Diplomasi
Rusya’nın Orta Doğu’daki güvenlik ortamının iyileştirilmesine katkısı

Ramzy Ezzeldin Ramzy, Valday Tartışma Kulübü
Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilci Yardımcısı Ramzy Ezzeldin Ramzy (2014-2019), Filistin-İsrail çatışması, Suriye’deki durum, İran nükleer meselesi ya da bölgesel bir güvenlik sisteminin kurulması gibi konularda yakın gelecekte kayda değer bir ilerleme beklenmese de Rusya’nın Orta Doğu’daki güvenlik ortamını iyileştirerek barışa giden yolu açabileceğini belirtiyor.
Rusya’nın Orta Doğu’daki rolünü tartışırken üç önemli unsur öne çıkıyor:
Birincisi, Moskova’nın bölgeyle olan ilişkileri, başta Hristiyanlık ve İslam olmak üzere yüzyıllara dayanan derin bir geçmişe sahip.
İkincisi, Rusya, bölgedeki tüm ana aktörlerle —Arap ülkeleri, İran, İsrail ve Türkiye— güçlü ve dengeli ilişkiler yürütüyor.
Üçüncüsü, Moskova ile Washington arasındaki iş birliği, bölgedeki güvenlik ortamının iyileştirilmesi için en etkili yol olarak öne çıkıyor.
Rusya ile Müslüman halklar arasındaki ilişkiler, yüzyıllara dayanan kültürel ve tarihi kökenlere sahip. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’nın Orta Doğu’ya müdahalesi artış gösterdi. Bu müdahaleler başlangıçta Ortodoks Hristiyan cemaatleri koruma amacı taşırken, 20. yüzyılda Moskova, Arap halklarını sömürgeciliğe karşı verdikleri mücadelede ve sonrasında İsrail ile yaşadıkları çatışmalarda destekledi.
1950’lerden itibaren Moskova, Arap ülkeleriyle ilişkilerini kademeli olarak güçlendirdi. Monarşilerle olan ilişkiler ise ne tamamen dostane ne de açıkça düşmanca bir niteliğe sahipti. Sovyetler Birliği, 1948’de İsrail’i tanıyan ilk ülkelerden biri olmasına rağmen, İsrail’in Batı’ya yakınlaşması bu ilişkilerin zamanla bozulmasına yol açtı.
Moskova açısından en büyük gelişme, 1955 yılında ABD’nin Mısır’a silah vermeyi reddetmesinin ardından Mısır’ın Sovyetler Birliği’ne yönelmesiyle yaşandı. Bu dönemde Sovyet askeri danışmanları, Mısır’dan 1972 yılında ayrılana kadar, Moskova sadece bu ülkeyle değil, aynı zamanda Suriye, Irak, Cezayir, Yemen ve Libya ile de yakın ilişkiler geliştirdi.
Kuşkusuz, Moskova’nın Arap-İsrail çatışmalarında Arap ülkelerine verdiği destek, Arapların uluslararası alandaki konumunu güçlendirmeye yardımcı oldu.
Soğuk Savaş döneminde Moskova’nın İran, İsrail ve Türkiye ile ilişkileri, bu ülkelerin Batı ile yakın bağları nedeniyle zorlu geçti.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Moskova, Arap ülkelerinin çoğuyla dostane ilişkilerini, Mısır Devlet Başkanı Sedat’ın 1977’de Kudüs ziyaretiyle başlayan on beş yıllık bir ara döneme rağmen sürdürmeyi başardı. Monarşilerle olan ilişkiler ise başlangıçta soğuktu; ancak zamanla enerji ve askeri iş birliği gibi pek çok alanda karşılıklı yarar sağlayan bir ilişkiye dönüştü.
1979’daki İran Devrimi’nden sonra Moskova, Tahran ile daha iyi ilişkiler kurmayı başardı. O günden bu yana iki ülke arasındaki ilişkiler genellikle iyileşti ve özellikle Suriye’deki iş birliği derinleşti.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Moskova hem İsrail hem de Türkiye ile daha iyi ilişkiler geliştirdi. Son on yıl içinde her iki ülkeyle de ilişkiler, kısa süreli gerilimler olsa da tarihi zirvelere ulaştı.
Kısacası, Soğuk Savaş dönemiyle kıyaslandığında Moskova’nın Orta Doğu’daki kilit aktörlerle olan ilişkileri belirgin bir şekilde iyileşti.
Moskova ile Washington birlikte çalıştıklarında, bu iş birliği Orta Doğu üzerinde olumlu bir etki yarattı. Fakat, iki ülkenin karşıt amaçlar doğrultusunda hareket ettiği durumlar bölgenin güvenliğine zarar verdi. Ne yazık ki, iş birliği yapıldığında bile bu olumlu sonuçlar genelde kısa ömürlü oldu ve iki ülke arasındaki küresel rekabete kurban gitti.
Tarih, Moskova ve Washington’un bölge üzerinde işbirliği yaptığı bazı öğretici örnekler sunuyor. Bunların ilki, 1956 yılında Fransa, İsrail ve Birleşik Krallık’ın Mısır’a saldırısıyla ortaya çıktı. Bu üçlü saldırı, Moskova ve Washington’un dolaylı müdahaleleri sonucu, üç ülkenin silahlı kuvvetlerini Süveyş Kanalı bölgesinden ve Sina Yarımadası’ndan çekmek zorunda kalmalarıyla sona erdi.
Soğuk Savaş yıllarında Moskova ile Washington arasındaki küresel rekabete rağmen, Orta Doğu’da bazı alanlarda iş birliği yapabildikleri durumlar da oldu. Örneğin, 1967 ve 1973 savaşlarında karşıt tarafları desteklemelerine rağmen, iki ülkenin iş birliği BM Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararlarını kabul etmesini sağladı. Bu kararlar, önce dolaylı (1967’de), sonra doğrudan (1973’te Cenevre’de) müzakerelerin başlamasına zemin hazırladı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra da Moskova ve Washington, Güvenlik Konseyi’nde Kudüs’ün statüsü, yerleşimler ve iki devletli çözüme ilişkin çeşitli kararların kabul edilmesi gibi birçok konuda iş birliği yaptı. Bu işbirliği, sadece Arap-İsrail çatışmasıyla sınırlı kalmadı; İran nükleer meselesi, Lübnan ve Suriye gibi bölgedeki diğer krizlerde de sürdü.
Örneğin, İran’ın nükleer programına ilişkin Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) süreci, 2003’te başladı ve 2015’te doruk noktasına ulaştı. Bu anlaşma, Moskova ve Washington’un iş birliği yapmayı karşılıklı çıkarlarına uygun bulmasaydı mümkün olamazdı.
Suriye konusunda ise, Moskova ve Washington çatışmada karşıt tarafları desteklemiş olsalar da BM Güvenlik Konseyi’nde çözümün ana hatlarını belirleyen önemli kararlar üzerinde uzlaşmayı başardılar. Özellikle 2014 Cenevre Bildirisi’ne dayanan 2118 sayılı karar (kimyasal silahların ortadan kaldırılmasına ilişkin) ve 2254 sayılı karar (Suriye’de siyasi çözümün parametrelerini belirleyen) bu iş birliğinin ürünleri.
İki kutuplu bir sistemden çok kutuplu bir yapıya geçiş yapan dünya, derin bir kargaşa içinde. Son otuz yıldır, giderek rahatsız edici eğilimlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu eğilimlerin başında, geçtiğimiz yıl Gazze’de ve son olarak Lübnan’da görüldüğü üzere, İsrail’in masum sivillere karşı ahlaki sınırları aşan güç kullanımı yer alıyor.
Orta Doğu, daima birbiriyle bağlantılı birçok sorunun yaşandığı son derece karmaşık bir bölge oldu. İsrail’in 1948’de kurulması bu karmaşıklığı farklı bir boyuta taşıdı. Bölgedeki gerilimlerin merkezinde Filistin-İsrail çatışması yer alırken, İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki Arap topraklarını işgali de bu dinamiklerin önemli bir parçası olarak görülmeli.
Bu sorunlar, kısa vadede kolayca çözülebilecek gibi görünmese de daha da kötüleşmelerini önlemek ve çözüm yollarını hazırlamak için her türlü çabanın gösterilmesi gerekiyor. Özellikle Suriye, İran ve bölgesel güvenlik sistemi gibi konular, Rusya’nın katkı sunabileceği fırsatlar barındırıyor.
Rusya’nın Orta Doğu’daki güvenlik ortamını iyileştirmeye nasıl katkı sağlayabileceği tartışılırken üç temel nokta öne çıkıyor:
Birincisi, Moskova’nın bölgeyle yüzyıllara dayanan ilişkileri, Rusya’ya önemli bir avantaj sağlar. Bu derin tarihsel bağlar, Rusya’ya ulusal güvenliği açısından kritik olan bu bölgeyi rakiplerine kıyasla çok daha derin ve kapsamlı bir şekilde anlama fırsatı sunar.
İkincisi, Rusya’nın bölgedeki tüm kilit aktörlerle, ABD ile kıyaslandığında, daha iyi ilişkilere sahip olması da önemli bir avantajdır. Çin de her ne kadar bölgesel aktörlerle iyi ilişkiler geliştirmiş olsa da güvenlikle ilgili faaliyetlere müdahil olmaktan kaçınmakta ve iktisadi çıkarlarını ön planda tutmayı tercih eder.
Üçüncüsü, Ukrayna’daki çatışma nedeniyle Rusya ile ABD arasındaki ilişkiler ciddi biçimde bozulmuş durumda. Bu bağlamda, yakın gelecekte iki ülke arasında Orta Doğu’ya yönelik iş birliği beklemek neredeyse imkânsız görünüyor.
Fakat, Moskova ile Washington arasındaki bu olumsuz ilişkilere rağmen, Rusya Orta Doğu’da güvenlik ve istikrara hâlâ önemli bir katkı sağlayabilir. Üstelik ABD ile iş birliğinin yeniden tesis edilmesi durumunda, bölgedeki sorunların çözümüne zemin hazırlamak da mümkün olabilir.
Gazze’deki felaketin ve Lübnan’daki son çatışmaların ciddi ve geniş çaplı sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, Rusya’nın bu bölgedeki rolü daha da acil ve gerekli hale geliyor.
Gazze’deki savaş, Orta Doğu’daki çözüm paradigmasını derinden değiştirdi. Artık Araplar ve Filistinliler yalnızca İsrail’e karşı değil; uluslararası toplum da farklı derecelerde İsrail’i destekleyenler veya eleştirenler arasında bölünmüş durumda. Neredeyse tüm uluslararası toplum, ABD dahil birkaç müttefikin dışında, İsrail’in karşısında yer alıyor. Ancak bu bile değişiyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Ekim 2023’ten bu yana kabul ettiği kararlar, bu değişimi açıkça gösteriyor. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı’nın İstişari Görüşüne ilişkin ES-10/24 sayılı kararında sadece 14 ülke, İsrail lehine oy kullanırken, 124 devlet lehte, 43 devlet ise çekimser oy kullandı.
Rusya, ABD ile iş birliği yeniden tesis edilmedikçe, bölgeyi etkileyen sorunlarda gerçek bir ilerleme sağlanamayacağını biliyor. Peki, Moskova bu bağlamda bölgedeki güvenlik ortamını iyileştirmek için ne yapabilir?
İlk olarak, Rusya’nın İsrail ile ilişkileri, Ukrayna’daki çatışmanın bir sonucu olarak geçici bir gerileme yaşamış gibi görünse de aslında hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Ancak mevcut İsrail hükümetiyle, İsrail’in Suriye ve Lübnan topraklarındaki işgalleri bir yana, Filistin sorununa yönelik herhangi bir çözüm umudu oldukça düşük. Bu noktada hedeflenebilecek en iyi senaryo, bir ateşkesin sağlanması, insani yardımın artırılması, Gazze halkının evlerine dönüşünün kolaylaştırılması ve Batı Şeria’da gerilimi artıran önlemlerin geri çekilmesidir. Ayrıca, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının durdurulması ve sınırda istikrarın sağlanması da diğer öncelikler arasında yer alıyor. Rusya, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunabilecek bir konumda.
Moskova’nın, İsrail hükümetini ve halkını, mevcut politikalarının devamı halinde Rusya ile sahip oldukları güçlü ilişkilerin tehlikeye gireceği konusunda ikna etmesi gerekiyor. Bu bağlamda, Rusya’daki geniş İsrail diasporasının rolü de göz ardı edilmemeli.
İkinci olarak, Rusya’nın doğrudan müdahil olduğu Suriye, Libya, Sudan ve İran gibi ülkelerde önemli bir katkı sunabileceği alanlar mevcut. Libya ve Sudan’da, iç çatışmaların derinliği ve taraflar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle çözümün kısa vadede mümkün olmadığı açık. Fakat Moskova, özellikle Mısır, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerle iyi ilişkileri sayesinde, yerel muhaliflerle de iletişimde olup gerilimi azaltmaya yönelik adımlar atabilir.
Suriye ve İran, farklı dinamiklere sahip olsalar da bölgedeki istikrar açısından birbirleriyle bağlantılıdır. Özellikle Suriye’de, İran ve Türkiye’nin varlığının sona erdirilmesi uzun vadeli bir istikrarın sağlanması için kritik önemde. Bu noktada Moskova, Ankara ve Tahran’ın çıkarlarını dengeleyecek bir çözümde arabuluculuk yapabilir. Özellikle Suriye-Türkiye ilişkileri açısından, Moskova, Adana Anlaşması’nı genişletecek bir “Adana-artı” mutabakatına aracılık edebilir ve böylece iki ülkenin güvenlik kaygılarını giderecek bir çözüm sunabilir.
Rusya ayrıca, İran’ın Suriye’deki varlığı nedeniyle Arap ülkelerinin duyduğu endişeleri hafifletmek için de önemli bir rol oynayabilir. Arap ülkeleri ve İran arasında güven artırıcı bir mekanizmanın kurulması bu bağlamda değerlendirilebilir.
Sonuçta, Suriye’de bir çözüm ancak Moskova ve Washington arasında bir tür mutabakat sağlandığında mümkün olacaktır.
Üçüncü olarak, Orta Doğu’nun bölgesel güvenliği ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, Rusya açısndan her zaman bir öncelik oldu. Rusya’nın İran ile olan ilişkileri hem bölgesel hem de uluslararası güvenlik kaygılarının giderilmesi için kullanılabilir. Bu, İran ile 5+1 müzakerelerinin yeniden canlandırılması ve bölgesel bir güvenlik sistemi kurulmasına yönelik adımların atılmasıyla mümkün olabilir.
Bölgesel bir güvenlik sisteminin kurulması karmaşık ve uzun bir süreçtir. Yakın zamanda böyle bir sistemin hayata geçirilmesi beklenmese de iki ana girişim bu konuda öne çıkıyor. Bunlardan biri, 1990’ların sonlarına dayanan ve son olarak 2020’de güncellenen Rus girişimi. Bu girişim, başlangıçta Körfez bölgesi için bir alt-bölgesel güvenlik sistemi öngörmekte ve daha sonra tüm Orta Doğu’yu kapsayacak şekilde genişletilmeyi hedefliyor. Diğeri ise, İsrail’in liderlik ettiği ve ABD’nin güçlü desteğiyle yürütülen Negev Forumu. Bu forum, İran’a karşı politik-askeri bir ittifak oluşturmayı amaçlıyor.
Her iki girişimin de ortak paydası, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi meselesi. İran’ın nükleer silah geliştirme hedefi ciddi bir endişe yaratmaya devam ederken, bölgedeki daha büyük tehdit aslında İsrail’in nükleer cephaneliği. Gazze ve Lübnan’daki son olaylar, İsrail’in silah kullanımı konusunda sınır tanımadığını bir kez daha gösterdi.
Bu girişimlerin her ikisi de son on sekiz ayda duraklamış olsa da Gazze ve Lübnan’daki gelişmeler, Körfez güvenliği ile genel Orta Doğu güvenliği arasındaki güçlü bağları yeniden gözler önüne serdi.
Moskova’nın Körfez güvenliği üzerine önerdiği girişimi yeniden canlandırmasının zamanı geldi. Ancak bu kez, Gazze’deki savaşın ve bölgesel güvenlik ortamındaki değişimlerin yansıtılması için bazı güncellemeler gerekli olabilir.
Dünya genelindeki kargaşa bir süre daha devam edecek ve kaçınılmaz olarak Orta Doğu üzerindeki gölgesini sürdürecek. Ancak bu, bölgedeki sorunların çözümünü ertelemek için bir mazeret olmamalı. Filistin-İsrail çatışması, Suriye’deki kriz, İran’ın nükleer meselesi ve bölgesel bir güvenlik sisteminin kurulması gibi konularda yakın zamanda bir çözüm öngörülmese de Rusya’nın bölgedeki güvenlik ortamını iyileştirmeye ve barışa giden yolu açmaya katkıda bulunabileceği bir alan bulunuyor.
Diplomasi
Trump, Musk’tan Ukrayna için Starshield sınırlamasını kaldırmasını istedi

Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Başkanı Trump’ın SpaceX yöneticisi Elon Musk’ı arayarak askeri Starshield sistemindeki yavaşlatmayı kaldırmasını istemesinin ardından, Ukrayna ordusunun uydu iletişiminde toparlanma görüldü. Terminallerin saatte 60 kilometre hıza ulaştığında dahi kesilmesiyle insansız hava aracı operasyonlarında aksamalar yaşandı.
ABD Başkanı Donald Trump, SpaceX’in kurucusu Elon Musk ile bir telefon görüşmesi yaparak uydu internet ağı Starlink’in askeri sürümü Starshield üzerindeki kısıtlamaların Ukrayna için kaldırılmasını istedi.
The Wall Street Journal’ın (WSJ) haberine göre ABD’li ve Ukraynalı yetkililer, telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra, 22 Ekim’de sistemin daha kararlı çalışmaya başladığını aktardı.
Ukraynalı bazı temsilciler altyapının henüz tam kapasiteye ulaşmadığını, ancak bağlantının terminallerin daha yüksek hareket hızlarında kısıtlama dönemine kıyasla daha verimli çalıştığını kaydetti.
Yetkililerin paylaştığı bilgilere göre Trump, görüşmede hız sınırının sürmesinden duyduğu rahatsızlığı Musk’a iletti.
Gazete, söz konusu yavaşlatma yüzünden Ukrayna ordusuna ait bazı insansız hava araçlarının görevlerini eksiksiz yerine getiremediğini yazdı.
ABD’li yetkililer ayrıca Trump’ın bir hafta boyunca yardımcılarına ve müttefiklerine Starlink’teki hız kesintisini sonlandırmak istediğini söylediğini aktardı.
Terminal hızı sınırlandırılınca cephedeki İHA operasyonları aksadı
İletişim kısıtlamalarına dair ilk haberler 14 Ekim gecesi gündeme geldi. Ukrayna Savunma Bakanının eski danışmanı Serhiy Sternenko, terminaller saatte 160 kilometreden daha hızlı hareket ettiğinde bağlantının koptuğunu açıkladı.
Sternenko daha sonra kısıtlamaların sertleştiğini duyurarak ordudan gelen verilere göre bağlantının artık saatte 60 ila 70 kilometre hızda dahi kesildiğini belirtti.
Financial Times’ın Ukraynalı yetkililer ve askerlere dayandırdığı haberine göre yaşanan aksaklıklar; insansız hava araçlarının yönetimini, cephedeki birliklerin ikmalini ve geri hatlardaki hedeflere yönelik saldırıları zorlaştırdı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, 16 Ekim’de Starlink altyapısının kısmen toparlandığını duyurdu.
Brüksel’deki basın toplantısında konuşan Zelenskiy, eski hız parametrelerine kademeli olarak dönüldüğünü fakat Ukrayna ordusuna yönelik sınırlandırmaların henüz tamamen kalkmadığını ifade etti.
Gelişmeler üzerine Rusya cephesinden de açıklama geldi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 14 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Starlink gibi parlak teknolojilerin askeri amaçlarla hiç kullanılmaması daha iyi olurdu” diyerek sistemin ordunun hizmetine sunulmasına karşı olduklarını bildirdi.
Kısıtlama talimatının kaynağına dair çelişkili açıklamalar yapıldı
Musk, Starshield üzerindeki kısıtlamalara ilişkin sorumluluğu reddetti. Sistemin mülkiyetinin ve yönetiminin ABD hükümetine ait olduğunu belirten Musk, kullanım koşullarını da Washington’ın belirlediğini dile getirdi.
Ticari Starlink ağını SpaceX’in işlettiğini hatırlatan girişimci, bu hizmetin taarruz amaçlı askeri operasyonlar için tasarlanmadığını savundu.
Reuters’a konuşan iki ABD’li yetkili, Pentagon’a Starlink ile ilgili talimatın Beyaz Saray’dan gittiğini ileri sürdü.
Öte yandan üst düzey bir Amerikalı yetkili, Trump’ın şahsen böyle bir emir vermediğini savundu. The Telegraph gazetesi ise kısıtlamaları başlatan kişinin Musk olduğunu öne sürdü; kaynaklardan biri Trump’ın bu öneriyi kabul etmesiyle kısıtlamanın Pentagon tarafından devreye sokulduğunu aktardı.
20 Ekim’de WSJ, kaynaklarına dayanarak Musk’ın Ukrayna’daki Starshield faaliyetini durdurma yönünde bizzat emir verdiğini, ardından Musk ile Trump’ın kararı telefonda ele aldığını yazdı.
Trump, 16 Ekim’de yaptığı açıklamada kendisinin veya Musk’ın kısıtlamalarla bağı bulunduğu iddialarını reddetti. Trump, “Kimin yaptığını bilmiyorum, en azından ben değilim. Elon’ın da olduğunu pek sanmıyorum” dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 18 Ekim’de ABD’nin Starlink’i yavaşlatma yönünde bir talimat vermediğini ve hızın yeniden sağlandığını savundu.
Rubio ayrıca Ukrayna’nın Starshield sistemine erişimi olmadığını, sistemin Kiev tarafından kullanımı konusunun halen müzakere edildiğini öne sürdü.
Karar ABD Kongresinde de yankı buldu. Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick, Washington yönetiminin parmağı olduğunun kanıtlanması halinde ilgili kurumların bütçesini durdurmaya çalışacağını belirtti.
Diplomasi
Barrack: Şara, İsrail ile normalleşmek istiyor

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın İsrail ile ilişkileri normalleştirmek istediğini belirtti.
Aynı zamanda İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarına son verilmesi çağrısında bulunarak, Washington’un bu operasyonları durdurmak için müdahale edip etmemesi gerektiğini sorguladı.
Katar’ın Doha kentinde düzenlenen Küresel Güvenlik Forumu’nda konuşan Barrack, Şara’nın zorlu koşulları iyi idare ettiğini ve hükümetinin bir tehdit oluşturmadığını İsrail’e temin etmeye çalıştığını söyledi.
“Bence Cumhurbaşkanı Şara, çok zor koşullar altında çok iyi bir iş çıkardı,” diyen Barrack, Suriye liderinin İsrail’e ilettiğini düşündüğü mesajı şöyle aktardı: “Ben saldırgan değilim, İsrail ile bir sorunum yok, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini istiyorum.”
Barrack ayrıca İsrail’i Suriye’deki operasyonlarını durdurmaya çağırırken, ABD’nin bu operasyonları sona erdirmek için müdahale edip etmemesi gerektiği konusunda belirsizliğini dile getirdi:
“Bunu [İsrail’in Suriye’deki eylemlerini] durdurmanın zamanı geldi. ABD’nin bunu durdurmak için müdahale etme zamanının gelip gelmediğini bilmiyorum.”
İsrail, 8 Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’deki askeri operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail güçleri, Golan Tepeleri boyunca uzanan askerden arındırılmış “tampon bölgeye” girdi ve Şeyh Dağı’nın (Hermon) Suriye tarafında mevzilenirken, İsrail bu konuşlandırmayı geçici bir güvenlik önlemi olarak nitelendirdi.
İsrail’in hava saldırıları ayrıca ülke genelindeki askeri tesisleri ve silah depolarını da hedef aldı.
Barrack, bir zamanlar düşman olarak görülen grupların yeni siyasi ve güvenlik yapılarına nasıl dahil edilebileceğinin bir örneği olarak Suriye’deki siyasi geçiş sürecini gösterdi.
ABD’li diplomat, “Bir zamanlar yabancı terör örgütü olarak nitelendirilen Nusra’yı ele alabilirsiniz; 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün ardından bugün pek çok kişi bu örneği ‘işte bir model’ diye değerlendiriyor,” dedi.
Nusra Cephesi, Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan ve El Kaide’ye bağlılık yemini ettikten sonra bu ağdan ayrıldığını ilan eden bir cihatçı gruptu. Örgüt, başta ABD ve BM olmak üzere birçok ülke ve kurum tarafından “terörist” kabul ediliyordu.
Grubun lideri Ahmed Şara (Ebu Muhammed el-Colani), daha sonra Esad’ı deviren saldırıyı yöneten Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) başına geçti.
Barrack ayrıca, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ulusal ordusuna entegrasyonunu, daha önce pek çok kişinin olası görmediği bir sonuç olarak gösterdi.
ABD’li, “Hiç kimse, bu Kürt oluşumu olan SDG’yi ulusal bir orduya yeniden entegre edebileceğinizi düşünmemişti, ama bu gerçekleşti,” dedi.
Şam ile Kürt liderliğindeki güçler, 10 Mart 2025 tarihinde SDG’nin askeri ve sivil kurumlarını Suriye devletine entegre etmek üzere bir anlaşma imzalamıştı.
Fakat entegrasyon şartları ve bölgedeki özyönetimin geleceği konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle anlaşmanın uygulanmasında gecikmeler yaşandı.
Bununla birlikte Barrack, Washington’un geniş bölgede gerçekleşen ve kendisinin “23 rejim değişikliği” olarak nitelendirdiği olaylara müdahalesine atıfta bulunarak, ABD’nin Orta Doğu’daki önceki müdahalelerinin etkinliği konusunda şüphelerini dile getirdi.
“Ne zaman müdahale etmeye, bir kişiyi ya da rejimi değiştirmeye çalışsak, bu bir hata olmuş gibi görünüyor,” diyen Barrack ayrıca Yemen’deki ABD müdahalesinin değerini de sorgulayarak, bunu görünüşe göre “anlamsız” olarak nitelendirdi.
Diplomasi
Çin, AB’ye yapay zeka ittifakına katılmasını teklif etti

Çin, Avrupa Komisyonu’na, kendi uluslararası yapay zeka ittifakında bir yer teklif etti.
Rapporteur’ün edindiği bilgiye göre, Brüksel kısa süre önce AB hükümetlerine Pekin’in teklifini bildirdi.
Çin ve ABD, bu teknolojiyi yönlendirmek için yeni siyasi yapılar tasarlayarak, daha güçlü yapay zeka modelleri geliştirme yarışındaki liderliklerini pekiştirmeye çalışıyor.
Bu yarışta en iyi ihtimalle orta düzey bir güç olan Avrupa ise, kendi yapay zeka rotasını nasıl çizeceğine karar veriyor.
Bu yaz Çin, yapay zeka konusunda uluslararası işbirliğini teşvik etmeyi amaçlayan Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü’nü (WAICO) kurdu.
Başlangıçta 28 ülke daha bu örgüte katıldı; bildirildiğine göre bu ülkeler arasında Rusya, Endonezya ve Kazakistan da yer alıyor.
Şimdi ise WAICO’nun destekçileri arasında AB yürütme organının da yer alabileceği ortaya çıktı.
Görüşmeler hakkında bilgilendirilen üç diplomata göre, salı günü Komisyon, ulusal uzmanlara Pekin’in kendisine bu girişime katılma teklifi sunduğunu bildirdi.
Rapporteur, Pekin’in teklifini doğrulamak için Komisyon’a başvurduğunda, Komisyon yorum yapmadı ve teklife yanıt verip vermediğini de belirtmedi.
Şu ana kadar hiçbir AB ülkesinin WAICO’ya katıldığı bildirilmedi. Almanya’nın dijital bakanlığı, Ağustos ayında Rapporteur’e bu konuda herhangi bir planı olmadığını belirtmişti.
Avrupa’nın WAICO’ya yönelik şüpheci tutumu şaşırtıcı değil; özellikle de yapay zeka konusunda Çin ile uyum sağlama yönündeki herhangi bir adımın Washington tarafından düşmanca bir hareket olarak değerlendirileceği düşünülürse.
ABD, geçen yılın sonlarında kendi uluslararası teknoloji örgütü olan Pax Silica’yı kurdu. Resmi olarak bu girişim, yapay zeka için karmaşık küresel tedarik zincirini güvence altına almayı amaçlıyor; ancak pratikteki amacı hâlâ belirsizliğini koruyor.
Avrupa Komisyonu, bu yaz tüm AB adına Pax Silica’yı imzaladı.
ABD Dışişleri Bakanlığı da Finlandiya, Almanya, Yunanistan, İtalya, Hollanda ve İsveç gibi birkaç Avrupa hükümetini imza sahibi olarak listeliyor.
Pax Silica’nın ayrıca, tamamen yapay zeka fırsatlarına odaklanan ikincil bir girişimi de bulunuyor.
Bu girişimin imza sahipleri arasında 20 AB hükümeti yer alıyor ama Komisyon’un kendisi yer almıyor.
Ağustos ayında, Reuters bir haberinde, Washington’un Pax Silica’nın yapay zeka fırsatları kısmına imza atanlara, Çin’in WAICO’suna da katılamayacakları konusunda uyarıda bulunmaya hazırlandığını bildirdi.
Bu durum, her iki grubu da potansiyel olarak birbirine zıt yapay zeka blokları olarak resmileştirecek.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi










