Bizi Takip Edin

Rusya

Türkiye ile Rusya’dan uluslararası gaz merkezi için yeni adımlar

Yayınlanma

Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Aleksey Miller ve Türkiye Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, uluslararası bir gaz merkezi kurulması projesini görüştü. Bu adım, 2022’de Rus gazının Avrupa’ya ihracatındaki düşüş sonrasında gündeme gelmişti.

Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Aleksey Miller ve Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, uluslararası bir gaz merkezi oluşturulması projesini masaya yatırdı.

Toplantı, St. Petersburg Uluslararası Doğalgaz Forumu kapsamında gerçekleşti.

Gazprom’dan yapılan açıklamada, “Taraflar, uluslararası bir gaz merkezi oluşturulması projesi de dahil olmak üzere, doğalgaz sektöründeki güncel konular iş birliği olanaklarını değerlendirdi. Görüşmede, Gazprom’un Türkiye’ye güvenilir bir şekilde gaz tedarik ettiği vurgulandı,” ifadelerine yer verildi.

Ancak açıklamada, uluslararası doğalgaz merkezi projesinin ayrıntıları hakkında henüz net bir bilgi paylaşılmadı.

Türkiye’de bir gaz merkezi oluşturma fikri, 2022 yılında Rus gazının Avrupa’ya boru hattıyla ihracatında yaşanan ciddi düşüş sonrası gündeme gelmişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, uluslararası bir gaz merkezi oluşturulması için çalışmalar başlatılması talimatını vermişti. Erdoğan, söz konusu kararı 14 Ekim 2022 tarihinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmenin ardından açıklamıştı.

Aslında bu fikri ilk olarak Putin, Moskova’daki Enerji Haftası (REN-2022) forumunda gündeme getirmişti.

Gazprom, Karadeniz üzerinden Mavi Akım ve Türk Akımı boru hatları aracılığıyla Türkiye’ye gaz sevkiyatı yapıyor.

Vedomosti gazetesi, Avrupa Gaz İletim Sistemi Operatörleri Ağı’nın (ENTSOG) verilerine dayanarak, Ocak-Temmuz 2024 döneminde Türk Akımı boru hattı üzerinden Avrupa Birliği’ne yapılan Rus doğalgaz sevkiyatının bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 40,5 artarak 9,26 milyar metreküpe ulaştığını belirtti.

Türkiye enerji merkezi olabilir mi?

Rusya

Lavrov, CIA Direktörü Ratcliffe’in Moskova ziyaretini değerlendirdi

Yayınlanma

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, CIA Direktörü John Ratcliffe’in Moskova ziyaretine ilişkin açıklamalarda bulunarak istihbarat servislerinin kendi kuralları çerçevesinde temas kurduğunu söyledi. Ratcliffe’in Rus mevkidaşı Sergey Narışkin ile gerçekleştirdiği görüşme Washington ve Moskova tarafından çalışma ziyareti olarak nitelendirilirken, NATO konusundaki uyarı iddiaları yalanlandı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, RBK meda kuruluşuna verdiği mülakatta, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe’in 25 Ağustos’ta Moskova’ya gerçekleştirdiği ziyareti değerlendirdi.

Amerikan basınında yer alan iddiaları yorumlayan Lavrov, istihbarat servislerinin işbirliği kurallarına dikkati çekerek “Biliyorsunuz, ben orada değildim. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de özel servislerin birbirleriyle etkileşim kurduğu kurallar vardır. Bunda olağandışı bir durum yok ve bu çalışmaları sessizlik içinde yürütmelerinde de şaşılacak bir şey bulunmuyor. Biz de diplomaside büyük ölçüde sessiz çalışıyoruz. Ancak diplomatlar gelenekleri ve mesleklerinin gereği olarak bir şeyler anlatmak zorundadır” ifadelerini kullandı.

Lavrov, diplomaside ve müzakerelerde henüz üzerinde çalışılan, olası uzlaşı ve tavizleri riske atmamak adına hassas ayrıntıların kamuoyuna açıklanmadığını vurguladı.

Ratcliffe’in yanı sıra Vatikan Devletler ve Uluslararası Örgütlerle İlişkiler Sekreteri Başpiskopos Paul Richard Gallagher’ın ziyaretine de değinen Lavrov, her iki temasın da Moskova’ya gelen tarafların doğrudan görüşme isteğinden kaynaklandığını kaydetti.

