Dünya Basını
Sömürgeleştirilmekten kurtulan Etiyopya’nın modernleşmeyi ‘başaramamasının’ hikayesi

Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleşmekten kurtulması, ancak 20. yüzyılda geri kalması
Devletleşme, (başarısız) modernleşme ve ekonomik (geri)kalkınma üzerine dersler
Georgetown Üniversitesi’nde doçent olan Ken Opalo’nun An Africanist Perspective’de yayınlanan makalesini Mert Cafer Eral çevirdi.
***
Açık konuşalım. Diğer Afrika ülkelerine kıyasla, çağdaş Etiyopya ve Liberya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmediği için gösterecek çok az şeyi olduğunu söylemek doğru olur. Sömürgeciliğin derin aşağılamasından ve gündelik dehşetinden kaçınan her iki ülkenin de 20. yüzyıl boyunca ekonomik, sosyal ve siyasi modernleşmeyi kendi koşullarında başarıyla sürdürmesi beklenirdi. Bunun yerine, iki ülke şu anda kişi başına düşen gelir ve sayısız insani kalkınma sonuçlarında kıta ortalamalarının gerisinde. Ayrıca insanların gelişmesi için elverişli ortamlar yaratabilecek tutarlı devletler inşa etmekte de zorlandılar. Bu nedenle, Etiyopya gibi bir devletin 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığını tartışırken, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde nasıl geride kalmayı başardığını da sorgulamaya değer.
I: Egemenliği sevmeyi ve korumayı öğrenmek
Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığı sorusu, dikkatleri kaçınılmaz olarak 19. yüzyıl Avrupa’sının “Afrika mücadelesine” odaklıyor. Bu doğrultuda, Etiyopya ordusunun işgalci İtalyanları ünlü bir şekilde mağlup ettiği Adwa savaşını herkes biliyor. Ancak Etiyopya’nın Avrupa kolonizasyonundan kaçınma becerisi, tek bir savaştan çok daha fazlasına bağlıydı. Daha geniş Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sisteminin bir parçası olarak devlet, yüzyıllar boyunca dış fetih ve tahakküm tehditlerine karşı koymuştur. Örneğin, 1529-1543 yılları arasında Adal Sultanlığı, Portekiz tarafından püskürtülmeden önce Etiyopya’nın büyük bir kısmını fethetmiş ve işgal etmiştir (Sultanlık Osmanlılardan yardım almıştır). Belki de Adwa’da İtalyanlara karşı kazanılan zaferden daha belirleyici olan, Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten kaçınması için Mısır Hidivliği ile olan çatışmaydı. 4.Yohannes, 1870’lerin ortalarında 1. İsmail’e yenilseydi, Etiyopya muhtemelen 1880’lere Mısır yönetimi altında girecek ve bu nedenle Sudan’ın kaderini daha sonra bir İngiliz-Mısır kondominyumunun parçası olarak yaşayacaktı. Tüm bunlar, Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında, birkaç yüzyıl boyunca oldukça rekabetçi Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sistemi içinde hayatta kalma (ve zaman zaman gelişme) yeteneği nedeniyle Avrupa sömürgeciliğinden kaçındığını söylemek içindir. Birikmiş devlet tarihi, 19. yüzyılın sonlarındaki olası sonuçlar kümesinin şekillenmesinde büyük önem taşıyordu. Bir devlete ilişkin içselleştirilmiş fikirler (kutsal kökenleri ve onu korumaya yönelik misyon duygusu dahil) egemenliğe yüksek bir prim vermiş ve hem Etiyopya’nın yönetici elitlerini hem de kitleleri (veya bunların bir bölümünü) egemenliklerini korumak için çok şey feda etmeye istekli olmaya motive etmiştir.
