Bizi Takip Edin

Görüş

Suriye’deki değişim Orta Doğu’nun manzarasını daha da değiştiriyor

Avatar photo

Yayınlanma

18 Aralık’ta, Suriye’nin başkentinin düşmesinden ve Beşar Esad rejiminin çöküşünden sadece on gün sonra, henüz iktidarı tam olarak ele geçirmemiş olan muhalefet, tüm düşmanlarından ön tanınma ve kabul gördü. Bu nadir rastlanan “siyasi ayrıcalık” göz kamaştırıcı ve bir ölçüde anlaşılması zor bir durum. On gün önce muhalefet güçleriyle doğrudan karşı karşıya olan Rusya ve İran’ın aniden tutum değiştirip eski düşmanlarıyla uzlaşmasını bir kenara bırakalım, Birleşmiş Milletler, ABD ve Avrupa Birliği gibi Heyet Tahrir el-Şam’ı (HTŞ) terör örgütü ilan edenler bile politikalarını tersine çevirerek bu güçlerin uzun süredir işlediği suçları seçici bir şekilde unutup onlarla doğrudan temas kurdular. Şimdi ise BM 2254 sayılı kararı çerçevesinde “Yeni Suriye”nin inşasını kolektif olarak desteklemeye hazırlanıyorlar.

Bir yılı aşkın süredir devam eden yeni Filistin-İsrail çatışması Orta Doğu’nun dengelerini derinden değiştirdiyse, “Suriye Savaşı 2.0” olarak adlandırılan bu durum, Filistin-İsrail çatışmasının “siyah kuğu olayı” olarak, bu dengenin daha da hızla değişmesine yol açacaktır.

Son Filistin-İsrail çatışması geçen yıl 7 Ekim’de patlak vererek “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı tetikledi. Bu savaş, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Yedi Hat Savaşı” ve benim tanımladığım “Sekizinci Cephe” olarak adlandırılan İsrail’in BM ile olan sivil ve askeri mücadelesini içeren bir hibrit savaş niteliği taşıyor.

Bu savaşa “Altıncı Orta Doğu Savaşı” denmesini onaylıyorum çünkü bu savaşın süresi, kapsamı, katılan güçler, kayıplar ve maddi zararlar ile küresel güvenlik ve istikrara etkileri açısından, 1948 ile 1982 yılları arasındaki beş Orta Doğu savaşından farklı olarak, tam anlamıyla büyük ölçekli bir bölgesel savaş niteliği taşıyor.

İlk beş Orta Doğu savaşı 1948’de Filistin’in bölünmesiyle başladı. O dönemde İkinci Dünya Savaşı yeni sona ermişti ve Soğuk Savaş düzeni henüz oluşmamıştı. Faşist Mihver güçlerini yenerek süper güç statüsüne yükselen ABD ve Sovyetler Birliği, Filistin meselesini kullanarak Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını, İngiltere’yi ve Fransa’yı Orta Doğu’dan çıkarmayı ve yeni bir bölgesel düzen kurmayı hedefliyordu.

Bu sırada, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarından doğan Arap devletlerinin sayısı sınırlıydı ve birlikten yoksundular. Bu durum, Filistin’in zorla bölünmesine ve Yahudilere Avrupa’daki zulüm ve katliamların bir tazmini olarak bir devlet kurulmasına yol açtı. İsrail’in kurulması, Arap halklarına ve Filistinli yerli halklara büyük bir adaletsizlik oluşturdu çünkü Yahudiler yaklaşık iki bin yıldır Filistin’de çoğunluk nüfusu oluşturmuyordu. Ancak büyük güçler, Birleşmiş Milletler adına “İsrail Devleti”ni Araplara, özellikle Filistinli Araplara empoze ettiler.

1956’da Süveyş Kanalı Savaşı patlak verdiğinde, ABD ve Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a yönelik ortak işgalini engellemek için işbirliği yaparak, İngiltere’nin Doğu Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerindeki kontrolünü daha da zayıflattılar.

1967 Altı Gün Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşı ve 1982 Lübnan Savaşı, ABD ve Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu üzerindeki hakimiyet mücadelesinin vekalet savaşlarıydı. Arap devletleri ya Sovyetler Birliği’ni takip ederek kaybedilen toprakları geri almaya çalıştı ya da kenarda durup tarafsız kalmayı tercih etti. Ancak İsrail her zaman “Orta Doğu’nun öksüzü” olarak kaldı.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın tarihi bağlamı ve bu savaşa dahil olan taraflar tamamen dönüşümsel bir değişim geçirdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden 40 yılı aşkın bir süre sonra, Sovyetler Birliği’nin halefi olarak Rusya, Ukrayna-Rusya savaş alanına odaklanarak gücünün önemli ölçüde zayıfladığını gördü. Bu arada, ABD önceki üç Orta Doğu savaşında olduğu gibi İsrail’i desteklemeye ve savunmaya büyük çaba harcıyor. Arap ülkelerinin büyük çoğunluğu kenarda kalarak bu yeni, İsrail merkezli savaşa karışmaktan kaçınıyor. Ürdün, Suudi Arabistan ve BAE, nisan ayında İran’ın hava saldırısı sırasında İsrail’in savunmasına bile yardım etti.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda İsrail’in ana rakibi artık Arap ülkelerinin koalisyonu değil, pan-Arap milliyetçiliğinden çok daha güçlü bir pan-İslamcı ton taşıyan “Direniş Ekseni”dir. İlk beş Orta Doğu savaşına katılmayan İran’ın Pehlevi hanedanı çoktan tarih oldu. 1979 devrimiyle iktidara gelen İslam Cumhuriyeti, uzun süredir İslami devrim ideolojisi ve Orta Doğu süper gücü olma hedefiyle İsrail ile vekalet ve gölge savaşları yürütüyor. Ancak, İsrail’in Suriye’deki İran diplomatik tesislerini bombalaması ve Tahran’da Hamas liderlerine suikast düzenlemesi, İran’ı açık alana çıkararak doğrudan çatışmaya sürükledi.

1973’ten bu yana Suriye, İsrail ile soğuk bir barış sürdürüyor ve İsrail’le tek başına yüzleşecek kapasiteye sahip değil. Ayrıca, 13 yıl süren iç savaşın ardından Suriye parçalanmış durumdaydı ve yalnızca İsrail-İran çatışmasının savaş alanı olarak pasif bir rol oynayabiliyordu. İran ve Suriye gibi iki devlet aktörünün yanı sıra Filistin’deki Hamas, Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri olmak üzere dört devlet dışı aktör, İsrail’e karşı direnişte ana rolü üstlenerek “Direniş Ekseni”ni oluşturdu.

Aynı zamanda, ABD, Birleşik Krallık ve Fransa, İsrail’i savunmaya devam etti ve İran ile Suriye’yi dizginlemek için yaptırımlar uyguladı. Sınırlı askeri operasyonlarla Yemen’deki Husileri ve Irak’taki Halk Seferberlik Güçlerini hedef alarak etkisiz hale getirdiler, ancak çatışmanın tırmanmasını ve genişlemesini dikkatle önlediler, özellikle Orta Doğu’daki bu yüzyıl tanımlayıcı savaşa sürüklenmekten kaçındılar.

Bu arada, Türkiye’nin desteklediği HTŞ ve Suriye Milli Ordusu (SMO) gibi çevresel aktörler, savaşın ilerleyen aşamalarında fırsat kollayarak bu yeni Orta Doğu savaşına dahil oldular. Başlangıçta kendileriyle doğrudan ilgisi olmayan bu savaştan önemli kazanımlar elde ettiler ve beklenmedik bir şekilde Beşar Esad rejimini devirdiler.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı” üç ana aşamada gelişti. İlk aşama, eylül ayına kadar tam bir yıl sürdü ve Gazze, ana savaş alanıydı. İsrail, Filistin’e yönelik “güney seferine” odaklandı. Eylülden kasım ayının sonuna kadar süren ikinci aşamada, İsrail, Lübnan’a yönelik “kuzey seferine” yoğunlaştı, Hizbullah’ın lider kadrosunu ve güçlerini hedef aldı, altyapısını yok etti ve Suriye üzerinden İran’a açılan stratejik hattı kesti.

Kasım ayı sonundan 9 Aralık’a kadar süren üçüncü aşamada, İsrail Hizbullah ile ateşkes sağladı ve Suriye’ye giriş-çıkış kara yollarını tamamen yok etti. Aynı zamanda, İsrail Suriye’nin kuzeybatısındaki askeri cephe hatlarına yoğun bombardıman düzenledi ve zaten zayıflamış ve morali bozulmuş olan Suriye ordusunun çökmesine neden oldu. Bu durum, altı aydır saldırı planlayan karma muhalefet güçlerinin önünü açarak, Şam rejiminin hızla dağılmasını sağladı.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı” Esad rejiminin çökmesine yol açtı ve tüm tarafları şaşırttı. Belki de İsrail, muhalefet güçlerini kullanarak Şam rejiminin kontrolünü daha da zayıflatmayı ve “Şii Hilali” ile “Direniş Ekseni”ni kırmayı amaçlamıştı. Muhalefet güçleri, düşmanlarının bu kadar savunmasız olacağını öngörememişti ve Esad’ı destekleyen Rusya ve İran’ın bu denli tükenmiş olmasını beklemiyorlardı. Alternatif olarak, Türkiye ve “Astana Süreci” çerçevesinde üç tarafın zaten bir anlaşma yapmış olması ve nihayetinde Esad rejiminin sonunu getirmek için işbirliği yapmaları da mümkün.

Beşar Esad rejiminin ani çöküşü, hem ABD’yi hem de İsrail’i şaşırttı. Bu nedenle ABD, B-52 stratejik bombardıman uçakları da dahil olmak üzere ağır silahlar kullanarak IŞİD’in kalan güçlerine ve kontrol altındaki bölgelere yoğun hava saldırıları başlattı. Bu arada İsrail, onlarca yıldır hoşgörüyle yaklaştığı Suriye savunma güçlerini tamamen yok etmek için tüm gücünü kullandı ve bu güçlerin yeni rejimin eline geçmesini önledi. İsrail ayrıca Golan Tepeleri’ndeki yasadışı işgalini genişletti ve savunma tampon bölgesini derinleştirmek amacıyla Şam’a daha da yaklaştı.

Sebep oldukça basit – HTŞ, El Kaide’den türemiştir ve ideolojisi “Cihatçı Selefilik” temellidir. ABD ve İsrail, ittifak tarafından “kötülük güçleri” ve tamamen yok edilmesi gereken “yeni haçlılar” olarak görülmektedir. İşgal altındaki toprakları geri almayı amaçlayan Esad rejimi ve Orta Doğu’daki jeopolitik etkisini genişletmeyi hedefleyen İran İslam hükümeti ile karşılaştırıldığında, en tehlikeli ve ölümcül tehdidin kim olduğu açıktır.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı” bir dizi zincirleme tepkiyi tetikledi ve “Suriye İç Savaşı 2.0″a yol açtı. Bu durum, El Kaide’nin Suriye kolunun beklenmedik zaferiyle sonuçlandı ve bu küresel düşmanın kazancı şok edici ve ironik bir dönüş oldu. Ancak bu yeni Orta Doğu savaşının tuhaf tarafı, Şam’ı ele geçirip bunu bir “İslami zafer” olarak ilan eden yeni yöneticilerin, İsrail’i düşman olarak görmeyeceklerini açıkça duyurmalarıdır. Yeni çatışmalar başlatma niyetinde olmadıklarını ifade ederek, bunun yerine tüm taraflarla normal ilişkiler kurmaya, istikrara, kalkınmaya ve yaşam koşullarını iyileştirmeye odaklandılar – sanki şeytanlar bir gecede meleklere dönüşmüş gibi.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşmış görünüyor ve Hamas’ın rehineleri serbest bırakması ve İsrail ile uzun vadeli bir ateşkese varmasıyla sonuçlanabilir. “Şii Hilali” zaten felç olmuş durumda, “Direniş Ekseni” tam anlamıyla geri çekiliyor ve Şam rejimi taraf değiştirmiş durumda. İsrail’in güçlü bir destekçisi olan Trump’ın göreve başlamasıyla, Orta Doğu’ya yönelik medya ilgisi, Filistin-İsrail çatışmasının başladığı Gazze’den Şam’a kayacak. Dünya, yeni rejimin tabanını istikrara kavuşturup kavuşturamayacağını, eski stratejik düşmanları olan ABD, Batı ve İsrail de dahil olmak üzere uluslararası toplumla hızla uzlaşıp uzlaşamayacağını ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı uyarınca kapsayıcı bir geçiş hükümeti kurup kuramayacağını yakından inceleyecek. Amaç, anayasa değişiklik sürecini yeniden başlatmak ve nihayetinde birden fazla etnik grup ve mezhebin bir arada yaşayabileceği, tüm tarafların çıkarlarını dengeleyen yeni bir Suriye inşa etmektir.

Teoride, “parçalanmış” bir Suriye’nin dönüşümü tamamen ya da büyük ölçüde Şam’daki yeni yöneticilerin iradesine bağlı değildir. Bunun yerine, Suriye satranç tahtasında daha önce kenara itilen ancak şimdi yeniden devreye giren ABD, Türkiye, Rusya, İran, İsrail ve Körfez Arap devletleri arasındaki pazarlıklara bağlıdır. Bu durum, küçük ülkelerin kendi geleceklerini bağımsız olarak belirleyemediği tarihsel gerçeği yansıtır. Bu, Orta Doğu’daki büyük güç rekabetinin kaçınılmaz bir sonucudur ve Orta Doğu meselelerinin sistematik olarak çözülememesinin temel bir engelidir.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın görünen kazananları, Suriye üzerindeki etkilerini ve kontrollerini genişleten İsrail ve Türkiye’dir. Ancak bu durum aynı zamanda iki ülke arasındaki rekabeti ve sürtüşmeyi artırarak, geleneksel İsrail-Arap ve İsrail-İran çatışmalarına yeni bir İsrail-Türkiye rekabeti boyutu eklemektedir. Uzun vadede bu, her iki ülkenin finansal ve kaynak yükünü kaçınılmaz olarak artıracak ve potansiyel olarak bölgesel genişleme politikalarını bir çıkmaza dönüştürebilir.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın görünen kaybedenleri ise Rusya ve İran’dır. Uzun süredir bağımsız bir şekilde nüfuz ettiği ve derinlemesine kontrol ettiği önemli bir Orta Doğu merkezini kaybetmişlerdir. Rusya açısından bu durum, ikinci bir cephe açma konusundaki sınırlamalarını ortaya koyar ve küresel bir güç olarak azalan etkisini vurgular. En azından Orta Doğu’da, Rusya artık birinci sınıf bir oyuncu olmaktan çıkarak, askeri üs varlığını zar zor sürdüren sıradan bir oyuncu rolüne düşmüştür.

İran için bu kayıp, jeopolitik hırslarının ulusal gücünü büyük ölçüde aştığını ortaya koyan ölümcül bir zayıflığı açığa çıkarmaktadır. 40 yılı aşkın bir süredir üzerinde çalıştığı “Şii Hilali”nin batı kanadını kaybetmek ve “Direniş Ekseni”nin zayıflaması, İran’ı etki alanını Dicle-Fırat havzasına geri çekmeye zorlar. Bu, İran’ın Suriye koridorunu yeniden bağlama ve Doğu Akdeniz’e uzanma hedeflerini ciddi şekilde baltalar.

Ancak Rusya için Suriye’yi kaybetmek yıkıcı bir darbe olmayabilir. Bu durum, bir zamanlar birinci sınıf jeopolitik ve diplomatik dayanak noktasının kaybedilmesi anlamına gelir. Rusya bunun yerine Ukrayna savaşına odaklanarak mevcut kazanımlarını korumaya ve ABD ile bir tür denge aramaya çalışabilir. Hatta Rusya, etkisini genişletmek ve yeni bir dünya düzeni inşa etmek amacıyla diplomatik ve stratejik önceliklerini Avrasya ve Küresel Güney’e kaydırabilir.

İran için, hem “Şii Hilali” hem de “Direniş Ekseni” liderliğindeki bu çifte darbe sadece ciddi bir askeri ve diplomatik başarısızlık değil, aynı zamanda iç politik yansımalar yaratma riskini de taşır. Reformcular ve ılımlılar, muhafazakarlar ve sertlik yanlılarını sorumlu tutabilir, bu da halk öfkesini ve memnuniyetsizliği daha da körükler. Bu durum, İran’ın uzun süredir devam eden dış ve stratejik politikalarının rasyonelliğine yönelik benzeri görülmemiş bir meydan okuma anlamına gelir.

Bu anlamda, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın dalgalanma etkileri Suriye’nin ötesine uzanacak. Bu etkiler, İran’ın siyasi sistemini istikrarsızlaştırabilir ve onu zor bir yol ayrımına itebilir: İran, İsrail’in egemen bir devlet olarak meşruiyetini reddeden on yıllardır süregelen İslami devrim politikasına devam mı etmeli, yoksa ulusal stratejisini kademeli olarak ayarlayıp devrim ideolojisini yumuşatmalı mı? İran, daha pragmatik bir tutum benimseyerek Orta Doğu barış sürecine katılabilir, genel jeopolitik ortamı iyileştirebilir ve nihayetinde İsrail’i işgal altındaki Arap topraklarından çekilmeye zorlayabilir. Bu, kapsamlı bölgesel barış, uzlaşı ve işbirliğine yol açarak karşılıklı istikrar, kalkınma ve refahın önünü açabilir.

Filistin için, özellikle Hamas gibi radikal güçler açısından, bir yılı aşkın süredir devam eden üçüncü büyük felaket Filistin halkına ağır bir darbe vurdu. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) altında birleşip birleşemeyecekleri ve Pekin uzlaşısı tarafından sunulan fırsatı değerlendirip değerlendiremeyecekleri kritik bir öneme sahip olacak. Samimi müzakereler yoluyla Filistinliler Gazze’yi, Batı Şeria’yı geri alabilir ve Doğu Kudüs’ü paylaşabilir. Bu, 1993 Oslo Anlaşmalarından bu yana Filistin-İsrail çatışmasının çözümü için ikinci tarihi pencereyi temsil eder ve Filistin ulusunun hayatta kalması açısından kritik bir an ve stratejik bir fırsattır.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English