyopya’nın hiçbir bölgesi tamamen İtalyan kontrolü altında değildi – ülkenin her yerinde direniş belirtileri meydana geldi. İtalyanlara karşı operasyonlar düzenlemek için gruplar oluşturan gerilla savaşçıları, Amharaların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu kuzey eyaletlerinde yoğunlaşmıştı. Vatanseverler (Amh. Arbaiiiiyoch) olarak bilinen bu savaşçılar İtalyan işgali sırasında efsaneleşti ve o zamandan beri de öyle kaldı. Vatanseverler, İtalyan kuvvetlerinin sadece geçici olarak girebildiği ama asla hakim olamadığı birkaç dağlık bölgenin neredeyse tamamen kontrolünü ellerinde tutmayı başardılar. 

Devletin genel ekonomik coğrafyası da düşmanlarla çevrili olsa bile egemenliği sürdürmek için elverişliydi. Özellikle deniz ticaretine dayanmayan büyük ölçüde tarımsal bir iç imparatorluk olmak, devletin Eritre kıyılarındaki Massawa gibi limanların kaybına karşı dirençli olduğu anlamına geliyordu. Nitekim, Massawa ve diğer çıkış noktalarının birbirini izleyen yabancı işgalcileri, uluslararası pazarlara açılan kapısı olarak hizmet etmek için kendilerini Etiyopya devletiyle barış davası açmak zorunda buldular. Etiyopya’nın diğer şansı zamanlamadaydı. Birincisi, Avrupa sömürgeciliğini püskürtmek amacıyla, İmparator 2.Menelik (1889 – 1913) doğru zamanda doğru imparatordu:

Menelik, kral ve imparator olarak hükümdarlığı boyunca iç ve dış siyasi amaçlar için modern silahların değerini kabul etti. Geleneğin kölesi olmadan, Etiyopya’ya sürekli artan bir Avrupalı akışı tarafından getirilen yeni askeri teknolojiden yararlandı. İmparator olarak, İtalyan egemenliği tehdidini çabuk kavradı ve bununla ancak kendi silahlarıyla mücadele edilebileceğini anladı. İmparatorluğunun kaynaklarını bir araya getirdi ve ulusal bir devlet adamı olarak hareket etti. Zekâsı Etiyopya’yı militan Avrupa emperyalizminden kurtardı ve bilge diplomasisi imparatorluğun egemenliğini 1913’teki ölümünden sonra en az bir nesil boyunca pekiştirdi ve garanti altına aldı. 

İkincisi, Avrupalıların “Afrika mücadelesi”, imparatorluk içindeki krallıklar ve prenslikler arasında yaklaşık bir yüzyıl süren savaş ve anlaşmazlıkların (Zemene Mesafint, Prensler Çağı) sonunda gerçekleşti. Bu dönemde gerçek güç Nəgusä Nägäst’ten (kralların kralı) ayrılmış ve imparatorluğu oluşturan krallık ve prensliklerin başkanlarına yayılmıştır. Geç Gondarine ve Zemene Mesafint dönemlerinin unvan sahibi imparatorlarının imparatorluğun savunması için yeterli sayıda ulus-altı birimi bir araya getirmesi pek olası değildir. Örneğin, Yejju racalarının yabancı bir istilaya karşı imparatorluğu toparlayanlar olduğu bir karşı olgu – büyük Ras Gugsa döneminde bile – muhtemelen farklı bir sonuç doğururdu. 2.Tewodros(1855-1868) döneminde başlayan imparatorluk otoritesinin konsolidasyonu, 2.Menelik’nin kalan son yarım kalmış işleri tamamlamasını ve beklenen İtalyan istilasına birleşik bir imparatorluk ordusuyla karşı koymasını mümkün kıldı: Menelik’in konuşlandırılması, Etiyopya’nın artık daha az ve daha zayıf muhaliflere sahip olduğunu ve neguse negest’in on altıncı yüzyıldan bu yana ilk kez esasen tam kontrol altında olduğunu gösterdi. Sıradan askerler gibi bölgesel ‘efendiler’ de aslında tek amaçları dışarıdan gelen bir saldırıyı püskürtmek olan bu sefere çıktılar ve liderlik için Menelik’e baktılar. Savaşçılıklarını ve liderlik vasıfları olan ağ kurma, koordinasyon ve sosyal desteğe hakimiyetlerini göstermeye hevesliydiler. Bireysel savaşçılar binicilik ve cüretkâr eylemlerdeki becerilerini göstermeye hazırdı ve savaş malzemelerine, çadırlarına ve yük hayvanlarına bakan seyisleri ve hizmetkârları da savaşçı olarak dikkat çekmeyi umuyordu.

Bir de Etiyopya’nın sömürgeleştirilip sömürgeleştirilmeyeceği sorusunu kesin olarak çözen Adwa’nın muhteşem sembolizmi vardı. Geriye dönüp bakıldığında, Etiyopya’nın 1 Mart 1896’daki zaferi neredeyse kaçınılmaz görünüyor. Amba Alagi savaşı ve Mekelle kuşatmasından başlayarak, 2.Menelik’nin taktik ve stratejik dehası tam anlamıyla sergileniyordu. Kuzeye doğru metodik ilerleme ve gereksiz savaşlardan kaçınma, İtalyanları kendi ayarlarına göre yürümeye zorladı. Bu stratejiye İtalyanların sabırsızlığı da yardımcı oldu. Henüz 26 yaşında olan yeni birleşmiş İtalya Krallığı, Avrupa’nın emperyal güçleri arasında sayılmak için acele ediyordu. Roma’dan gelen emirler, sosyal olarak üstleri olan ve bu nedenle kendisine saygısızlık eden generalleri yönetmek gibi ek bir sorunu olan Oreste Baratieri’yi, Etiyopya ordusuyla kendi seçmediği bir şekilde ve zamanda karşı karşıya gelmeye zorladı (adil olmak gerekirse, savaş için asla ideal bir zaman veya yer bulamayacaktı). İşleri daha da karmaşık hale getirmek için, İtalyan generallerin mekânsal kafa karışıklığı ve yer isimlerini karıştırmaları, ordularını savaştan önce düzgün bir şekilde konuşlandıramadıkları anlamına geliyordu. Böylece İtalyan birlikleri bütün gece yürüdükten sonra sabahın erken saatlerinde savaşa girdiler. Mekânsal farkındalıktan yoksun olmaları, farklı birliklerin bölünmesine ve savaş başladığında takviye alamamalarına neden oldu.

Genel olarak, Somali’deki seferlerle dikkati dağılan İtalyanların Etiyopya’daki vatanseverlik derecesine ve askeri ilerlemelere yeterince uyum sağlayamaması meselelere yardımcı olmadı. Sonuç olarak iki önemli yanlış hesap yaptılar: [Menelik’in birliklerinin kalitesini hafife aldılar ve isyancıların [soylular/prensler] yardımına güvendiler.] Bu gerçekleşmedi. Menelik Eylül 1895’te yabancı tehdidi hakkında, kabileler arasında gerçek bir vatanseverlik dalgası yaratan bir bildiri yayınladı. Tüm vassallarını kendi tarafına çekti ve İtalyan işgalini beklediği ordu, kendi Shoan askerlerini, sadık Ras Makonnen komutasındaki Harar birliklerini, Ras Mangasha’nın Tigré’den adamlarını, Gojjam ordusunu ve Galla süvarilerini içeriyordu. 6 Bununla birlikte, Adwa’daki belirleyici faktör – tıpkı 19. yüzyılın sonlarının çoğunda olduğu gibi – Etiyopyalıların askeri ve siyasi olarak hazırlıklı olmalarıydı. Modern silahlarla yeniden silahlanma, zaman zaman İtalyanların da yardımıyla (her iki taraf da Wuchale Antlaşması’na bağlıymış gibi davranırken) iyi gitmişti. Ve tüm önemli bölgesel oyuncuları kendi tarafına çekmek için manevralar yapan İmparator Menelik, seleflerini yüzyıllardır atlatmış olan imparatorluk kontrolünü bir dereceye kadar başardığını yansıtan çok etnikli bir imparatorluk ordusu kurmuştu. İmparatorluğun misyon anlayışını etkili bir şekilde modelleme yeteneği Etiyopya’nın imparatorluk çağında özgür kalacağını müjdeliyordu… En azından 1937’nin başlarına kadar. 

II: 20. yüzyılın başlarında modernleşme teknesini kaçırmanın vahim sonuçları

Etiyopya, 2.Tewodros, 4.Yohannes ve 2.Menelik’nin hükümdarlıklarını takiben görünüşte yeni yörüngesi göz önüne alındığında, 20. yüzyılda neden ekonomik, politik (ve nihayetinde askeri olarak) geride kaldı? Basit cevap, Etiyopya’nın ekonomisini, siyasetini ve toplumunu yeterince modernize edememiş olmasıdır. Bu bakımdan Etiyopya, Afrika Kıtası’nda benzersiz değildi. Afrika’nın son iki yüzyıldaki az gelişmişliğinin önemli bir açıklaması, Kıta toplumlarının çoğunun kendi koşullarına göre modernleşmeyi başaramamış olmasıdır. Çoğu başarısız oldu çünkü yeni ortaya çıkan hükümet teknolojilerini (örneğin anayasacılık), ekonomik üretimi (bilimsel rasyonalite, ortaklaşa sahip olunan nesiller arası büyük firmalar, en iyi şekilde yapılandırılmış mülkiyet hakları) ve savunmayı (askeri teknoloji) ithal etmek ve uyarlamak için örgütsel araçlardaki (örneğin devlet, okuryazarlık ve organize kitlesel öğrenme gelenekleri, elit ideolojik ve sosyo-kültürel hegemonya, vb) Erken Modern gelişmeleri kaçırdılar.

Bunu akılda tutarak, Walter Rodney’i sadece yüzeysel olarak okuyanların gözden kaçırdığı önemli bir dersin, son 200 yılın sömürge ve yeni sömürge sömürüsü altındaki aşağılayıcı deneyimlere zemin hazırlayanın modernleşmenin gerisinde kalmak olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle Rodney’i sadece ahlakçı bir polemikçi olarak değil (çoğu kişinin tercih ettiği gibi), herkesin yeni yönetim teknolojilerini benimsediği ve fiziksel dünyaya hakim olduğu Erken Modern dönemdeki Afrika’nın zayıflıklarının nasıl yabancılar tarafından daha sonra aşağılanmaya ve mülksüzleştirilmeye olanak sağladığına dair olumlu bir açıklama girişimi olarak okumak önemlidir. Örneğin Rodney, erken modern dönemde Avrasya’dan verimli teknolojik transferin, bu teknolojiyi kullanabilecek ve içselleştirebilecek Afrikalı sosyo-ekonomik yapılar olması halinde gerçekleşebileceğini açıkça gözlemlemektedir. Afrikalı bir perspektiften bakıldığında, kıtada tarihin birikmiş hatalarını düzeltmenin yolunun, yabancıların karakterini değiştirme umuduyla, Afrikalıları (elbette tarihin asil kurbanları olarak) bencil siyasi projelerde bir folyo olarak kullanırken, standart yıllık ahlakçılık olamayacağı sonucuna varılır. Bunun yerine ihtiyaç duyulan şey, meşhur yağmurun bölgeyi ne zaman ve neden yağmaya başladığına dair makul miktarda içsel düşünme ve ardından Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini en üst düzeye çıkaracak araçlara yatırım yapmaktır. Ancak bu şekilde Afrika devletleri ve toplumları tarihin büyük sahnesinde kendi koşullarına göre gelişebilir ve başkalarının tarihinde yan olay olarak yer almazlar. Bu da bizi Etiyopya’ya geri getiriyor. Özellikle Adwa, bağımsız devletler topluluğu arasında imparatorluğun tanınmasını sağladıktan sonra neden agresif modernleşme adımları atmadı?

Akla dört ana neden geliyor. Birincisi, 19. yüzyılın sonlarında hem yerli hem de yabancı düşmanlara karşı elde edilen askeri başarılar, çekirdek imparatorluk elitlerini her zaman askeri teknoloji satın alabileceklerini düşünmeye sevk etti; ve (çift kullanımlı) bir yerli sanayi tabanına (ve sosyal, politik ve ekonomik reformlar açısından gerekli olan her şeye) yatırım yapmak zorunda değillerdi: Menelik’in silah edinme kolaylığı Etiyopyalıları, ulusun her zaman hevesli satıcılardan savaş malzemeleri satın alabileceği sonucuna götürdü. Liderlik, böyle bir çabanın içereceği tüm modernizasyon ve toplumun yeniden düzenlenmesi ile bir silah endüstrisi kurmayı gerekli görmedi, ancak demiryolu, telefon ve telgraf gibi iletişimin başlatılması yoluyla hükümetin ve geleneksel ekonominin gelişimini teşvik etmekten memnun oldu. Yetkin ve sorumlu Etiyopyalılar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savunma maliyetlerinin astronomik bir şekilde artacağını; yeni silah sistemlerinin karmaşıklığının nispeten yüksek düzeyde teknik anlayışa sahip askerler gerektireceğini; ve Avrupa’nın değişen siyasi ittifaklarının ve ilişkilerinin silah bulunabilirliğini keskin bir şekilde azaltacağını öngöremediler. Bu nedenle I. Haile Sellasie, ülkesini mekanize İtalyan ordusuna karşı savunmayı imkansız buldu; okuma yazma bilmeyen askerleri, elde edebildiği birkaç modern silahı bile tam olarak kullanamadı. Ve böylece Faşist İtalya 1930’ların sonunda Adwa’nın intikamını almak için geldiğinde, Etiyopya’yı 5’ten az tankla, bir Hava Kuvvetleri şakasıyla, radyo iletişimi olmadan ve genel olarak teknolojik olarak geri kalmış buldu. Sayısız bireysel kahramanlık örneğine ve Etiyopya egemenliğini koruma misyonu duygusuna rağmen, imparatorluk toplu olarak faşistler tarafından tamamen yenildi. İkincisi, Adwa sonrası ortaya çıkan meşrulaştırma stratejisi – güneye doğru bölgesel genişleme – yoğun modernizasyon pahasına imparatorluğun dikkatini çekti. Bu durum Etiyopyalı seçkinlerin ekonomi, siyaset ve sosyal ilişkilerde geniş kapsamlı reformlara duyulan acil ihtiyaç konusundaki anlayışını gölgeledi. Örneğin, Cibuti’ye giden demiryolu ve Somali’ye karayolu bağlantıları dışında, 2. Menelik döneminde – kuzey dağlık bölgeleri de dahil olmak üzere – ulusal bir karayolu ağına yatırım yapılmadı! Temel olarak, İmparator 2. Menelik, imparatorluk genişlemesinden dolayı dikkati çok dağılmıştı ve politika iletişiminde kötüydü:

Menelik daha ziyade batı iş dünyasına ait bir tipti, safkan, sert başlı bir girişimciydi. Dış ilişkilerle yakından ilgileniyordu ve Avrupa’daki gelişmeler hakkındaki bilgisi, sarayına gelen hemen her yabancı ziyaretçi tarafından yorumlanıyordu. Sosyal reform konusunda bile ileri fikirleri vardı ve köleliğin kaldırılmasına, zorunlu eğitimin getirilmesine ve eski örfi hukukun yerine yeni bir kanun konulmasına karar verdi. Bunların uygulanmasını bizzat denetlemiş olsaydı daha etkili olacağına şüphe yoktu; zaten kendisi de genellikle sınırlarını sağlamlaştırmakla meşguldü; tebaasından çok azı fikirlerinin önemini kavradı ve değişikliklerden elde edilen faydalar hastalığının ve Lij Jasu’nun kısa, olaylı saltanatının çalkantılı yıllarında kaybolup gitti. Geriye dönüp bakıldığında, Menelik ve Tewodros zaman içinde yer değiştirmiş olsalardı, işler farklı bir şekilde sonuçlanabilirdi. Dış politika konusundaki titrek kavrayışına rağmen (Magdala’daki fiyaskoya bakınız), ikincisi sanayileşme konusunda doğru içgüdülere sahipti ve 20. yüzyılın başlarında elit sınıf içindeki “Japonlaştırma” politikası koalisyonuna daha iyi bir emperyal müttefik olarak Etiyopya’nın modernleşmesini muhtemelen hızlandıracaktı. Üçüncüsü, derin ve hikayeli bir tarih muhafazakarlığın ağırlığını da beraberinde getiriyor. Bu koşullar altında, bir toplumu kırmadan modernleştirmek büyük beceri gerektirir. Bu, Haile Selassie’nin orada burada parıldamasına rağmen yapamadığı bir şeydir. Kilise modernleşme konusunda çok yavaş hareket ediyordu – bu da devletin modern kitlesel eğitimi yaygınlaştırma becerisini ciddi şekilde engelliyordu. Toprak reformu gündemde değildi ve yarı feodal tarım ekonomisi 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde bozulmadan varlığını sürdürdü. Yüzyıllardır süregelen elit okuryazarlık kültürüne rağmen, hızlı sanayileşme için neredeyse hiçbir beşeri sermaye temeli yoktu. 1941 gibi geç bir tarihte Etiyopya’nın okuryazarlık oranı ancak %5’ti. Birçok Etiyopyalı elit iyi bir eğitim alabilirken, gerçek kitlesel eğitim 2000’li yıllara kadar gelmedi. Etiyopya 21. yüzyıla %36 gibi şaşırtıcı derecede düşük bir yetişkin okuryazarlık oranıyla girdi. Uğursuz bir şekilde, yüzyılın ortalarında yardım bağımlılığının filizleri çoktan görülmeye başlanmıştı: 1950’lerin geri kalanında, yabancı hükümetlerin ve çeşitli milletlerden danışmanların yardımıyla beş kolej daha kuruldu. USAID finansmanıyla Oklahoma Üniversitesi önce 1953’te Jimma’da bir ziraat okulu kurdu, ardından 1956’da Harar yakınlarındaki Alemaya’da bir ziraat koleji açtı. BM kuruluşları ve USAID tarafından desteklenen bir halk sağlığı koleji 1954 yılında Gondar’da açıldı. Aynı yıl İsveç hükümeti Addis Ababa’da bir yapı teknolojisi enstitüsü kurdu. Addis Ababa’da 1952 yılında faaliyete geçen iki yıllık mühendislik yüksekokulunun, planlaması çoktan başlamış olan Haile Selassie I Üniversitesi’nin (HSIU) bir fakültesi olması amaçlanmıştı.

İmparator Selassie’nin kalkınmacı stratejileri 19. yüzyıldaki seleflerine kıyasla pek çok açıdan daha yetersizdi. Belki de hızlı gelişme arzusuyla ya da (daha büyük olasılıkla) yabancıların iyiliğine olan naif bir inançla (İtalyanlarla olan deneyimine rağmen) motive olan İmparator Selassie, Etiyopya’nın şartlarına göre bir şeyler yapma taahhüdünü somutlaştırmadı. Sorunun bir kısmı, o zamanki tüm Afrikalı elitler gibi, gelenek (ve onun güç ve otorite kaynakları) ve hızlı modernleşme için popüler talepler tarafından çapraz baskıya maruz kalmasıydı. Ve çoğu Afrikalı elit gibi Selassie de bu iki gücü uzlaştırmak gibi zor bir görevden kaçındı. Bunun yerine, geleneksel güç ve otorite kaynaklarına tutunurken, modernleşme dürtüsünü (ve arkasındaki düşünceyi) çoğunlukla yabancılara yaptıran şizofrenik bir varoluşu seçti. Bu şizofrenik duruş bir felaket oldu. Eğitim politikasını ele alalım: Ciddi maddi ve beşeri eksikliklerin üzerine, yön ve ulusal hedeflerden yoksun bir eğitim politikası aşılanmıştı. Birçok akademisyene göre, ulusal bir yönün olmamasının ana nedeni, yabancı danışmanların, yöneticilerin ve öğretmenlerin Etiyopya’nın eğitim sisteminin kurulmasında ve genişletilmesinde oynadıkları belirleyici rolde yatmaktadır. Müfredatın her düzeyde Batı ülkelerinde sunulan dersleri yansıtma eğiliminde olması, onların zararlı etkisinin bariz bir kanıtıydı. Bir yazarın ifadesiyle, “atanmış yabancı danışmanlar, kendi ülkelerinde başarılı olduğu kanıtlanan şeylerin Etiyopya’nın kalkınmasına da fayda sağlayacağını düşünme eğilimindeydi”. Son olarak, emperyal etnik dışlama politikası (özellikle güney genişlemesinin ardından) devlet otoritesinin ve kalkınmacı yatırımların tüm Etiyopyalılara yayılmasını sınırladı. Çekirdek devlet elitleri, imparatorluktaki etnik olmayanlara karşı oldukça dar görüşlü ve şovenist kaldı. Bu da başlı başına tarih konusundaki cehaleti yansıtıyordu. Etnik katılım (o dönemde zorla da olsa) Lalibela’yı ve Yejju hanedanını ortaya çıkarmış ve imparatorluk otoritesinin bir kısmını korumuştu. Sonuçta sistemin dışlayıcı katılığı 1960-1970’lerde milliyetçiliklerin yükselmesine, imparatorun nihai olarak devrilmesine ve iç savaşa yol açtı. Çağdaş Etiyopya – etnik kökene dayalı ulus-altı birimleriyle – kapsayıcı modernleşme yoluyla ulus inşasına yatırım yapmama hatasının bedelini hala ödüyor.

III: Sonuç 

Afrika Kıtası’ndaki siyasi ve ekonomik azgelişmişlik hakkında derin bir gizem yoktur. Temel düzeyde hikaye, tarihin kritik dönemeçlerinde üretken ekonomik faaliyeti ölçekli bir şekilde organize etme ve koruma mekanizmaları geliştirmede tekrarlanan başarısızlıklardan biridir. Diğer bölgelere göre ortaya çıkan gecikme, zaman içinde bileşik etkiler yaratmıştır. Benim görüşüme göre, bu bölgesel başarısızlıkların en büyük nedeni Afrika’nın yönetici elitleri arasında tarihsel öz farkındalığın yokluğu olmuştur. Bu gerçeklik, elitlerin kendi halkları karşısında hegemonik meşruiyetlerini kaybetmelerine, dünya sahnesinde etkinliklerinin azalmasına ve hırslarının tamamen yok olmasına neden oldu. Kolektif eylemin koordine edilmesinde ve kurumları canlandıran normların uygulanmasında oynadıkları önemli rol göz önüne alındığında, hırsları düşük elitlerle fazla ileri gitmek mümkün değildir. Bunu akılda tutarak, 19. yüzyılın sonlarındaki Etiyopya tarihi bize ulusal misyon duygusunun – özellikle de hırslı elitler tarafından iyi modellenirse – neler başarabileceğini öğretiyor. Etiyopya’nın 20. yüzyılda Adwa ve zengin tarihi üzerine inşa etmedeki başarısızlığı da öğreticidir. Sosyal, siyasi ve ekonomik kalkınma açısından dünyanın geri kalanının gerisinde kalmak – şu anda Kıta’nın çoğunda olduğu gibi – bölge toplumlarını gelecek nesiller için aşağılayıcı dış bağımlılık ve sömürü hayaletine maruz bırakmaktadır. Halklarının gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmak ve Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini korumak için Afrika toplumları kendi koşullarına göre hızla ve özür dilemeden modernleşmeye odaklanmalıdır. Bu kadar basit. Son tahlilde, Menelik gibi adamlar ve Bağımsızlık Kuşağı’nın pek çok üyesi, bu kadar az şeyle bu kadar çok şey yaptıkları için övgüyü hak ediyor. Elbette kusurluydular ve kendi paylarına düşen hataları yaptılar. Ancak kimse onları tarihsel öz farkındalıktan, misyon duygusundan veya hırstan yoksun oldukları için dürüstçe suçlayamaz. Bu bakımdan, nispeten daha zengin (beşeri sermaye) donanımlarına rağmen, tartışmasız dünyanın en kayıtsız yönetici elitleri olan mevcut Afrikalı liderlerden çok daha üstündüler.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.

Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.

Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.

Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.

“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”

Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”

Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.

Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.

“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”

Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.

Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:

“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”

Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”

“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”

Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.

Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:

“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”

Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:

“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”

“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”

İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.

İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:

“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”

Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.

“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”

Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.

Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:

“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”

Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:

“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”

“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”

ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:

“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”

Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:

“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English