Devletin tarihi aynı zamanda medeniyet başarılarının (emperyal fetihler, okuryazarlık kültürü, devlet dini, elit oluşumu, anıtsal mimari, vb.) önemli sembollerini de küratörlüğünü yaptı ve bu da en olası başarılı işgalcilerin (İngiltere ve Fransa) devleti bir tür eşit olarak görmesini sağladı. Coğrafi konumu göz önüne alındığında olağandışı olsa da (Kral Prester John’un beş yüzyılı aşkın hikayesi yardımcı oldu)… Basitçe söylemek gerekirse, Etiyopya farklıydı. Robert Napier’in birlikleri en az kayıpla Magdala’ya kadar başarılı bir şekilde ilerledi ve ardından derhal ayrıldı – İngilizler Etiyopya’yı işgal etmenin Nil sularını güvence altına almak için önemli olduğunu düşünmediler. Ayrıca Hindistan’a lojistik bağlantıları güvence altına almak için Mısır, Sudan ve Aden’e sahiptiler. Fransızlar ise Çinhindi’ne giden yolda bir durak olarak Cibuti’yi güvence altına almakla yetindiler (özellikle Fashoda olayı Fransız imparatorluğunun doğuya doğru genişlemesini durdurduktan sonra). En önemlisi, devlet olma özelliği Etiyopya’nın hem askeri teknoloji hem de diplomatik ilişkiler açısından (Avrupa ve diğer Kızıldeniz devletlerine göre) çok geride kalmamasını sağladı. Etiyopya devleti, dış dünya ile yüzyıllar süren teması sayesinde modern ateşli silahları ve askeri organizasyon yapılarını (danışmanlar dahil) ithal etme ve bunları hem iç hem de dış düşmanlara karşı savaşta kullanma bilgisine sahipti. Bu arada Etiyopya Ortodoks Kilisesi, Hıristiyan Avrupa ile ittifaklar için bir kanal görevi gördü. İslam Kuzeydoğu Afrika’yı ve daha geniş Kızıldeniz bölgesini kasıp kavurduktan sonra Etiyopya kendisini “paganlar” ve Müslümanlar (Sudanlılar, Mısırlılar, Türkler ve Boynuz Sultanlıkları) deniziyle çevrili bir Hıristiyan ileri karakolu olarak tanımladı. Hıristiyan Avrupa’da yüzyıllarca süren elçilikler, Osmanlılar (Mısır Hidivliği dahil), İngiltere, Fransa, Sudan’ın Mehdici Devleti ve İtalya arasında Boynuz’daki jeopolitik dansın nasıl yönetileceğine dair bilginin küratörlüğünü de sağladı.
Sonuçlar için belirleyici olmasa da Etiyopya coğrafya konusunda da şanslıydı (Etiyopya’nın yabancı egemenliğinden kaçınma becerisinde coğrafyanın rolü hararetle tartışılıyor). Açık olmak gerekirse, coğrafya kader değildi. Ancak birçok durumda Etiyopyalılara önemli taktiksel avantajlar sağladı. Devletin çekirdeğinin kuzey dağlık bölgelerde olması, işgalci orduların – ister karadan ister denizden olsun – yüksek dağlara tırmanmadan önce (çoğunlukla) seyrek nüfuslu ovaları geçmesi gerektiği anlamına geliyordu. Önceden haberdar olmak ve dar geçitlerde savaşlar düzenleyebilmek Etiyopyalılara önemli bir avantaj sağladı. Dahası, Etiyopyalıların gerilla taktiklerini uygularken araziye dayanma yeteneği, işgalci güçlerin (eğer o noktaya geldiyse) otoritelerini tam olarak empoze etmelerini imkansız hale getirdi – Ahmed ibn İbrahim el-Gazi’nin İtalyanlar işgalleri sırasında ve 1543’te ölümüne giden yolda öğrendiği gibi: Etiyopya’nın hiçbir bölgesi tamamen İtalyan kontrolü altında değildi – ülkenin her yerinde direniş belirtileri meydana geldi. İtalyanlara karşı operasyonlar düzenlemek için gruplar oluşturan gerilla savaşçıları, Amharaların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu kuzey eyaletlerinde yoğunlaşmıştı. Vatanseverler (Amh. Arbaiiiiyoch) olarak bilinen bu savaşçılar İtalyan işgali sırasında efsaneleşti ve o zamandan beri de öyle kaldı. Vatanseverler, İtalyan kuvvetlerinin sadece geçici olarak girebildiği ama asla hakim olamadığı birkaç dağlık bölgenin neredeyse tamamen kontrolünü ellerinde tutmayı başardılar.
Devletin genel ekonomik coğrafyası da düşmanlarla çevrili olsa bile egemenliği sürdürmek için elverişliydi. Özellikle deniz ticaretine dayanmayan büyük ölçüde tarımsal bir iç imparatorluk olmak, devletin Eritre kıyılarındaki Massawa gibi limanların kaybına karşı dirençli olduğu anlamına geliyordu. Nitekim, Massawa ve diğer çıkış noktalarının birbirini izleyen yabancı işgalcileri, uluslararası pazarlara açılan kapısı olarak hizmet etmek için kendilerini Etiyopya devletiyle barış davası açmak zorunda buldular. Etiyopya’nın diğer şansı zamanlamadaydı. Birincisi, Avrupa sömürgeciliğini püskürtmek amacıyla, İmparator 2.Menelik (1889 – 1913) doğru zamanda doğru imparatordu:
Menelik, kral ve imparator olarak hükümdarlığı boyunca iç ve dış siyasi amaçlar için modern silahların değerini kabul etti. Geleneğin kölesi olmadan, Etiyopya’ya sürekli artan bir Avrupalı akışı tarafından getirilen yeni askeri teknolojiden yararlandı. İmparator olarak, İtalyan egemenliği tehdidini çabuk kavradı ve bununla ancak kendi silahlarıyla mücadele edilebileceğini anladı. İmparatorluğunun kaynaklarını bir araya getirdi ve ulusal bir devlet adamı olarak hareket etti. Zekâsı Etiyopya’yı militan Avrupa emperyalizminden kurtardı ve bilge diplomasisi imparatorluğun egemenliğini 1913’teki ölümünden sonra en az bir nesil boyunca pekiştirdi ve garanti altına aldı.
İkincisi, Avrupalıların “Afrika mücadelesi”, imparatorluk içindeki krallıklar ve prenslikler arasında yaklaşık bir yüzyıl süren savaş ve anlaşmazlıkların (Zemene Mesafint, Prensler Çağı) sonunda gerçekleşti. Bu dönemde gerçek güç Nəgusä Nägäst’ten (kralların kralı) ayrılmış ve imparatorluğu oluşturan krallık ve prensliklerin başkanlarına yayılmıştır. Geç Gondarine ve Zemene Mesafint dönemlerinin unvan sahibi imparatorlarının imparatorluğun savunması için yeterli sayıda ulus-altı birimi bir araya getirmesi pek olası değildir. Örneğin, Yejju racalarının yabancı bir istilaya karşı imparatorluğu toparlayanlar olduğu bir karşı olgu – büyük Ras Gugsa döneminde bile – muhtemelen farklı bir sonuç doğururdu. 2.Tewodros(1855-1868) döneminde başlayan imparatorluk otoritesinin konsolidasyonu, 2.Menelik’nin kalan son yarım kalmış işleri tamamlamasını ve beklenen İtalyan istilasına birleşik bir imparatorluk ordusuyla karşı koymasını mümkün kıldı: Menelik’in konuşlandırılması, Etiyopya’nın artık daha az ve daha zayıf muhaliflere sahip olduğunu ve neguse negest’in on altıncı yüzyıldan bu yana ilk kez esasen tam kontrol altında olduğunu gösterdi. Sıradan askerler gibi bölgesel ‘efendiler’ de aslında tek amaçları dışarıdan gelen bir saldırıyı püskürtmek olan bu sefere çıktılar ve liderlik için Menelik’e baktılar. Savaşçılıklarını ve liderlik vasıfları olan ağ kurma, koordinasyon ve sosyal desteğe hakimiyetlerini göstermeye hevesliydiler. Bireysel savaşçılar binicilik ve cüretkâr eylemlerdeki becerilerini göstermeye hazırdı ve savaş malzemelerine, çadırlarına ve yük hayvanlarına bakan seyisleri ve hizmetkârları da savaşçı olarak dikkat çekmeyi umuyordu.
Bir de Etiyopya’nın sömürgeleştirilip sömürgeleştirilmeyeceği sorusunu kesin olarak çözen Adwa’nın muhteşem sembolizmi vardı. Geriye dönüp bakıldığında, Etiyopya’nın 1 Mart 1896’daki zaferi neredeyse kaçınılmaz görünüyor. Amba Alagi savaşı ve Mekelle kuşatmasından başlayarak, 2.Menelik’nin taktik ve stratejik dehası tam anlamıyla sergileniyordu. Kuzeye doğru metodik ilerleme ve gereksiz savaşlardan kaçınma, İtalyanları kendi ayarlarına göre yürümeye zorladı. Bu stratejiye İtalyanların sabırsızlığı da yardımcı oldu. Henüz 26 yaşında olan yeni birleşmiş İtalya Krallığı, Avrupa’nın emperyal güçleri arasında sayılmak için acele ediyordu. Roma’dan gelen emirler, sosyal olarak üstleri olan ve bu nedenle kendisine saygısızlık eden generalleri yönetmek gibi ek bir sorunu olan Oreste Baratieri’yi, Etiyopya ordusuyla kendi seçmediği bir şekilde ve zamanda karşı karşıya gelmeye zorladı (adil olmak gerekirse, savaş için asla ideal bir zaman veya yer bulamayacaktı). İşleri daha da karmaşık hale getirmek için, İtalyan generallerin mekânsal kafa karışıklığı ve yer isimlerini karıştırmaları, ordularını savaştan önce düzgün bir şekilde konuşlandıramadıkları anlamına geliyordu. Böylece İtalyan birlikleri bütün gece yürüdükten sonra sabahın erken saatlerinde savaşa girdiler. Mekânsal farkındalıktan yoksun olmaları, farklı birliklerin bölünmesine ve savaş başladığında takviye alamamalarına neden oldu.
Genel olarak, Somali’deki seferlerle dikkati dağılan İtalyanların Etiyopya’daki vatanseverlik derecesine ve askeri ilerlemelere yeterince uyum sağlayamaması meselelere yardımcı olmadı. Sonuç olarak iki önemli yanlış hesap yaptılar: [Menelik’in birliklerinin kalitesini hafife aldılar ve isyancıların [soylular/prensler] yardımına güvendiler.] Bu gerçekleşmedi. Menelik Eylül 1895’te yabancı tehdidi hakkında, kabileler arasında gerçek bir vatanseverlik dalgası yaratan bir bildiri yayınladı. Tüm vassallarını kendi tarafına çekti ve İtalyan işgalini beklediği ordu, kendi Shoan askerlerini, sadık Ras Makonnen komutasındaki Harar birliklerini, Ras Mangasha’nın Tigré’den adamlarını, Gojjam ordusunu ve Galla süvarilerini içeriyordu. 6 Bununla birlikte, Adwa’daki belirleyici faktör – tıpkı 19. yüzyılın sonlarının çoğunda olduğu gibi – Etiyopyalıların askeri ve siyasi olarak hazırlıklı olmalarıydı. Modern silahlarla yeniden silahlanma, zaman zaman İtalyanların da yardımıyla (her iki taraf da Wuchale Antlaşması’na bağlıymış gibi davranırken) iyi gitmişti. Ve tüm önemli bölgesel oyuncuları kendi tarafına çekmek için manevralar yapan İmparator Menelik, seleflerini yüzyıllardır atlatmış olan imparatorluk kontrolünü bir dereceye kadar başardığını yansıtan çok etnikli bir imparatorluk ordusu kurmuştu. İmparatorluğun misyon anlayışını etkili bir şekilde modelleme yeteneği Etiyopya’nın imparatorluk çağında özgür kalacağını müjdeliyordu… En azından 1937’nin başlarına kadar.
