Diplomasi
Rusya’nın Orta Doğu’daki güvenlik ortamının iyileştirilmesine katkısı

Ramzy Ezzeldin Ramzy, Valday Tartışma Kulübü
Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilci Yardımcısı Ramzy Ezzeldin Ramzy (2014-2019), Filistin-İsrail çatışması, Suriye’deki durum, İran nükleer meselesi ya da bölgesel bir güvenlik sisteminin kurulması gibi konularda yakın gelecekte kayda değer bir ilerleme beklenmese de Rusya’nın Orta Doğu’daki güvenlik ortamını iyileştirerek barışa giden yolu açabileceğini belirtiyor.
Rusya’nın Orta Doğu’daki rolünü tartışırken üç önemli unsur öne çıkıyor:
Birincisi, Moskova’nın bölgeyle olan ilişkileri, başta Hristiyanlık ve İslam olmak üzere yüzyıllara dayanan derin bir geçmişe sahip.
İkincisi, Rusya, bölgedeki tüm ana aktörlerle —Arap ülkeleri, İran, İsrail ve Türkiye— güçlü ve dengeli ilişkiler yürütüyor.
Üçüncüsü, Moskova ile Washington arasındaki iş birliği, bölgedeki güvenlik ortamının iyileştirilmesi için en etkili yol olarak öne çıkıyor.
Rusya ile Müslüman halklar arasındaki ilişkiler, yüzyıllara dayanan kültürel ve tarihi kökenlere sahip. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’nın Orta Doğu’ya müdahalesi artış gösterdi. Bu müdahaleler başlangıçta Ortodoks Hristiyan cemaatleri koruma amacı taşırken, 20. yüzyılda Moskova, Arap halklarını sömürgeciliğe karşı verdikleri mücadelede ve sonrasında İsrail ile yaşadıkları çatışmalarda destekledi.
1950’lerden itibaren Moskova, Arap ülkeleriyle ilişkilerini kademeli olarak güçlendirdi. Monarşilerle olan ilişkiler ise ne tamamen dostane ne de açıkça düşmanca bir niteliğe sahipti. Sovyetler Birliği, 1948’de İsrail’i tanıyan ilk ülkelerden biri olmasına rağmen, İsrail’in Batı’ya yakınlaşması bu ilişkilerin zamanla bozulmasına yol açtı.
Moskova açısından en büyük gelişme, 1955 yılında ABD’nin Mısır’a silah vermeyi reddetmesinin ardından Mısır’ın Sovyetler Birliği’ne yönelmesiyle yaşandı. Bu dönemde Sovyet askeri danışmanları, Mısır’dan 1972 yılında ayrılana kadar, Moskova sadece bu ülkeyle değil, aynı zamanda Suriye, Irak, Cezayir, Yemen ve Libya ile de yakın ilişkiler geliştirdi.
Kuşkusuz, Moskova’nın Arap-İsrail çatışmalarında Arap ülkelerine verdiği destek, Arapların uluslararası alandaki konumunu güçlendirmeye yardımcı oldu.
Soğuk Savaş döneminde Moskova’nın İran, İsrail ve Türkiye ile ilişkileri, bu ülkelerin Batı ile yakın bağları nedeniyle zorlu geçti.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Moskova, Arap ülkelerinin çoğuyla dostane ilişkilerini, Mısır Devlet Başkanı Sedat’ın 1977’de Kudüs ziyaretiyle başlayan on beş yıllık bir ara döneme rağmen sürdürmeyi başardı. Monarşilerle olan ilişkiler ise başlangıçta soğuktu; ancak zamanla enerji ve askeri iş birliği gibi pek çok alanda karşılıklı yarar sağlayan bir ilişkiye dönüştü.
1979’daki İran Devrimi’nden sonra Moskova, Tahran ile daha iyi ilişkiler kurmayı başardı. O günden bu yana iki ülke arasındaki ilişkiler genellikle iyileşti ve özellikle Suriye’deki iş birliği derinleşti.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Moskova hem İsrail hem de Türkiye ile daha iyi ilişkiler geliştirdi. Son on yıl içinde her iki ülkeyle de ilişkiler, kısa süreli gerilimler olsa da tarihi zirvelere ulaştı.
Kısacası, Soğuk Savaş dönemiyle kıyaslandığında Moskova’nın Orta Doğu’daki kilit aktörlerle olan ilişkileri belirgin bir şekilde iyileşti.
Moskova ile Washington birlikte çalıştıklarında, bu iş birliği Orta Doğu üzerinde olumlu bir etki yarattı. Fakat, iki ülkenin karşıt amaçlar doğrultusunda hareket ettiği durumlar bölgenin güvenliğine zarar verdi. Ne yazık ki, iş birliği yapıldığında bile bu olumlu sonuçlar genelde kısa ömürlü oldu ve iki ülke arasındaki küresel rekabete kurban gitti.
Tarih, Moskova ve Washington’un bölge üzerinde işbirliği yaptığı bazı öğretici örnekler sunuyor. Bunların ilki, 1956 yılında Fransa, İsrail ve Birleşik Krallık’ın Mısır’a saldırısıyla ortaya çıktı. Bu üçlü saldırı, Moskova ve Washington’un dolaylı müdahaleleri sonucu, üç ülkenin silahlı kuvvetlerini Süveyş Kanalı bölgesinden ve Sina Yarımadası’ndan çekmek zorunda kalmalarıyla sona erdi.
Soğuk Savaş yıllarında Moskova ile Washington arasındaki küresel rekabete rağmen, Orta Doğu’da bazı alanlarda iş birliği yapabildikleri durumlar da oldu. Örneğin, 1967 ve 1973 savaşlarında karşıt tarafları desteklemelerine rağmen, iki ülkenin iş birliği BM Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararlarını kabul etmesini sağladı. Bu kararlar, önce dolaylı (1967’de), sonra doğrudan (1973’te Cenevre’de) müzakerelerin başlamasına zemin hazırladı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra da Moskova ve Washington, Güvenlik Konseyi’nde Kudüs’ün statüsü, yerleşimler ve iki devletli çözüme ilişkin çeşitli kararların kabul edilmesi gibi birçok konuda iş birliği yaptı. Bu işbirliği, sadece Arap-İsrail çatışmasıyla sınırlı kalmadı; İran nükleer meselesi, Lübnan ve Suriye gibi bölgedeki diğer krizlerde de sürdü.
Örneğin, İran’ın nükleer programına ilişkin Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) süreci, 2003’te başladı ve 2015’te doruk noktasına ulaştı. Bu anlaşma, Moskova ve Washington’un iş birliği yapmayı karşılıklı çıkarlarına uygun bulmasaydı mümkün olamazdı.
Suriye konusunda ise, Moskova ve Washington çatışmada karşıt tarafları desteklemiş olsalar da BM Güvenlik Konseyi’nde çözümün ana hatlarını belirleyen önemli kararlar üzerinde uzlaşmayı başardılar. Özellikle 2014 Cenevre Bildirisi’ne dayanan 2118 sayılı karar (kimyasal silahların ortadan kaldırılmasına ilişkin) ve 2254 sayılı karar (Suriye’de siyasi çözümün parametrelerini belirleyen) bu iş birliğinin ürünleri.
İki kutuplu bir sistemden çok kutuplu bir yapıya geçiş yapan dünya, derin bir kargaşa içinde. Son otuz yıldır, giderek rahatsız edici eğilimlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu eğilimlerin başında, geçtiğimiz yıl Gazze’de ve son olarak Lübnan’da görüldüğü üzere, İsrail’in masum sivillere karşı ahlaki sınırları aşan güç kullanımı yer alıyor.
Orta Doğu, daima birbiriyle bağlantılı birçok sorunun yaşandığı son derece karmaşık bir bölge oldu. İsrail’in 1948’de kurulması bu karmaşıklığı farklı bir boyuta taşıdı. Bölgedeki gerilimlerin merkezinde Filistin-İsrail çatışması yer alırken, İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki Arap topraklarını işgali de bu dinamiklerin önemli bir parçası olarak görülmeli.
Bu sorunlar, kısa vadede kolayca çözülebilecek gibi görünmese de daha da kötüleşmelerini önlemek ve çözüm yollarını hazırlamak için her türlü çabanın gösterilmesi gerekiyor. Özellikle Suriye, İran ve bölgesel güvenlik sistemi gibi konular, Rusya’nın katkı sunabileceği fırsatlar barındırıyor.
Rusya’nın Orta Doğu’daki güvenlik ortamını iyileştirmeye nasıl katkı sağlayabileceği tartışılırken üç temel nokta öne çıkıyor:
Birincisi, Moskova’nın bölgeyle yüzyıllara dayanan ilişkileri, Rusya’ya önemli bir avantaj sağlar. Bu derin tarihsel bağlar, Rusya’ya ulusal güvenliği açısından kritik olan bu bölgeyi rakiplerine kıyasla çok daha derin ve kapsamlı bir şekilde anlama fırsatı sunar.
İkincisi, Rusya’nın bölgedeki tüm kilit aktörlerle, ABD ile kıyaslandığında, daha iyi ilişkilere sahip olması da önemli bir avantajdır. Çin de her ne kadar bölgesel aktörlerle iyi ilişkiler geliştirmiş olsa da güvenlikle ilgili faaliyetlere müdahil olmaktan kaçınmakta ve iktisadi çıkarlarını ön planda tutmayı tercih eder.
Üçüncüsü, Ukrayna’daki çatışma nedeniyle Rusya ile ABD arasındaki ilişkiler ciddi biçimde bozulmuş durumda. Bu bağlamda, yakın gelecekte iki ülke arasında Orta Doğu’ya yönelik iş birliği beklemek neredeyse imkânsız görünüyor.
Fakat, Moskova ile Washington arasındaki bu olumsuz ilişkilere rağmen, Rusya Orta Doğu’da güvenlik ve istikrara hâlâ önemli bir katkı sağlayabilir. Üstelik ABD ile iş birliğinin yeniden tesis edilmesi durumunda, bölgedeki sorunların çözümüne zemin hazırlamak da mümkün olabilir.
Gazze’deki felaketin ve Lübnan’daki son çatışmaların ciddi ve geniş çaplı sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, Rusya’nın bu bölgedeki rolü daha da acil ve gerekli hale geliyor.
Gazze’deki savaş, Orta Doğu’daki çözüm paradigmasını derinden değiştirdi. Artık Araplar ve Filistinliler yalnızca İsrail’e karşı değil; uluslararası toplum da farklı derecelerde İsrail’i destekleyenler veya eleştirenler arasında bölünmüş durumda. Neredeyse tüm uluslararası toplum, ABD dahil birkaç müttefikin dışında, İsrail’in karşısında yer alıyor. Ancak bu bile değişiyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Ekim 2023’ten bu yana kabul ettiği kararlar, bu değişimi açıkça gösteriyor. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı’nın İstişari Görüşüne ilişkin ES-10/24 sayılı kararında sadece 14 ülke, İsrail lehine oy kullanırken, 124 devlet lehte, 43 devlet ise çekimser oy kullandı.
Rusya, ABD ile iş birliği yeniden tesis edilmedikçe, bölgeyi etkileyen sorunlarda gerçek bir ilerleme sağlanamayacağını biliyor. Peki, Moskova bu bağlamda bölgedeki güvenlik ortamını iyileştirmek için ne yapabilir?
İlk olarak, Rusya’nın İsrail ile ilişkileri, Ukrayna’daki çatışmanın bir sonucu olarak geçici bir gerileme yaşamış gibi görünse de aslında hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Ancak mevcut İsrail hükümetiyle, İsrail’in Suriye ve Lübnan topraklarındaki işgalleri bir yana, Filistin sorununa yönelik herhangi bir çözüm umudu oldukça düşük. Bu noktada hedeflenebilecek en iyi senaryo, bir ateşkesin sağlanması, insani yardımın artırılması, Gazze halkının evlerine dönüşünün kolaylaştırılması ve Batı Şeria’da gerilimi artıran önlemlerin geri çekilmesidir. Ayrıca, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının durdurulması ve sınırda istikrarın sağlanması da diğer öncelikler arasında yer alıyor. Rusya, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunabilecek bir konumda.
Moskova’nın, İsrail hükümetini ve halkını, mevcut politikalarının devamı halinde Rusya ile sahip oldukları güçlü ilişkilerin tehlikeye gireceği konusunda ikna etmesi gerekiyor. Bu bağlamda, Rusya’daki geniş İsrail diasporasının rolü de göz ardı edilmemeli.
İkinci olarak, Rusya’nın doğrudan müdahil olduğu Suriye, Libya, Sudan ve İran gibi ülkelerde önemli bir katkı sunabileceği alanlar mevcut. Libya ve Sudan’da, iç çatışmaların derinliği ve taraflar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle çözümün kısa vadede mümkün olmadığı açık. Fakat Moskova, özellikle Mısır, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerle iyi ilişkileri sayesinde, yerel muhaliflerle de iletişimde olup gerilimi azaltmaya yönelik adımlar atabilir.
Suriye ve İran, farklı dinamiklere sahip olsalar da bölgedeki istikrar açısından birbirleriyle bağlantılıdır. Özellikle Suriye’de, İran ve Türkiye’nin varlığının sona erdirilmesi uzun vadeli bir istikrarın sağlanması için kritik önemde. Bu noktada Moskova, Ankara ve Tahran’ın çıkarlarını dengeleyecek bir çözümde arabuluculuk yapabilir. Özellikle Suriye-Türkiye ilişkileri açısından, Moskova, Adana Anlaşması’nı genişletecek bir “Adana-artı” mutabakatına aracılık edebilir ve böylece iki ülkenin güvenlik kaygılarını giderecek bir çözüm sunabilir.
Rusya ayrıca, İran’ın Suriye’deki varlığı nedeniyle Arap ülkelerinin duyduğu endişeleri hafifletmek için de önemli bir rol oynayabilir. Arap ülkeleri ve İran arasında güven artırıcı bir mekanizmanın kurulması bu bağlamda değerlendirilebilir.
Sonuçta, Suriye’de bir çözüm ancak Moskova ve Washington arasında bir tür mutabakat sağlandığında mümkün olacaktır.
Üçüncü olarak, Orta Doğu’nun bölgesel güvenliği ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, Rusya açısndan her zaman bir öncelik oldu. Rusya’nın İran ile olan ilişkileri hem bölgesel hem de uluslararası güvenlik kaygılarının giderilmesi için kullanılabilir. Bu, İran ile 5+1 müzakerelerinin yeniden canlandırılması ve bölgesel bir güvenlik sistemi kurulmasına yönelik adımların atılmasıyla mümkün olabilir.
Bölgesel bir güvenlik sisteminin kurulması karmaşık ve uzun bir süreçtir. Yakın zamanda böyle bir sistemin hayata geçirilmesi beklenmese de iki ana girişim bu konuda öne çıkıyor. Bunlardan biri, 1990’ların sonlarına dayanan ve son olarak 2020’de güncellenen Rus girişimi. Bu girişim, başlangıçta Körfez bölgesi için bir alt-bölgesel güvenlik sistemi öngörmekte ve daha sonra tüm Orta Doğu’yu kapsayacak şekilde genişletilmeyi hedefliyor. Diğeri ise, İsrail’in liderlik ettiği ve ABD’nin güçlü desteğiyle yürütülen Negev Forumu. Bu forum, İran’a karşı politik-askeri bir ittifak oluşturmayı amaçlıyor.
Her iki girişimin de ortak paydası, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi meselesi. İran’ın nükleer silah geliştirme hedefi ciddi bir endişe yaratmaya devam ederken, bölgedeki daha büyük tehdit aslında İsrail’in nükleer cephaneliği. Gazze ve Lübnan’daki son olaylar, İsrail’in silah kullanımı konusunda sınır tanımadığını bir kez daha gösterdi.
Bu girişimlerin her ikisi de son on sekiz ayda duraklamış olsa da Gazze ve Lübnan’daki gelişmeler, Körfez güvenliği ile genel Orta Doğu güvenliği arasındaki güçlü bağları yeniden gözler önüne serdi.
Moskova’nın Körfez güvenliği üzerine önerdiği girişimi yeniden canlandırmasının zamanı geldi. Ancak bu kez, Gazze’deki savaşın ve bölgesel güvenlik ortamındaki değişimlerin yansıtılması için bazı güncellemeler gerekli olabilir.
Dünya genelindeki kargaşa bir süre daha devam edecek ve kaçınılmaz olarak Orta Doğu üzerindeki gölgesini sürdürecek. Ancak bu, bölgedeki sorunların çözümünü ertelemek için bir mazeret olmamalı. Filistin-İsrail çatışması, Suriye’deki kriz, İran’ın nükleer meselesi ve bölgesel bir güvenlik sisteminin kurulması gibi konularda yakın zamanda bir çözüm öngörülmese de Rusya’nın bölgedeki güvenlik ortamını iyileştirmeye ve barışa giden yolu açmaya katkıda bulunabileceği bir alan bulunuyor.
Diplomasi
Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.
Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.
Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.
Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.
Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.
Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.
Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.
Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.
Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.
Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.
Sözcü şöyle devam etti:
“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”
Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.
Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.
Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.
Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.
Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.
Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.
JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.
Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.
“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.
Diplomasi
ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.
Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.
Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.
Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.
Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.
Çin’de bir hafta
Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.
Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.
Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.
İstihdam, enerji ve teknoloji
Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.
Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:
“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”
Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.
Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.
Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.
Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.
“Zamanlama her şeyi anlatıyor”
Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.
Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.
Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.
Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.
Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.
Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.
Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?
Diplomasi
UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.
İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.
Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.
En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.
Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.
Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.
The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.
FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.
Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.
Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı







