Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tantura katliamı: İsrail’in örtbas ettiği savaş suçu

Yayınlanma

Gazeteci Thomas Karat tarafından kaleme alınan bu makale, 1948 Nekbe’si sırasında Filistin’in Tantura köyünde yaşanan ve on yıllarca örtbas edilen vahşi katliamı mercek altına alıyor. Karat, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrail milislerinin silahsız köylüleri nasıl infaz ettiğini, bu savaş suçunun nasıl gizlendiğini ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Teddy Katz gibi isimlerin nasıl acımasız bir tepkiyle karşılaştığını detaylandırıyor. Makale, Tantura’yı Filistin’in daha geniş çaplı etnik temizliği bağlamına oturtarak, İsrail’in süregelen inkâr politikalarını ve bu bastırılmış tarihlerle yüzleşmenin adalet ve uzlaşma için taşıdığı acil önemi inceliyor.


Tantura: Örtbas edilen savaş suçunun yıldönümü

İsrail’in bugüne kadar yankılanan katliamı örtbas edişi

Thomas Karat

16 Mayıs 2025

Giriş

23 Mayıs 1948’de, Nekbe (“Felaket”) Filistin geneline yayılırken, Karmel sahilindeki Tantura adlı küçük balıkçı köyü vahşi bir katliama sahne oldu. Bir gece ve bir gün boyunca, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrailli milis güçleri, teslim olduktan sonra silahsız onlarca Filistinli köylüyü infaz etti. Kurbanların çoğu —aralarında gençlerin de bulunduğu genç erkekler— soğukkanlılıkla vuruldu ve cesetleri deniz kenarında aceleyle kazılmış toplu mezarlara atıldı. On yıllar boyunca Tantura katliamı şiddetle gizlenen bir sır olarak kaldı. Hayatta kalanların tanıklıkları korkuyla bastırıldı ve İsrail’in resmi anlatısı 1948 olaylarını kahramanca terimlerle sunarak sivillere yönelik herhangi bir sistematik şiddeti reddetti. Theodore “Teddy” Katz adında İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi, 2000 yılında titiz sözlü tarih araştırmasıyla gerçeği nihayet ortaya çıkardığında, acımasız bir tepkiyle —davalar, kamuoyunda aşağılama ve çalışmalarının bastırılması— karşılaştı. Tantura olayı, İsrail akademisinin ve toplumunun Nekbe’nın rahatsız edici tarihlerini nasıl susturduğunun bir simgesi hâline geldi.

Bugün Tantura’nın kalıntıları üzerine inşa edilmiş hareketli bir İsrail tatil beldesi olan Dor Plajı’nda, bir Nekbe anma katılımcısı, silinmiş Filistin köyünün eski bir fotoğrafını kaldırıyor. Güneşlenenlerin ve yüzenlerin altında, 1948’in işaretsiz toplu mezarları yatıyor.

Bu araştırma makalesi, Tantura’nın hikâyesini —katliamın kendisini, Filistinli hayatta kalanların ve hatta İsrail askerlerinin itiraflarını içeren görgü tanıklarının ifadelerini ve bu vahşeti tarihten silmeye çalışan sonraki örtbası— gün yüzüne çıkarıyor. Katz’ın tezinin yasal ve kurumsal güçler tarafından nasıl ezildiğini inceleyecek, bu olayı İsrail tarih yazımındaki daha geniş bir inkâr örüntüsü içine yerleştireceğim. Ayrıca Tantura’yı bağlamına oturtacağım: Münferit bir olaydan ziyade, hem Filistinli tarihçilerin hem de Ilan Pappé, Benny Morris ve Avi Shlaim gibi İsrail’in kendi “Yeni Tarihçileri”nin (hepsiyle röportaj yaptım) belgelediği gibi, 1948’deki daha geniş bir etnik temizlik kampanyasının parçasıydı. Onların araştırmaları —Nur Masalha, Velid Halidi ve Salih Abdülcevad gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla birlikte— Tantura’da yaşananların, Filistinli mülteci sorununu yaratan sürgün ve katliamlar mozaiğinin bir ipliği olduğunu ortaya koyuyor. İsrail propagandasının ve devlet kurumlarının bu hakikatleri sistematik olarak —Nekbe’yi çıkarmak için ders kitaplarını sansürleyerek, vahşetler hakkında şüphe uyandırmak için Hasbara (propaganda) argümanlarını kullanarak, muhalif tarihçileri hain veya sahtekâr olarak karalayarak ve Filistin hafızasını ve sözlü tarihini bastırarak— nasıl inkâr ettiğini veya gizlediğini inceleyeceğim. Son olarak, bu inkârın bugünkü mirasını ele alıyorum, hâlâ tanınma ve geri dönüş arayan Tantura kurbanlarının torunlarından dinliyor ve İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlileri devam eden yerinden etmesiyle bağlantılar kuruyorum. Vurgulamak istediğim noktayı desteklemek için Tantura katliamından hayatta kalan iki kişiyle görüştüm; biri Ürdün’de yaşlı bir hanımefendi, diğeri ise Almanya’da bir beyefendi. Her iki röportaj da Youtube kanalımda mevcut.

1948’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura’nın hayaletleri hâlâ bugüne musallat oluyor. Bu gömülü gerçekle yüzleşmek sadece tarihsel bir adalet eylemi değil, aynı zamanda bugüne kadar şiddeti sürdüren sömürgeci mitleri yıkmak için gerekli bir adım. Aşağıda, kasıtlı olarak unutturulmuş bir katliama —ve hatırlamanın acil ahlaki zorunluluğuna— doğru bir yolculuk yer alıyor.

Tantura katliamı: 22-23 Mayıs 1948 gecesi

22-23 Mayıs 1948 gecesi karanlığında, Filistin kıyı köyü et-Tantura Siyonist güçlerin eline geçti. Hayfa’nın yaklaşık 35 kilometre güneyinde bulunan ve yaklaşık 1500 sakini olan Tantura, o zamana kadar savaşın saldırılarından kurtulmuştu. Fakat İsrail’in devlet ilanından bir hafta sonra, Aleksandroni Tugayı’nın (sonrasında İsrail ordusu olacak olan Haganah’ın bir birimi) 33. Taburu köyü ele geçirmek için bir saldırı başlattı. Yaklaşık 20 köylünün çatışarak öldüğü ve geri kalanının teslim olduğu bildirilen kısa bir savaştan sonra, galipler aniden ve vahşice mağluplara yöneldi.

23 Mayıs’ta şafak sökerken, işgal altındaki köy terör sahnelerine tanık oldu. İsrail askerleri silahsız Filistinli esirleri topluca infaz etmeye başladı. Almanya’da görüştüğüm erkek kurtulan Dr. Adnan Yahya, genellikle NAZİ Almanyası ile ilişkilendirdiğimiz, burada tekrarlamayacağım kadar korkunç sahneler anlattı. Kuzeni Feyza Yahya, Ürdün’de onu ziyaret ettiğimde bu anlatıyı tamamladı, ancak bir kadının bakış açısından, çünkü İsrailliler erkeklere ve kadınlara farklı şeyler yapmıştı.

Tantura 1948, “Halksız Topraklar” yıkılmadan önce böyle görünüyordu.

Hem Filistinli hayatta kalanların hem de Aleksandroni gazilerinin ifadelerine göre, katliam iki ayrı aşamada gerçekleşti:

Aşama 1: Cinnet: Tantura’nın kalan köylüleri beyaz bayrakları kaldırdıktan hemen sonra bir silah sesi duyuldu —ya başıboş bir keskin nişancı ya da panik kaynaklı bir karışıklık— ve buna karşılık Aleksandroni birlikleri kanlı bir cinnet geçirdi. Tanıklar, öfkeli askerlerin gözaltındaki kalabalıkların üzerine kurşun yağdırmaya başladığını hatırlıyor. İsrailli bir görgü tanığı daha sonra, teslimiyetten sonra özellikle sevilen bir Yahudi savaşçının keskin nişancı ateşiyle vurulduğunu ve bunun yoldaşlarını kanlı bir çılgınlığa sürüklediğini söyledi. Bu ilk şiddet patlamasında en az 70 ila 100 Filistinli köylü olay yerinde öldürüldü. Hayatta kalanlar, “İnsanları sıraya dizip sokaklarda vurdular,” diye hatırladı. Haganah’lılar ev ev dolaştı ve bir anlatıda belirtildiği gibi, teslim olan köylülere “hiç merhamet gösterilmedi”.

Aşama 2: Sistematik infazlar: İlk cinnet yatıştıktan sonra daha kasıtlı bir katliam izledi. İsrail istihbarat subayları ve yerli paramiliter üyeler (Zihron Yakov ve Binyamina gibi yakındaki Yahudi kolonilerinden yerleşimciler dahil) kalan Filistinli erkek ve kadınları ayrı gruplara ayırdı ve erkekleri teker teker sistematik olarak infaz etti. İsim listeleri kullanarak, savaşmış olabileceğinden veya silah saklıyor olabileceğinden şüphelenilen tüm erkekleri aradılar. Özünde, kurbanların çoğu savaşta hiçbir rolü olmayan sıradan silahsız köylülerdi. Dehşete düşmüş bazı Yahudi askerler de dahil olmak üzere görgü tanıkları daha sonra, her seferinde yedi ila on kişilik bağlı esir gruplarının ya köy mezarlığına ya da caminin yanındaki bir duvara götürülüp başlarının arkasından vurulduğunu ifade etti. Bu “temizlik” operasyonu, yaklaşık 100 erkek daha infaz edilene kadar devam etti. Sadece Zihron Yakov’dan birkaç Aleksandroni subayının çok fazla masum insanın “düşman” olarak öldürüldüğünü protesto etmesiyle, kan banyosu gecikmeli olarak durduruldu. Dr. Adnan Yahya ayrıca bana, özellikle kurbanın ailesinin gözleri önünde gerçekleşen, korkunç bir intikam tecavüzünden de bahsetti.

23 Mayıs’ın sonunda bilanço şaşırtıcıydı. Çatışmada öldürülen yaklaşık yirmi kişi de eklendiğinde, Tantura’dan yaklaşık 200 ila 250 Filistinli, köyün teslim olmasından sonra katledilmişti. Ölüleri gömmekle görevlendirilen bir Yahudi Aleksandroni askeri daha sonra toplam 230 ceset saydığını hatırladı. Köyde kalan 13-30 yaşları arasındaki neredeyse tüm erkekler infaz edildi. Sadece bir avuç genç erkek, ya cesetlerin altına saklanarak ya da sempatik Yahudi komşuların son dakika müdahalesiyle hayatta kaldı. Tantura’yı 1948 savaşında tanık olduğu “en utanç verici” olaylardan biri olarak tanımlayan Aleksandroni gazisi Joel Solnik, “Kimseyi sağ bırakmadılar,” diye itiraf etti.

Hayatta kalan Filistinlilerin tanıklıkları o saatlerin korkunç bir resmini çiziyor. Bazı kadınlar ve çocuklar, kocalarının, babalarının veya erkek kardeşlerinin silah zoruyla götürülüp bir daha geri dönmediklerine tanık oldu. 1948’de küçük bir çocuk olan Mustafa Mısri, daha sonra askerlerin tüm ailesini gözlerinin önünde infaz etmesini izlediğini anlattı. On yıllar sonra, araştırmacı Teddy Katz ile konuşurken Mısri’nin sesi hâlâ travmayla titriyordu: “İnanın bana, bu şeylerden bahsedilmemeli… Bizden intikam almalarını istemiyorum. Bize sorun çıkaracaksınız,” diye yalvardı, gerçeği söylemenin bile misillemeye davetiye çıkarabileceğinden dehşete düşmüştü. Korku ve kederin ağırlığı pek çok hayatta kalanı sessiz tuttu.

Araştırmacı Teddy Katz, tanıklıkların olduğu kasetlerini dinliyor.

Doğrudan öldürülmeyenler acımasız bir kaderle karşılaştı. Katliamın ardından Haganah, kalan tüm köylüleri —kadınları, çocukları ve yaşlıları— toplayıp yakındaki sahile yürüttü. Aileler parçalandı: “savaşacak yaştaki” erkekler ayrılıp 18 aylığına gözaltı kamplarına gönderilirken, topluluğun geri kalanı kamyonlara yüklenip bölgeden sürüldü. Çoğu, Hayfa ile Tel Aviv arasında yıkımdan kurtulan tek Filistin köylerinden biri olan (ironik bir şekilde komşu Yahudi yerleşimlerinin emeğine ihtiyaç duyulduğu için) Fureydis’e ve Cisr ez-Zerka’ya gitti. Bu bile geçiciydi; nihayetinde, esaretten kurtulan Tantura’nın erkekleri sürgüne gönderildi, yerinden edilmiş ailelerine katılmak üzere (o zamanlar Ürdün kontrolündeki) Batı Şeria’ya gönderildi. Birkaç Tantura ailesi, kendilerine kefil olan Yahudi tanıdıklarının şahsi müdahalesi sayesinde yeni İsrail devleti içinde kalmayı başardı. Bu, İsrail’in şu anda Gazze ve Batı Şeria’ya saldığı vahşete tanık olurken bile, tüm Yahudilerin veya daha doğrusu İsraillilerin intikamcı katiller olmadığını bize hatırlatmalı.

Bu arada, Tantura bir köy olarak var olmaktan çıktı. Sakinleri öldürüldükten veya sürüldükten sonra, Siyonist güçler alabildiklerini yağmaladı ve köyü haritadan silmek için hızla harekete geçti. Haziran 1948 tarihli bir İsrail belgesinde şöyle deniyor: “Toplu mezarı hallettik ve her şey yolunda.” Gerçekten de, cellatlar suçlarını örtbas etmek için çalışmışlardı: Hayatta kalanlar daha sonra silah zoruyla ölüleri gömmek için hendek kazmaya zorlandıklarını hatırladılar. En az bir büyük toplu mezar, Filistinli esirler tarafından köy mezarlığında kazıldı ve cesetlerle dolduruldu, sahile yakın başka bir mezar ise orada infaz edilenlerle dolduruldu. Dr. Adnan Yahya, kameraya, arkadaşıyla birlikte makineli tüfeklerle karşı karşıya kalarak, arkadaşının yaralı babasını —hâlâ hayattayken— toplu mezara atmak zorunda kaldıklarını anlattı.

Haziran ortasına gelindiğinde, İsrail ordusu karargâhına “köydeki gömülmemiş cesetlerin” koku ve hastalığa neden olduğuna dair şikayetler ulaştı ve bu da ordunun kurbanları düzgün bir şekilde gömmeyi bitirmek için defin ekipleri göndermesine neden oldu. Sonraki aylarda, Tantura’nın evlerinin kalıntıları sistematik olarak yıkıldı veya toprakları üzerine kurulan yeni bir İsrail kibutzu (Nahşolim kibutzu) bünyesine dahil edildi. Mezar yerleri bile gizlendi: Ana toplu mezarın bir kısmı daha sonra Dor Plajı tatil beldesi için bir otopark olarak asfaltlandı ve burada hiçbir şeyden habersiz plaj müdavimleri bütün bir topluluğun kalıntıları üzerinde güneşleniyor.

Fakat bir ev bugüne kadar ayakta kaldı. Tesadüfen bu ev Dr. Adnan’ın ailesine aitti ve Dr. Adnan’a yeğeni Hala Gabriel’in evi ziyaret edebildiği bir klip gösterdiğimde kendi duygularımı tarif etmekte zorlanıyorum. YouTube kanalıma abone olduysanız, bu hikâyeyi yayınladığımda (umarım) bilgilendirileceksiniz.

Hala Gabriel, Tantura’dan geriye kalan tek bina olan ailesinin evinin kalıntılarında oturuyor.

Tantura’da yaşananlar, mikro düzeyde bir etnik temizlikti. İsrailli bir subay, Katz’a 1948’de her yerli komutanın “teslim olsalar da esir alınsalar da sakinlere uygun gördüğü şekilde davranma konusunda tam yetkiye sahip olduğunu” açıkça teyit etti. Olağan Haganah taktiği, köyleri üç taraftan kuşatmak, bir “kaçış koridoru” açık bırakmak ve sakinleri kaçmaya zorlayarak terörize etmekti (büyük esir nüfuslarıyla uğraşmaktan kaçınmak için birçok köyde kullanılan bir yöntem). Ancak Tantura’da zayıf koordinasyon, karadan ve denizden tam bir kuşatmaya yol açarak sakinleri içeride hapsetti. Kaçış yolu olmayan 1500 Filistinli, işgalcilerin eline düştü ve bu da ardından gelen katliam ve toplu sürgüne yol açtı. İsrail’in muhalif tarihçilerinden Ilan Pappé, katliamın bu koşulların doğrudan sonucu olduğunu belirtiyor: “Bu kadar büyük bir köyün işgalcinin elinde toplanması… Cinneti, katliamı ve infazları üretti,” diye yazdı. Bazı Aleksandroni savaşçıları katliamı “güvenlik” önlemi olarak —potansiyel direnişi ortadan kaldırmak— meşrulaştırırken, diğerleri sadece intikam aldı veya kişisel hesaplarını gördü. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Bütün bir köy yok edildi. Tantura, 1948’de katliama maruz kalan Filistin yerleşimlerinin acı listesine katıldı, yıllar sonra ancak gün ışığına çıkacak onlarca bu türden vahşetten biriydi.

Tarihi susturmak: Teddy Katz olayı ve İsrail akademisinin tepkisi

1948’den sonra elli yılı aşkın bir süre boyunca Tantura katliamı özenle korunan bir sır olarak kaldı. Resmi İsrail tarihleri, Tantura’nın düşüşünü normal bir askeri zafer olarak tanımladı, belki köyün Arap sakinlerinin “kaçtığını” veya esir alındığını belirtti, fakat toplu infazlardan hiç bahsetmedi. Artık kamplara dağılmış mülteciler olan Filistinli hayatta kalanlar kesinlikle hatırlıyordu —katliamın hikâyesi aileler içinde fısıltılarla aktarılıyordu— ancak onların anlatılarının İsrail toplumunda veya akademisinde bir platformu yoktu, ki bu da devletin doğuşuna kasıtlı vahşetlerin eşlik ettiğini büyük ölçüde inkâr ediyordu. Bu sessizlik duvarı nihayet 1990’ların sonlarında, beklenmedik bir kişi sayesinde aşıldı: Hayfa Üniversitesi’nde İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi (ve kendini Siyonist olarak tanımlayan) Theodore “Teddy” Katz.

O zamanlar 50’li yaşlarında olan Katz, Hayfa bölgesindeki köylerin 1948’deki tahliyesini araştıran bir yüksek lisans tezine başladı. Arapçayı akıcı bir şekilde konuşan Katz, Umm Zinat ve Tantura gibi köylerde neler olduğunu yeniden yapılandırmak için sözlü tarihi —tanıklarla yapılan ses kayıtlı röportajları— kullanmaya karar verdi. Birkaç yıl boyunca Katz, hem Filistinli hayatta kalanlarla (İsrail’de ve Batı Şeria/Gazze’de, ayrıca bazıları sürgünde olanlarla) hem de Aleksandroni Tugayı’nın Yahudi gazileriyle konuşarak 60 saatten fazla röportaj yaptı. Bu çığır açıcıydı; o zamana kadar çok az İsrailli akademisyen, hatta hiçbiri, 1948’in Filistin sözlü tanıklıklarını aramaya zahmet etmemişti. Katz’ın araştırması sansasyonel bulgular ortaya çıkardı: Tezinin bir bölümünde, Tantura’daki katliamı tüyler ürpertici ayrıntılarla belgeledi ve teslim olduktan sonra yaklaşık 200 silahsız köylünün öldürüldüğü tahmininde bulundu. Özellikle, Katz, katılan Aleksandroni askerlerinin kendilerinden doğrulayıcı ifadeler almıştı, aksi takdirde, daha sonra belirttiği gibi, çalışması muhtemelen tamamen göz ardı edilecekti. Bir gazi ona açıkça, “Orada utanç verici şeyler oldu… Kimseyi sağ bırakmadık,” dedi. Bir diğeri 200’den fazla ceset saydığını itiraf etti. Katz, suçu ima eden birkaç gizliliği kaldırılmış İsrail ordusu belgesini bile ortaya çıkardı: Tantura’daki birliklerin “usulsüzlükleri” hakkında bir rapor ve salgınları önlemek için bir “toplu mezarla” ilgilenilmesi gerektiğine dair bir tugay bildirisi. Tez, parça parça, Tantura’nın bir savaş suçuna tanık olduğuna dair mahkûm edici bir dava oluşturdu.

Mart 1998’de Katz, “Arapların 1948’de Güney Karmel Dağı Eteklerindeki Köylerden Göçü” başlıklı tezini Hayfa Üniversitesi’ne sundu. Tez büyük bir başarıyla geçti ve bölümdeki en yüksek notu aldı. Kısa bir an için, bu uzun süredir bastırılmış hikâyenin akademik kanallar aracılığıyla tarihsel kayıtlara girebileceği görülüyordu. Ancak Ocak 2000’de Katz’ın bulgularının haberi İsrail medyasına ulaştı ve tepki ani ve şiddetli oldu. İbranice günlük gazete Ma’ariv, Tantura katliamı hakkında manşet bir makale yayımlayarak Katz’ın ifşaatlarını genel kamuoyuna duyurdu. Neredeyse derhal, Aleksandroni Tugayı’nın öfkeli gazileri (birçoğu hâlâ kendilerini İsrail’in bağımsızlık savaşının kahramanları olarak görüyordu) inkârda birleşti. Katz’a karşı bir karalama kampanyası başlattılar, hiçbir katliamın asla gerçekleşmediğini ve Katz’ın itibarlarını lekelediğini şiddetle savundular. Günler içinde, Aleksandroni Gaziler Derneği, Katz’a karşı 1 milyon şekelden fazla tazminat talep eden bir hakaret davası açtı.

Ardından gelenler, İsrail akademisinin ulusal mitleri korumadaki rolünün çarpıcı bir örneğiydi. Hayfa Üniversitesi, öğrencisini savunmak yerine Katz’ı adeta kurtların önüne attı. Üniversite yetkilileri, özellikle Eretz İsrael (İsrail Diyarı) Çalışmaları Bölümü’ndeki (genelde milliyetçi anlatılarla aynı çizgide olan bir bölüm) kıdemli öğretim üyeleri, derhal Katz’ın yetkinliği ve dürüstlüğü hakkında şüphe uyandırdı. Araştırmasının kusurlu hatta uydurma olduğunu ima ettiler ve kurumsal desteği geri çektiler. Mükemmel tezi için özel bir ödül alması planlanan Katz, adının programdan kelimenin tam anlamıyla daksille silindiğini gördü. Üniversitedeki statüsü, uzaklaştırılmış bir öğrencininkine eşdeğer hâle geldi ve akademik bir kariyer umutları bir anda suya düştü. Mesaj açıktı: Kahraman Siyonist anlatıyla çelişen bir katliamı ortaya çıkararak Katz, akademinin bekçilerinin gözünde bir ihanet eylemi işlemişti.

Bu düşmanca iklime rağmen Katz, mahkemede çalışmalarını savunmaya hazırlandı. İsrail’deki Filistinli bir hukuk merkezi olan Adalah’ın (ona yardım etmeye istekli birkaç kişiden biri) yardımıyla, gönüllü avukatlardan oluşan bir ekip topladı. Hakaret davası Aralık 2000’de başladı. Ardından gelen mahkeme salonu dramasında, gerçek usule ilişkin saldırıların gerisinde kaldı. Savcılık, Katz’ın 200 sayfalık tezini didik didik etti ve küçük tutarsızlıklara —yüzlerce referans arasından bir avuç atıf hatası ve hafif yanlış çevirilere— odaklandı. Örneğin, bir keresinde Katz’ın bir tanığın sözlerinin İbranice özetinde “Naziler” yerine “Almanlar” kullanılmıştı; bir diğerinde ise, bir hayatta kalanın açıkça belirtilmeyen (ancak ima açıktı) bir anlatısından bir katliam çıkarımı yapmıştı. Bunlar, genel katliam anlatısının esaslı reddi değil, önemsiz detaylardı. Esasında, tezdeki 230 spesifik referanstan en az 224’ünün doğru ve tartışmasız olduğu bulundu. Katz’la konuşan eski askerlerden hiçbiri, kaydedilmiş ifadelerini inkâr etmek için kürsüye çıkmaya cesaret edemedi. Bununla birlikte, İsrail medyası ve akademisi, Katz’ı itibarsızlaştırmak için birkaç tutarsızlığa odaklandı.

İki günlük duruşmanın ardından Katz’ın avukatları iyimserdi: Savcılık dipnotlara yönelik saldırılarını tüketmişti ve meselenin özü —toplu katliamların görgü tanığı delilleri— incelenmek üzereydi. Katz ve destekçileri, bu kasetler ve transkriptler mahkemede yayınlanırsa, Tantura gerçeğinin nihayet kamuoyunda duyulacağına inanıyordu. Fakat o an hiç gelmedi. Muazzam baskı altında ve sağlık durumu kötü olan (Katz haftalar önce felç geçirmişti) Katz, sonunda —bazıları zorlandığını söylüyor— davayı mahkeme dışında çözmek için bir geri çekilme “özrü” imzalamaya ikna edildi. 21 Aralık 2000’de geç saatlerde yapılan bir toplantıda, avukatlarından ikisi yokken Katz, üçüncü bir avukatın (aynı zamanda bir akrabasıydı) tavsiyesine ve üniversitenin hukuk danışmanının pes etmenin kendi çıkarına olduğu yönündeki ısrarlarına uydu. Sağlığı ve mali durumu için endişelenen ailesi ve arkadaşları da ona bu çileye son vermesi için baskı yaptı. Katz, ancak Orwellvari olarak tanımlanabilecek bir ifade imzaladı: Kendi araştırmasını reddetti ve “Kanıtları kontrol edip tekrar kontrol ettikten sonra, şimdi benim için hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, Aleksandroni Tugayı’nın… Köy teslim olduktan sonra Tantura’da insanları öldürdüğü iddiasının hiçbir temeli yoktur,” dedi. Bir katliamın meydana geldiği sonucundan “kendisini ayrı tuttuğunu” belirtti. Aslında, ortaya çıkardığı gerçeği inkâr etmeye, göstermelik duruşmaları andıran zorla bir itirafa zorlanmıştı.

Bu zoraki özrün mürekkebi kurumadan Katz pişman oldu. 12 saat içinde ifadeyi geri çekmeye ve savunmasını yeniden başlatmaya çalıştı. Ancak zarar verilmişti. Yargıç, davayı yeniden açmayı reddetti ve yalnızca Katz’ın uzlaşmasını geri alma hakkının teknik sorusuna odaklandı (ve alamayacağına karar verdi). Böylece hakaret davası, bir katliamın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğine dair herhangi bir adli inceleme yapılmadan sona erdi. İsrail haber kuruluşları, Katz’ın teslimiyetini katliamın bir yalan olduğunun kanıtı olarak duyurdu. Büyük gazeteler onu “sahtekâr” ve “sözde tarihçi” olarak etiketledi ve siyasi nedenlerle bir katliam uydurduğunu öne sürdü. Sağcı yorumcular, “İsrail karşıtı bir anlatının” çürütülmesinden dolayı sevindi. Özellikle acımasız bir şekilde, bazı sol eğilimli İsrailli entelektüeller bile yüklendi; önde gelen gazeteci Tom Segev, “Belki bir katliam vardı ama yanlış tarihçiyle karşılaştı,” diyerek Katz’ın göreve uygun olmadığını ima etti. İsrail kamuoyu büyük ölçüde Tantura’nın asılsız bir söylenti olduğu izlenimiyle bırakıldı. Eğer katliam olmadıysa, o zaman —dolayısıyla— belki de 1948 etnik temizliğine dair Filistin iddialarının hiçbiri doğru değildi. Bu olay böylece, İsrail vahşetine yönelik herhangi bir suçlamanın Arapların uydurması veya hatası olduğu yönündeki rahatlatıcı ulusal miti güçlendirmeye hizmet etti.

Hayfa Üniversitesi içinde cadı avı devam etti. Hakaret davasındaki uzlaşma, resmi tarihin koruyucularını tatmin etmedi. İsrail Devlet Arşivcisi ve diğerleri, üniversiteye Katz’ın yüksek lisans derecesini tamamen geri alması için baskı yaptı. Üniversite, tezi iptal etmek için bahaneler arayarak Katz’ın kasetlerini ve danışmanının davranışlarını incelemek üzere araştırma komiteleri topladı. Sonunda, Katz’ın derecesini (bazı küçük düzeltmeler yaptıktan sonra) korumasına izin verildi, ancak itibarı onarılamaz bir şekilde zedelendi. Akademik çevrelerden kayboldu, fiilen kara listeye alındı. Diğerleri üzerindeki caydırıcı etki açıktı: Hiçbir genç İsrailli akademisyen, yıllarca 1948 katliamları konusuna dokunmaya cesaret edemeyecekti.

Katz’ın yanında duran birkaç İsrailli akademisyenden biri, o zamanlar Hayfa Üniversitesi’nde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Dr. Ilan Pappé idi. Pappé, “post-Siyonist” tarih dediği şeyi teşvik ediyor, İsraillileri 1948’in karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyordu. Katz olayı sırasında Pappé, Katz’ın bazı röportaj transkriptlerini meslektaşlarının okuması için üniversitenin dahili internet sitesinde yayınlayacak kadar ileri gitti. Bu transkriptlerin, hem Arap hem de Yahudi tanıklardan “infazın, çocukların önünde babaların öldürülmesinin, tecavüzün ve işkencenin korkunç tanımlarını” içerdiğini bildirdi. Pappé, “Transkriptleri okuduktan sonra, Katz’ın araştırmasının kalitesi hakkında çekinceleri olsa bile bir dizi insan, Tantura’da ne olduğu konusunda artık hiçbir şüphe duymuyordu,” diye yazdı. Bununla birlikte, Pappé’nin akademik destek toplama çabaları büyük ölçüde karşılıksız kaldı. Kendisini meslektaşları tarafından giderek daha fazla izole edilmiş ve aşağılanmış buldu. Birkaç yıl içinde Pappé de sürülecekti: 2007’de, İsrail’in Nekbe inkârına yönelik sesli eleştirileri nedeniyle ölüm tehditleri ve resmi kınamalar arasında istifa etti ve Birleşik Krallık’ta öğretmenlik yapmak üzere İsrail’den ayrıldı (El-Cezire‘nin belirttiği gibi, Pappé “İsrail toplumundan sert bir tepkiyle karşılaştı” ve 1948’in bir etnik temizlik vakası olduğu konusunda ısrar etmeye devam ettikten sonra Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovuldu). Onunla yaptığım röportajda Pappé, Üniversiteye karşı bir davayı kazanmasına rağmen neden İsrail’den ayrılmak zorunda hissettiğini anlattı.

Ilan Pappé: Siyonist projenin sonuna tanık oluyoruz.

Tantura katliamının susturulması böylece hukuki yıldırma, akademik suç ortaklığı ve medya manipülasyonunun ortaklığıyla başarıldı. Bu, İsrail müesses nizamının ulusal mitolojiyi tehdit eden doğru bir anlatıyı bastırmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. Yine de ironik bir şekilde, hakikati örtbas etme girişimleri yalnızca onun yeniden dirilişini geciktirdi. Katz’ın orijinal kayıtları hayatta kaldı ve on yıllar sonra kamuoyuna (özellikle 2022’de bir belgesel filmde) yeniden ortaya çıkarak bulduklarını doğruladı. Yaşlı askerlerin sessizlik yemini de zamanla çatlamaya başladı; bazı gaziler, hayatlarının sonlarına yaklaşırken, nihayet 1948’de yaptıklarını itiraf ettiler. Göreceğimiz üzere, bu doğrulamalar ortaya çıktı, Katz’ın çalışmalarını haklı çıkardı ve onun hakkında söylenen yalanları çürüttü. Fakat bugünkü hesaplaşmayı incelemeden önce, Tantura’nın 1948’in daha büyük resmine nasıl uyduğunu anlamalıyız. Bu köyde yaşananlar bir anormallik değildi; İsrail devletinin kuruluşuna eşlik eden açık bir sürgün ve katliam modelinin —uzun süredir inkâr edilen, ancak yıllar içinde tarihçiler ve araştırmacılar tarafından kapsamlı bir şekilde belgelenen bir model— parçasıydı.

Tasarlanmış etnik temizlik: Nekbe bağlamında Tantura

Tantura katliamı ve nüfusunun sürülmesi, kontrolden çıkmış bir olay veya savaş sırasındaki bir cinnet olarak göz ardı edilemez. Bu, 1948 savaşı sırasında, Siyonist güçlerin yeni İsrail devleti için toprak fethederken uyguladığı daha geniş bir “etnik temizlik” politikasının bir düğüm noktasıydı. Yıllarını gizliliği kaldırılmış İsrail arşivlerini araştırarak geçiren İsrailli “Yeni Tarihçi” Benny Morris, açıkça şu sonuca vardı: “Filistinlilerin kökünden sökülmesi olmadan bir Yahudi devleti ortaya çıkamazdı.” Başka bir deyişle, Filistinlilerin toplu sürgünü savaşın tesadüfi bir yan ürünü değildi; İsrail’in yaratılmasının bir ön koşuluydu. Kendisiyle yaptığım röportajın bağlantısı aşağıdaki kaynaklar listesinde.

1947’nin sonlarından 1948’e kadar, yaklaşık 750 bin Filistinli (İsrail olan bölgenin Arap nüfusunun dörtte üçü) sistematik olarak yerinden edildi veya baskı altında kaçtı ve 400’den fazla kasaba ve köy sakinlerinden boşaltıldı. Haganah tarafından Mart 1948’de yayınlanan bir ana plan olan Dalet Planı (Plan D) sahneyi hazırladı. Tarihçi Velid Halidi’nin tanımladığı üzere, Dalet Planı kelimenin tam anlamıyla “Filistin’in fethi için bir ana plandı.” İsrailli komutanlara, Yahudi devletine (ve ötesine) tahsis edilen toprağı güvence altına almak için köyleri yok etme ve sakinleri kovma yetkisi verdi. Planın yönergeleri açıkça köylerin kuşatılmasını, aranmasını ve silahsızlandırılmasını ve direniş durumunda “nüfusun sınırlar dışına sürülmesini” gerektiriyordu. Sonraki aylarda bu talimatlar büyük ölçekte uygulamaya konuldu. 1948’in sonunda 500’den fazla Filistin yerleşimi boşaltılmıştı; birçoğu yerle bir edildi, diğerleri Yahudi göçmenlerle yeniden iskan edildi ve yeniden adlandırıldı. Filistin halkının topraklarındaki varlığı siliniyordu; bu Filistinlilerin en-Nekbe olarak bildiği süreçti.

1948’de kaçan Filistinli köylüler

Tantura’nın kaderi bu siyasi çerçevenin doğrudan bir sonucuydu. Kıyıdaki stratejik konumu, onu savaşın başlarında bir hedef hâline getirdi. Haganah’ın Hayfa’nın güneyindeki kıyı “temizliği” operasyonlarının bir parçası olarak, Aleksandroni Tugayı birlikleri önceki haftalarda Kefr Lam ve es-Sarafand gibi köyleri halihazırda boşaltmıştı. Aleksandroni’nin standart hareket tarzı, saldırı sırasında sakinleri —onları yakalamak yerine kaçmaları için bir yol vermek— kovmaktı. Fakat bir nüfus kaçamazsa veya kaçmazsa (Tantura’da olduğu gibi), daha sert önlemler alındı. Tugay komutanının teslim olan Araplarla “uygun gördüğü gibi yapma” konusundaki “tam yetkisi”, Tantura’da ve başka yerlerde, terör aşılamayı amaçlayan yargısız infazlar ve katliamlarla sonuçlandı. Tarihçi Ilan Pappé, Filistin’in Etnik Temizliği adlı ufuk açıcı kitabında, 1948’deki sürgün kampanyasını birden fazla katliamın nasıl noktaladığını — nisanda Deyr Yasin’den (İrgun/Lehi milisleri tarafından 100’den fazla kişinin katledildiği) temmuzda Lidda’ya (İzak Rabin komutasındaki askerler de dahil olmak üzere İsrail birlikleri tarafından 200’den fazla kişinin katledildiği) ve ekimde el-Devayime’ye (bir İsrail biriminin 100’den fazla köylüyü öldürdüğü)— belgeliyor.

Bu türden kaç vahşet yaşandı? İsrailli tarihçilerin muhafazakâr tahminleri bile 1948 savaşı sırasında en az yirmi katliamı kabul ediyor. Benny Morris’in kendisi (başlangıçta bazı Filistin anlatılarına şüpheyle yaklaşıyordu) İsrail güçleri tarafından en az 24 ayrı olayda öldürülen “kabaca 800 [Filistinli] sivil ve savaş esirini” kaydetti ve bu olaylar katliam olarak tanımlanabilir. Filistinli akademisyen Salih Abdülcevad ve diğerlerinin daha kapsamlı araştırmaları, sürgünlere eşlik eden onlarca daha ufak çaplı katliam veya tek seferlik infazlara işaret ediyor. BADIL (Filistinli mülteci hakları merkezi) tarafından alıntılanan Birleşmiş Milletler ve İsrail ordusu arşivlerinin analizi, 1948’de 30’dan fazla belgelenmiş katliam tespit etti; bunların 24’ü kuzey bölgesinde (Celile ve Hayfa bölgesi), 5’i merkezde ve 5’i güneydeydi. İsrailli bir askeri tarihçi olan Arye İzaki (eski İsrail ordusu arşivlerinden), İsrail güçleri tarafından “100’den fazla” katliamın işlendiğini, bunların yaklaşık 10’unun büyük ölçekli olduğunu öne sürdü. “En iyi bilinenler” arasında Deyr Yasin, el-Devayime ve Tantura’yı listeledi. Kısacası, Tantura bir sapma değildi, aynı sürecin parçasıydı. Nekbe’nin kötü şöhretli katliamları arasında yer alıyor, fakat failleri uzun süre örtbas etmeyi başardığı için belki de uluslararası alanda daha az biliniyordu.

1948’de yaşananların bir dizi talihsiz kaza veya kontrolden çıkmış askerlerin işi değil, daha ziyade uzun süredir devam eden ideolojik hedeflerin gerçekleştirilmesi olduğunu vurgulamak önemli. Nur Masalha, savaş öncesi Siyonistlerin Arapların uzaklaştırılması için bir örtmece olan “Nakil” hakkındaki düşüncelerini kronikleştirdi. Gelecekteki İsrail Başbakanı David Ben Gurion da dahil olmak üzere 1930’lardan itibaren Siyonist liderler, Arap nüfusunun kurulacak Yahudi devletinden zorla nakledilmesini tartışmış ve buna hazırlanmışlardı. 1948’e gelindiğinde, bu fikirler savaşın dumanı altında eyleme dönüştü. Ben Gurion hükümeti ve askeri komutanlığı, demografik dengeyi kalıcı olarak değiştirmek için, şiddetten kaçanlar da dahil olmak üzere Filistinli mültecilerin geri dönüşüne izin vermemeye açıkça karar verdi. Savaş sona erdiğinde yeni İsrail devleti, 750 bin sürgün edilmiş Filistinlinin topraklarına ve mülklerine el koymak için hızla yasalar çıkardı ve eve dönememelerini sağladı. Yaşananların büyüklüğü, Pappé ve diğerlerinin neden “etnik temizlik” —etnik olarak tanımlanmış bir nüfusun kendi topraklarından kasıtlı olarak tasfiye edilmesi— terimini kullandığını açıklıyor.

Tantura katliamının örtbas edildiği iklimi anlamak için, savaşın ardından oluşturulan güçlü İsrail ulusal anlatısını da tanımak gerekir. On yıllardır İsrail söylemindeki resmi anlatı, 1948’de yeni Yahudi devletinin Arapların ezici saldırganlığına karşı bir savunma savaşı verdiği; Filistinlilerin kendi istekleriyle veya Arap liderlerin emriyle kaçtığı ve İsrail güçlerinin baştan sona yüksek bir ahlaki standardı (“silahların saflığı”) koruduğu —yani herhangi bir sapmanın münferit ve üzücü olduğu, politika olmadığı— yönündeydi. Uzun yıllar boyunca İsrail arşivleri gizli tutuldu ve kamuoyu bu anlatıyı büyük ölçüde sorgusuz sualsiz kabul etti. Sürgün ve katliamlara ilişkin Filistin anlatıları propaganda veya fantezi olarak reddedildi. Örneğin 1988’de, seçkin Filistinli tarihçi Velid Halidi, 1948’de yok edilen 418 köyün anıtsal bir belgesi olan All That Remains‘i (Geriye Kalan Her Şey) yayımladı. Tantura’nın nüfusunun boşaltılmasını içeriyordu, ancak o sırada Halidi katliamın kanıtına sahip değildi ve bu nedenle yalnızca köyün işgalini ve halkının sürülmesini kaydetti. Bu tür çalışmalar, Filistinliler tarafından toplanan sözlü tarihlerle birlikte, İsrail akademisi tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda, bazı İsrail arşivleri açıldıkça, yeni nesil İsrailli tarihçiler Filistinlilerin başından beri söylediklerini doğrulamaya başladı. Benny Morris’in 1988 tarihli Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947-49 adlı kitabı, yüz binlerce Filistinlinin sürüldüğünü ve İsrail güçlerinin genellikle vahşetlere karıştığını kabul ederek bazı çığırlar açtı; ancak Morris “etnik temizlik” terimini kullanmaktan kaçındı ve zaman zaman olayları savaşın zorunlu bir gerekliliği olarak rasyonelleştiriyor gibi görünüyordu. Avi Shlaim, Demir Duvar (2000) adlı eserinde benzer şekilde, Ben Gurion’dan itibaren İsrail liderliğinin toprak maksimalizmi ve mültecileri geri göndermeyi reddetme konusunda nasıl katı bir tutum takındığını, yeni devleti güvence altına almak için askeri gücün “demirden duvarını” tercih ettiğini ayrıntılarıyla anlatarak pek çok miti yıktı. Avi ile iki kez konuşma fırsatım oldu: Önce bir tarihçi olarak, sonra da İsrail’in Irak Yahudilerine karşı düzenlediği bombardıman harekatının — onları anavatanlarını terk etmeye ve İsrail’e göç etmeye zorlamak için tasarlanmış gizli bir operasyon— bir kurbanı olarak (aşağıdaki kaynaklara bakınız).

Ancak Katz’ın müttefiki Ilan Pappé, 1948’in organize bir etnik temizlik operasyonu —İsrail’in ahlaki sorumluluk taşıması gerektiğini savunduğu bir suç— oluşturduğunu açıkça savunan en açık sözlü ses olarak ortaya çıktı.

Bu akademisyenlerin her biri tepkiyle karşılaştı ama çalışmaları (genellikle İsrail devlet arşivlerine dayanarak) Filistinlilerin gerçek olarak yaşadığı bir anlatıyı doğruladı: Nekbe’nin gönüllü bir göç değil, şiddetli bir mülksüzleştirme olduğu. Bu bulguları İsrailli Yahudi tarihçiler yayınlamaya başladığında ancak İsrail toplumunun bazı kesimlerinin Nekbe’nin bazı yönlerini isteksizce kabul etmeye başlaması manidar. The Guardian‘ın belirttiği üzere, 2000’lerde “yeni nesil revizyonist İsrailli tarihçiler, Filistinlilerin, kendi talihsizliklerinden sorumlu oldukları yönündeki eski resmi anlatıyı reddetti”. Hatta İsrail başbakanlarından Ehud Olmert, 2007’de Filistinlilerin ” çektiği acıyı” çekingen bir şekilde kabul etti. Ancak mutlak bir hesaplaşma çok uzaktaydı. Sahiden de, diğerleri inkârda direndi; örneğin, Binyamin Netanyahu gibi Likud liderleri, Nekbe anlatısını öğretmenin düşman propagandası yaymakla eşdeğer olduğu konusunda ısrar etti.

Dolayısıyla Tantura, tarih ve hafızanın kavşağında yer alıyor. Bir yandan, 1948’deki olayın kendisi, Nekbe’nin şiddetli sürgünlerinin özlü bir örneğiydi, Pappé, Halidi, Masalha ve hatta kısmen Morris gibi tarihçiler tarafından sistematik olarak belgelenen türden bir olaydı. Öte yandan, Tantura’da yaşananların savaş sonrası bastırılması, İsrail’in on yıllardır süren temizlenmiş bir ulusal hikâyeyi koruma çabasını örneklemektedir. Katz, bu iki alanı —Tantura’nın bastırılmış gerçeğini kamuoyuna enjekte ederek— köprülemeye çalıştığında, İsrail’in inkâr aygıtının ağırlığı onun üzerine çöktü.

Yine de gerçeklerin yeniden ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bugün, devam eden araştırmalar ve cesur tanıklıklar sayesinde, Tantura’nın 1948’de İsrail’in kuruluşunun bir parçası olarak “etnik olarak temizlendiğini” —ve bunun münferit bir sapma değil, politika olduğunu— biliyoruz. Tantura köylüleri tek değildi. Celile’den Necef’e kadar, Filistinli siviller düzinelerce yerde öldürüldü ve yüz binlercesi ata topraklarından söküldü. Bu farkındalık, İsrail’in geliştirdiği kahramanca öz imajına derinden meydan okuyor. İsrail’in kuruluşunun sadece yiğitlik ve fedakârlık (ki Yahudi İsrailliler için kesinlikle öyleydi) değil, aynı zamanda yerli bir nüfusa karşı toplu şiddet ve onların varlığının silinmesini içerdiğinin kabulünü gerektirir. Bunu tanımak, İsrail’in bugünkü varlığı gerçeğini baltalamaz, ancak kuruluşunda sık sık iddia edilen ahlaki aklamayı ortadan kaldırır. Ve işte bu yüzden Tantura’yı —ve genel olarak Nekbe’yi— kabul etmek, İsrail müesses nizamında hâlâ böyle bir tabu olmaya devam ediyor, öyle ki olağanüstü inkâr çabaları sergilendi.

Propaganda, inkâr ve hafıza savaşı

Başından beri, İsrail devleti ve destekçileri 1948 anlatısını inkâr etmeye veya yeniden çerçevelemeye büyük yatırım yaptılar. Tantura gibi katliamları kabul etmek, yalnızca İsrail’in “Bağımsızlık Savaşı” mirasını lekelemekle kalmaz, aynı zamanda potansiyel olarak Filistinlilerin adalet ve geri dönüş talebini de güçlendirir. Bu nedenle, bu olayları gizlemek için çeşitli propaganda teknikleri ve sansür araçları kullanıldı Tantura katliamı, sessizlik, saptırma ve itibar suikastının —İsrail söyleminde Nekbe’ye yönelik daha geniş yaklaşımın simgesi olan taktikler— birleşimiyle inkâr edildi.

İnkârın önemli bir alanı eğitim sistemi oldu. On yıllardır İsrail okul müfredatları, 1948’e ilişkin herhangi bir Filistin perspektifini basitçe dışladı. Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine atıfta bulunan Arapça “Nekbe” —felaket— terimi, ders kitaplarında uzun süre bahsedilmedi. 2009’da, sağcı Netanyahu hükümetinin anlamlı bir adımıyla İsrail Eğitim Bakanlığı, İsrail’in Filistinli vatandaşlarına hizmet veren Arap okulu ders kitaplarından “Nekbe” kelimesini yasaklayacak kadar ileri gitti. Eğitim bakanı Gideon Sa’ar tarafından duyurulan bu yasak, açıkça 1948’in Filistinliler için bir felaket olarak kabul edilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Sa’ar, “Resmi bir öğretim programında İsrail devletinin kuruluşunu bir felaket olarak sunmak için hiçbir neden yok,” dedi ve eğitim sisteminin “devletin gayrimeşrulaştırılmasını teşvik etmemesi gerektiğini” ekledi. Filistin deneyiminin dahil edilmesi bile hain bir eylem olarak çerçevelendi. Bu tür ders kitabı sansürü, nesiller boyu genç İsraillilerin hikâyenin yalnızca bir tarafını —Siyonistlerin zaferini— öğrenerek büyümesini sağlar, ülkelerinin doğuşunun yüzlerce köyün yıkılmasını ve bütün bir halkın sürülmesini içerdiğine dair çok az veya hiç farkındalıkları olmaz. Daha önceki, daha liberal yönetimler altında bazı materyallere kısaca girmeyi başaran Filistin acılarına yapılan atıflar bile milliyetçi yetkililer tarafından çıkarıldı. Tarihsel şuurun bu sistematik şekillendirilmesi, ortalama bir İsraillinin genelde Tantura katliamı gibi olaylardan habersiz olduğu veya bunları mesnetsiz “Arap masalları” olarak gördüğü anlamına gelir.

Resmi eğitimin ötesinde, İsrail hükümeti uzun süredir kendi tarih anlatısını pekiştirmek için uluslararası alanda Hasbara (propaganda) kampanyaları yürütüyor. 1948 ile ilgili temel bir Hasbara argümanı şuydu: “Katliam yok, Filistinliler gönüllü olarak veya Arap ordularının emriyle topraklarını terk etti.” Bu anlatı, İsrail diplomasisinde tekrarlandı ve on yıllardır dünya çapında sempatik gazeteciler ve akademisyenler tarafından tekrar edildi. Bu, tarihsel araştırmalarla tamamen çürütülmüş bir anlatıdır (Arap liderlerin Filistinlilere ayrılmalarını söyleyen genel bir emrine dair hiçbir güvenilir kanıt ortaya çıkmadı; bilakis, çoğu doğrudan Yahudi askeri saldırıları veya bunlardan korkma nedeniyle kaçtı). Yine de Nekbe inkârcıları arasında kalıcı bir klişe olmaya devam ediyor. Hatta çağdaş söylemde bile ortaya çıktığını görüyoruz; örneğin, 2022’deki Tantura belgeselinin bazı muhalifleri, “Eğer gerçekten bir katliam olsaydı, köylüler neden o zaman bunu yaygın olarak bildirmedi? Herkes gibi onlar da ayrıldı,” iddiasında bulundu. Bu tür argümanlar, hayatta kalanların konuştuğu (dinleyecek herkese) ve Deyr Yasin gibi vahşet haberlerinin kesinlikle yayıldığı ve Filistinliler arasında paniğe yol açtığı gerçeğini göz ardı ediyor. Ancak İsrailli propagandacılar, her bir özel vahşet hakkında şüphe uyandırmak için daha geniş kamuoyunun cehaletine güveniyor.

Doğrudan inkâr yeterli olmadığında, strateji aynı zamanda resmi anlatıya meydan okuyanların karakter suikastını ve karalanmasını da içeriyordu. Teddy Katz’ın Tantura’yı belgelemeye cüret ettiği için nasıl bir sahtekâr olarak etiketlendiğini ve akademiden neredeyse silindiğini gördük. Benzer şekilde, Ilan Pappé, Katz’ı sesli bir şekilde destekledikten ve İsrail’i etnik temizlikle suçladıktan sonra İsrail’de acımasızca saldırıya uğradı; meslektaşları tarafından dışlandı, politikacılar tarafından tehdit edildi ve sonunda işinden atıldı. Tantura belgeseli hakkındaki el-Cezire haberi, Pappé’nin 1948 hakkındaki tutumu nedeniyle “alay edildiğini ve Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovulduğunu” belirtti. Filistin tarihine ses veren diğer İsrailli akademisyenler ve gazeteciler genelde kendilerini “kendinden nefret eden Yahudiler” veya “hainler” olarak damgalanmış bulurlar. Amaç, mesajı geçersiz kılmak için habercinin itibarını sarsmak. Hatta solcu olmaktan uzak olan (sonuçta sürgünleri haklı çıkaran bir Siyonist olarak kalan) Benny Morris bile, bulgularını ilk yayımladığında bazıları tarafından eleştirildi; daha sonra, tutumunu sertleştirdiğinde ve Ben Gurion’un tüm Arapları sürmesi gerektiğini öne sürdüğünde, sağcı çevreler onu bir nevi isteksiz bir doğruyu söyleyen olarak rehabilite etti. Tutarlı örüntü, yalnızca İsrail’i yanlış yapma niyetinden aklayan bir anlatının kabul edilebilir olmasıdır. Aksini söyleyenler marjinalleştirilir.

Filistinli seslerin bastırılması bir diğer kilit unsur. Filistinli tarihçiler ve kurumlar, on yıllardır halklarının Nekbe anılarını —anılarda, sözlü tarih projelerinde ve akademik çalışmalarda— titizlikle kaydettiler. Fakat İsrail kurumları genellikle bu kaynakları taraflı olarak reddetti. Bir Filistinli yorumcu, “Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca titiz bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi ama İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır,” dedi. Hakikaten de, bir Filistinli söylediği sürece, resmi İsrail bunun bir yalan olması gerektiğini — yerlilerin kendi acılarının güvenilmez anlatıcıları olduğu sömürgeci tutumlara dayanan bir zihniyet— varsaydı. Bu, yalnızca İsraillilerin kendileri —arşivlenmiş belgeler veya asker tanıklıkları aracılığıyla— Filistinlilerin söylediklerini “doğruladığında” biraz değişmeye başladı. El-Cezire tarafından vurgulanan bir Tweet bunu kısaca şöyle ifade etti: “Sömürgeci failler, sömürgeci akademisyenler ve sömürgeci arşivler otomatik olarak ‘anlatma’ yetkisiyle donatılmıştır…. Bu noktada, Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmek saf bir ırkçılık eylemidir.” Tantura örneğinde, Dr. Adnan ve Feyza Yahya gibi Filistinli hayatta kalanlar katliamı on yıllar önce anlatmışlardı ve Palestine Remembered gibi Filistinli mecralar, kurbanların ailelerinin tanıklıklarını korumuştu. Ancak bu tür anlatılar İsrail’de göz ardı edildi, ta ki Katz, Aleksandroni gazilerinin esasen cinayetleri itiraf ettiği ses kayıtlı röportajlar üretene kadar. Bu çifte standart, söylemin çoğunda bugüne kadar devam ediyor.

İsrail devleti ayrıca daha somut hafıza bastırma yöntemleri de kullandı. Filistin varlığının fiziki kalıntıları kaldırıldı veya gizlendi; köyler buldozerle yıkıldı, Arapça yer adları İbranice olanlarla değiştirildi, toplu mezar alanları eğlence tesislerinin, otoparkların veya kapalı askeri bölgelerin altına gizlendi. Örneğin, Tantura’daki toplu mezarlar işaretsiz ve erişilemezdi; Dor Plajı otoparkı ve bir kibutz alanı altındaki olası sınırlarını belirlemek için (Forensic Architecture ve diğerleri tarafından) gelişmiş adli ve kartografik analizlerin yapılması 2023’ü buldu. Şimdi bile, bu mezarların resmi olarak anılmasına karşı bir direniş var. Bu arada, İsrail’in devlet arşivleri, uygunsuz olduğunda seçici olarak kapatıldı. Son yıllarda, bir İsrail Savunma Bakanlığı dairesinin (MALMAB) daha önce erişilebilir olan birçok 1948 belgesini —sürgünler ve cinayetler hakkındaki raporlar da dahil olmak üzere— “olumsuz” anlatıları körüklemesini açıkça önlemek için sistematik olarak yeniden sınıflandırdığına dair kanıtlar ortaya çıktı. İsrailli gazeteciler tarafından aktarılan bu ifşaat, hükümetin inkârı sürdürmek için tarihsel kaydı aktif olarak düzenlediğini doğruladı.

Ardından Filistin anmasını bastırmak için yasal ve siyasi önlemler geliyor. 2011’de İsrail Knesset’i, yaygın olarak “Nekbe Yasası” olarak adlandırılan yasayı çıkardı; bu yasa, hükümete Nekbe’yi bir yas günü olarak anan herhangi bir kamu kurumundan (okullar veya belediyeler gibi) fon kesme yetkisi veriyor. Yasanın amacı bariz: İsrail’in Filistinli vatandaşlarının (nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyorlar) 15 Mayıs’ı bir yas günü olarak kamuya açık bir şekilde anmasını mali olarak cezalandırıcı hâle getirmek. “Nekbe” demeyi açıkça suç saymıyor, fakat caydırıcı bir etki yaratıyor. Sonuç olarak, İsrail içindeki pek çok Filistin okulu ve toplum merkezi resmi Nekbe törenlerinden kaçınıyor veya bunu kapalı kapılar ardında yapıyor. Hatırlama eyleminin kendisi şüpheli hâle getiriliyor. Benzer şekilde, Nekbe ile ilgili etkinlikler için izinler genellikle reddediliyor ve anıt anıtlarına izin verilmiyor (Yahudi tarihinin, travmatik olaylar da dahil olmak üzere, kapsamlı İsrail devlet anmasıyla karşılaştırıldığında, çifte standart bariz). Sanat veya medyadaki Nekbe referansları bile tepki çekebilir; örneğin, yıkılmış Filistin köyleri hakkında farkındalık yaratmaya adanmış bir İsrail STK’sı olan Zohrot, boşaltılmış köy alanlarında sergiler düzenlediğinde veya anma plaketleri yerleştirdiğinde, düşmanlıkla ve bazen tabelalarının tahrip edilmesiyle karşılaştı. Zohrot’un Tantura üzerine çalışması —İsrailli ziyaretçileri siteyi gezmeye ve kalan cami kalıntılarını görmeye getirmek— bazı İsraillileri eğitmede paha biçilmez oldu, ancak genelde sağcılar tarafından şeytanlaştırılan niş bir çaba olarak kalıyor.

Yurt dışındaki Hasbara da benzer şekilde anlatıyı denetlemeye çalıştı. İsrailli diplomatlar ve insan hakları grupları, Nekbe veya 1948 sürgünleri uluslararası forumlarda bahsedildiğinde şiddetle protesto ediyor. Yayıncıları ve film yapımcılarını “İsrail perspektifini” (bu genellikle sert hakikatleri küçümsemek veya “bağlamsallaştırmak” anlamına gelir) dahil etmeleri için baskı yapıyorlar. Klasik bir örnek, İsrailli yetkililerin potansiyel savaş suçları soruşturmaları haberlerine nasıl yanıt verdiği: İddialarla ilgilenmek yerine, onları “Yahudi karşıtı” veya İsrail’i gayri meşrulaştırma komplosunun bir parçası olarak yaftalıyorlar. İsrail’in kuruluşunda toplu vahşetler işlediği fikri, meşruiyetine bir saldırı olarak görülüyor; bu nedenle bu fikrin herhangi bir habercisi buna göre saldırıya uğruyor. İsrailli film yapımcısı Alon Schwarz’ın 2022 yapımı Tantura belgeseli örneğinde, İsrail’deki bazı uzmanlar tarafından filmi itibarsızlaştırmak için ortak bir çaba gösterildi. Bunun bir “yalanı” yeniden gündeme getirdiğini savundular ve (yalan bir şekilde) yeni bir kanıt sunulmadığını iddia ettiler. Özellikle, İsrail’in önde gelen liberal gazetesi Haaretz, filmi fiilen destekledi ve gazilerin Tantura’daki toplu katliam hakkında “nihayet itiraf ettiklerini” belirten bir manşet yayınladı. Ancak diğer yayın organları ve yorumcular, özellikle sağcılar, onu yerden yere vurdu. Filmin yayınlanması tartışmaları yeniden alevlendirdi ve inkâr propagandasının hâlâ ortaya çıkan gerçeklerle çatıştığını gösterdi. Filmi gören genç İsrailliler şok olduklarını ifade ettiler —”bunu okulda hiç öğrenmedik!”— ve bu da örtbasın ne kadar etkili olduğunun bir kanıtı. Yönetmen Schwarz, Katz’ın kasetlerini keşfettikten sonra maruz kaldığı muamele konusunda dehşete düştükten sonra filmi yapmaya yönlendirildiğini söyledi. Film, izleyicilerin eski Aleksandroni askerlerinin kendi seslerinden silahsız adamları vurduklarını ve cesetleri attıklarını itiraf ettiklerini duymalarını sağladı. Sakin bir şekilde kameraya evet, onları öldürdük diyen yaşlı bir sabra (İsrail doğumlu Yahudi) İsrail ordusu gazisine yalancı demek zor. Ve yine de, inkârcılar hâlâ denedi: Bir eski asker, itirafının film görüntülerinin kullanılmasını engellemek için dava açtı (başarısız oldu). Küçük bir azınlık bile Schwarz’ı “kurgu hileleri” yapmakla veya askerleri yanlış hatırlamakla suçladı. Bu, bazılarının yapıştığı neredeyse patolojik inkârı gösteriyor; hiçbir kanıt miktarı asla yeterli değil, zira bunu kabul etmek ulusal mite çok yıkıcı geliyor.

İsrail’in kolektif şuurunda 1948, kahramanca bir destan, “azınlığın çoğunluğa karşı mücadelesi,” bir hayatta kalma ve zafer mucizesi olarak kutsandı. Bu anlatıda asil fedakârlıklara ve belki birkaç üzücü aşırılığa yer var, ancak sivillerin önceden tasarlanmış katliamlarına yer yok. Bu değerli öz imajı korumak için devlet ve toplum, Filistinlilerin hafızasını bir tehdit olarak gördü. Tantura hikâyesinin bu kadar uzun süre bastırılması bunun bir örneğiydi. Fakat, her geçen yıl daha fazla arşiv kanıtı ortaya çıkıyor ve daha fazla tanık konuşuyor (çok geç olmadan, bu 90’lı yaşlarındaki gaziler 1948’in yaşayan son katılımcıları arasında). Bu oldukça, inkâr propagandası sürdürülmesi zorlaşıyor. Modern teknoloji de bir rol oynuyor: Tantura’da yürütülen gibi adli çalışmalar, mezar alanlarını ortaya çıkarmak için kelimenin tam anlamıyla toprağı kazabilir. Mayıs 2023’te, Nekbe’nin 75. yıldönümünde, araştırmacıların Tantura’da birden fazla olası toplu mezar yeri tespit ettiklerini —aktivistlerin şimdi resmi tanınma ve anma talep etmek için kullandıkları bir bilgi— duyurmaları yerinde oldu.

Forensic Architecture, İngiliz manda dönemi hava fotoğraflarını analiz etti ve olası toplu mezarları tespit etti.

Bununla birlikte, tarihsel anlatı üzerindeki mücadele devam ediyor. Hasbara çabaları şimdi genellikle yeni bir çizgi izliyor: Giderek daha savunulamaz hâle gelen toptan inkâr yerine, gerekçelendirme ve görecelileştirmeye kayıyorlar. Örneğin, bazı İsrailli yorumcular Tantura gibi “kötü şeylerin” olmuş olabileceğini kabul ediyor, fakat sonra hızla ekliyorlar: “Savaştı, tüm savaşlarda vahşetler olur; başkalarının ne yaptığına bakın; Yahudiler hayatta kalmak için savaşıyordu,” vb. Bu, inkârdan önemsizleştirmeye bir geçiştir. Benny Morris bu geçişi örnekliyor. 2004’e gelindiğinde, 1948’de İsrail tarafından işlenen düzinelerce katliam ve tecavüzü kabul etti ama bir röportajcıya rezil bir şekilde şunları söyledi: “Tarihte etnik temizliği haklı çıkaran koşullar vardır,” ve Ben Gurion’un yeterince Arap sürmediğini düşündüğünü söyledi. Bu şok edici samimiyet —esasen Nekbe’yi kabul etmek— ironik bir şekilde olanların gerçeğiyle örtüşüyor, fakat bunu gerekli hatta övgüye değer bir şey olarak normalleştirmeye çalışıyor. İnkâr edilemez kanıtlar karşısında, bazıları “Ne olmuş yani? Yapmak zorundaydık,” demeyi seçti. Bu da ahlaki suçluluğu aklamayı amaçlayan bir propaganda çizgisidir. Bu, hedeflerin nasıl değiştiğini gösteriyor: Önce olmadığını iddia et; olduğu kanıtlandığında, haklı olduğunu savun.

Bu arada, Filistin anlatısı onu silmeye yönelik tüm girişimlere rağmen varlığını sürdürdü. Aileler, Tantura ve diğer köylerdeki evlerin anahtarlarını, o evler çoktan gitmiş olsa bile, nesilden nesile aktarıyor. Mülteci kampı duvar resimleri kayıp yerleri tasvir ediyor. İsrail içindeki Zohrot gibi kuruluşlar veya Filistin Araştırmaları Enstitüsü gibi enstitüler tarafından tutulan arşivler hafızayı canlı tutuyor. Ve giderek artan bir şekilde, bazı İsrailli Yahudiler —özellikle daha genç olanlar ve alternatif eğitime maruz kalanlar— dinlemeye başlıyor. Ancak bunu genelde devletlerinin resmi tutumuna karşı çıkarak yapıyorlar.

İnkârın mirası ve devam eden Nekbe

Nekbe’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura gibi olayların etrafındaki inkâr mirası —sadece tarihsel gerçek üzerinde değil, aynı zamanda uzlaşma ve barış umutları üzerinde de— bedel ödetmeye devam ediyor. Tantura’dan hayatta kalanların ve kurbanların torunları için 1948 yaraları hâlâ açık. Birçoğu Batı Şeria, Gazze, Lübnan veya Suriye’deki mülteci kamplarına düştü, bazıları bugün hâlâ orada ikamet ediyor ve ata toprakları olan sahil köyüne dönmeleri engelleniyor. Diğerleri Filistin/İsrail’in başka yerlerinde hayatlarını yeniden kurdu; örneğin, bir dizi Tanturalı aile, birçoğunun başlangıçta gönderildiği yakındaki köy olan Fureydis’e entegre oldu. Yine de, ister sürgünde ister birkaç kilometre uzakta olsunlar, bu aileler Dor Plajı’nın altındaki toprağın babalarını ve dedelerini içeren bir toplu mezar olduğu bilgisiyle yaşadılar. Ve yakın zamana kadar, daha geniş dünyanın bu suç hakkında çok az şey bildiği ve daha az umursadığı sinir bozucu bilgiyle yaşadılar.

Ailesi Tantura’dan olan Filistin asıllı Amerikalı bir kadın ve film yapımcısı olan Dr. Adnan’ın yeğeni Hala Gabriel’in hikâyesini ele alalım. Hala, amcasının katliam sırasında ölümden kıl payı nasıl kurtulduğuna dair parçalar duyarak büyüdü. Onunla yaptığım röportajda, sayısız cesedi yeni kazılmış bir toplu mezara attıktan sonra vurulmak üzere nasıl sıraya dizildiğini ve nasıl kurtulduğunu duyacaksınız.

Ailesinin tarihini ortaya çıkarmaya kararlı olan Hala, İsrail/Filistin’e gitti ve Tantura gerçeğini araştırdı. Röportajlarda, akrabalarının öldürüldüğü sahilde durduğunu ve hatta katılan bir Aleksandroni gazisiyle yüz yüze geldiğini anlattı. Hala, “Saldırıyı yöneten komutan Benzion (Binyamin) Pridan (Fridman), aileme zarar verdiyse özür dilediğini söyledi,” diye inanılmaz bir şekilde anlattı, “sanki herhangi bir şüphe varmış gibi!” Bu yarım ağızla yapılan özür —”eğer” sana zarar verdiysem— ömür boyu tam olarak hesap vermeyi reddedenlerin tipik kaçamaklığını örnekliyordu. Hala ve onun gibi birçokları için bu tür karşılaşmalar derin bir öfke ve travma uyandırıyor. Yine de bu hikâyelerin anlatılmasının önemini de gösteriyorlar. Yakında çıkacak belgeseliyle Hala Gabriel, kendi neslinin ve gelecek nesillerin unutmamasını sağlamayı amaçlıyor. İsrail’deki Filistinlilerin, anlatılarını suç sayan bir devletin altında azınlık olmanın bir mirası olarak, açıkça konuşmaktan sürekli korku içinde yaşadıklarını belirtiyor. Bu korkuyu yenmek —sözlü tarihleri belgeleyerek ve bunları küresel olarak paylaşarak— silinmeye karşı bir direniş biçimi. Hala ile bir röportaj yapım aşamasında, bu yüzden kaçırmak istemiyorsanız bana Substack’te veya YouTube’da abone olun.

İsrail tarafında, faillerin torunları bile bu mirasla boğuşuyor. Zohrot tarafından 2024’te yayımlanan dikkate değer bir kişisel tanıklıkta, Yail adında İsrailli bir kadın, kendi babasının Katz’ı susturma ve Tantura katliamını inkâr etme kampanyasına öncülük eden Aleksandroni gazileri arasında olduğunu açıkladı. Genç bir kızken, babasının hakaret davasını organize etmesini ve hiçbir katliamın olmadığını iddia etmesini izledi. İçten içe ondan şüpheleniyor ve utanıyordu ama evlatlık görevi nedeniyle sessiz kaldı. Yıllar sonra, babasının ölümünden sonra Yail, Tantura belgeselini izledi ve onun yalan söylediğini —o gece şahsen orada olmadığını iddia etse bile, katliamı muhtemelen çok iyi bildiğini— fark ederek sarsıldı. “Film, kendini dürüst bir adam olarak sunan babamın yalan söylediğini bana açıkça gösterdi. Aktif bir rol alıp almadığını asla bilemeyeceğiz… Orada olmadığını iddia etti. Ancak Teddy [Katz] ile yaptığı ve bazı bölümleri filmde yer alan bir röportajda, ne olduğunu bildiğini itiraf ediyor,” diye yazdı. Yail, bu farkındalığın duygusal bedelini ve bunun onu bir süre İsrail’den ayrılmaya, suçlarını kabul etmeyi reddeden bir devlette yaşamaya dayanamaz hâle getirdiğini anlatıyor. Cesur yansıması, hakikatin bir kez bilindiğinde, ulusal mitlerle büyüyenleri bile derinden sarsabileceğini gösteriyor. Aynı zamanda sömürgecilik karşıtı bir içgörünün altını çiziyor: Sömürgeci toplum, sömürgeleştirilenin insanlığını inkâr ederek ve yanlışlarıyla yüzleşmeyi reddederek, sonunda kendini yalanlarla zehirler. Hem sömürgeleştirilen hem de sömürgeci için iyileşme, doğruyu söylemekle başlar.

Önemli bir şekilde, geçmişteki etnik temizliğin inkârı, günümüz politikalarıyla doğrudan alakalı. Filistinliler genellikle “devam eden Nekbe”den bahsederler; 1948’de başlayan yerinden edilme sürecinin hiçbir zaman gerçekten durmadığı fikri. İsrail bugün, ev yıkımları, toprak müsadere etme ve toplulukların fiili olarak sürülmesi gibi mekanizmalarla, daha küçük ölçekte de olsa Filistinlileri yerinden etmeye devam ediyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da (1967’den beri askeri kontrol altında), Han el-Ahmer gibi bütün köyler veya Mesafir Yatta’daki topluluklar, Yahudi yerleşimcilerine veya askeri bölgelere yer açmak için zorla tahliye ile —1948’in ürkütücü bir yankısı— karşı karşıya. Doğu Kudüs’te, Şeyh Cerrah’taki Filistinli aileler, yerleşimci örgütleri evlerini ele geçirmeye çalışırken tahliye emirleriyle mücadele ediyor ve Yahudilerin 1948 öncesi mülkleri “geri almalarına” izin veren, fakat Filistinlilerin aynı şeyi yapmasını engelleyen İsrail yasalarını kullanıyorlar. Bu eylemlerin her biri, Filistin haklarını ve tarihini reddeden bir anlatı tarafından mümkün kılınıyor. Eğer İsrail toplumu Tantura ve Nekbe hakkında yaygın bir şekilde bilinçli ve pişman olsaydı, yeni yerinden edilmelerin gelişmesini bu kadar kayıtsızca izleyebilir miydi? Muhtemelen hayır. Dolayısıyla geçmiş suçların inkârı, benzer suçların tekrarını kolaylaştırır. Ahlaki bir uyuşukluk yaratır. Sahiden de, bazı İsrailli yetkililer açıkça 1948’den ilham alıyor. Çok değil, 2021’de, önde gelen bir İsrailli politikacı, şimdi bir bakan olan Bezalel Smotriç, Knesset’te Arap milletvekillerine şunları söyledi: “Ben Gurion’un 1948’de işi bitirmemesi ve hepinizi dışarı atmaması bir hataydı.” Bu tüyler ürpertici ifade —etkili bir şekilde daha eksiksiz bir etnik temizlik dilemek— İsrail’deki aşırı sağın Nekbe’yi özür dilenecek bir şey olarak değil, tekrarlanacak bir şey olarak nasıl yücelttiğini gösteriyor. Smotriç daha sonra, 2023’te bir Filistin kasabası hakkında, “Huvara’nın silinmesi gerekiyor; İsrail devleti bunu yapmalı,” diyerek ısrar etti. Bu tür soykırımcı bir dil, yüksek yetkililerden çok az sonuçla geldiğinde, inkârın bazıları için açık bir gurura dönüştüğünü vurgular. Tantura’yı inkâr etmiyorlar zira bunun bir yalan olduğunu düşünüyorlar; inkâr ediyorlar zira içten içe bunun haklı olduğunu ve belki de tekrar yapılması gerektiğini düşünüyorlar ve bunu kabul etmek tekrar yapmayı zorlaştıracaktır. Bu korkutucu bir geri bildirim döngüsüdür, bugünkü adaletsizliği mümkün kılmak için geçmişi mitleştirmektir.

Yine de umuda az da olsa yer var. Tarihçilerin, insan hakları gruplarının ve hatta belgesel film yapımcılarının ısrarlı çalışmaları inkâr duvarını çatlattı. İsrail kamuoyu bugün “Nekbe” teriminin 20 yıl öncesine göre daha fazla farkında (birçoğu hâlâ sonuçlarını reddetse de). STK’ların eğitim girişimleri, dinlemeye istekli olanlara alternatif anlatılar sunuyor. Uluslararası alanda Nekbe giderek daha fazla tanınıyor; 2023’te Birleşmiş Milletler ilk kez resmi olarak Nekbe Günü’nü andı, bu da İsrail’in diplomatik canını sıktı. Ve önemli bir şekilde, Filistinli hayatta kalanlar ve onların torunları hafıza ve adalet haklarını savunmaya devam ediyor. Örneğin Tantura aileleri son zamanlarda örgütleniyor, İsrail’in katliamı tanımasını ve toplu mezar alanlarını korumasını talep etmek için bir komite kuruyorlar. Adalah’ın yasal yardımıyla, 2023’te Dor Plajı’ndaki bu mezarları işaretlemek ve korumak için bir dilekçe verdiler. Gelecekte o plajın yanında, ziyaretçilere altında ne yattığını bildiren bir anıtın durduğunu hayal edebiliriz. Bu tür doğruyu söyleyen anıtlar, karanlık geçmişleriyle hesaplaşan pek çok başka toplumda mevcuttur (örneğin, Bosna’daki katliam alanlarındaki işaretler veya Kuzey Amerika’daki yerli halklara adanmış anıtlar). İsrail bir gün Tantura’da bir plakete izin verecek mi? Şu anda bu pek mümkün görünmüyor, hükümet buna şiddetle karşı çıkacaktır. Ancak sivil toplum baskısı, uluslararası denetimle birleştiğinde, bunu yavaş yavaş mümkün kılabilir. Halihazırda Haaretz ve The Guardian gibi ana akım yayın organlarındaki Tantura’nın toplu mezarları hakkındaki haberler İsrail makamlarını zor durumda bıraktı.

Filistinliler için aranan birincil “adalet”, geri dönüş hakkıdır (mültecilerin ve onların torunlarının orijinal evlerine veya topraklarına geri dönebilme imkanı). Tantura örneğinde, bu, o ailelerin bölgede tekrar yaşamasına veya en azından İsrail’de vatandaş olarak yaşamasına izin vermek anlamına gelecektir. Bu, Yahudi demografik çoğunluğunu baltalayacağından korkan çoğu İsrailli Yahudi için kabul edilemez bir durumdur. Ancak geri dönüş hakkını kabul etmeden (sembolik olarak bile, fiili uygulama müzakere edilse bile) bir kapanış yoktur. Tantura halkı haksız yere sürüldü; torunları bu adaletsizlik nedeniyle yerinden edilmiş durumda. Suçu inkâr etmek, çözüm haklarını inkâr etmekle el ele gider. Tersine, suçu tanımak, herhangi bir anlamlı uzlaşma veya çözüme doğru atılan ilk adımdır. Belki bir gün bir uzlaşmaya varılabilir —örneğin, sınırlı bir geri dönüş veya tazminat— fakat İsrail’in resmi çizgisi “hiçbir suç işlenmedi, hiçbir borcumuz yok” olduğu sürece değil.

İşte bu yüzden hafıza ve anlatı üzerindeki mücadele bu kadar önemli. Bu sadece tarih kitaplarıyla ilgili değil; bugün ve gelecekle ilgili. Bir ulus kimliğini bir başkasının silinmesiyle tanımladığı sürece, gerçek barış ondan kaçacaktır. Zihnin de-kolonize edilmesi —kendi tarafının günahlarıyla yüzleşme istekliliği— zemindeki sömürgesizleştirme için gereklidir.

İsrailliler için sömürgecilik karşıtı bir perspektif benimsemek, gücün haklı olduğu ve devletin kurucu şiddetinin Yahudi acılarıyla otomatik olarak haklı çıkarıldığı şeklindeki kayıtsız görüşü reddetmek anlamına gelir. İki hakikatin bir arada var olabileceğini anlamak anlamına gelir: Evet, Yahudiler 1948’de hayatta kalmak için savaştı ve evet, bu süreçte Filistinlileri etnik olarak temizlediler. Bunu tanımak, Nekbe’yi Holokost ile eşitlemez (tartışmayı susturmak için kullanılan yaygın asılsız argüman, elbette bunlar farklı olgulardır). Sadece Nekbe’yi, inkâr edilmesi değil, ele alınması gereken tarihsel adaletsizlik kategorisine yerleştirir. Pek çok ulusun mazisinde karanlık bölümler vardır, onlarla yüzleşmek zayıflık değil, olgunluğun işaretidir.

Filistinliler için, gerçeklerinin kabul edilmesi, insanlıklarının doğrulanmasıdır. Tantura gibi bir katliam nihayet faillerin toplumu tarafından tanındığında, bu kurbanlara ve hayatta kalanlara şereflerinin iadesidir. Aynı zamanda bir rahatlama —yaşadıklarını hatırladıkları için deli veya yalancı olmadıkları— ölçüsüdür. On yıllardır taşıdıkları ispat yükünü indirebilirler.

Nekbe küresel farkındalığa daha fazla girdikçe ve İsrail toplumu artan ahlaki sorularla (önde gelen insan hakları gruplarının şimdi İsrail’in Filistinliler üzerindeki yönetimini “apartheid” olarak etiketlemesi dahil) karşılaştıkça, 1948’deki bozulmamış erdem cephesini sürdürmek zorlaşıyor. Hafıza aktivistleri ulusal amneziyi yavaş yavaş kırıyor. Yıkılmış bir köyün her rehberli turu, İsrail medyasında bir katliamla ilgili her makale, çevrimiçi dolaşan her tanıklık videosu yavaş bir değişime katkıda bulunuyor.

Sonuç: Örtbas edilen hakikatlerle yüzleşmek, ulusal mitleri yıkmak

Tantura destanı —1948’deki katliamdan, yarım yüzyıllık sessizliğe, 2000 civarındaki cesur ifşa ve şiddetli bastırmaya ve nihayet son yıllarda hakikatin kademeli olarak haklı çıkarılmasına kadar— İsrail/Filistin’in kalbindeki daha geniş meydan okumayı özetliyor. İnkâr üzerine kurulu bir ulusun komşularıyla veya kendisiyle tam olarak iyileşip iyileşemeyeceğini veya barış içinde olup olamayacağını soruyor. İsrail’in karşı karşıya olduğu tarihsel ve ahlaki zorunluluk, bu gömülü hakikatlerle yüzleşmek ve şimdiye kadar dürüst bir öz yansımayı engelleyen ulusal mitleri yıkıyor.

Vicdanlı İsrailliler için Tantura katliamını ve Nekbe’yi kabul etmek, suçluluk duygusuna kapılmak veya geçmiş olaylar için bugünkü nesle toplu suç yüklemekle ilgili değil. Bu, bugün için sorumluluk almakla ilgili. Bu, şunu söylemekle ilgili: Evet, bu yaşandı. Yanlıştı. Bunu kabul etmeli, öğretmeli, anmalı ve en önemlisi, bir daha asla olmaması için bundan ders almalıyız. Böyle bir kabul, mülteci topluluklarından resmi olarak özür dilemek, katliam alanlarını tarihi simge yapılar olarak korumak ve Nekbe eğitimini İsrail okullarına dahil etmek (tıpkı Almanya’nın Holokost’u “bir daha asla” sağlamanın bir parçası olarak öğretmesi gibi) gibi uzlaşma jestlerine kapı açabilir. Aynı zamanda politikayı da etkileyebilir; örneğin, İsrail’i bugün insanları yerinden etmek için güç kullanma konusunda daha temkinli hâle getirmek ve Filistinlilerin geri dönüş hakkının en azından kısmen gerçekleştirilmesine (sembolik aile birleşmeleri veya köy alanlarına ziyaretler bile bir başlangıç olacaktır) daha açık hâle getirmek.

Filistin tarafında, İsraillilerin bu hakikatlerle yüzleşmesi son derece anlamlı olacaktır. Tanınma ve haklar için verdikleri kalıcı mücadeleyi doğrulayacaktır. Bu, fiili hakların yerine geçmez ama çözüm yollarını tartışmanın mümkün olduğu bir iklim yaratır. Diğer çatışmaların deneyimi, uzlaşmanın ancak fail tarafın ne yaptığını kabul ettiğinde gerçekçi olduğunu gösteriyor. Bir İsrail başbakanının Dor Plajı’nda durup Tantura’daki erkeklerin katliamını kabul ettiğini; bunun ne kadar güçlü bir insanlık jesti olacağını ve Filistinlilerin belki de affetmeyi (asla unutmamayı) ve ortak bir geleceğe doğru ilerlemeyi düşünme yolunu nasıl kolaylaştırabileceğini düşünün. O noktadan çok uzaktayız ama bu tutulacak bir vizyon.

Önemli bir şekilde, geçmişle yüzleşmek aynı zamanda gerçeğin kendisi için de bir zorunluluktur. Siyasi hesabın ötesinde, haksız yere öldürülenlerin anılarını onurlandırmak için temel bir ahlaki görev vardır. Tantura’da sıraya dizilip teker teker vurulan genç erkekler; onların hikâyesi dürüstçe anlatılmayı, acıları kabul edilmeyi hak ediyor. Onları bunca yıl görünmez tutmak, cinayetlerinin üzerine ikinci bir aşağılama ekledi. İsrailli akademisyen Yehuda Elkana’nın (bir Holokost kurtulanı) bir zamanlar savunduğu gibi, “gerçek uzlaşma, mağdur edenin mağdurun acısını mağdur edenin kendi tarihinin bir parçası olarak kabul etmesiyle başlar.” Bu durumda, İsrailliler 1948’de Filistinlilerin çektiği acıyı, dışsal veya inkâr edilen bir şey olarak değil, İsrail tarihinin bir parçası olarak kabul etmelidir.

Mitlerin yıkılması asla kolay değildir. Mitler rahatlatıcıdır; kahramanlık veya masumiyetin düzenli bir anlatısını sunarlar. Fakat mitler bütün bir halkın travmasının silinmesi üzerine kurulduğunda, adaletsizliği sürdüren tehlikeli yalanlar hâline gelirler. “Tantura’da katliam olmadı” miti on yıllarca kendini sürdürdü ama sonunda kanıtların ağırlığı altında çöktü. “Filistinliler isteyerek ayrıldı,” veya “Arap-İsrail çatışması Arapların Yahudilerden mantıksız bir şekilde nefret etmesiyle başladı,” gibi diğer mitler de çökebilir. Bunları olgusal, incelikli bir tarihle değiştirmek İsrail’in var olma hakkını veya Yahudilerin güvenlik hakkını ortadan kaldırmaz, bilakis Filistinlilerin adalete yönelik çok gerçek iddiasını bağlamsallaştırır.

Pek çok yönden İsrail, şimdi kendi ilk günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan diğer yerleşimci toplumlarına (Amerika’nın yerli soykırımı ve köleliğiyle, veya Avustralya ve Kanada’nın İlk Milletlere muamelesiyle olduğu gibi) benzer bir kavşakta. Bazıları pişmanlık ve onarım yolunu seçer; diğerleri direnir ve inkârda ısrar eder. İkinci yol yalnızca acıyı ve çatışmayı derinleştirir. Birincisi, ne kadar zayıf olursa olsun, tahakküm üzerine değil, paylaşılan insanlık üzerine kurulu bir gelecek şansı sunar.

Bir zamanlar bastırılan Tantura’nın hikâyesi, şimdi dikkat çekmek için yeniden gün yüzüne çıkıyor. Soruyor: Kumdaki hayaletleri dinleyecek miyiz? Hayatta kalanlar yaşlanıyor, görgü tanıkları neredeyse tükendi. Yine de kaydedilmiş sesleri ve torunlarının sesleri güçlü bir şekilde yankılanıyor, bunu kişisel deneyimlerimden doğrulayabilirim.

Sessizliği bozmak bir adalet biçimidir. Son ifşaatlardan sonra öfkeyle alıntılanan bir Filistinlinin tweet’inde belirtildiği üzere: “Bu noktada Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır… Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi.” O bilimsel çalışmaya, o seslere hak ettikleri değerin verilmesinin zamanı geldi de geçiyor bile.

Tantura katliamı hakikatini ortaya çıkarmak, Nekbe’nin daha büyük gerçeğini ortaya çıkarmaya yönelik bir adımdır. Ve Nekbe’yi ortaya çıkarmak, çatışmanın köklerini anlamak ve adil bir çözüm bulmak için elzemdir. Tantura’daki toprak, kelimenin tam anlamıyla tarihin kemiklerini barındırıyor. O plajda altında ne yattığını bilmeden yürümek, kasıtlı bir cehalet içinde yürümektir. Bu neslin görevi, İsrailliler ve Filistinliler —ve evrensel insan haklarıyla dayanışma içinde olan herkes— cehaletin aklıselimle kovulmasını sağlamaktır.

Mayıs 1948’de o sahil köyünde ne olduğunu tanıyarak basit bir ilkeyi onaylıyoruz: Kimin sebep olduğuna veya hangi gerekçeleri öne sürdüklerine bakılmaksızın, hiçbir halkın acısı silinmemelidir. Tantura’nın ölüleri adına, hâlâ çözülmemiş bir mirasla yaşayanlar adına ve barış inşa etmek için dürüst bir temeli hak eden gelecek nesiller adına, hakikat anlatılmalı ve mitler yıkılmalıdır. Ancak o zaman İsrailliler ve Filistinliler yeni bir anlatı —fatih ve fethedilen değil, sömürgeci ve yerinden edilmiş değil, acı bir geçmişi kabul eden ve bir daha asla tekrarlanmamasını sağlamak için birlikte çalışan iki halk— hayal etmeye başlayabilirler. O geleceğe giden yol, Tantura’nın hayaletleriyle yüzleşmek ve sizi görüyoruz, hatırlıyoruz ve hakikatinizin daha fazla inkâr edilmesine izin vermeyeceğiz demekle başlar.

Daha Fazla Bağlantı:

Tantura katliamından kurtulan Feyza Yahya ile röportajım.

Benny Morris ile röportajım: Benny Morris, İsrail’in çirkin yüzleri

Avi Shlaim ile röportajım: İsrail’in kuruluş mitleri

Bu yazıyı okuduğunuz zamana bağlı olarak, burada Dr. Adnan ve Feyza Yahya, Hala Gabriel ve Ilan Pappé ile yapılan röportajların bağlantılarını bulacaksınız (yayınlanması bekleniyor).

Kaynaklar:

Ilan Pappé – “The Tantura Case in Israel: The Katz Research and Trial,” Journal of Palestine Studies, Cilt. 30, No. 3 (İlkbahar 2001), s. 19-39.

ore.exeter.ac.uk Pappé, Teddy Katz’ın Tantura üzerine yaptığı araştırmayı ve ardından gelen hakaret davasını inceliyor, katliamın (teslim olduktan sonra yaklaşık 200 köylünün vurulması) ve akademik tepkinin ayrıntılı anlatımlarını sunuyor.

Ilan Pappé – Filistin’in Etnik Temizliği (2006). Pappé’nin kitabı, Tantura’yı daha geniş 1948 etnik temizliği içine yerleştiriyor, Dalet Planı’nın komutanlara kovma veya öldürme konusunda nasıl açık çek verdiğini ve Tantura’nın tam kuşatılmasının doğrudan katliama yol açtığını anlatıyor.

Benny Morris – Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947–1949 (1988) ve 1948: İlk Arap-İsrail Savaşının Tarihi (2008). Morris, 1948 göçünün nedenlerini belgeliyor ve İsrail tarafından işlenen katliamları kaydediyor. Yaklaşık 24 katliam olayı ve İsrail güçleri tarafından öldürülen yaklaşık 800 Filistinli sivil/savaş esiri olduğunu belirtiyor.

Avi Şlaim – Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası (2000). Şlaim, İsrail’in 1948 sonrası politikaları hakkında bağlam sunuyor, liderliğin mülteci geri dönüşüne izin vermeyi reddetmesini ve askeri güce (“demir duvar”) dayanmasını gösteriyor. Bu bağlam, Tantura gibi vahşetlerin neden sistematik olarak inkâr edildiğini açıklamaya yardımcı oluyor.

Nur Masalha – Filistinlilerin Sürgünü: Siyonist Siyasi Düşüncede Nakil Kavramı, 1882-1948 (1992). Masalha’nın araştırması, Arapların “nakli” (sürgünü) fikrinin 1948’den çok önce Siyonist liderler tarafından tartışıldığını gösteriyor ve Tantura gibi köylerin boşaltılmasının anlık bir karar olmadığını, ideolojik hedeflerle uyumlu olduğunu ortaya koyuyor.

Velid Halidi – “Dalet Planı: Filistin’in Fethi İçin Ana Plan,” Middle East Forum (1961) / Journal of Palestine Studies yeniden basımı (Sonbahar 1988). Halidi, Plan D’yi “Filistin’in fethi için bir ana plan” olarak adlandırıyor ve köyleri yok etme ve nüfusları kovma talimatlarını ayrıntılarıyla anlatıyor, bu da Tantura’da yaşananlarla doğrudan ilgilidir.

Velid Halidi – Geriye Kalan Her Şey: 1948’de İşgal Edilen ve Boşaltılan Filistin Köyleri (1992). Halidi’nin ansiklopedik çalışması, Tantura’nın işgalini ve nüfusunun boşaltılmasını belgeliyor. (Kanıtlar daha sonra ortaya çıktığı için katliamdan bahsetmeyi istemeden atlamıştır). Tantura’nın 1948 öncesi demografik ve coğrafi verilerini sunar.

Salih Abdülcevad – “Siyonist Katliamlar: 1948 Savaşında Filistin Mülteci Sorununun Yaratılması,” Filistin Hafızasında Katliamlar (Arapça, 2007). Abdülcevad, 1948’de İsrail güçlerinin cinayet veya katliam işlediği en az 68 köyü listeliyor. Araştırması, Tantura da dahil olmak üzere yaygın şiddetin kapsamlı bir görünümünü sunuyor.

BADIL Kaynak Merkezi – Al-Majdal Dergisi, Sayı No.7 (Sonbahar 2000), makale “Katliamlar ve Nekbe.” 1948’de 30’dan fazla katliamın meydana geldiğini belirten araştırmayı özetliyor. İsrailli bir kaynağın 100’den fazla yerde vahşet yaşandığını öne sürdüğünü ve Tantura’nın başlıcaları arasında adlandırıldığını aktarıyor.

Haaretz (Adam Raz) – “Popüler Bir İsrail Plajında Filistinlilere Ait Toplu Mezar Var, Gaziler İtiraf Ediyor – Ama Kimsenin Umurunda Değil,” Haaretz, 20 Ocak 2022. “Tantura” filmindeki Aleksandroni gazilerinin yeni tanıklıklarını bildiriyor; toplu katliamı doğruluyor ve Dor Plajı otoparkının en az bir toplu mezarı (yaklaşık 200 kurban) kapladığını belirtiyor.

The Guardian (Bethan McKernan) – “Birleşik Krallık araştırması, 1948’deki İsrail’in Filistin köyü katliamındaki toplu mezar alanlarını ortaya çıkardı,” The Guardian, 25 Mayıs 2023. theguardian.com Forensic Architecture’ın hava görüntüleri ve tanıklıkları kullanarak yaptığı araştırmayı kapsıyor; bu araştırma Tantura’da iki olası toplu mezar alanı tespit etti ve Adalah tarafından bunları korumak için yasal bir dilekçeye yol açtı.

The Guardian (Ian Black) – “1948: Felaket değil, diyor İsrail, Nekbe terimi Arap ders kitaplarından yasaklanırken,” The Guardian, 23 Temmuz 2009. theguardian.com İsrail Eğitim Bakanlığı’nın Arap vatandaşları için okul kitaplarından “Nekbe”yi çıkarmasını tartışıyor, bu da Filistin tarihinin kurumsal sansürüne bir örnektir. Gideon Sa’ar ve Netanyahu gibi yetkililerin Nekbe referanslarını İsrail karşıtı propagandayla eşitlediğini aktarıyor.

El-Cezire – “Filistinliler, Tantura’daki İsrail katliamları için soruşturma çağrısında bulunuyor,” Al Jazeera English, 22 Ocak 2022. aljazeera.com Tantura belgeseline ve Haaretz haberine verilen tepkileri kapsıyor. Filistin Yönetimi’nin uluslararası hesap verebilirlik çağrısını içeriyor, İsrail arşivlerinin ve tarihçilerinin (Morris, Pappé) konuyu nasıl ele aldığını ve Pappé’nin 1948’i bir etnik temizlik vakası olarak adlandırdığı için 2008’de nasıl dışlandığını belirtiyor.

Mondoweiss (Jonathan Ofir) – “Yeni belgesel gösteriyor: İsrail’de Nekbe inkârı uzun ve derin,” 21 Ocak 2022. Alon Schwarz’ın Tantura belgeselini ve İsrail’in inkâr tarihini inceliyor. Tantura’da “200’den fazla Filistinlinin Siyonist bir milis tarafından vurulduğunu” belirtiyor ve kurbanları içeren bir toplu mezarın (35 x 4 m) boyutlarını veriyor. Ayrıca Katz’ın yaşadığı çileyi ve gazilerin hakaret davasını anlatıyor mondoweiss.net.

Mondoweiss – “Tantura Yolunda: Hala Gabriel ile Röportaj,” 27 Ağustos 2015. mondoweiss.net Tantura’dan bir mültecinin kızı olan film yapımcısı Hala Gabriel ile röportaj. Tantura’ya saldıran Aleksandroni komutanı (Benzion Pridan) ile görüşmesini ve onun yarım ağızla yaptığı özrü anlatıyor, torunlar için çözülmemiş travmayı ve faillerin inkârını vurguluyor.

Zohrot – Tanıklık: Yael’den “Tantura Katliamı Üzerine”, 3 Mart 2024. zochrot.org Tantura hikâyesini susturmaya karışan bir Aleksandroni gazisinin kızının kişisel anlatımı. Utancını ifade ediyor ve inkârın nesiller arası etkisini ve 2022 Tantura filminin babasının yalanlarını nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.

Forensic Architecture & Adalah – “Tantura’da İnfazlar ve Toplu Mezarlar, 23 Mayıs 1948” (Rapor, 2023). Hava fotoğrafları, hayatta kalanların tanıklıkları (örneğin, Adnan Yahya) ve 3D modeller kullanılarak sahilde bilinen bir toplu mezar doğrulandı ve caminin yakınındaki eski bir meyve bahçesinde ikinci bir mezar keşfedildi. Teslim olduktan sonra infaz edilenler için mezarların kazıldığını doğruluyor forensic-architecture.org. Bu alanları işaretlemeye dönük hukuki çabayı destekleyen ortak proje.

BADIL – “Devam Eden Nekbe” ve son yerinden edilme bağlamı. IMEU’nun Dalet Planı açıklayıcısından: İsrail’in 1948’den sonra, 1948 sınırları içinde ve 1967’de işgal edilen topraklarda sürgün politikalarını sürdürdüğünü ve bunun Filistinlilerin “devam eden Nekbe” olarak adlandırdığı şeyi körüklediğini belirtiyor. Modern örnekler ve hatta alıntılar sunuyor (örneğin, Smotriç’in 2021’de Filistinlileri sürme hakkındaki açıklaması) imeu.org.

Haaretz (Görüş, Yoav Gelber) – “Tantura Miti: Filistinli Köylülerin Bir Katliamdan Hiç Bahsetmemiş Olması Mantıksız,” Haaretz, 7 Ekim 2022. (İkincil kaynaklar aracılığıyla referans verilmiştir). Gelber başlangıçta Tantura’dan şüpheleniyordu ancak 2022’ye gelindiğinde Filistinli tanıkların aslında bundan bahsettiğini kabul etti ve kendi önceki şüpheciliğini çürüttü (kanıtlar arttıkça bazı İsrailli tarihçiler arasında bir değişim olduğunu gösteriyor).

Reuters – “İsrail, ‘felaket’ terimini Arap okullarından yasakladı,” 22 Temmuz 2009. The Guardian’ın “Nekbe”nin ders kitaplarından yasaklanması hakkındaki haberini yansıtıyor ve politika düzeyinde resmi bastırmayı gösteriyor.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English