II: 20. yüzyılın başlarında modernleşme teknesini kaçırmanın vahim sonuçları
Etiyopya, 2.Tewodros, 4.Yohannes ve 2.Menelik’nin hükümdarlıklarını takiben görünüşte yeni yörüngesi göz önüne alındığında, 20. yüzyılda neden ekonomik, politik (ve nihayetinde askeri olarak) geride kaldı? Basit cevap, Etiyopya’nın ekonomisini, siyasetini ve toplumunu yeterince modernize edememiş olmasıdır. Bu bakımdan Etiyopya, Afrika Kıtası’nda benzersiz değildi. Afrika’nın son iki yüzyıldaki az gelişmişliğinin önemli bir açıklaması, Kıta toplumlarının çoğunun kendi koşullarına göre modernleşmeyi başaramamış olmasıdır. Çoğu başarısız oldu çünkü yeni ortaya çıkan hükümet teknolojilerini (örneğin anayasacılık), ekonomik üretimi (bilimsel rasyonalite, ortaklaşa sahip olunan nesiller arası büyük firmalar, en iyi şekilde yapılandırılmış mülkiyet hakları) ve savunmayı (askeri teknoloji) ithal etmek ve uyarlamak için örgütsel araçlardaki (örneğin devlet, okuryazarlık ve organize kitlesel öğrenme gelenekleri, elit ideolojik ve sosyo-kültürel hegemonya, vb) Erken Modern gelişmeleri kaçırdılar.
Bunu akılda tutarak, Walter Rodney’i sadece yüzeysel olarak okuyanların gözden kaçırdığı önemli bir dersin, son 200 yılın sömürge ve yeni sömürge sömürüsü altındaki aşağılayıcı deneyimlere zemin hazırlayanın modernleşmenin gerisinde kalmak olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle Rodney’i sadece ahlakçı bir polemikçi olarak değil (çoğu kişinin tercih ettiği gibi), herkesin yeni yönetim teknolojilerini benimsediği ve fiziksel dünyaya hakim olduğu Erken Modern dönemdeki Afrika’nın zayıflıklarının nasıl yabancılar tarafından daha sonra aşağılanmaya ve mülksüzleştirilmeye olanak sağladığına dair olumlu bir açıklama girişimi olarak okumak önemlidir. Örneğin Rodney, erken modern dönemde Avrasya’dan verimli teknolojik transferin, bu teknolojiyi kullanabilecek ve içselleştirebilecek Afrikalı sosyo-ekonomik yapılar olması halinde gerçekleşebileceğini açıkça gözlemlemektedir. Afrikalı bir perspektiften bakıldığında, kıtada tarihin birikmiş hatalarını düzeltmenin yolunun, yabancıların karakterini değiştirme umuduyla, Afrikalıları (elbette tarihin asil kurbanları olarak) bencil siyasi projelerde bir folyo olarak kullanırken, standart yıllık ahlakçılık olamayacağı sonucuna varılır. Bunun yerine ihtiyaç duyulan şey, meşhur yağmurun bölgeyi ne zaman ve neden yağmaya başladığına dair makul miktarda içsel düşünme ve ardından Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini en üst düzeye çıkaracak araçlara yatırım yapmaktır. Ancak bu şekilde Afrika devletleri ve toplumları tarihin büyük sahnesinde kendi koşullarına göre gelişebilir ve başkalarının tarihinde yan olay olarak yer almazlar. Bu da bizi Etiyopya’ya geri getiriyor. Özellikle Adwa, bağımsız devletler topluluğu arasında imparatorluğun tanınmasını sağladıktan sonra neden agresif modernleşme adımları atmadı?
Akla dört ana neden geliyor. Birincisi, 19. yüzyılın sonlarında hem yerli hem de yabancı düşmanlara karşı elde edilen askeri başarılar, çekirdek imparatorluk elitlerini her zaman askeri teknoloji satın alabileceklerini düşünmeye sevk etti; ve (çift kullanımlı) bir yerli sanayi tabanına (ve sosyal, politik ve ekonomik reformlar açısından gerekli olan her şeye) yatırım yapmak zorunda değillerdi: Menelik’in silah edinme kolaylığı Etiyopyalıları, ulusun her zaman hevesli satıcılardan savaş malzemeleri satın alabileceği sonucuna götürdü. Liderlik, böyle bir çabanın içereceği tüm modernizasyon ve toplumun yeniden düzenlenmesi ile bir silah endüstrisi kurmayı gerekli görmedi, ancak demiryolu, telefon ve telgraf gibi iletişimin başlatılması yoluyla hükümetin ve geleneksel ekonominin gelişimini teşvik etmekten memnun oldu. Yetkin ve sorumlu Etiyopyalılar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savunma maliyetlerinin astronomik bir şekilde artacağını; yeni silah sistemlerinin karmaşıklığının nispeten yüksek düzeyde teknik anlayışa sahip askerler gerektireceğini; ve Avrupa’nın değişen siyasi ittifaklarının ve ilişkilerinin silah bulunabilirliğini keskin bir şekilde azaltacağını öngöremediler. Bu nedenle I. Haile Sellasie, ülkesini mekanize İtalyan ordusuna karşı savunmayı imkansız buldu; okuma yazma bilmeyen askerleri, elde edebildiği birkaç modern silahı bile tam olarak kullanamadı. Ve böylece Faşist İtalya 1930’ların sonunda Adwa’nın intikamını almak için geldiğinde, Etiyopya’yı 5’ten az tankla, bir Hava Kuvvetleri şakasıyla, radyo iletişimi olmadan ve genel olarak teknolojik olarak geri kalmış buldu. Sayısız bireysel kahramanlık örneğine ve Etiyopya egemenliğini koruma misyonu duygusuna rağmen, imparatorluk toplu olarak faşistler tarafından tamamen yenildi. İkincisi, Adwa sonrası ortaya çıkan meşrulaştırma stratejisi – güneye doğru bölgesel genişleme – yoğun modernizasyon pahasına imparatorluğun dikkatini çekti. Bu durum Etiyopyalı seçkinlerin ekonomi, siyaset ve sosyal ilişkilerde geniş kapsamlı reformlara duyulan acil ihtiyaç konusundaki anlayışını gölgeledi. Örneğin, Cibuti’ye giden demiryolu ve Somali’ye karayolu bağlantıları dışında, 2. Menelik döneminde – kuzey dağlık bölgeleri de dahil olmak üzere – ulusal bir karayolu ağına yatırım yapılmadı! Temel olarak, İmparator 2. Menelik, imparatorluk genişlemesinden dolayı dikkati çok dağılmıştı ve politika iletişiminde kötüydü:
Menelik daha ziyade batı iş dünyasına ait bir tipti, safkan, sert başlı bir girişimciydi. Dış ilişkilerle yakından ilgileniyordu ve Avrupa’daki gelişmeler hakkındaki bilgisi, sarayına gelen hemen her yabancı ziyaretçi tarafından yorumlanıyordu. Sosyal reform konusunda bile ileri fikirleri vardı ve köleliğin kaldırılmasına, zorunlu eğitimin getirilmesine ve eski örfi hukukun yerine yeni bir kanun konulmasına karar verdi. Bunların uygulanmasını bizzat denetlemiş olsaydı daha etkili olacağına şüphe yoktu; zaten kendisi de genellikle sınırlarını sağlamlaştırmakla meşguldü; tebaasından çok azı fikirlerinin önemini kavradı ve değişikliklerden elde edilen faydalar hastalığının ve Lij Jasu’nun kısa, olaylı saltanatının çalkantılı yıllarında kaybolup gitti. Geriye dönüp bakıldığında, Menelik ve Tewodros zaman içinde yer değiştirmiş olsalardı, işler farklı bir şekilde sonuçlanabilirdi. Dış politika konusundaki titrek kavrayışına rağmen (Magdala’daki fiyaskoya bakınız), ikincisi sanayileşme konusunda doğru içgüdülere sahipti ve 20. yüzyılın başlarında elit sınıf içindeki “Japonlaştırma” politikası koalisyonuna daha iyi bir emperyal müttefik olarak Etiyopya’nın modernleşmesini muhtemelen hızlandıracaktı. Üçüncüsü, derin ve hikayeli bir tarih muhafazakarlığın ağırlığını da beraberinde getiriyor. Bu koşullar altında, bir toplumu kırmadan modernleştirmek büyük beceri gerektirir. Bu, Haile Selassie’nin orada burada parıldamasına rağmen yapamadığı bir şeydir. Kilise modernleşme konusunda çok yavaş hareket ediyordu – bu da devletin modern kitlesel eğitimi yaygınlaştırma becerisini ciddi şekilde engelliyordu. Toprak reformu gündemde değildi ve yarı feodal tarım ekonomisi 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde bozulmadan varlığını sürdürdü. Yüzyıllardır süregelen elit okuryazarlık kültürüne rağmen, hızlı sanayileşme için neredeyse hiçbir beşeri sermaye temeli yoktu. 1941 gibi geç bir tarihte Etiyopya’nın okuryazarlık oranı ancak %5’ti. Birçok Etiyopyalı elit iyi bir eğitim alabilirken, gerçek kitlesel eğitim 2000’li yıllara kadar gelmedi. Etiyopya 21. yüzyıla %36 gibi şaşırtıcı derecede düşük bir yetişkin okuryazarlık oranıyla girdi. Uğursuz bir şekilde, yüzyılın ortalarında yardım bağımlılığının filizleri çoktan görülmeye başlanmıştı: 1950’lerin geri kalanında, yabancı hükümetlerin ve çeşitli milletlerden danışmanların yardımıyla beş kolej daha kuruldu. USAID finansmanıyla Oklahoma Üniversitesi önce 1953’te Jimma’da bir ziraat okulu kurdu, ardından 1956’da Harar yakınlarındaki Alemaya’da bir ziraat koleji açtı. BM kuruluşları ve USAID tarafından desteklenen bir halk sağlığı koleji 1954 yılında Gondar’da açıldı. Aynı yıl İsveç hükümeti Addis Ababa’da bir yapı teknolojisi enstitüsü kurdu. Addis Ababa’da 1952 yılında faaliyete geçen iki yıllık mühendislik yüksekokulunun, planlaması çoktan başlamış olan Haile Selassie I Üniversitesi’nin (HSIU) bir fakültesi olması amaçlanmıştı.
İmparator Selassie’nin kalkınmacı stratejileri 19. yüzyıldaki seleflerine kıyasla pek çok açıdan daha yetersizdi. Belki de hızlı gelişme arzusuyla ya da (daha büyük olasılıkla) yabancıların iyiliğine olan naif bir inançla (İtalyanlarla olan deneyimine rağmen) motive olan İmparator Selassie, Etiyopya’nın şartlarına göre bir şeyler yapma taahhüdünü somutlaştırmadı. Sorunun bir kısmı, o zamanki tüm Afrikalı elitler gibi, gelenek (ve onun güç ve otorite kaynakları) ve hızlı modernleşme için popüler talepler tarafından çapraz baskıya maruz kalmasıydı. Ve çoğu Afrikalı elit gibi Selassie de bu iki gücü uzlaştırmak gibi zor bir görevden kaçındı. Bunun yerine, geleneksel güç ve otorite kaynaklarına tutunurken, modernleşme dürtüsünü (ve arkasındaki düşünceyi) çoğunlukla yabancılara yaptıran şizofrenik bir varoluşu seçti. Bu şizofrenik duruş bir felaket oldu. Eğitim politikasını ele alalım: Ciddi maddi ve beşeri eksikliklerin üzerine, yön ve ulusal hedeflerden yoksun bir eğitim politikası aşılanmıştı. Birçok akademisyene göre, ulusal bir yönün olmamasının ana nedeni, yabancı danışmanların, yöneticilerin ve öğretmenlerin Etiyopya’nın eğitim sisteminin kurulmasında ve genişletilmesinde oynadıkları belirleyici rolde yatmaktadır. Müfredatın her düzeyde Batı ülkelerinde sunulan dersleri yansıtma eğiliminde olması, onların zararlı etkisinin bariz bir kanıtıydı. Bir yazarın ifadesiyle, “atanmış yabancı danışmanlar, kendi ülkelerinde başarılı olduğu kanıtlanan şeylerin Etiyopya’nın kalkınmasına da fayda sağlayacağını düşünme eğilimindeydi”. Son olarak, emperyal etnik dışlama politikası (özellikle güney genişlemesinin ardından) devlet otoritesinin ve kalkınmacı yatırımların tüm Etiyopyalılara yayılmasını sınırladı. Çekirdek devlet elitleri, imparatorluktaki etnik olmayanlara karşı oldukça dar görüşlü ve şovenist kaldı. Bu da başlı başına tarih konusundaki cehaleti yansıtıyordu. Etnik katılım (o dönemde zorla da olsa) Lalibela’yı ve Yejju hanedanını ortaya çıkarmış ve imparatorluk otoritesinin bir kısmını korumuştu. Sonuçta sistemin dışlayıcı katılığı 1960-1970’lerde milliyetçiliklerin yükselmesine, imparatorun nihai olarak devrilmesine ve iç savaşa yol açtı. Çağdaş Etiyopya – etnik kökene dayalı ulus-altı birimleriyle – kapsayıcı modernleşme yoluyla ulus inşasına yatırım yapmama hatasının bedelini hala ödüyor.
III: Sonuç
Afrika Kıtası’ndaki siyasi ve ekonomik azgelişmişlik hakkında derin bir gizem yoktur. Temel düzeyde hikaye, tarihin kritik dönemeçlerinde üretken ekonomik faaliyeti ölçekli bir şekilde organize etme ve koruma mekanizmaları geliştirmede tekrarlanan başarısızlıklardan biridir. Diğer bölgelere göre ortaya çıkan gecikme, zaman içinde bileşik etkiler yaratmıştır. Benim görüşüme göre, bu bölgesel başarısızlıkların en büyük nedeni Afrika’nın yönetici elitleri arasında tarihsel öz farkındalığın yokluğu olmuştur. Bu gerçeklik, elitlerin kendi halkları karşısında hegemonik meşruiyetlerini kaybetmelerine, dünya sahnesinde etkinliklerinin azalmasına ve hırslarının tamamen yok olmasına neden oldu. Kolektif eylemin koordine edilmesinde ve kurumları canlandıran normların uygulanmasında oynadıkları önemli rol göz önüne alındığında, hırsları düşük elitlerle fazla ileri gitmek mümkün değildir. Bunu akılda tutarak, 19. yüzyılın sonlarındaki Etiyopya tarihi bize ulusal misyon duygusunun – özellikle de hırslı elitler tarafından iyi modellenirse – neler başarabileceğini öğretiyor. Etiyopya’nın 20. yüzyılda Adwa ve zengin tarihi üzerine inşa etmedeki başarısızlığı da öğreticidir. Sosyal, siyasi ve ekonomik kalkınma açısından dünyanın geri kalanının gerisinde kalmak – şu anda Kıta’nın çoğunda olduğu gibi – bölge toplumlarını gelecek nesiller için aşağılayıcı dış bağımlılık ve sömürü hayaletine maruz bırakmaktadır. Halklarının gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmak ve Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini korumak için Afrika toplumları kendi koşullarına göre hızla ve özür dilemeden modernleşmeye odaklanmalıdır. Bu kadar basit. Son tahlilde, Menelik gibi adamlar ve Bağımsızlık Kuşağı’nın pek çok üyesi, bu kadar az şeyle bu kadar çok şey yaptıkları için övgüyü hak ediyor. Elbette kusurluydular ve kendi paylarına düşen hataları yaptılar. Ancak kimse onları tarihsel öz farkındalıktan, misyon duygusundan veya hırstan yoksun oldukları için dürüstçe suçlayamaz. Bu bakımdan, nispeten daha zengin (beşeri sermaye) donanımlarına rağmen, tartışmasız dünyanın en kayıtsız yönetici elitleri olan mevcut Afrikalı liderlerden çok daha üstündüler.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