Öte yandan The Wall Street Journal gazetesi, ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde Ratcliffe’in Moskova’ya bizzat ABD Başkanı Donald Trump tarafından gönderildiğini yazdı.

Haberde, görevin son derece hassas olması nedeniyle Beyaz Saray’daki bazı üst düzey yetkililerin dahi seyahatten önceden haberdar edilmediği aktarıldı.

Ratcliffe’in Letonya’dan ABD’ye ait bir C-17 askeri nakliye uçağıyla Moskova’ya geçtiği, temasın duyulmasının ardından Avrupalı yetkililerin alelacele bilgi edinmeye çalıştığı kaydedildi.

Amerikan basınında, Ratcliffe’in Moskova’ya Rusya’yı NATO ülkelerine, özellikle Estonya, Letonya ve Litvanya’ya yönelik gerilimi tırmandırmaması konusunda uyarmak amacıyla gittiği iddiaları yer aldı.

Politico da CIA Direktörünün Moskova’ya ittifak üyelerine yönelik olası adımlar konusunda uyarı ilettiğini yazdı.

ABD Başkanı Donald Trump ise bu iddiaları reddederek seyahati “yarı rutin” bir çalışma ziyareti olarak tanımladı. Trump, Ratcliffe’in Moskova’ya herhangi bir uyarı mesajı iletmediğini belirterek “Hiçbir mesaj verilmedi ve olağandışı bir şey yaşanmadı” dedi.

Ratcliffe’in Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Direktörü Sergey Narışkin ile altı ayda bir veya yılda bir görüştüğünü ve ikili arasında çok iyi ilişkiler bulunduğunu kaydeden Trump, Rusya’nın NATO’ya saldıracağı yönündeki kaygılara katılmadığını ifade etti.

Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin de Ratcliffe ile Moskova’da görüştüğünü doğruladı. Dünyanın tüm kıtalarından istihbarat başkanlarıyla neredeyse her hafta bir araya geldiğini belirten Narışkin, “Dolayısıyla John Ratcliffe ile gerçekleşen görüşme de bir çalışma formatıydı” açıklamasını yaptı.

Narışkin, görüşmede doğrudan özel servislerin yetki alanındaki konuların ele alındığını bildirdi.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ise temasın istihbarat birimleri hattında gerçekleştiğini, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ratcliffe ile görüşmediğini ancak gelişmelerin derhal Putin’e rapor edildiğini duyurdu.

Peskov, Batı basınında çıkan haberleri “asılsız iddialar” ve “gerçekliğin çarpıtılması” olarak nitelendirdi. Putin’in daha önce dile getirdiği ifadelere atıfta bulunan Rus yetkililer, Moskova’nın NATO ülkeleriyle savaşmak için jeopolitik, ekonomik, siyasi ya da askeri hiçbir gerekçesi ve çıkarı bulunmadığını vurguladı.

Okumaya Devam Et

Rusya

Küresel buğday fiyatları Karadeniz düğümüyle üç yılın zirvesinde

Yayınlanma

Karadeniz ve Azak Denizi’ndeki sevkiyatın kesintiye uğramasıyla küresel buğday fiyatları haziran ayından bu yana yüzde 30 artarak Temmuz 2023’ten bu yana görülen en yüksek seviyeye çıktı. Chicago Ticaret Borsası’nda günlük üst limit olan 0,45 dolar sıçrayan kote fiyatlar bushel başına 7,62 dolara yükselirken, piyasa aktörleri Karadeniz’deki emniyet riski çözülmediği takdirde tırmanışın süreceğini belirtiyor.

Küresel buğday fiyatları haziran ayından bu yana yüzde 30 oranında tırmanarak Temmuz 2023’ten bu yana kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştı.

Chicago Ticaret Borsası’nda gerçekleşen işlemlerde kote fiyatlar, gün içinde izin verilen en yüksek artış limiti olan 0,45 dolar yükselerek bushel başına 7,62 doları gördü.

Piyasa katılımcıları, Rusya ile Ukrayna arasında Karadeniz ve Azak Denizi’nde yaşanan gerilimin küresel gıda piyasasında yaklaşık üç yıldır devam eden dengeleri sarsmasından endişe duyuyor.

Dünya buğday ihracatının çeyrekten fazlasını tek başına karşılayan Rusya ve Ukrayna; arpa, mısır ve ayçiçeği yağı tedarikinde de küresel ölçekte sürükleyici rol oynuyor.

İki ülkenin sunduğu nispeten ucuz tarım ürünleri, Afrika ve Asya’daki dar gelirli ülkelerin gıda güvenliği açısından hayati önem taşıyor.

Advantage Grain Genel Müdürü Chris Nicolaou, Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede, “Karadeniz’de bir uzlaşıya varılamaz ve deniz taşımacılığının güvenliği sağlanamazsa fiyatlardaki tırmanış devam edecektir” ifadelerini kullanarak tedarik zincirindeki aksamaların piyasayı derinden korkuttuğuna dikkati çekti.

“Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir arz şoku”

Tarım danışmanlık firması SovEcon’un Direktörü Andrey Sizov, mevcut durumu “Rusya ve Ukrayna’nın Karadeniz ile Azak Denizi’ndeki limanlarının durması nedeniyle yaşanan, eşi benzeri görülmemiş bir arz şoku” olarak nitelendirdi.

Piyasa dinamiklerini değerlendiren Sizov, “Modern tahıl piyasası tarihinde böyle bir tablo yaşanmadı; ne Rusya’nın tahıl ihracatına ambargo koyduğu 2010 yılında ne de savaşın başladığı 2022’nin ilk yarısında buna benzer bir süreç görüldü” değerlendirmesinde bulundu.

Saha şartlarındaki ağırlaşmanın ihracat rakamlarına doğrudan yansıması bekleniyor. Ukrayna’nın tarımsal ihracatının bu sezonda, Temmuz 2025’te başlayan tırmanış öncesinde Tarım Bakanlığınca açıklanan öngörülerin yarısından bile az seviyede kalabileceği belirtiliyor. Rusya’nın buğday ihracatının ise ağustos ayında, 2025 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 50’den fazla düşeceği tahmin ediliyor.

Sevkiyat noktalarındaki kilitlenme fiilen başlamış durumda. Novorossiysk’teki tahıl terminalleri Ukrayna’ya ait insansız hava araçlarının saldırıları nedeniyle faaliyetlerini durdururken, Odessa limanlarına ise Rusya’nın füze atışları yüzünden ticari gemiler artık uğramıyor.

Piyasanın mevcut tehlikeyi “felaket düzeyinde” hafif kurguladığını savunan Sizov, Avrupa’da buğday ton fiyatının 300 dolara doğru dayandığına işaret etti.

Durumun bir şekilde düzeleceğine son ana kadar inanan ithalatçıların artık tedirgin olmaya başladığını vurgulayan Sizov, küresel tahıl fiyatlarında çok daha yüksek seviyelerin gündeme gelebileceği uyarısında bulundu.

Öte yandan, küresel piyasalardaki bu yükselişin Rusya ve Ukrayna’daki üreticilere bir fayda sağlamadığı belirtiliyor.

Hasat döneminin sürmesi, iç pazara ürün girişinin devam etmesi ve dış satım imkanlarının neredeyse tamamen tıkanması nedeniyle her iki ülkede de yerel tahıl fiyatları sert düşüş kaydediyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

RIAC raporu: Güney Kafkasya cumhuriyetleri yol ayrımında

Yayınlanma

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi tarafından yayımlanan raporda, Güney Kafkasya ülkelerinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana geçen 35 yıllık bağımsızlık süreçleri incelendi. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın ekonomik, siyasi ve diplomatik dönüşümlerinin mercek altına alındığı çalışmada, bölge ülkelerinin Rusya ile ilişkilerindeki yapısal değişimler ve yeni güvenlik mimarisi ele alındı.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC), Güney Kafkasya devletlerinin bağımsızlık sonrası gelişim süreçlerini bütüncül bir yaklaşımla ele alan “Bağımsız Kalkınmanın 35 Yılı: Güney Kafkasya Devletleri İçin Sonuçlar ve Beklentiler” başlıklı detaylı bir rapor yayımladı.

Rus ve Kafkasyalı uzmanların katkılarıyla hazırlanan raporda, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın ulus inşası, dış politika evrimleri ve Rusya ile ilişkileri ayrıntılı bir biçimde incelendi.

Raporun giriş bölümünü kaleme alan Milan Lazoviç, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasının Güney Kafkasya cumhuriyetleri için bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Raporda, “Her bir Kafkas cumhuriyeti bağımsızlığını kazandığından bu yana kendine özgü bir yol izledi” ifadelerine yer verildi.

“Siyasi sistem fiilen ciddi bir değişikliğe uğramadı”

Raporun Azerbaycan’a ayrılan bölümünde, ülkenin bağımsızlık sonrası ilk yıllarda karşılaştığı derin sistem krizinden çıkarak bölgesel bir güce dönüşme süreci anlatıldı. Ermenistan ile Karabağ konusunda yaşanan çatışmaların başlangıçta ekonomik çöküş ve siyasi istikrarsızlık getirdiği hatırlatıldı. Ancak 1993 yılında Haydar Aliyev’in iktidara gelmesiyle ülkenin istikrar yoluna girdiği belirtildi.

Raporda, Eylül 1994’te imzalanan ve “Asrın Anlaşması” olarak bilinen petrol sözleşmesinin Azerbaycan’ın ekonomik bağımsızlığı için bir dönüm noktası olduğu vurgulandı.

Raporda, “Söz konusu anlaşmanın önemi, yalnızca ‘Azeri-Çırak-Güneşli’ yataklarının ortak işletilmesinde değil, aynı zamanda Azerbaycan ekonomisine yabancı yatırım akışını sağlayarak 2005-2008 yıllarındaki ‘ekonomik patlamanın’ temel nedenlerinden biri olmasında yatmaktadır” değerlendirmesi yapıldı. Belgeye göre, 2000-2008 yılları arasında Azerbaycan 29,25 milyar dolar yabancı yatırım çekmeyi başardı ve gayrisafi yurt içi hasılasını dokuz kattan fazla artırarak 48,85 milyar dolara çıkardı.

Siyasi alanda ise İlham Aliyev’in 2003 yılında iktidara gelmesiyle başlayan yönetim sürecine değinildi. 2005 yılında yaşanan kabine içi ayrılıkların ve muhalefetin iktidarı değiştirme çabalarının bertaraf edildiği hatırlatılarak, raporda, “Durumun istikrara kavuşmasının ardından siyasi sistem fiilen ciddi bir değişikliğe uğramadı. İktidar dikeyindeki kilit görevler eski ekibin kontrolündeydi” ifadelerine yer verildi.

Yönetim kademesindeki gerçek anlamda ilk ciddi dönüşümün 2017 yılında başladığı, eğitimli genç kadroların göreve getirildiği ve Azerbaycan Yatırım Holdingi gibi yapılarla kamu şirketlerinin yönetim modellerinin yeniden yapılandırıldığı belirtildi.

“Kapsamlı müzakere sürecine rağmen diplomatik yol fiilen sonuçsuz kaldı”

Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü sağlama stratejisinin incelendiği bölümde, İkinci Karabağ Savaşı ve sonrasındaki diplomatik süreç analiz edildi. 1994 yılındaki ateşkesin ardından Azerbaycan’ın uzun yıllar boyunca diplomatik yöntemlere ağırlık verdiği, ancak AGİT Minsk Grubu çerçevesindeki görüşmelerden sonuç alınamadığı aktarıldı. Raporda, “Yeterince kapsamlı müzakere sürecine rağmen diplomatik yol fiilen sonuçsuz kaldı; bu durum, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ekonomik ve demografik dengesizliğin de etkisiyle giderek artan bir gerilim yaratıyordu” denildi.

Sürecin sonunda 27 Eylül 2020’de başlayan 44 günlük savaşla Azerbaycan’ın topraklarını geri aldığı ve 9-10 Kasım gecesi Rusya’nın arabuluculuğunda imzalanan anlaşmayla çatışmaların durduğu hatırlatıldı. Raporda, Ermeni tarafının ateşkes bildirisinin temel maddelerini yerine getirmekten kaçındığı, bu durumun da çatışma sonrası süreci tıkadığı öne sürüldü. Ekim 2022’de Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Karabağ üzerindeki Azerbaycan egemenliğini tanımasının durumu kökten değiştirdiği ve Eylül 2023’teki operasyonla Bakü’nün egemenliğini tam anlamıyla sağladığı kaydedildi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ağustos 2025’te başlattığı arabuluculuk çabalarına da değinilen raporda, “Barış ve Refah için Trump Koridoru” (TRIPP) projesi kapsamında Zengezur’da 42 kilometrelik bir transit koridorun ABD’li bir şirkete uzun vadeli kiralanması girişiminin stratejik riskler taşıdığı savunuldu. Raporda, “Söz konusu koridorun ABD’li bir şirket tarafından yönetilmesi, Rus, İranlı ve en önemlisi Çinli taşımacılar için cazibesini azaltacaktır” ifadelerine yer verildi. İran ile yaşanan gerilimler göz önüne alındığında, ABD’nin bu stratejik güzergahı kontrol etme ihtimalinin zayıfladığı ifade edildi.

Rusya-Azerbaycan ilişkileri bağlamında ise, sınırların çizilmesi ve Hazar Denizi’ndeki anlaşmalarla sorunların çözülmüş görünmesine karşın, Aralık 2024’te Grozni üzerinde Azerbaycan Hava Yolları (AZAL) uçağının karıştığı trajik kazanın ikili ilişkilerde ciddi bir krize yol açtığı hatırlatıldı. Raporda, “Sonuç olarak, iki ülke arasındaki etkileşimin yalnızca ekonomik boyutu istikrarlı kalırken, siyasi diyalog ile kurumsal ve kurumlar arası temaslar fiilen dondurulmuştur” denildi.

“Ermenistan, en ağır ekonomik çöküşlerden biri”

Ermenistan’ın 35 yıllık bağımsızlık serüveni ise raporun ikinci bölümünde ele alındı. Ermenistan’ın bağımsızlık sürecine, 1988 Spitak depremi, Sovyet ekonomik alanının parçalanması ve Karabağ çatışmasının getirdiği ulaşım ve ekonomi ablukasıyla başladığı belirtildi.

Erivan’ın dış politikasının “kadife devrime” kadar olan süreci “tamamlayıcılık politikası” olarak tanımlandı. Raporda, “Ermeni yorumuna göre bu, Rusya ile sıkı bir askeri-siyasi ittifakın, Avrupa Birliği, ABD ve NATO ile ilişkilerin paralel gelişimiyle harmanlanması anlamına geliyordu” ifadelerine yer verildi. Özellikle 2013 yılında Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Avrasya Ekonomik Birliğine (AEB) katılma kararının, Batı kurumlarıyla ilişkileri tamamen koparmadan Rus güvenlik şemsiyesini koruma amacı taşıdığı değerlendirildi.

Raporda, Rusya’nın silah tedarikindeki rolüne dikkat çekilerek, “Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) üyesi bir devlet olarak Ermenistan, Rus silahlarını Rusya Federasyonu’nun iç fiyatlandırması üzerinden, yani fiilen Rus güvenlik güçlerinin silah satın aldığı koşullara yakın şartlarda alıyordu” denildi. 2016 yılında İskender füze sistemlerinin teslimatının, Bakü ile askeri dengesizliği gidermek adına atılmış önemli bir adım olduğu vurgulandı.

Ancak 2018 yılında Nikol Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle bu denge politikasının aşınmaya başladığı savunuldu. Devrimin ardından KGAÖ Genel Sekreteri Yuri Haçaturov’a yönelik adli soruşturma ve Rus şirketlerine yönelik baskıların Moskova’da rahatsızlık yarattığı kaydedildi. İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Ermenistan’da güvenlik mimarisine yönelik güvenin kırıldığı belirtilerek, raporda, “Savaş, Ermenistan için iki sonuç doğurdu. Azerbaycan ile olan askeri dengesizliği ve eski caydırıcılık sisteminin sınırlarını gözler önüne serdi. Aynı zamanda belirleyici anda sadece Rusya’nın çatışmaları durdurabildiğini ve yeni güvenlik rejimini sabitleyebildiğini gösterdi” değerlendirmesi yapıldı.

Raporda, 2022 yılı sonrası Ermenistan’ın dış politikasındaki değişime geniş yer ayrıldı. Eylül 2022’deki sınır çatışmalarında KGAÖ’nün müdahale etmemesinin Erivan’da bir kırılma noktası yarattığı ve bu durumun KGAÖ üyeliğinin dondurulması kararına zemin hazırladığı belirtildi. Erivan’ın Avrupa Birliği (AB) sivil misyonunu (EUMA) ülkeye davet etmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nü kabul etmesi ve Nisan 2025’te Avrupa Birliği’ne katılım sürecini başlatan yasayı onaylaması “geleneksel Batı yörüngesine doğru keskin bir dönüş” olarak nitelendirildi.

Bununla birlikte, Hindistan ve Fransa’dan yapılan silah alımlarına dikkat çekilen raporda, Erivan’ın Hindistan ile 1,5 milyar doları aşan savunma sözleşmeleri imzaladığı bilgisi paylaşıldı. ABD himayesindeki TRIPP projesinin Ermenistan’ın toprak egemenliği açısından yarattığı endişelere de değinilerek, “Ermeni iç tartışmalarında bu plan, altyapı ve toprak üzerindeki kontrolün bir kısmının yabancı bir devlete fiilen devredilmesi olarak algılandı” denildi.

Ekonomik verilere de atıf yapılan raporda, 2025 yılı ticaret istatistiklerine göre Ermenistan’ın ihracatının yüzde 35,3’ünün Rusya’ya yapıldığı ve Rus doğalgazının bin metreküpünün 177,5 dolar gibi oldukça düşük bir fiyattan tedarik edildiği hatırlatıldı. Raporda, Erivan’ın bir yandan siyasi olarak Rusya’dan uzaklaşırken diğer yandan ekonomik bağımlılığının sürdüğüne işaret edilerek, “Eski ittifakın işlevlerinin tamamını (güvenlik, enerji, lojistik, pazar, geçiş sürecinin sosyal bedeli) ikame edebilecek yeni bir ortaklıklar bütününün henüz oluşmadığı” tespiti yapıldı.

Çevre idealizminden çevre realizmine geçiş

Raporun Gürcistan’a ayrılan bölümünde, Tiflis yönetimlerinin bağımsızlık sonrası uyguladığı dış politika stratejileri teorik bir çerçeveyle ele alındı. “Çevre realizmi” (peripheral realism) kavramı üzerinden yapılan analizde, zayıf devletlerin süper güçlerle çatışmaya girmek yerine pragmatik bir uyum politikası izlemesinin egemenliklerini korumak için daha rasyonel olduğu savunuldu.

Eduard Şevardnadze döneminin (1992-2003) bir dengeleme süreci olarak tanımlandığı raporda, “Şevardnadze’nin politikası, genel olarak çevre realizminin kurallarına uygun, uyarlanabilir bir strateji olarak nitelendirilebilir” ifadeleri yer aldı. Gürcistan’ın 1994’te NATO’nun “Barış İçin Ortaklık” programına katıldığı, 1999’da Avrupa Konseyine üye olduğu hatırlatıldı.

2003’teki Gül Devrimi ile iktidara gelen Mihail Saakaşvili dönemi ise “çevre idealizmi” olarak adlandırıldı. Saakaşvili’nin hızlı bir Batı entegrasyonu hedeflediği, 2008 yılındaki NATO Bükreş Zirvesi’nde Gürcistan’a üyelik sözü verilmesinin Tiflis’te büyük bir diplomatik zafer olarak görüldüğü belirtildi. Ancak raporda, “Gürcü yönetimi, Batı’nın koşulsuz desteğine güvenerek, coğrafi konumun ve bölgesel güç dengesinin yarattığı yapısal kısıtlamaları göz ardı etti” denildi. 2008 yılındaki savaşın ve Rusya’nın Abhazya ile Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımasının bu idealist stratejinin bir çöküşü olduğu değerlendirmesi yapıldı.

2012 yılında iktidara gelen “Gürcü Rüyası” koalisyonunun politikaları ise “çevre pragmatizmine” dönüş olarak tanımlandı. İktidarın, Rusya’ya yönelik çatışmacı söylemlerden vazgeçerek ticari ilişkileri ve turizmi canlandırmayı hedeflediği, bu süreçte siyasi anlaşmazlıkların Cenevre Görüşmeleri’nde, ekonomik konuların ise Abaşidze-Karasin formatında ele alındığı belirtildi. Raporda, “Genişletilmiş derin ve kapsamlı serbest ticaret bölgesi uygulamasını içeren 2014 tarihli AB Ortaklık Anlaşması’nın imzalanmasına rağmen, Tiflis Rus mallarının ithalatına herhangi bir kısıtlama getirmedi” denildi.

2022’de Ukrayna’da başlayan savaşın ardından Tiflis’in Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmayı reddetmesi ve Batı ile ilişkilerde yaşanan gerilimler raporda geniş yer buldu. Gürcü yönetiminin bu tavrını ulusal güvenlik gerekçelerine dayandırdığı, Abhazya ve Güney Osetya’daki Rus askeri varlığı göz önüne alındığında Moskova ile ilişkilerin tırmanmasının egemenlik açısından yüksek riskler taşıdığını savunduğu aktarıldı.

Raporda, Batılı aktörler ile Gürcü Rüyası arasındaki en temel anlaşmazlık noktalarından birinin yargıdaki yabancı denetim mekanizması olduğu ifade edildi. Batılı ülkelerin, büyükelçilikler ve finanse ettikleri sivil toplum kuruluşları aracılığıyla Gürcü hakimlerin atanma süreçlerini kontrol etmek istediği, ancak hükümetin bunu devlet egemenliğine müdahale ve “yeni sömürgecilik” olarak görerek reddettiği hatırlatıldı. Batı’nın bu tutuma tepki olarak AB katılım sürecini dondurması ve parlamento seçimlerinin demokratik standartlara uymadığını iddia etmesi karşısında, iktidarın finansal olarak dış bağışçılara bağımlı olmayan yapısı sayesinde pozisyonunu koruduğu vurgulandı.

Raporda, Gürcistan Meclis Başkanı Şalva Papuaşvili’nin dış politika doktrinini özetleyen şu sözlerine atıf yapıldı: “Gürcü yönelimi dışında herhangi bir diğer ‘yanlısı’ yönelim nihayetinde Gürcü olmayan bir yönelimdir; çünkü bu durum ülkenin politikasını kendi ulusal çıkarlarından uzaklaştırarak onu başkalarının hedeflerinin bir aracına dönüştürür.”

Ekim 2025’te yapılan belediye seçimlerinde Gürcü Rüyası’nın elde ettiği zaferin, partinin siyasetteki hakim konumunu pekiştirdiği ve yerel yönetim sistemindeki ağırlığını teyit ettiği belirtildi. Ancak katılım oranının düşük olmasının ve bazı muhalif kesimlerin boykotunun meşruiyet tartışmalarına yol açtığı da rapora yansıdı. ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkanlığa seçilmesinin USAID gibi kurumların dış program bütçelerini kısmasıyla Gürcistan’daki Batı destekli protesto hareketlerinin mali kaynaklarını zayıflattığı tespiti yapıldı.

Raporun sonuç bölümünde, Güney Kafkasya’daki üç devletin bağımsızlık serüvenindeki farklılıklara dikkat çekildi. Azerbaycan’ın enerjiye, Ermenistan’ın diasporaya ve ileri teknoloji sektörlerine, Gürcistan’ın ise Batı ile entegrasyona ve yapısal reformlara odaklandığı ifade edildi. Bütün bu farklılıklara rağmen, Rusya’nın bölgedeki birleştirici ve belirleyici rolünün sürdüğü vurgulandı.

Raporda, “Güvenlik, ticaret, göç ve diplomasi meselelerinde Rusya’nın katılımı, istikrarın korunması açısından kritik önemini korumaktadır. Gelecekte Güney Kafkasya ülkeleri ile Rusya arasındaki yapıcı diyaloğun sürdürülmesi, tüm bölgenin sürdürülebilir kalkınmasına, çatışma potansiyelinin azalmasına ve ekonomik kapasitenin ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır” ifadelerine yer verildi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English