Görüş
Sovyet basınında 12 Eylül – 3

Bütün bu haberlerin en önemlisi, dahası, bütün bu haberlerin aslında gazetecilik kaygılarının değil (öyle olsa, ve karşımızda Pravda yahut İzvestiya değil de başka, mesela batılı ilerici bir yayın organı olsa, nesnel kaynaklara erişemedikleri için “yerel gazetelerin” yazdıklarını aktarmakla yetindikleri düşünülebilirdi) ama (baştan beri altını çizmeye çalıştığım) bir ideolojik-siyasi anlayışın sonucu olduğunu gösteren önemli bir “perspektif yazısı” var, 30 Ekim tarihli Pravda’nın sayfasını işgal eden. Gene Filippov imzalı bir haberle karşı karşıyayız; darbe idaresiyle ilgili izlenimlerini geçmiş. İlginç bir üslupla yapmış bunu; adeta darbe yönetiminin tezlerini marksist sosa bulayarak ülkedeki duruma dair az çok nesnel bir analizle karıştırmak ister gibi; ne var ki doğal olarak bu şekilsiz lapadan çıka çıka faşist darbenin aklanması çıkmış. Uzun bir alıntı yapmaya değer:
“Askerlerin sahnenin önüne çıkması ülkede meydana gelen belli iç siyasi durumla ilişkili. Türkiye Cumhuriyeti son yedi yıldır uzatmalı bir kriz yaşıyordu. Kiminde Demirel liderliğinde Adalet Partisi kiminde Ecevit liderliğinde Cumhuriyet Halk Partisi tarafından birbiri ardınca kurulan hükümetler muhtelif burjuva-toprak ağası kesimlerin menfaatlerini yansıtıyordu ve kriz durumunu aşma gücüne sahip değildi. Bu partilerin hiçbiri parlamentoda mutlak çoğunluk kazanamıyordu. Sonuçta… en yüksek yasama organı paralize olmuştu. Örneğin partiler arası çekişmeler içindeki parlamenterler beş ay boyunca bir cumhurbaşkanı seçememişlerdi. Başlıca iki burjuva grubunun iktidar mücadelesini sertleştiren siyasi istikrarsızlık, sağ milliyetçi ve maocu aşırı solcu örgütlerin terörüyle iyice derinleşiyordu. … Terörün vurucu gücü küçük tüccarların, kırdaki kulakların ve deklase olmuş şehirli gençliğin menfaatlerini ifade eden neofaşist Milliyetçi Hareket Partisi’ydi. … Erbakan liderliğindeki dinci Milli Selamet Partisi devletin laik niteliğine karşıydı, medeni kanunun daha ilk Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından reddedilen şeriat kurallarıyla değiştirilmesini talep ediyordu. … Aşırılıkçı çıkışlar Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ağır iktisadi kriz… ortamında gelişiyordu. … Bu ortamda ordu yönetimin dizginlerini eline aldı, Milli Güvenlik Konseyine göre Türkiye’yi krizden çıkaracak bir tedbirler programı açıkladı. Aynı zamanda askeri yönetim iktidarının geçici nitelik taşıdığı da açıklandı. … Güvenlik kuvvetleri ve askeri birlikler örgütlü terör dalgasını kırdılar. Basın, neofaşist Milliyetçi Hareket Partisi tarafından kurulan yıkıcı terörist çetelerin geniş ağının tasfiye edildiğini bildiriyor. … Dinci Milli Selamet Partisi’nin ve sol aşırılıkçı grupların faaliyetleri de soruşturuluyor. … Dernek ve sendikaların aktivistlerinden oluşan bir grup da serbest bırakıldı. Askeri yetkililer faaliyetlerini sadece temizlik ve önleyici tedbirlerle sınırlandırmıyor; yasama reformları da ilan ettiler. Yeni anayasa kabul edilecek. … İktisadi alanda yönetimin faaliyetleri esasen bir önceki hükümet tarafından getirilen tedbirlerin devamına dayanıyor. Öncelikle özel sektörün geliştirilmesi siyaseti devam ediyor. İktisadi planlar daha önce olduğu gibi batıdan yabancı sermayenin ve geniş mali-iktisadi yardımın çekilmesi hesaplarıyla yapılıyor. … yeni yönetim, daha önceki hükümet tarafından IMF’nin baskısıyla sosyalist ülkelerle ticari ilişkilere getirilen bir dizi ciddi sınırlamayı da kaldırdı. … Hükümet programında sosyal nitelikli teminatlar da var: halkın hayat seviyesinin yükseltilmesi, 3 milyonu aşan işsizlikle mücadele, tarımsal reformlar gerçekleştirilmesi. Dış siyasete gelince… Türkiye’nin bugünkü yöneticileri komşularıyla ve bu meyanda Sovyetler Birliği’yle de ilişkileri iyileştirmeye özel bir önem vereceklerini açıklıyorlar. … Türk toplumu milli bayramını… kutlarken ülkenin mevcut güçlüklerin üstesinden başarıyla geleceği umudunu ifade ediyor.”
Alabildiğine tepetaklak, alabildiğine çarpık, sübjektif, yanlış; ama derdini eksiksiz anlatıyor.
İzvestiya 31 Ekim’de Ecevit’in CHP genel başkanlığından istifa ettiğini duyurmuş. 3 Kasım’da ise Konsey genel sekreteri Haydar Saltık’ın açıkladığı “Türkiye’nin demokratik düzene geçiş programını” haberleştirmiş. Ayrıntılarını bildiğimiz şeyler (kurucu meclis, yeni anayasa, yeni siyasi partiler ve seçim kanunu). Ertesi gün Pravda’da Filippov da yazmış aynı şeyleri, ancak bir farkla: tıpkı 30 Ekim’deki benzersiz perspektif yazısında olduğu gibi burada da yeni anayasanın “kabul edileceğini” vurgulamış. Kehanet değilse eğer (olmadığını düşünmek için her türlü sebep var) kabul edilmeme alternatifi olmadığını bildiği için.
İzvestiya ertesi gün SSCB bakanlar konseyi başkanı N. Tihonov’un 29 Ekim bayramı vesilesiyle Başbakan Ulusu’ya gönderdiği tebrik telgrafını ve Ulusu’nun cevabını yazmış; her ikisinde de “SSCB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelecekte de iyi komşuluk ve karşılıklı yarara dayanan işbirliği ruhuyla sürdürüleceği umudu” dile getirilmiş. Aynı haberi bir gün gecikmeyle (sabah baskısı yaptığı için bu gecikme) Pravda da veriyor. Başlıca saiki antikomünizm olan bir faşist cunta yönetiminin dünya komünizminin başı saydığı Sovyetler Birliği yönetimiyle resmi ilişkilerinde sıraladığı saygı ifadelerindeki ikiyüzlülük şaşırtıcı doğrusu. Aynı ikiyüzlülük 11 Kasım’da gene İzvestiya’da yayınlanan Evren’in devlet başkanı sıfatıyla SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu başkanı Leonid Brejnev’e gönderdiği Ekim Devrimi tebrik telgrafında da var. Faşist darbenin lideri şöyle diyor:
“Büyük Ekim Devrimi’nin 63’üncü yıldönümü vesilesiyle Türk halkı ve kendi adıma siz ekselanslarına en samimi tebriklerimi… gönderiyorum. Bu vesileyle… Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki iyi komşuluk ve dostça işbirliği ilişkilerinin bundan sonra da ülkelerimizin esenliği ve bütün dünyada barış için gelişmeye devam edeceği umudumu ifade ediyorum.”
Pravda’da Filippov 14 Kasım’da Hürriyet’e dayanarak TİKP’in (Aydınlıkçılar) Ankara’daki genel merkezinde arama yapıldığını ve “Pekin’le sıkı ilişkiler içinde bulunduklarına” dair çok sayıda belge ve malzeme bulunduğunu yazıyor. Hürriyet’e göre ayrıca MHP genel merkez ve şubelerinde yapılan aramalarda da bu örgütün katliam ve şiddet eylemlerindeki rolünü aydınlatacak ek bilgiler ortaya çıkmış.
Bu Aydınlık meselesi önemli. Filippov (Pravda) 21 Kasım’da tekrar dönmüş ona ve “maocu TKİP’in elebaşı Perinçek ve aktif aşırılıkçı suç ortaklarının tutuklandığını” yazmış. Demek ki izlek şu: cunta neofaşistlerle maocu aşırılıkçıları tutukluyor — böylece Pravda da faşist darbecilerin “aşırı sola da aşırı sağa da” eşit mesafede bulunduğu, hem zaten bir grup sendikacıların serbest bırakıldığı, dolayısıyla solun demokratik faaliyetleri açısından büyük bir engel bulunmadığı yanılgısını hiç şüphesiz bilinçli olarak destekliyor ve bunu yaparken TKP dışındaki bütün solu (TKP’nin faşist darbeyle ilgili henüz bir açıklaması yok zaten veya varsa bile Pravda da İzvestiya da bunu aktarma gereği duymamış) ne varsa TİKP torbasına dolduruyor. Aydınlık meselesinin önemi tam da burada. Oysa Aydınlık bugün olduğu gibi o zaman da kendi meşrebine en yakın olanlar dışında Türkiye solunun her kesimiyle çatışıyordu ve solun büyük bölümü tarafından sol olarak dahi kabul edilmiyordu. Oysa Pravda büyük bir yetenekle bütün bu solu Aydınlık’la eşleştiriyor.
Hem Pravda hem de İzvestiya bütün bu süre boyunca Türk basınında cesaret edip çıkan tek tük anti-Amerikancı seslerin etkisini abartmış. Bir örnek: İzvestiya 19 Kasım’da “Kararlı bir uyarı” başlığı altında “etkili Türk gazetesi” Günaydın’ın “ABD’nin Ortadoğu bölgesinde Türkiye’yi barış davası için tehlikeli olacak askeri hazırlıklara çekme girişimlerine karşı kararlı bir uyarı yayınladığını” yazıyor. Bu muhtemelen Teoman Erel’in bir yazısı (Filippov da biraz gecikmeli olarak, belki o gün başka bir yazı konusu bulamadığından, 30 Kasım’da aynı yazıyı haberleştirmiş). Erel bu yazısında “Türkiye’nin aynı zamanda Kuzey Atlantik paktı üyesi olarak lideri ABD olan bu paktın Ortadoğu’da bir ‘acil müdahale kuvveti’ meydana getirir ve Amerikan basın organları Türkiye’nin, askeri teçhizat ve araçların depolanacağı en iyi üs ve NATO füzeleri için en iyi fırlatma rampası olarak düşünülmesi gerektiği yönünde yayınlar yaparken uyanık olması gerektiğini” söylemiş. Teoman Erel’in yazısı öngörülüymüş gerçekten; İzvestiya şöyle özetlemiş: “Günaydın’a göre bu bahanelerle Türkiye’yi devre dışı bırakma amacı gizleniyor; bunun meyvelerinden de bütün Avrupa yararlanacak. Günaydın, Türkiye’nin NATO müttefiklerinin demokratik bir Türkiye mi görmek istediklerini yoksa Avrupa’nın dışında fakir ve muhtaç bir devlet olarak Sedat tipi bir ileri karakol olarak mı bırakmak istediklerini soruyor.” Ne var ki İzvestiya (ve Pravda) bu dönemde her kim olursa olsun Türkiye’nin ABD oryantasyonuna çıkan hiçbir sesin “askeri yönetim” tarafından ciddiye alınmayacağını ve dahası bu seslerin mümkün olan en kısa sürede susturulacağını düşünmemiş, düşünememiş. Sovyetler Birliği tarihi boyunca Türkiye ile ilgili muazzam hesapsızlıklardan bir diğeri daha.
Belki de hesapsızlıktan daha fazlası. Pravda 25 Kasım’da Milliyet’in başyazısında Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilerini geliştirmesi gerektiği ifadelerini aktarıyor. Türkiye’nin “bir önceki hükümetin IMF ve batılı tekellerin baskısıyla aldığı” Sovyetler Birliği ile dış ticaretin sınırlanması kararını iptal etmesi, Sovyet yönetimi tarafından herhalde faşist darbecilerin ülkenin bağımsızlığına sahip çıkma kararlılığı olarak görülüyor ve Milliyet’in Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilerin geliştirilmesi gerektiği çıkışı da bunun delili sayılıyor. Pravda 4 Aralık’ta gene aynı telden çalıyor: bu defa Ankara’da yayınlanan Barış gazetesinin “ünlü yazarı” Ahmet Şükrü Esmer’in yazısını özetlemiş; buna göre Esmer, IMF ve diğer batılı tekelci örgütlerin Türkiye’nin güçlüklerinden yararlanarak kapılarını yabancı sermayeye geniş bir şekilde açmasını dayattığını, keza ABD’nin “yardım” karşılığı askeri üsler istediğini, oysa SSCB’nin herhangi bir dayatmada bulunmadan ve milli bağımsızlığa zarar vermeden teknik-iktisadi yardımda bulunmakta olduğunu yazmış.
“Askeri yönetimin” İsrail ile diplomatik ilişkileri kesme çıkışı da aynı şekilde kavranıyor; Filippov 3 ve 7 Aralık’ta iki defa yazmış bunu. 7 Aralık yazısı, tıpkı Günaydın’da Teoman Erel’in yazısında olduğu gibi, basındaki sesleri iktidarın eğilimlerinin işareti sayma gafletinin bir başka örneği; bu defa da Hürriyet’e dayanarak darbe yönetiminin İsrail ile diplomatik ilişkileri dondurma kararının ABD Kongre’sindeki “siyonist çevrelerin” öfkesini çektiğini ileri sürüyor. Hürriyet’e göre: “Türkiye’nin dış siyasetine karşı çıkan Amerikan siyonistleri aceleyle bir Türkiye karşıtı koalisyon kurmaya giriştiler.” Ancak: “Halkın geniş kesimlerinin duygularını yansıtan Türk basını yönetimin İsrail’le ilişkileri dondurma çizgisini destekliyor.” Pravda yorumsuz aktarıyor bunları; belli ki aynı düşünceleri paylaşıyor.
Bu arada hem İzvestiya’nın hem de Pravda’nın faşist cuntadan reklamlar serisi devam ediyor. İzvestiya 2 Aralık’ta Türkeş’in yargılanmasına tekrar başlandığını bildiriyor. MHP’nin “anarşi ve terörün yayılmasında önemli derecede sorumluluk taşıdığını” vurgulamış; “askeri yönetim” bu eylemleri soruşturma konusu yaptığına göre darbeciler olumlu bir tutum takınıyor olmalı. MHP davası Sovyet yönetiminin darbecilere yaklaşımında kendince bir tür turnusol kâğıdı olmuş belli ki; 9 Aralık’ta Pravda’da Filippov da “İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman istihbaratının casusu olan nefofaşistlerin elebaşı Türkeş’in” mahkeme karşısına çıkarıldığını yazıyor. Darbecilerin “hem aşırı sağa hem aşırı sola karşı” olduğu demagojisini aynen yansıtmaya devam ediyor; siyasi terörün sorumlusu olarak (MHP’yle birlikte) “maocu aşırılıkçıları” da sayıyor. Pravda bundan bir gün önce de başbakan Ulusu’nun askeri yönetimin faaliyetleriyle ilgili basın toplantısını yazmış, en ufak yorum katmadan. Ulusu’ya göre “örgütlü terörün beli büyük ölçüde kırılmış”. Ulusu ekonomideki krizi aşmak için bir takım adımlar atıldığını, ancak enflasyon ve işsizlikle mücadelenin bir numaralı sorun olduğunu da söylemiş. Keza Türkiye’nin dış siyasette geniş uluslararası işbirliğinden yana olduğunu vurgulamış, NATO’ya bağlılığının altını çizmiş ama bununla birlikte SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle işbirliğini geliştirmek istediğini söylemiş.
Başka deyişle faşist darbeye karşı hayırhah tutumda hâlâ hiçbir değişiklik yok.
Pravda’da Filippov 13 Aralık’ta bir başka farsa daha imza atmış. Türkiye’de özel sektörde, özellikle de metalurji, tekstil ve cam işçiliğinde işçilerin temel haklarının sistematik olarak çiğnendiğini yazmış; ama şu ifadeye bakınız: “Bu sektörlerde patronlar MGK’nın… talimatlarını ihlal ederek her türlü bahaneyle işçiler ve memurlarla toplu iş sözleşmeleri imzalamayı reddediyor, mesai ücretlerini ödemiyor ve sanayide istihdam edilen insanların çalışma şartlarını iyileştirmekle ilgilenmiyor.” Öyle ki yaklaşık yarım milyon insanı temsil eden Türk-İş “işletmecilerin yaptığı kanunsuzlukların sona ermesini kararlılıkla talep etmiş”. Düşünebiliyor musunuz, MGK’nın “talimatlarını” çiğneyerek! Eğer bu “talimatlar” çiğnendiyse “askeri yönetim” muhakkak elindeki sopayı kullanacaktır — belli ki beklenti bu yönde. İzvestiya sadece 12 gün sonra DİSK’in “anayasal düzeni yıkmak demek olan proletarya diktatörlüğü tesisine yönelik faaliyetleri” yüzünden yasaklanması davasını haberleştirmiş; ama (hayali sohbetimize devam etmiş olsaydık eğer) herhalde gene Nasır Mısır’ını örnek gösterirlerdi.
Birkaç haber daha var, ama onlar nispeten önemsiz, yazıyı uzatmaktan başka bir anlam da taşımayacak. Ancak bütün bu üç buçuk aylık dönemin en eğlenceli yazısı, Filippov’un 20 Aralık tarihli kısa haberi. Filippov, Washington’un Türkiye’de bulunan Amerikan askerlerine üsleri dışında bulundukları sırada sivil kıyafetler giymeleri talimatı verdiklerini yazıyor. “Amerikan kaynaklarına” göre bu “Türkiye’de anti-Amerikancılığın yükselmekte oluşuyla” ilgiliymiş.
12 Eylül’de anti-Amerikancılığın yükselişini bulmak için ne olmak gerek, bilmiyorum.
SONUÇ
Hiçbir siyasi sistem cennet vaat edemez ve her siyasi sistem kendi meşrebince hatalarla maluldür. Sovyetler Birliği’nin dış siyaseti kurucu ideolojinin bir parçası olarak enternasyonalizmle devlet olarak varlığının ürettiği pragmatizm arasında daha kuruluşundan itibaren (ikincisinin zamanla belirleyici ağırlık kazanmaya başladığı) bir sarkacı andırıyordu. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok; devlet olmakla enternasyonalizm arasında böyle bir açı vardır ve bundan sonra da olacak. Bununla birlikte sarkaç her şeye rağmen düzgün ayarlanabilirdi ve bunun için sadece değerlendirmelerinde objektif olmak, “somut şartların somut analizini yapmak” gerekirdi; oysa pragmatizmin tayin edici olduğu dönemlerde (hiç değilse Türkiye söz konusu olduğunda) bu pragmatizm nesnel analizler üzerine değil sübjektif kanaatler üzerine kurulmakla kalmadı, üstüne üstlük marksizm sosuyla da ıslandı.
Evet, devir değişti artık, bugün başka bir dünyada yaşıyoruz. Sovyet dış siyaseti kâğıt üstünde “ideolojik” bir siyasetti: proletarya enternasyonalizmine dayanıyordu; ama (bu enternasyonalizmden özellikle Afrika ülkelerinde 1990’a kadar hiçbir zaman tamamen vazgeçmemiş olsalar bile) gerçekte Türkiye’de faşist darbede halkçı bir eğilim arama pragmatizmine varmıştı. Muazzam bir siyasi yanılgı!
Rusya Federasyonu’nun dış siyaseti ise resmen pragmatist olarak tanımlanır; bu siyaset Rusya’nın “milli menfaatlerini” esas alır. Bununla birlikte (Ukrayna meselesinde açık seçik görüyoruz ki) bu siyaset aynı zamanda muhatabının hukuki meşruiyeti üzerine kurulur; meşruiyet ise anayasal düzendir. Anayasal düzenin ilga edildiği yerde hukuki meşruiyet kalmaz; dış ilişkiler de (hiç değilse prensip olarak) buna göre yeniden şekillenir.
Sovyet yönetiminin Türkiye’de askeri faşist darbe karşısında düşünmediği şey yani — düşünmedi, çünkü Türkiye’ye yönelik bütün siyasi yaklaşımı baştan ayağa yanlıştı.
Çağdaş Rusya yönetiminin pragmatist dış siyasetinin sonuçları hoşunuza gitmeyebilir; ancak bu “realpolitikin” temelinde yatan sübjektif inançlar değil objektif analizlerdir; bu, onu geç dönem Sovyet yönetiminin Türkiye yaklaşımından ayıran başlıca özelliği.
Sovyetler Birliği’nde ve çağdaş Rusya’da da Türkiye’ye dair tarihçilerin görüşleri pek nadiren yanlışlanmış, siyaset bilimcileri ve yorumcuların görüşleri ise pek nadiren doğrulanmıştır. Sovyetler Birliği’nde bu ikinci grupla Kremlin çoğu zaman aynı şey olduğundan özellikle 1960’lardan itibaren Kremlin’in Türkiye’ye dair görüşleri de pek nadiren doğrulanmıştır. Çağdaş Rusya’da ise Kremlin’in Türkiye’ye dair görüşleri pek nadiren yanlışlanır.
Ama soru şu: dış siyasette “milli menfaatler” başka ülkelerin (ve halkların) milli menfaatleriyle örtüştüğünde ne olur?
Kemalist dönemin (kabaca 1922 ile 1937 arasına tarihleyelim bunu) dış siyaseti alabildiğine pragmatistti, ancak bu pragmatizm bir dizi düşman karşısında var olma mücadelesinin sonucunda kesinlikle ilericiydi ve birçok başka halkın milli menfaatleriyle bütünüyle örtüşüyordu. Üstelik bu pragmatizm ister istemez (bu kelimenin en olumlu anlamıyla) ideolojik bir anlam kazanmıştı; çünkü ortak düşmana karşı şu veya bu ölçüde ortak mücadele kaçınılmazdı.
Görüş
Büyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya

Deniz Hakyemez
ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, İran’ı Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya zorladığında, ABD’nin İran’a saldırı senaryolarını uzun yıllardır çeşitli kademe ve mecralarda tartıştığını, bu senaryoların her birinde Hürmüz Boğazı’nın kapanacağını öngördüğünü ve buna rağmen saldırdığını yazdım. İsrail’in İran saldırısından umudu bellidir; asıl ipleri elinde tutan ABD’nin amacının ne olabileceğini ise Harici’de dört ayrı yazıda incelemeye çalıştım. Zaman ilerledikçe yazılar da evrildi, ancak temelinde ana hatlarıyla şu tezi ileri sürdüm: ABD Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla bir dolar ve enerji vanası oluşturmuş durumda – açıyor ve kapıyor ve tekrar açıyor ve tekrar kapıyor, bu yolla kontrollü bir enerji ve dolar likiditesi krizi (dolar talebi) yaratıyor. Bu vana yoluyla tetiklediği kontrollü krizlerle dolara aç duruma ittiği müttefiklerini hem askeri hem de ekonomik açıdan konsolide etmeyi ve orta vadede kendisine yeni tedarik ağları kurmak (friend-shoring) için kullanmayı hedefliyor. Rusya kaynaklı ve Rusya ile bağlantılı tedarik ağlarını güvencesizleştirmeye hizmet eden Ukrayna Savaşı’yla paralellikler görüyoruz.
Boğazın kapalı kalmasının ABD’ye de bir bedeli var, ancak ikinci yazımızda belirttiğimiz sınırlar içinde kalabildiği sürece ABD krizin kendisine yansıyan kısmını şimdilik mas edebiliyor; müttefikleri ise her geçen gün daha çok sıkışıyor. Savaşın başlamasının üzerinden beş buçuk aya yakın bir süre geçmişken, Trump’ın birbirini tutmayan açıklamalarının, kalıcı olmamaya yazgılı zafer ilanlarının, ateşkes ve saldırı başlıklarının ötesinde, bu zaman aralığında yukarıda (ve ilk dört yazıda) çizmeye çalıştığım çerçevede bazı gelişmelere bakmanın önemli olduğu kanısındayım.
İki “kapı” daha kapandı
Not edilmesi gereken gelişmelerden biri, ABD’nin başka enerji kapılarının daha kapanmasında etkili olmuş olması. Suudi Arabistan Temmuz ayında, ABD desteğini de arkasına alarak, Husiler’i hedef aldı. Böyle bir saldırı sonucunun Husiler’in Babil’ül Mendep Boğazı’nı da kapatması ve Yanbu Limanı’nı hedef alması olacağı bilinmekteydi ve buna rağmen yapıldı.
Suudi Arabistan en azından Yanbu’yu Amerikan Patriot sistemleriyle koruyabileceğini sanmış olabilir diye düşünebiliriz. Ama bunu, ABD’nin tam da böyle bir enerji krizi ortasında Rusya’dan enerji alan ülkelere yüzde 500 gümrük vergisi uygulanmasına yönelik yasa tasarısını kabul etmesiyle birlikte okumak gerekiyor. Yani ABD, üçüncü ülkelere bir kapıyı daha kapatıyor: Rusya’dan enerji alırsanız, bana mal satamazsınız, diyor. Bir süredir, Rus enerji tesislerini vuran Ukrayna drone’larını da ABD’den bağımsız düşünemeyeceğimiz ortada.
Ortadoğu ve Rusya yerine ABD
Küresel enerji krizinin ABD’yi de zorladığını söyledik, ama bu, ABD’nin krizi yükseltmesini engellemiyor. ABD’nin tetiklediği ya da doğrudan başladığı savaşların arkasında yatan en belirleyici neden Çin ile rekabeti olsa da, ABD bu krizle kısa vadede Çin’i de alt edebileceğini düşünmüyor; bu imkânsız. Ama krizi gene de kontrollü bir biçimde –vanaları bir açıp bir kapayarak, bir sert çıkış yapıp bir yumuşayarak, bir anlaşma ilan edip bir bozarak– yükseltiyor, çünkü enerji krizi başka ülkeleri –İran Savaşı’na doğrudan katılmayı reddetmiş, öncesinde de Çin ile çeşitli ekonomik ilişkiler geliştirmeye başlamış ABD müttefiklerini– ABD’den daha fazla zorluyor ve orta vadede ABD’ye daha yapısal bir bağlılığa mahkum ediyor. Bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım.
Ukrayna Savaşı küresel enerji haritasını kökten değiştirmişti. Rus enerjisinden kendisini koparan Avrupa, enerji tedariği için Katar’a yönelince, Tayland gibi ülkeleri fahiş enerji fiyatlarıyla karşı karşıya bırakmıştı. Bu nedenle ve ayrıca, ABD’nin Çin menşeili ürünlere ve Çin ile yakın bağımlılığı olan ülkelere uyguladığı ağır gümrük vergilerinden kaçmaya çalıştığından, Tayland Ekim 2025’te ABD ile yıllık 5,4 milyar dolarlık devasa bir enerji çerçeve anlaşması imzalamış; Cheniere Energy ile yaptığı 15 yıllık kontratla Amerikan gazını limanlarına indirmeye başlamıştı. Şubat ayında İran Savaşı’nın başlamasıyla Ortadoğu tedarik zinciri de çöküp, bu yeni savaşla daha da yükselen enerji fiyatları başka pek çok ülke gibi Tayland’ın da dolara sıkışmasına neden olunca Bangkok yönetimi bu Batı koridoruna sıkı sıkıya sarılmakla kalmadı, Haziran 2026’da bir de Venture Global ve Woodside gibi ABD merkezli LNG projelerine doğrudan hissedar olarak ortak olmak üzere yeni resmi hamleler başlattı.
ABD İran Savaşını Başlatmasaydı
Bu neden önemli? Çünkü ABD’nin pek sevdiği terim ile “eski tedarik ağları güvencesizleşmemiş” olsaydı, başka deyişle ABD Ukrayna ve İran savaşlarını başlatmamış olsaydı, Tayland enerjisini Ortadoğu’dan, olmazsa Rusya’dan alacaktı; yatırım yapacaksa buralara yapacaktı. Şimdi hem ABD’den alıyor hem de ABD’ye enerji yatırımı yapıyor.
Tayland ve Filipinler, savaştan önce Güney Çin Denizi’ndeki zengin doğalgaz yataklarını işletmek için Çin ile “ortak arama ve gelir paylaşımı” anlaşmaları müzakere ediyordu. Tayland Nükleer projelerini Rus Rosatom’a teslim etmek üzereydi ve yerel paralarla ticarete odaklanmıştı.
Hem Ukrayna hem de İran savaşlarıyla yaratılan (ABD’nin savaş başlatarak yarattığı) “riskler” (eski tedarik ağlarının güvencesizleştirilmesi) ve küresel piyasalardaki dolar kıtlığı, Tayland’ı ve başka pek çok Asya ülkesini yakın ekosistemlerden, Çin ve Rusya ortaklıklarından kopardı ve gittikçe daha çok koparıyor.
Gene, dolara sıkışan ve parası değer kaybeden Japonya ve Filipinler, kendilerini güvenceye almak için ABD ile swap anlaşmalarına ve ABD güdümlü finansman modellerine sığınarak doların küresel hegemonyasını pekiştiriyor. Güney Kore, arkasına ABD finansal desteğini alarak Filipinler’e “Çin tehdidine karşı” jet uçakları satıyor ve Filipinler’in bütçesi yetmediği için bu uçakların %70’ini kendi açtığı kredilerle (dolar bazlı finansmanla) fonluyor.
Körfez ve Avrupa
Bunlar yalnızca bazı öne çıkan Asya ülkelerindeki yakın tarihli gelişmeler. Avrupa’da, Körfez ülkelerinde de paralel gelişmeler var. BAE, ABD ekonomisine yapay zeka ve enerji şebekelerini birbirine bağlayan “Nexus” projeleri üzerinden 1,4 trilyon dolarlık devasa bir yatırım taahhüt etti. Suudi Arabistan ise ABD ile nükleer teknoloji transferini içeren önemli bir anlaşma imzaladı. Bu ülkeler, verdikleri bu paralar karşılığında ABD’den kriz anlarında acil dolar sağlayacak “swap hatları” ve F-35 güvenlik şemsiyesi talep ediyor.
Avrupa Birliği ise CADA Yasası kapsamında kendi yapay zeka ve veri merkezlerini kurmak için 200 milyar euro harcasa da, bu tesislerin çalışması için Amerikan devlerinin (Microsoft, Google, Nvidia) bulut yazılımlarına ve gelişmiş çiplerine göbekten bağımlı. Sonuç olarak Avrupa kendi bütçesiyle yatırım yaparken, dönen milyarlarca dolarlık lisans, donanım ve sigorta ödemeleri tamamen New York ve Londra merkezli finansal kanallar üzerinden akarak doğrudan ABD ekonomisini ve doların küresel rezerv para liderliğini fonluyor.
Enerji krizi olmasaydı mı? Enerji krizi öncesinde Avrupa Birliği, veri merkezlerini ve yapay zeka altyapılarını Rusya’dan gelen çok ucuz doğalgaz ve elektrikle, yani son derece düşük maliyetlerle finanse etmeyi planlıyordu. Eğer savaşlar enerji fiyatlarını fırlatıp Avrupa sanayisini bir “hayatta kalma darboğazına” sokmasaydı; AB, bütçe kaynaklarını acilen Amerikan bulut devlerine lisans ücreti olarak aktarmak yerine, kendi yerli Avrupa çip ve yazılım ekosistemini (Gaia-X gibi projeleri) zamana yayarak, bağımsız ve yerli olarak geliştirebilecek; enerji, yeşil dönüşüm ve telekomünikasyon altyapılarında (5G/6G) Çinli (Huawei) ve Rus tedarikçilerle çok daha ucuz ve esnek ortaklıklar yürütebilecekti.
Türkiye ABD Gazını Ödeyemeyince
Bu yazıyı daha fazla uzatmadan, Türkiye’ye dönmek gerekiyor. Benzer bir süreci ve mekanizmayı burada da görüyor ve yaşıyoruz. Türkiye, Ukrayna savaşının neden olduğu arz krizine karşı önlem almak amacıyla Eylül 2024’te ABD’li Mercuria şirketiyle, fiziki gaz teslimatları ve milyarlarca dolarlık nakit ödemeleri tam olarak 2026’da başlayacak şekilde 20 yıllık dev bir LNG anlaşması imzalamıştı. İran Savaşı doğudaki tüm ucuz boru hatlarını aniden kurutunca, bu zaman ayarlı anlaşma Ankara’yı acilen Amerikan gazına muhtaç bıraktı ve yarattığı dolar sıkışıklığı nedeniyle Türkiye’yi S-400 füzelerinden taviz vererek F-35 programına geri dönmeye mecbur etti. Eğer bu savaş ve krizler hiç yaşanmasaydı, Türkiye 2026’da süresi dolan kontratlarını Rusya ve İran ile çok daha ucuza yenileyecekti.
Güney Kore Paktından Mekke Antlaşması’na
İran Savaşı sonrasında imzalanan Filipinler-Güney Kore paktının, Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye arasındaki Mekke Antlaşması ile benzer bir mantığa dayandığına dikkat çekmek gerekiyor. Bu bölgesel ittifakların Çin ve İran’a karşı inşa edilmeye çalışıldığı son derece açık. Buna ek olarak, takas edilen tüm silahlar ve dönen milyarlarca dolarlık finansmanın gene en nihayetinde ABD finans mimarisine ve NATO standartlarına göbekten bağlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Üretilen silahlar iletişim yazılımlarından mühimmat çaplarına kadar Batı ekosistemi ile uyumlu; yani Türkiye veya Güney Kore kendi silahını satsa bile, bu sistemler ancak Amerikan patentli çipler, motorlar veya GPS ağları ile tam kapasite çalışabiliyor. Dahası, bölge ülkeleri kendi boru hatlarını inşa edip kendi aralarında silah veya sermaye takas etseler bile, bağımlı oldukları teknolojik lisanslar ve finansal otobanlar tamamen Batı kontrollü olduğu için, bu yerel paktlar dönüp dolaşıp doların küresel rezerv para statüsünü ve ABD merkezli finansal hegemonyayı tahkim etme işlevi görüyor.
Dijital kontrol ve ABD-Çin ticaret savaşları açısından bu paktlar yapay zeka, yarı iletken (çip) ve kritik veri şebekelerinin Çin ekosistemine kaptırılmamasını sağlayan küresel “teknolojik barikatlar” olarak işlev görüyor. Bu ülkeler enerji ve savunma şemaları üzerinden ABD altyapılarına ya da Filipin örneğinde Güney Kore çip tedarik zincirlerine bağlanarak, dijital egemenlik pencerelerini ve veri akış hatlarını tamamen ABD finans ve “big tech” mimarisinin kural ve denetim potasında mühürlemiş oluyor.
Eskiden Körfez ülkeleri petrol satıp kazandıkları dolarları doğrudan ABD Hazine tahvillerine yatırırdı. Bugün ise ABD’nin tetiklediği enerji krizleri, BAE’nin 1,4 trilyon dolarlık Nexus projesinde olduğu gibi, Körfez’in trilyon dolarlık devlet varlık fonları artık tahvil yerine doğrudan ABD’nin yapay zeka, bulut veri merkezleri ve yeşil enerji şebekelerinin (Tech-Equities) hisselerini satın alarak ABD sistemine kilitlenmeye itiyor.
Tüm bunlar İran savaşında bir ABD zaferi garantilemiyor. Çin ile ticaret savaşında ABD’ye mutlak bir zafer de sağlamıyor; ABD nadir elementler sorununu hâlâ çözebilmiş değil. Ancak ABD kendi oyunu serbest piyasada Çin’le rekabette zorlandıkça oyunu zor yoluyla bozmaya devam etmeye kararlı olduğunu ve bu yolda kendi adına uzun vadeli kazançlar için kısa vadeli kayıpları göze almaya, bedelini de dünyaya ödetmeye niyetli olduğunu göstermiş durumda.
Görüş
Türkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği

İsrail basınında son bir buçuk aydır Türkiye ile yayınlanmış birkaç editoryal ve köşe yazısını olabildiğince yorumsuz inceleyelim ve ardından iki ülke arasındaki ilişkilerin olası geleceğine dair tahminlere geçelim. Bild kıvamındaki bulvar gazetelerine ve onların türevi çok takipçili Telegram kanallarına bakmaya gerek yok; ama gene de, ilk iş olarak, aşağıda özetleyeceğim yorumların bu basında ve kanallarda hararetle kabartıldığını ve çatışma riski üzerinde giderek daha sıklıkla durulduğunu söylemeli.
Yazıyı hazırlarken Arap-Türk-Pakistan ittifakı tartışmaları vardı, ama imzalar henüz atılmamıştı. Dolayısıyla, bu meseleye ayrı bir yazıyla bakmak gerekecek. Bunun meşum Bağdat paktıyla tuhaf bir benzerlik gösterdiğine değinmekle geçelim.
- Haaretz, 29-30 Haziran
Haaretz’in baş editörü Esther Solomon’un yazısı, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin 1915 Ermeni soykırımını tanıma kararıyla ilgili. Bu tartışmalı meseleye dair tarihi anlatılar önemli değil; Solomon da bunlar üzerinde değil, İsrail hükümetinin kararının arka planı ve olası sonuçları üzerinde duruyor. Solomon, bu kararın Ermenistan’la ilişkileri iyileştirmeye yol açmayacağını, zaten amacının da bu olmadığını vurguluyor: “… soykırım tartışması aslında İsrail ile Türkiye arasında süren bir vekalet savaşıdır ve bu savaşta belirleyici oy Beyaz Saray’daki Trump’a aittir. … İşin özü tamamen F-35’lerle ilgilidir.” Solomon’a göre: “İsrail, Türkiye’nin bu gelişmiş hayalet uçakları edinmesinin bölgesel hava üstünlüğünü tehdit edeceğinden korkuyor.”
Ama bunun, İsrail’in Kafkaslardaki müttefiki saymak gereken Azerbaycan’la da bir ilişkisi var: “Azerbaycan’ın İsrail kabinesinin kararından ‘ciddi endişe’ duyması ve kararı yeniden gözden geçirmeye çağırması şaşırtıcı değildir.”
Aynı meseleye ertesi gün Zvi Bar’el de el atmış. Bar’el burada, “iki ülkenin de birbirlerine zarar verme kapasitelerini çoktan tükettiklerini” belirtiyor; ancak “hükümet düzeyinde olmasa bile özel şirketler arasında ticari bağlar”, “7 Ekim saldırısından önce olduğundan daha düşük seviyede olsa da istihbarat işbirliği” ve “Suriye konusunda hem doğrudan hem dolaylı güvenlik koordinasyonunun” devam ettiğini vurguluyor. Ve buna, İsrail’in petrol ihtiyacının yüzde 40-50’sinin Azerbaycan’dan ve Türkiye üzerinden geldiğini hatırlatarak bunun belki de “en endişe verici” nokta olduğunu belirtiyor.
Böylece, zurnanın zırt dediği ilk üç yer, F-35’ler ve Kaan motorları (veya en genelde askeri bağımlılık), Suriye meselesi ve Azerbaycan meselesidir.
- Haaretz, 7 Temmuz
Zvi Bar’el’in 7 Temmuz’da Haaretz’te yayınlanan yazısı Türkiye’de de epey gürültü kopardı ve genellikle Türkiye’nin NATO zirvesindeki “başarısının” kanıtı olarak sunuldu.[1] Oysa yazının muhtevası tamamen farklı ve bu açıdan çok daha önemli. Bar’el, Ali Mammadov’un bir süre önce West Point Modern Savaş Enstitüsü internet sitesinde yayınlanan ve şu ifadeleri kullandığı yazısına atıfta bulunuyor: “Tehdit algısı arttığında müttefikler Türkiye’nin stratejik değerini yeniden keşfeder; tehdit algısı azaldığında ise Türkiye’nin kimliği, güvenilirliği ve siyasi yönelimi hakkındaki endişeler yeniden güç kazanır.” Bar’el, Türkiye’nin bütün bölge ülkeleriyle yakın ilişkilerine dikkat çekiyor; “Suriye’yi hem siyasi hem de askeri açıdan bir uydu devlet haline getirdiğini” vurguluyor ve “kendisini… bölgesel çatışmaların çözümünde hayati öneme sahip bir ülke olarak da sunduğunu” ve hem Suriye, hem Gazze meselelerinde “şimdiden başkan Trump’tan bolca övgü aldığını” söylüyor.
“Avrupa ülkeleri Rusya tehdidine karşı bir askeri ittifak kurarken, (Türkiye de — bn.) yalnızca ABD’ye bağımlı kalmak yerine, bu ülkelerin hizmetinde olacak yeni bir güvenlik kolu olarak kendini konumlandırıyor. … Türkiye, askeri tehditlerle kendi başına başa çıkabilecek bir Arap-Türk-Pakistan siyasi-askeri ekseninin kurulması anlamına gelen ‘güvenlik sahipliği’ doktrininin somutlaştırılmasıyla Trump’ın İran siyasetinden hayal kırıklığına uğramış Körfez ülkelerine de bağımlılıktan ‘kurtuluş’ öneriyor. Oysa Erdoğan, NATO üyesi olmayan ülkelere sunabildiği şeyleri kendisi benimsememeye özen gösteriyor. Erdoğan, Türkiye’nin ittifakla sürdürdüğü ortaklığı, ülkenin kendine siyasi özerklik kazandırabilen bir stratejik kimliği tanımlayan denklemin hayati bir bileşeni olarak görmeye devam ediyor.”
Bar’el, bununla birlikte, “Türkiye’nin bu ‘bağımsızlık’ çerçevesi içinde bile ABD savunma sanayisine büyük ölçüde bağımlılılığının” sürdüğünü ekliyor; F-35 ve Kaan için gerekli motor tedariki meselesini örnek veriyor. Ama ona göre NATO ülkeleri, Türkiye’nin “askeri değerini” takdir ediyor olsalar da, “NATO’yu ittifak stratejisinin bir parçası olarak öngörülmeyen alanlara sürükleyebilecek yüksek riskli bir ülke” olarak da değerlendiriyorlar. Bir Avrupalı diplomata göre:
“Türkiye, bölgedeki ülkelerle gerçekten iyi bağlantılara sahip, ancak ülkenin çözmeyi başardığı ulusal ya da uluslararası bir çatışmaya işaret etmek zor…”
Yazıda belki en önemli noktalardan biri de şu ifadeler:
“Erdoğan’ın konuklarına (NATO zirvesi — bn.) pazarlamaya çalışacağı düğün Ortadoğu’dur — İran’a karşı savaşta müttefik ülkelerin işbirliği eksikliğinden bıkmış olan başkan Trump’ı da kendi safına çekebileceği bir arena.” Bu ifadelere daha büyük önem katan iddia ise, Bar’el’in görüştüğünü söylediği “Türkiye’de hükümet yanlısı bir gazetede yazan bir yorumcudan” aktardığı şu sözler: “NATO Ortadoğu’ya gelmek istemiyorsa, Erdoğan onlara Ortadoğu’nun kendilerine geleceğini açıkça gösterecektir.” Bu kişiye göre, Ortadoğu’da NATO’nun temsilcisi Türkiye’dir; dolayısıyla, “çatışmaları alevlendiren ve çözümlerinin önündeki en büyük engel haline gelen” İsrail’e karşı ittifakın tutumunu da Türkiye belirleyecek.
Bar’el son olarak, Türkiye’nin dışişlerinden bir yetkiliyle görüştüğünü ileri sürüyor; bu kişiye göre: “Artık Beyaz Saray’da ya da bölge ülkelerinde nüfuz için İsrail ile rekabet etmediğimiz sonucuna vardık. İsrail’in bir tehdit olarak algılanması çoktan içselleştirildi ve Türkiye için asıl soru, bu gerçeği somut siyasi kazanımlara nasıl dönüştüreceğimizdir.”
Zurnanın zırt dediği yerlerin başlıcaları, böylece, İran meselesi ve NATO’nun Ortadoğu’ya genişlemesidir.
- Yedioth Ahronoth, 9 Temmuz
Yedioth Ahronoth İsrail’in en saldırgan gazetelerinden biri. Fas merkezli Middle East Forum’dan Amine Ayoub’un, Mısır ve Türkiye’nin ortak “Golden Eagle” tatbikatıyla ilgili yazısı dikkat çekici. Yazar sık sık, Mısır ve Türkiye’nin “otokratik hayatta kalış ihtiyacına” gönderme yapıyor — öyle ya, İsrail demokrasinin kutsal kâsesi. Bu kendini bilmez zırvalar önemsiz. Ancak yazı, İsrail yönetiminde bölgesel bir endişeye işaret ettiği için önemli. Yazar, bu tatbikatın Türkiye ve Mısır arasında Kahire’de imzalanan savunma çerçeve anlaşmasının ardından geldiğini ve bunun bir rutin olmadığını ileri sürüyor. Mısır hava kuvvetlerinin, Golden Eagle ardından Azerbaycan ve NATO unsurlarıyla birlikte Anadolu Kartalı 2026 tatbikatına katıldıklarını da hatırlatıyor. Dolayısıyla, Ayoub’a göre bu “geçici bir diplomatik flört değil”:
“Bu, bölgenin en büyük iki ordusunun son derece koordineli, çok alanlı bir entegrasyonudur.”
Peki İsrail’in geleceği açısından askeri ve siyasi önemi nedir bütün bunların?
“Bu iç siyasi kayma, doğrudan Doğu Akdeniz’deki jeopolitik yeniden yapılanmalarla kesişiyor; bu alan, devasa doğal gaz keşifleri ve tartışmalı deniz sınırlarıyla karakterize edilen son derece rekabetçi bir arena. Kahire ve Ankara arasındaki derinleşen askeri bağ, hassas güç dengesini tamamen altüst ediyor. … İsrail umursamaz davranmaya devam ederse, yakında güney sınırında Ankara’daki öngörülemez bir islamcı ve Kahire’deki ekonomik açıdan çaresiz bir adam tarafından yönetilen, ağır silahlanmış ve son derece senkronize bir eksenle karşı karşıya kalacaktır.”
Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, öyle görünüyor ki, doğu Akdeniz meseleleridir.
- The Jerusalem Post, 27 Temmuz
Dean Shumuel Elmas’ın yazısı, İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri işbirliği meselesine odaklanmış. Açıkça şöyle diyor: “Yunanistan’ın (İsrail’den 3,5 milyar avroluk — bn.) en son tedarik girişimi Türkiye’ye karşı bölgesel bir ittifakın geliştiğini yansıtıyor.” Elmas anlaşmayı, “Yunanistan’ın caydırıcılık ihtiyacı” olarak tanımlamış; Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarmasının Türkiye tarafından casus belli olarak görüleceğini hatırlattıktan sonra “mavi vatan” kanunuyla Türkiye’nin kendi karasularını Yunanistan’ın münhasır ekonomik bölgelerini kapsayacak şekilde genişletme girişimlerinin “kronik gerilim” olduğunu yazıyor. Dediğine göre, kanunun çoktan geçmiş olması bekleniyordu ama Ankara bunu, Amerikan ara seçimlerinden sonraya bıraktı.
Çok kapsamlı bir anlaşma bu: Yunanistan’ın “Aşil Kalkanı” adını verdiği hava savunma sistemine İsrail’den alınacak şu sistemler kademeli olarak entegre edilecek: üst katmanda Davud’un Sapanı, orta katmanda Barak MX (ikisi de İsrail’in), alt katmanda Rafael’in Spyder sistemi. Dahası, genel olarak askeri anlaşmalarda, özel olarak da İsrail’in askeri anlaşmalarında hiç rastlanmadığı şekilde, elektronik kaynak kodları da verilecek.
The Jerusalem Post’a göre Türkiye’nin Yunanistan siyaseti İsrail’e de zarar veriyor; mesela, Yunanistan geçen yıl İsrail elektrik şebekesini Avrupa’ya bağlayacak kabloyu döşemek için Kasos ve Karpathos adalarının etrafını kapalı deniz alanı ilan etmiş, ancak Türkiye’nin kabloyu kesebileceği açıklaması ve askeri çatışma ihtimali yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Öyleyse zurnanın zırt dediği bir yer de Yunanistan ve İsrail ilişkileridir, ancak bu ikisine bir de G. Kıbrıs eklenmelidir. Hatırlayalım: geçen yıl 22 Aralık’ta bu üç ülkenin liderleri Kudüs’te toplandılar. Zirvenin amacı “Türkiye’yi caydırmaya yönelik yaklaşımlar” olarak açıklandı. Bu kapsamda İsrail ve Yunanistan’dan 1000’er, G. Kıbrıs’tan ise 500 kişinin katılımıyla “ortak acil müdahale gücü” oluşturulması ve bu üç ülke arasında “askeri koordinasyonun artırılması” da görüşüldü. Yukarıda söz ettiğim denizaltı elektrik kablo şebekesi de bu kapsamda planlanmıştı.
Demek ki, zurnanın zırt dediği bir başka yer, bu üç ülke arasında doğrudan doğruya Türkiye’yi hedef alan bir ittifak girişimidir.
- The Jerusalem Post, 5 Ağustos; Yedioth Ahronoth, 7 Ağustos
The Jerusalem Post’ta Jonah Davidov, Katar’ın Hamas faaliyetlerine getirdiği engellerin arkasından örgütün önemli birimlerini Türkiye’ye kaydırdığını ve böylece Türkiye’nin bir “operasyonel üs” haline geldiğini iddia ediyor
İsrail ordusu kriz yönetimi ve müzakere birlikleri eski komutanı Doron Hadar’ın Yedioth Ahronoth’taki yazısı, Gazze savaşının geleceğiyle ilgili. Hadar’a göre, ABD başkanının “Barış Konseyi” özel temsilcisi Nikolay Mladenov, 20 maddelik bir Hamas anlaşması için aylardır Katar, Türkiye ve Mısır’ın yardımıyla çalışıyordu; anlaşmanın çerçevesi sonunda netleşti: buna göre Hamas, Gazze’deki sivil kontrolü diğer Filistinli “aktörlere” devrediyor, ağır silahlarını teslim etmeyi ve hafif silahlarını da kontrolü sağlayacak bu “aktörlere” devretmeyi taahhüt ediyor. Ama Hadar, bunun Hamas açısından bir şeyi değiştirmeyeceğini, Hamas’ın mensuplarına ödeme yapmak için Katar’dan fon almaya devam edeceğini, yeniden inşa fonlarının Gazze’ye aktarılmasına ses çıkarmayacağını ama bunların önemli kısmının kendi hesaplarına aktarılacağını, bu sırada yeraltı tesislerindeki silah stoklarını tutacağını ve bu sürece yeniden güç toplamak için taktik geri çekilme olarak kullanacağını ileri sürüyor. Hadar’a göre:
“İsrail hükümeti, Hamas’ın en zayıf olduğu noktada yönetici bir alternatif yaratamadı ve şimdi gerçek bir ikilemle karşı karşıya.”
Dolayısıyla, açıkça söylemese bile, muhalefet şerhlerini düşerek anlaşmayı kabul etmek gerektiğini ve bu sırada “gerçek bir yönetim alternatifi” yaratılmasını savunuyor.
Gazze Barış Konseyi denen şey ve bu anlaşma gerçekte Singapur formülüdür. Üç yıl önce, Hamas’ın 9 Ekim saldırısının hemen ardından bu formülü şöyle formüle etmiştim (bak. https://harici.com.tr/filistinin-gelecegi-4/):
“Filistin’de, esas itibariyle de çatışmanın merkez üssü durumundaki Gazze şeridinde bir işbirlikçi sınıf yaratılması; bu sınıfın önüne İsrail sermayesiyle ortaklaşa zenginleşme imkânı serilmesi. Dönemin savunma bakanı faşist Liberman tarafından daha 2018’de Gazze için Singapur formülünün ileri sürülmesi boşuna değildir. Bu faşist o zaman şöyle demişti: “Biz kendi açımızdan gecekondu mülteci kamplarını Ortadoğu’nun Singapur’una dönüştürme işinde sizin için mükemmel ortaklar olabiliriz.”
Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, demek ki, Gazze meselesidir.
Zurnanın zırt dediği yerler
Şimdi, zurnanın zırt dediği bu yerlerden yola çıkarak şu sonuçlara varmak mümkün görünüyor:
- İsrail, eskiden Suriye olan ülkede askeri varlığını geliştirirken Türkiye’nin askeri ve siyasi varlığını da mümkün olduğunca çepere itmeye çalışıyor.
- İsrail, Ermeni soykırımının tanınmasıyla, kendisine Kafkaslarda bir artı getirmeyeceği gibi Azerbaycan ile adı konulmamış ittifak ilişkilerinin sarsılmasını dahi göze alarak, Türkiye ile diplomatik mücadelede el yükseltiyor.
- İsrail, Gazze meselesinde ABD’nin Singapur formülünü kendi maksimalist taleplerine uygun bir noktaya çekmeye çalışıyor. Benim açımdan İhvan ve Hamas çizgisinin siyasi açıdan savunulacak bir yanı yoktur; ama bugün bundan daha önemlisi şudur: İsrail’in soykırımı terörle mücadele diye pazarlamaya Filistin’in meşru müdafaa hakkını Hamas çuvalına doldurup yok saymaya hakkı yoktur.
- İsrail, F-35 ve Kaan motorları meselesinde, ABD’deki yahudi lobisi eliyle bugünkü Amerikan yönetimini, kendisinin bölgedeki askeri-teknolojik tekelini pekiştirmeye yöneltecek kararlar almaya itiyor.
- İsrail, en genelde doğu Akdeniz meselelerinde ve özel olarak da G. Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerinde, planlı bir şekilde, Türkiye’ye karşı askeri-siyasi ittifak peşinde koşuyor.
- Türkiye, Bar’el’in deyişiyle, eğer gerçekten Ortadoğu’da NATO için bir “düğün” pazarlamaya çalışıyorsa, bunun hiçbir başarı şansı yoktur
Bugün İsrail dahil batı siyasetinde ne bir Churchill var, ne De Gaulle, ne Brandt, ne Nixon, ne de hatta Reagan. Bu tür isimler geçen yüzyılın dönemeçlerinde az çok uzun dönemli stratejik kararlar almayı başardılar — bu kararlar iyi hesaplanmış stratejilere dayanıyordu ve o stratejiler de genel olarak başarıya ulaştı. Bugünse, ABD’nin başında narsist bir hödük, Fransa’nın başında zibidi bir banker, Britanya’nın başında başsızlık, Almanya’nın başında Rheinmetall şansöliyesi var. Bunların hiçbiri uzun vadeli stratejiler geliştirebilecek çap, kapasite ve entelektüel derinliğe sahip değiller. Dolayısıyla, bugünün stratejileri eklektik, şekilsiz; tutmazsa ayaküstü yenisi yazılır.
Ama böyle dönemler en tehlikeli dönemlerdir, çünkü, birincisi, öngörülemezlikler derinleşir; ikincisi de keskin dönemeçlerin kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Dolayısıyla, öngörülemezlik çatışma riskini belirgin şekilde artırabilir. Ve bu da, kaçınılmaz olarak, tarafların, çatışmayı önleyebilecek tek güç durumundaki ABD’nin hegemonyasına daha çok sığınması sonucunu doğuracaktır.
Amerikan yönetiminin, İsrail’deki faşist Netanhayu hükümetinin Amerikan siyasetini de domine etmesinden rahatsız olduğu ve dahası, Ortadoğu meselelerinde Türkiye ile ilişkileri devam ettirme istek ve kararlılığı ortada. Bunun Türkiye’ye bedeli ne olur sorusu, bu yazının çerçevesi dışında kalıyor. İsrail-ABD ilişkileri açısından ise aynı soru biri yanlış biri doğru iki şekilde formüle edilebilir. Birincisi: İsrail, ABD siyasetindeki ayrıcalıklı konumunu kaybeder mi? Soru yanlış, çünkü cevabı çok açık: hayır, öngörülebilir bir gelecekte bu mümkün değil. İkincisi, doğru formüle edilmiş soru şudur: Amerikan yönetimindeki hizipler koalisyonu, Amerikan müesses nizamıyla bütünleşmesini tamamlarsa, İsrail ve Türkiye arasındaki gerilimi faşist Netanyahu hükümetini hizaya çekmek için kullanabilirler mi? Askeri bir çatışmaya izin vermeden, bu mümkün.[2]
[1] Geçerken eklemeli. Yazı, Türkçe çeviride şu başlıkla sunuldu: “Erdoğan’ın şekillendirmeyi hedeflediği NATO’da İsrail, ittifak ülkeleri için bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanacak”. Oysa gerçek başlığı şöyleydi: “Erdoğan’ın NATO vizyonunda İsrail ittifaka tehdit olarak görülüyor”.
[2] Demokratik partiden Pensilvanya senatörü John Fetterman’ın Netanyahu ile görüşürken gayet iştahlı destek mesajları verirken bacağında şort, sırtında tişört, ayağında spor ayakkabılar olması, belki de buna işaret sayılabilir.
Görüş
Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.
Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.
Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.
Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.
Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.
Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.
Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.
Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.
Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.
İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.
Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.
Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:
- İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
- Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
- Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
- Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.
Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.
Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.
Dünya Basını2 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu5 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını4 gün önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi
Asya2 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceYen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Rusya1 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi











