Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tantura katliamı: İsrail’in örtbas ettiği savaş suçu

Yayınlanma

Gazeteci Thomas Karat tarafından kaleme alınan bu makale, 1948 Nekbe’si sırasında Filistin’in Tantura köyünde yaşanan ve on yıllarca örtbas edilen vahşi katliamı mercek altına alıyor. Karat, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrail milislerinin silahsız köylüleri nasıl infaz ettiğini, bu savaş suçunun nasıl gizlendiğini ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Teddy Katz gibi isimlerin nasıl acımasız bir tepkiyle karşılaştığını detaylandırıyor. Makale, Tantura’yı Filistin’in daha geniş çaplı etnik temizliği bağlamına oturtarak, İsrail’in süregelen inkâr politikalarını ve bu bastırılmış tarihlerle yüzleşmenin adalet ve uzlaşma için taşıdığı acil önemi inceliyor.


Tantura: Örtbas edilen savaş suçunun yıldönümü

İsrail’in bugüne kadar yankılanan katliamı örtbas edişi

Thomas Karat

16 Mayıs 2025

Giriş

23 Mayıs 1948’de, Nekbe (“Felaket”) Filistin geneline yayılırken, Karmel sahilindeki Tantura adlı küçük balıkçı köyü vahşi bir katliama sahne oldu. Bir gece ve bir gün boyunca, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrailli milis güçleri, teslim olduktan sonra silahsız onlarca Filistinli köylüyü infaz etti. Kurbanların çoğu —aralarında gençlerin de bulunduğu genç erkekler— soğukkanlılıkla vuruldu ve cesetleri deniz kenarında aceleyle kazılmış toplu mezarlara atıldı. On yıllar boyunca Tantura katliamı şiddetle gizlenen bir sır olarak kaldı. Hayatta kalanların tanıklıkları korkuyla bastırıldı ve İsrail’in resmi anlatısı 1948 olaylarını kahramanca terimlerle sunarak sivillere yönelik herhangi bir sistematik şiddeti reddetti. Theodore “Teddy” Katz adında İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi, 2000 yılında titiz sözlü tarih araştırmasıyla gerçeği nihayet ortaya çıkardığında, acımasız bir tepkiyle —davalar, kamuoyunda aşağılama ve çalışmalarının bastırılması— karşılaştı. Tantura olayı, İsrail akademisinin ve toplumunun Nekbe’nın rahatsız edici tarihlerini nasıl susturduğunun bir simgesi hâline geldi.

Bugün Tantura’nın kalıntıları üzerine inşa edilmiş hareketli bir İsrail tatil beldesi olan Dor Plajı’nda, bir Nekbe anma katılımcısı, silinmiş Filistin köyünün eski bir fotoğrafını kaldırıyor. Güneşlenenlerin ve yüzenlerin altında, 1948’in işaretsiz toplu mezarları yatıyor.

Bu araştırma makalesi, Tantura’nın hikâyesini —katliamın kendisini, Filistinli hayatta kalanların ve hatta İsrail askerlerinin itiraflarını içeren görgü tanıklarının ifadelerini ve bu vahşeti tarihten silmeye çalışan sonraki örtbası— gün yüzüne çıkarıyor. Katz’ın tezinin yasal ve kurumsal güçler tarafından nasıl ezildiğini inceleyecek, bu olayı İsrail tarih yazımındaki daha geniş bir inkâr örüntüsü içine yerleştireceğim. Ayrıca Tantura’yı bağlamına oturtacağım: Münferit bir olaydan ziyade, hem Filistinli tarihçilerin hem de Ilan Pappé, Benny Morris ve Avi Shlaim gibi İsrail’in kendi “Yeni Tarihçileri”nin (hepsiyle röportaj yaptım) belgelediği gibi, 1948’deki daha geniş bir etnik temizlik kampanyasının parçasıydı. Onların araştırmaları —Nur Masalha, Velid Halidi ve Salih Abdülcevad gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla birlikte— Tantura’da yaşananların, Filistinli mülteci sorununu yaratan sürgün ve katliamlar mozaiğinin bir ipliği olduğunu ortaya koyuyor. İsrail propagandasının ve devlet kurumlarının bu hakikatleri sistematik olarak —Nekbe’yi çıkarmak için ders kitaplarını sansürleyerek, vahşetler hakkında şüphe uyandırmak için Hasbara (propaganda) argümanlarını kullanarak, muhalif tarihçileri hain veya sahtekâr olarak karalayarak ve Filistin hafızasını ve sözlü tarihini bastırarak— nasıl inkâr ettiğini veya gizlediğini inceleyeceğim. Son olarak, bu inkârın bugünkü mirasını ele alıyorum, hâlâ tanınma ve geri dönüş arayan Tantura kurbanlarının torunlarından dinliyor ve İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlileri devam eden yerinden etmesiyle bağlantılar kuruyorum. Vurgulamak istediğim noktayı desteklemek için Tantura katliamından hayatta kalan iki kişiyle görüştüm; biri Ürdün’de yaşlı bir hanımefendi, diğeri ise Almanya’da bir beyefendi. Her iki röportaj da Youtube kanalımda mevcut.

1948’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura’nın hayaletleri hâlâ bugüne musallat oluyor. Bu gömülü gerçekle yüzleşmek sadece tarihsel bir adalet eylemi değil, aynı zamanda bugüne kadar şiddeti sürdüren sömürgeci mitleri yıkmak için gerekli bir adım. Aşağıda, kasıtlı olarak unutturulmuş bir katliama —ve hatırlamanın acil ahlaki zorunluluğuna— doğru bir yolculuk yer alıyor.

Tantura katliamı: 22-23 Mayıs 1948 gecesi

22-23 Mayıs 1948 gecesi karanlığında, Filistin kıyı köyü et-Tantura Siyonist güçlerin eline geçti. Hayfa’nın yaklaşık 35 kilometre güneyinde bulunan ve yaklaşık 1500 sakini olan Tantura, o zamana kadar savaşın saldırılarından kurtulmuştu. Fakat İsrail’in devlet ilanından bir hafta sonra, Aleksandroni Tugayı’nın (sonrasında İsrail ordusu olacak olan Haganah’ın bir birimi) 33. Taburu köyü ele geçirmek için bir saldırı başlattı. Yaklaşık 20 köylünün çatışarak öldüğü ve geri kalanının teslim olduğu bildirilen kısa bir savaştan sonra, galipler aniden ve vahşice mağluplara yöneldi.

23 Mayıs’ta şafak sökerken, işgal altındaki köy terör sahnelerine tanık oldu. İsrail askerleri silahsız Filistinli esirleri topluca infaz etmeye başladı. Almanya’da görüştüğüm erkek kurtulan Dr. Adnan Yahya, genellikle NAZİ Almanyası ile ilişkilendirdiğimiz, burada tekrarlamayacağım kadar korkunç sahneler anlattı. Kuzeni Feyza Yahya, Ürdün’de onu ziyaret ettiğimde bu anlatıyı tamamladı, ancak bir kadının bakış açısından, çünkü İsrailliler erkeklere ve kadınlara farklı şeyler yapmıştı.

Tantura 1948, “Halksız Topraklar” yıkılmadan önce böyle görünüyordu.

Hem Filistinli hayatta kalanların hem de Aleksandroni gazilerinin ifadelerine göre, katliam iki ayrı aşamada gerçekleşti:

Aşama 1: Cinnet: Tantura’nın kalan köylüleri beyaz bayrakları kaldırdıktan hemen sonra bir silah sesi duyuldu —ya başıboş bir keskin nişancı ya da panik kaynaklı bir karışıklık— ve buna karşılık Aleksandroni birlikleri kanlı bir cinnet geçirdi. Tanıklar, öfkeli askerlerin gözaltındaki kalabalıkların üzerine kurşun yağdırmaya başladığını hatırlıyor. İsrailli bir görgü tanığı daha sonra, teslimiyetten sonra özellikle sevilen bir Yahudi savaşçının keskin nişancı ateşiyle vurulduğunu ve bunun yoldaşlarını kanlı bir çılgınlığa sürüklediğini söyledi. Bu ilk şiddet patlamasında en az 70 ila 100 Filistinli köylü olay yerinde öldürüldü. Hayatta kalanlar, “İnsanları sıraya dizip sokaklarda vurdular,” diye hatırladı. Haganah’lılar ev ev dolaştı ve bir anlatıda belirtildiği gibi, teslim olan köylülere “hiç merhamet gösterilmedi”.

Aşama 2: Sistematik infazlar: İlk cinnet yatıştıktan sonra daha kasıtlı bir katliam izledi. İsrail istihbarat subayları ve yerli paramiliter üyeler (Zihron Yakov ve Binyamina gibi yakındaki Yahudi kolonilerinden yerleşimciler dahil) kalan Filistinli erkek ve kadınları ayrı gruplara ayırdı ve erkekleri teker teker sistematik olarak infaz etti. İsim listeleri kullanarak, savaşmış olabileceğinden veya silah saklıyor olabileceğinden şüphelenilen tüm erkekleri aradılar. Özünde, kurbanların çoğu savaşta hiçbir rolü olmayan sıradan silahsız köylülerdi. Dehşete düşmüş bazı Yahudi askerler de dahil olmak üzere görgü tanıkları daha sonra, her seferinde yedi ila on kişilik bağlı esir gruplarının ya köy mezarlığına ya da caminin yanındaki bir duvara götürülüp başlarının arkasından vurulduğunu ifade etti. Bu “temizlik” operasyonu, yaklaşık 100 erkek daha infaz edilene kadar devam etti. Sadece Zihron Yakov’dan birkaç Aleksandroni subayının çok fazla masum insanın “düşman” olarak öldürüldüğünü protesto etmesiyle, kan banyosu gecikmeli olarak durduruldu. Dr. Adnan Yahya ayrıca bana, özellikle kurbanın ailesinin gözleri önünde gerçekleşen, korkunç bir intikam tecavüzünden de bahsetti.

23 Mayıs’ın sonunda bilanço şaşırtıcıydı. Çatışmada öldürülen yaklaşık yirmi kişi de eklendiğinde, Tantura’dan yaklaşık 200 ila 250 Filistinli, köyün teslim olmasından sonra katledilmişti. Ölüleri gömmekle görevlendirilen bir Yahudi Aleksandroni askeri daha sonra toplam 230 ceset saydığını hatırladı. Köyde kalan 13-30 yaşları arasındaki neredeyse tüm erkekler infaz edildi. Sadece bir avuç genç erkek, ya cesetlerin altına saklanarak ya da sempatik Yahudi komşuların son dakika müdahalesiyle hayatta kaldı. Tantura’yı 1948 savaşında tanık olduğu “en utanç verici” olaylardan biri olarak tanımlayan Aleksandroni gazisi Joel Solnik, “Kimseyi sağ bırakmadılar,” diye itiraf etti.

Hayatta kalan Filistinlilerin tanıklıkları o saatlerin korkunç bir resmini çiziyor. Bazı kadınlar ve çocuklar, kocalarının, babalarının veya erkek kardeşlerinin silah zoruyla götürülüp bir daha geri dönmediklerine tanık oldu. 1948’de küçük bir çocuk olan Mustafa Mısri, daha sonra askerlerin tüm ailesini gözlerinin önünde infaz etmesini izlediğini anlattı. On yıllar sonra, araştırmacı Teddy Katz ile konuşurken Mısri’nin sesi hâlâ travmayla titriyordu: “İnanın bana, bu şeylerden bahsedilmemeli… Bizden intikam almalarını istemiyorum. Bize sorun çıkaracaksınız,” diye yalvardı, gerçeği söylemenin bile misillemeye davetiye çıkarabileceğinden dehşete düşmüştü. Korku ve kederin ağırlığı pek çok hayatta kalanı sessiz tuttu.

Araştırmacı Teddy Katz, tanıklıkların olduğu kasetlerini dinliyor.

Doğrudan öldürülmeyenler acımasız bir kaderle karşılaştı. Katliamın ardından Haganah, kalan tüm köylüleri —kadınları, çocukları ve yaşlıları— toplayıp yakındaki sahile yürüttü. Aileler parçalandı: “savaşacak yaştaki” erkekler ayrılıp 18 aylığına gözaltı kamplarına gönderilirken, topluluğun geri kalanı kamyonlara yüklenip bölgeden sürüldü. Çoğu, Hayfa ile Tel Aviv arasında yıkımdan kurtulan tek Filistin köylerinden biri olan (ironik bir şekilde komşu Yahudi yerleşimlerinin emeğine ihtiyaç duyulduğu için) Fureydis’e ve Cisr ez-Zerka’ya gitti. Bu bile geçiciydi; nihayetinde, esaretten kurtulan Tantura’nın erkekleri sürgüne gönderildi, yerinden edilmiş ailelerine katılmak üzere (o zamanlar Ürdün kontrolündeki) Batı Şeria’ya gönderildi. Birkaç Tantura ailesi, kendilerine kefil olan Yahudi tanıdıklarının şahsi müdahalesi sayesinde yeni İsrail devleti içinde kalmayı başardı. Bu, İsrail’in şu anda Gazze ve Batı Şeria’ya saldığı vahşete tanık olurken bile, tüm Yahudilerin veya daha doğrusu İsraillilerin intikamcı katiller olmadığını bize hatırlatmalı.

Bu arada, Tantura bir köy olarak var olmaktan çıktı. Sakinleri öldürüldükten veya sürüldükten sonra, Siyonist güçler alabildiklerini yağmaladı ve köyü haritadan silmek için hızla harekete geçti. Haziran 1948 tarihli bir İsrail belgesinde şöyle deniyor: “Toplu mezarı hallettik ve her şey yolunda.” Gerçekten de, cellatlar suçlarını örtbas etmek için çalışmışlardı: Hayatta kalanlar daha sonra silah zoruyla ölüleri gömmek için hendek kazmaya zorlandıklarını hatırladılar. En az bir büyük toplu mezar, Filistinli esirler tarafından köy mezarlığında kazıldı ve cesetlerle dolduruldu, sahile yakın başka bir mezar ise orada infaz edilenlerle dolduruldu. Dr. Adnan Yahya, kameraya, arkadaşıyla birlikte makineli tüfeklerle karşı karşıya kalarak, arkadaşının yaralı babasını —hâlâ hayattayken— toplu mezara atmak zorunda kaldıklarını anlattı.

Haziran ortasına gelindiğinde, İsrail ordusu karargâhına “köydeki gömülmemiş cesetlerin” koku ve hastalığa neden olduğuna dair şikayetler ulaştı ve bu da ordunun kurbanları düzgün bir şekilde gömmeyi bitirmek için defin ekipleri göndermesine neden oldu. Sonraki aylarda, Tantura’nın evlerinin kalıntıları sistematik olarak yıkıldı veya toprakları üzerine kurulan yeni bir İsrail kibutzu (Nahşolim kibutzu) bünyesine dahil edildi. Mezar yerleri bile gizlendi: Ana toplu mezarın bir kısmı daha sonra Dor Plajı tatil beldesi için bir otopark olarak asfaltlandı ve burada hiçbir şeyden habersiz plaj müdavimleri bütün bir topluluğun kalıntıları üzerinde güneşleniyor.

Fakat bir ev bugüne kadar ayakta kaldı. Tesadüfen bu ev Dr. Adnan’ın ailesine aitti ve Dr. Adnan’a yeğeni Hala Gabriel’in evi ziyaret edebildiği bir klip gösterdiğimde kendi duygularımı tarif etmekte zorlanıyorum. YouTube kanalıma abone olduysanız, bu hikâyeyi yayınladığımda (umarım) bilgilendirileceksiniz.

Hala Gabriel, Tantura’dan geriye kalan tek bina olan ailesinin evinin kalıntılarında oturuyor.

Tantura’da yaşananlar, mikro düzeyde bir etnik temizlikti. İsrailli bir subay, Katz’a 1948’de her yerli komutanın “teslim olsalar da esir alınsalar da sakinlere uygun gördüğü şekilde davranma konusunda tam yetkiye sahip olduğunu” açıkça teyit etti. Olağan Haganah taktiği, köyleri üç taraftan kuşatmak, bir “kaçış koridoru” açık bırakmak ve sakinleri kaçmaya zorlayarak terörize etmekti (büyük esir nüfuslarıyla uğraşmaktan kaçınmak için birçok köyde kullanılan bir yöntem). Ancak Tantura’da zayıf koordinasyon, karadan ve denizden tam bir kuşatmaya yol açarak sakinleri içeride hapsetti. Kaçış yolu olmayan 1500 Filistinli, işgalcilerin eline düştü ve bu da ardından gelen katliam ve toplu sürgüne yol açtı. İsrail’in muhalif tarihçilerinden Ilan Pappé, katliamın bu koşulların doğrudan sonucu olduğunu belirtiyor: “Bu kadar büyük bir köyün işgalcinin elinde toplanması… Cinneti, katliamı ve infazları üretti,” diye yazdı. Bazı Aleksandroni savaşçıları katliamı “güvenlik” önlemi olarak —potansiyel direnişi ortadan kaldırmak— meşrulaştırırken, diğerleri sadece intikam aldı veya kişisel hesaplarını gördü. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Bütün bir köy yok edildi. Tantura, 1948’de katliama maruz kalan Filistin yerleşimlerinin acı listesine katıldı, yıllar sonra ancak gün ışığına çıkacak onlarca bu türden vahşetten biriydi.

Tarihi susturmak: Teddy Katz olayı ve İsrail akademisinin tepkisi

1948’den sonra elli yılı aşkın bir süre boyunca Tantura katliamı özenle korunan bir sır olarak kaldı. Resmi İsrail tarihleri, Tantura’nın düşüşünü normal bir askeri zafer olarak tanımladı, belki köyün Arap sakinlerinin “kaçtığını” veya esir alındığını belirtti, fakat toplu infazlardan hiç bahsetmedi. Artık kamplara dağılmış mülteciler olan Filistinli hayatta kalanlar kesinlikle hatırlıyordu —katliamın hikâyesi aileler içinde fısıltılarla aktarılıyordu— ancak onların anlatılarının İsrail toplumunda veya akademisinde bir platformu yoktu, ki bu da devletin doğuşuna kasıtlı vahşetlerin eşlik ettiğini büyük ölçüde inkâr ediyordu. Bu sessizlik duvarı nihayet 1990’ların sonlarında, beklenmedik bir kişi sayesinde aşıldı: Hayfa Üniversitesi’nde İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi (ve kendini Siyonist olarak tanımlayan) Theodore “Teddy” Katz.

O zamanlar 50’li yaşlarında olan Katz, Hayfa bölgesindeki köylerin 1948’deki tahliyesini araştıran bir yüksek lisans tezine başladı. Arapçayı akıcı bir şekilde konuşan Katz, Umm Zinat ve Tantura gibi köylerde neler olduğunu yeniden yapılandırmak için sözlü tarihi —tanıklarla yapılan ses kayıtlı röportajları— kullanmaya karar verdi. Birkaç yıl boyunca Katz, hem Filistinli hayatta kalanlarla (İsrail’de ve Batı Şeria/Gazze’de, ayrıca bazıları sürgünde olanlarla) hem de Aleksandroni Tugayı’nın Yahudi gazileriyle konuşarak 60 saatten fazla röportaj yaptı. Bu çığır açıcıydı; o zamana kadar çok az İsrailli akademisyen, hatta hiçbiri, 1948’in Filistin sözlü tanıklıklarını aramaya zahmet etmemişti. Katz’ın araştırması sansasyonel bulgular ortaya çıkardı: Tezinin bir bölümünde, Tantura’daki katliamı tüyler ürpertici ayrıntılarla belgeledi ve teslim olduktan sonra yaklaşık 200 silahsız köylünün öldürüldüğü tahmininde bulundu. Özellikle, Katz, katılan Aleksandroni askerlerinin kendilerinden doğrulayıcı ifadeler almıştı, aksi takdirde, daha sonra belirttiği gibi, çalışması muhtemelen tamamen göz ardı edilecekti. Bir gazi ona açıkça, “Orada utanç verici şeyler oldu… Kimseyi sağ bırakmadık,” dedi. Bir diğeri 200’den fazla ceset saydığını itiraf etti. Katz, suçu ima eden birkaç gizliliği kaldırılmış İsrail ordusu belgesini bile ortaya çıkardı: Tantura’daki birliklerin “usulsüzlükleri” hakkında bir rapor ve salgınları önlemek için bir “toplu mezarla” ilgilenilmesi gerektiğine dair bir tugay bildirisi. Tez, parça parça, Tantura’nın bir savaş suçuna tanık olduğuna dair mahkûm edici bir dava oluşturdu.

Mart 1998’de Katz, “Arapların 1948’de Güney Karmel Dağı Eteklerindeki Köylerden Göçü” başlıklı tezini Hayfa Üniversitesi’ne sundu. Tez büyük bir başarıyla geçti ve bölümdeki en yüksek notu aldı. Kısa bir an için, bu uzun süredir bastırılmış hikâyenin akademik kanallar aracılığıyla tarihsel kayıtlara girebileceği görülüyordu. Ancak Ocak 2000’de Katz’ın bulgularının haberi İsrail medyasına ulaştı ve tepki ani ve şiddetli oldu. İbranice günlük gazete Ma’ariv, Tantura katliamı hakkında manşet bir makale yayımlayarak Katz’ın ifşaatlarını genel kamuoyuna duyurdu. Neredeyse derhal, Aleksandroni Tugayı’nın öfkeli gazileri (birçoğu hâlâ kendilerini İsrail’in bağımsızlık savaşının kahramanları olarak görüyordu) inkârda birleşti. Katz’a karşı bir karalama kampanyası başlattılar, hiçbir katliamın asla gerçekleşmediğini ve Katz’ın itibarlarını lekelediğini şiddetle savundular. Günler içinde, Aleksandroni Gaziler Derneği, Katz’a karşı 1 milyon şekelden fazla tazminat talep eden bir hakaret davası açtı.

Ardından gelenler, İsrail akademisinin ulusal mitleri korumadaki rolünün çarpıcı bir örneğiydi. Hayfa Üniversitesi, öğrencisini savunmak yerine Katz’ı adeta kurtların önüne attı. Üniversite yetkilileri, özellikle Eretz İsrael (İsrail Diyarı) Çalışmaları Bölümü’ndeki (genelde milliyetçi anlatılarla aynı çizgide olan bir bölüm) kıdemli öğretim üyeleri, derhal Katz’ın yetkinliği ve dürüstlüğü hakkında şüphe uyandırdı. Araştırmasının kusurlu hatta uydurma olduğunu ima ettiler ve kurumsal desteği geri çektiler. Mükemmel tezi için özel bir ödül alması planlanan Katz, adının programdan kelimenin tam anlamıyla daksille silindiğini gördü. Üniversitedeki statüsü, uzaklaştırılmış bir öğrencininkine eşdeğer hâle geldi ve akademik bir kariyer umutları bir anda suya düştü. Mesaj açıktı: Kahraman Siyonist anlatıyla çelişen bir katliamı ortaya çıkararak Katz, akademinin bekçilerinin gözünde bir ihanet eylemi işlemişti.

Bu düşmanca iklime rağmen Katz, mahkemede çalışmalarını savunmaya hazırlandı. İsrail’deki Filistinli bir hukuk merkezi olan Adalah’ın (ona yardım etmeye istekli birkaç kişiden biri) yardımıyla, gönüllü avukatlardan oluşan bir ekip topladı. Hakaret davası Aralık 2000’de başladı. Ardından gelen mahkeme salonu dramasında, gerçek usule ilişkin saldırıların gerisinde kaldı. Savcılık, Katz’ın 200 sayfalık tezini didik didik etti ve küçük tutarsızlıklara —yüzlerce referans arasından bir avuç atıf hatası ve hafif yanlış çevirilere— odaklandı. Örneğin, bir keresinde Katz’ın bir tanığın sözlerinin İbranice özetinde “Naziler” yerine “Almanlar” kullanılmıştı; bir diğerinde ise, bir hayatta kalanın açıkça belirtilmeyen (ancak ima açıktı) bir anlatısından bir katliam çıkarımı yapmıştı. Bunlar, genel katliam anlatısının esaslı reddi değil, önemsiz detaylardı. Esasında, tezdeki 230 spesifik referanstan en az 224’ünün doğru ve tartışmasız olduğu bulundu. Katz’la konuşan eski askerlerden hiçbiri, kaydedilmiş ifadelerini inkâr etmek için kürsüye çıkmaya cesaret edemedi. Bununla birlikte, İsrail medyası ve akademisi, Katz’ı itibarsızlaştırmak için birkaç tutarsızlığa odaklandı.

İki günlük duruşmanın ardından Katz’ın avukatları iyimserdi: Savcılık dipnotlara yönelik saldırılarını tüketmişti ve meselenin özü —toplu katliamların görgü tanığı delilleri— incelenmek üzereydi. Katz ve destekçileri, bu kasetler ve transkriptler mahkemede yayınlanırsa, Tantura gerçeğinin nihayet kamuoyunda duyulacağına inanıyordu. Fakat o an hiç gelmedi. Muazzam baskı altında ve sağlık durumu kötü olan (Katz haftalar önce felç geçirmişti) Katz, sonunda —bazıları zorlandığını söylüyor— davayı mahkeme dışında çözmek için bir geri çekilme “özrü” imzalamaya ikna edildi. 21 Aralık 2000’de geç saatlerde yapılan bir toplantıda, avukatlarından ikisi yokken Katz, üçüncü bir avukatın (aynı zamanda bir akrabasıydı) tavsiyesine ve üniversitenin hukuk danışmanının pes etmenin kendi çıkarına olduğu yönündeki ısrarlarına uydu. Sağlığı ve mali durumu için endişelenen ailesi ve arkadaşları da ona bu çileye son vermesi için baskı yaptı. Katz, ancak Orwellvari olarak tanımlanabilecek bir ifade imzaladı: Kendi araştırmasını reddetti ve “Kanıtları kontrol edip tekrar kontrol ettikten sonra, şimdi benim için hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, Aleksandroni Tugayı’nın… Köy teslim olduktan sonra Tantura’da insanları öldürdüğü iddiasının hiçbir temeli yoktur,” dedi. Bir katliamın meydana geldiği sonucundan “kendisini ayrı tuttuğunu” belirtti. Aslında, ortaya çıkardığı gerçeği inkâr etmeye, göstermelik duruşmaları andıran zorla bir itirafa zorlanmıştı.

Bu zoraki özrün mürekkebi kurumadan Katz pişman oldu. 12 saat içinde ifadeyi geri çekmeye ve savunmasını yeniden başlatmaya çalıştı. Ancak zarar verilmişti. Yargıç, davayı yeniden açmayı reddetti ve yalnızca Katz’ın uzlaşmasını geri alma hakkının teknik sorusuna odaklandı (ve alamayacağına karar verdi). Böylece hakaret davası, bir katliamın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğine dair herhangi bir adli inceleme yapılmadan sona erdi. İsrail haber kuruluşları, Katz’ın teslimiyetini katliamın bir yalan olduğunun kanıtı olarak duyurdu. Büyük gazeteler onu “sahtekâr” ve “sözde tarihçi” olarak etiketledi ve siyasi nedenlerle bir katliam uydurduğunu öne sürdü. Sağcı yorumcular, “İsrail karşıtı bir anlatının” çürütülmesinden dolayı sevindi. Özellikle acımasız bir şekilde, bazı sol eğilimli İsrailli entelektüeller bile yüklendi; önde gelen gazeteci Tom Segev, “Belki bir katliam vardı ama yanlış tarihçiyle karşılaştı,” diyerek Katz’ın göreve uygun olmadığını ima etti. İsrail kamuoyu büyük ölçüde Tantura’nın asılsız bir söylenti olduğu izlenimiyle bırakıldı. Eğer katliam olmadıysa, o zaman —dolayısıyla— belki de 1948 etnik temizliğine dair Filistin iddialarının hiçbiri doğru değildi. Bu olay böylece, İsrail vahşetine yönelik herhangi bir suçlamanın Arapların uydurması veya hatası olduğu yönündeki rahatlatıcı ulusal miti güçlendirmeye hizmet etti.

Hayfa Üniversitesi içinde cadı avı devam etti. Hakaret davasındaki uzlaşma, resmi tarihin koruyucularını tatmin etmedi. İsrail Devlet Arşivcisi ve diğerleri, üniversiteye Katz’ın yüksek lisans derecesini tamamen geri alması için baskı yaptı. Üniversite, tezi iptal etmek için bahaneler arayarak Katz’ın kasetlerini ve danışmanının davranışlarını incelemek üzere araştırma komiteleri topladı. Sonunda, Katz’ın derecesini (bazı küçük düzeltmeler yaptıktan sonra) korumasına izin verildi, ancak itibarı onarılamaz bir şekilde zedelendi. Akademik çevrelerden kayboldu, fiilen kara listeye alındı. Diğerleri üzerindeki caydırıcı etki açıktı: Hiçbir genç İsrailli akademisyen, yıllarca 1948 katliamları konusuna dokunmaya cesaret edemeyecekti.

Katz’ın yanında duran birkaç İsrailli akademisyenden biri, o zamanlar Hayfa Üniversitesi’nde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Dr. Ilan Pappé idi. Pappé, “post-Siyonist” tarih dediği şeyi teşvik ediyor, İsraillileri 1948’in karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyordu. Katz olayı sırasında Pappé, Katz’ın bazı röportaj transkriptlerini meslektaşlarının okuması için üniversitenin dahili internet sitesinde yayınlayacak kadar ileri gitti. Bu transkriptlerin, hem Arap hem de Yahudi tanıklardan “infazın, çocukların önünde babaların öldürülmesinin, tecavüzün ve işkencenin korkunç tanımlarını” içerdiğini bildirdi. Pappé, “Transkriptleri okuduktan sonra, Katz’ın araştırmasının kalitesi hakkında çekinceleri olsa bile bir dizi insan, Tantura’da ne olduğu konusunda artık hiçbir şüphe duymuyordu,” diye yazdı. Bununla birlikte, Pappé’nin akademik destek toplama çabaları büyük ölçüde karşılıksız kaldı. Kendisini meslektaşları tarafından giderek daha fazla izole edilmiş ve aşağılanmış buldu. Birkaç yıl içinde Pappé de sürülecekti: 2007’de, İsrail’in Nekbe inkârına yönelik sesli eleştirileri nedeniyle ölüm tehditleri ve resmi kınamalar arasında istifa etti ve Birleşik Krallık’ta öğretmenlik yapmak üzere İsrail’den ayrıldı (El-Cezire‘nin belirttiği gibi, Pappé “İsrail toplumundan sert bir tepkiyle karşılaştı” ve 1948’in bir etnik temizlik vakası olduğu konusunda ısrar etmeye devam ettikten sonra Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovuldu). Onunla yaptığım röportajda Pappé, Üniversiteye karşı bir davayı kazanmasına rağmen neden İsrail’den ayrılmak zorunda hissettiğini anlattı.

Ilan Pappé: Siyonist projenin sonuna tanık oluyoruz.

Tantura katliamının susturulması böylece hukuki yıldırma, akademik suç ortaklığı ve medya manipülasyonunun ortaklığıyla başarıldı. Bu, İsrail müesses nizamının ulusal mitolojiyi tehdit eden doğru bir anlatıyı bastırmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. Yine de ironik bir şekilde, hakikati örtbas etme girişimleri yalnızca onun yeniden dirilişini geciktirdi. Katz’ın orijinal kayıtları hayatta kaldı ve on yıllar sonra kamuoyuna (özellikle 2022’de bir belgesel filmde) yeniden ortaya çıkarak bulduklarını doğruladı. Yaşlı askerlerin sessizlik yemini de zamanla çatlamaya başladı; bazı gaziler, hayatlarının sonlarına yaklaşırken, nihayet 1948’de yaptıklarını itiraf ettiler. Göreceğimiz üzere, bu doğrulamalar ortaya çıktı, Katz’ın çalışmalarını haklı çıkardı ve onun hakkında söylenen yalanları çürüttü. Fakat bugünkü hesaplaşmayı incelemeden önce, Tantura’nın 1948’in daha büyük resmine nasıl uyduğunu anlamalıyız. Bu köyde yaşananlar bir anormallik değildi; İsrail devletinin kuruluşuna eşlik eden açık bir sürgün ve katliam modelinin —uzun süredir inkâr edilen, ancak yıllar içinde tarihçiler ve araştırmacılar tarafından kapsamlı bir şekilde belgelenen bir model— parçasıydı.

Tasarlanmış etnik temizlik: Nekbe bağlamında Tantura

Tantura katliamı ve nüfusunun sürülmesi, kontrolden çıkmış bir olay veya savaş sırasındaki bir cinnet olarak göz ardı edilemez. Bu, 1948 savaşı sırasında, Siyonist güçlerin yeni İsrail devleti için toprak fethederken uyguladığı daha geniş bir “etnik temizlik” politikasının bir düğüm noktasıydı. Yıllarını gizliliği kaldırılmış İsrail arşivlerini araştırarak geçiren İsrailli “Yeni Tarihçi” Benny Morris, açıkça şu sonuca vardı: “Filistinlilerin kökünden sökülmesi olmadan bir Yahudi devleti ortaya çıkamazdı.” Başka bir deyişle, Filistinlilerin toplu sürgünü savaşın tesadüfi bir yan ürünü değildi; İsrail’in yaratılmasının bir ön koşuluydu. Kendisiyle yaptığım röportajın bağlantısı aşağıdaki kaynaklar listesinde.

1947’nin sonlarından 1948’e kadar, yaklaşık 750 bin Filistinli (İsrail olan bölgenin Arap nüfusunun dörtte üçü) sistematik olarak yerinden edildi veya baskı altında kaçtı ve 400’den fazla kasaba ve köy sakinlerinden boşaltıldı. Haganah tarafından Mart 1948’de yayınlanan bir ana plan olan Dalet Planı (Plan D) sahneyi hazırladı. Tarihçi Velid Halidi’nin tanımladığı üzere, Dalet Planı kelimenin tam anlamıyla “Filistin’in fethi için bir ana plandı.” İsrailli komutanlara, Yahudi devletine (ve ötesine) tahsis edilen toprağı güvence altına almak için köyleri yok etme ve sakinleri kovma yetkisi verdi. Planın yönergeleri açıkça köylerin kuşatılmasını, aranmasını ve silahsızlandırılmasını ve direniş durumunda “nüfusun sınırlar dışına sürülmesini” gerektiriyordu. Sonraki aylarda bu talimatlar büyük ölçekte uygulamaya konuldu. 1948’in sonunda 500’den fazla Filistin yerleşimi boşaltılmıştı; birçoğu yerle bir edildi, diğerleri Yahudi göçmenlerle yeniden iskan edildi ve yeniden adlandırıldı. Filistin halkının topraklarındaki varlığı siliniyordu; bu Filistinlilerin en-Nekbe olarak bildiği süreçti.

1948’de kaçan Filistinli köylüler

Tantura’nın kaderi bu siyasi çerçevenin doğrudan bir sonucuydu. Kıyıdaki stratejik konumu, onu savaşın başlarında bir hedef hâline getirdi. Haganah’ın Hayfa’nın güneyindeki kıyı “temizliği” operasyonlarının bir parçası olarak, Aleksandroni Tugayı birlikleri önceki haftalarda Kefr Lam ve es-Sarafand gibi köyleri halihazırda boşaltmıştı. Aleksandroni’nin standart hareket tarzı, saldırı sırasında sakinleri —onları yakalamak yerine kaçmaları için bir yol vermek— kovmaktı. Fakat bir nüfus kaçamazsa veya kaçmazsa (Tantura’da olduğu gibi), daha sert önlemler alındı. Tugay komutanının teslim olan Araplarla “uygun gördüğü gibi yapma” konusundaki “tam yetkisi”, Tantura’da ve başka yerlerde, terör aşılamayı amaçlayan yargısız infazlar ve katliamlarla sonuçlandı. Tarihçi Ilan Pappé, Filistin’in Etnik Temizliği adlı ufuk açıcı kitabında, 1948’deki sürgün kampanyasını birden fazla katliamın nasıl noktaladığını — nisanda Deyr Yasin’den (İrgun/Lehi milisleri tarafından 100’den fazla kişinin katledildiği) temmuzda Lidda’ya (İzak Rabin komutasındaki askerler de dahil olmak üzere İsrail birlikleri tarafından 200’den fazla kişinin katledildiği) ve ekimde el-Devayime’ye (bir İsrail biriminin 100’den fazla köylüyü öldürdüğü)— belgeliyor.

Bu türden kaç vahşet yaşandı? İsrailli tarihçilerin muhafazakâr tahminleri bile 1948 savaşı sırasında en az yirmi katliamı kabul ediyor. Benny Morris’in kendisi (başlangıçta bazı Filistin anlatılarına şüpheyle yaklaşıyordu) İsrail güçleri tarafından en az 24 ayrı olayda öldürülen “kabaca 800 [Filistinli] sivil ve savaş esirini” kaydetti ve bu olaylar katliam olarak tanımlanabilir. Filistinli akademisyen Salih Abdülcevad ve diğerlerinin daha kapsamlı araştırmaları, sürgünlere eşlik eden onlarca daha ufak çaplı katliam veya tek seferlik infazlara işaret ediyor. BADIL (Filistinli mülteci hakları merkezi) tarafından alıntılanan Birleşmiş Milletler ve İsrail ordusu arşivlerinin analizi, 1948’de 30’dan fazla belgelenmiş katliam tespit etti; bunların 24’ü kuzey bölgesinde (Celile ve Hayfa bölgesi), 5’i merkezde ve 5’i güneydeydi. İsrailli bir askeri tarihçi olan Arye İzaki (eski İsrail ordusu arşivlerinden), İsrail güçleri tarafından “100’den fazla” katliamın işlendiğini, bunların yaklaşık 10’unun büyük ölçekli olduğunu öne sürdü. “En iyi bilinenler” arasında Deyr Yasin, el-Devayime ve Tantura’yı listeledi. Kısacası, Tantura bir sapma değildi, aynı sürecin parçasıydı. Nekbe’nin kötü şöhretli katliamları arasında yer alıyor, fakat failleri uzun süre örtbas etmeyi başardığı için belki de uluslararası alanda daha az biliniyordu.

1948’de yaşananların bir dizi talihsiz kaza veya kontrolden çıkmış askerlerin işi değil, daha ziyade uzun süredir devam eden ideolojik hedeflerin gerçekleştirilmesi olduğunu vurgulamak önemli. Nur Masalha, savaş öncesi Siyonistlerin Arapların uzaklaştırılması için bir örtmece olan “Nakil” hakkındaki düşüncelerini kronikleştirdi. Gelecekteki İsrail Başbakanı David Ben Gurion da dahil olmak üzere 1930’lardan itibaren Siyonist liderler, Arap nüfusunun kurulacak Yahudi devletinden zorla nakledilmesini tartışmış ve buna hazırlanmışlardı. 1948’e gelindiğinde, bu fikirler savaşın dumanı altında eyleme dönüştü. Ben Gurion hükümeti ve askeri komutanlığı, demografik dengeyi kalıcı olarak değiştirmek için, şiddetten kaçanlar da dahil olmak üzere Filistinli mültecilerin geri dönüşüne izin vermemeye açıkça karar verdi. Savaş sona erdiğinde yeni İsrail devleti, 750 bin sürgün edilmiş Filistinlinin topraklarına ve mülklerine el koymak için hızla yasalar çıkardı ve eve dönememelerini sağladı. Yaşananların büyüklüğü, Pappé ve diğerlerinin neden “etnik temizlik” —etnik olarak tanımlanmış bir nüfusun kendi topraklarından kasıtlı olarak tasfiye edilmesi— terimini kullandığını açıklıyor.

Tantura katliamının örtbas edildiği iklimi anlamak için, savaşın ardından oluşturulan güçlü İsrail ulusal anlatısını da tanımak gerekir. On yıllardır İsrail söylemindeki resmi anlatı, 1948’de yeni Yahudi devletinin Arapların ezici saldırganlığına karşı bir savunma savaşı verdiği; Filistinlilerin kendi istekleriyle veya Arap liderlerin emriyle kaçtığı ve İsrail güçlerinin baştan sona yüksek bir ahlaki standardı (“silahların saflığı”) koruduğu —yani herhangi bir sapmanın münferit ve üzücü olduğu, politika olmadığı— yönündeydi. Uzun yıllar boyunca İsrail arşivleri gizli tutuldu ve kamuoyu bu anlatıyı büyük ölçüde sorgusuz sualsiz kabul etti. Sürgün ve katliamlara ilişkin Filistin anlatıları propaganda veya fantezi olarak reddedildi. Örneğin 1988’de, seçkin Filistinli tarihçi Velid Halidi, 1948’de yok edilen 418 köyün anıtsal bir belgesi olan All That Remains‘i (Geriye Kalan Her Şey) yayımladı. Tantura’nın nüfusunun boşaltılmasını içeriyordu, ancak o sırada Halidi katliamın kanıtına sahip değildi ve bu nedenle yalnızca köyün işgalini ve halkının sürülmesini kaydetti. Bu tür çalışmalar, Filistinliler tarafından toplanan sözlü tarihlerle birlikte, İsrail akademisi tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda, bazı İsrail arşivleri açıldıkça, yeni nesil İsrailli tarihçiler Filistinlilerin başından beri söylediklerini doğrulamaya başladı. Benny Morris’in 1988 tarihli Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947-49 adlı kitabı, yüz binlerce Filistinlinin sürüldüğünü ve İsrail güçlerinin genellikle vahşetlere karıştığını kabul ederek bazı çığırlar açtı; ancak Morris “etnik temizlik” terimini kullanmaktan kaçındı ve zaman zaman olayları savaşın zorunlu bir gerekliliği olarak rasyonelleştiriyor gibi görünüyordu. Avi Shlaim, Demir Duvar (2000) adlı eserinde benzer şekilde, Ben Gurion’dan itibaren İsrail liderliğinin toprak maksimalizmi ve mültecileri geri göndermeyi reddetme konusunda nasıl katı bir tutum takındığını, yeni devleti güvence altına almak için askeri gücün “demirden duvarını” tercih ettiğini ayrıntılarıyla anlatarak pek çok miti yıktı. Avi ile iki kez konuşma fırsatım oldu: Önce bir tarihçi olarak, sonra da İsrail’in Irak Yahudilerine karşı düzenlediği bombardıman harekatının — onları anavatanlarını terk etmeye ve İsrail’e göç etmeye zorlamak için tasarlanmış gizli bir operasyon— bir kurbanı olarak (aşağıdaki kaynaklara bakınız).

Ancak Katz’ın müttefiki Ilan Pappé, 1948’in organize bir etnik temizlik operasyonu —İsrail’in ahlaki sorumluluk taşıması gerektiğini savunduğu bir suç— oluşturduğunu açıkça savunan en açık sözlü ses olarak ortaya çıktı.

Bu akademisyenlerin her biri tepkiyle karşılaştı ama çalışmaları (genellikle İsrail devlet arşivlerine dayanarak) Filistinlilerin gerçek olarak yaşadığı bir anlatıyı doğruladı: Nekbe’nin gönüllü bir göç değil, şiddetli bir mülksüzleştirme olduğu. Bu bulguları İsrailli Yahudi tarihçiler yayınlamaya başladığında ancak İsrail toplumunun bazı kesimlerinin Nekbe’nin bazı yönlerini isteksizce kabul etmeye başlaması manidar. The Guardian‘ın belirttiği üzere, 2000’lerde “yeni nesil revizyonist İsrailli tarihçiler, Filistinlilerin, kendi talihsizliklerinden sorumlu oldukları yönündeki eski resmi anlatıyı reddetti”. Hatta İsrail başbakanlarından Ehud Olmert, 2007’de Filistinlilerin ” çektiği acıyı” çekingen bir şekilde kabul etti. Ancak mutlak bir hesaplaşma çok uzaktaydı. Sahiden de, diğerleri inkârda direndi; örneğin, Binyamin Netanyahu gibi Likud liderleri, Nekbe anlatısını öğretmenin düşman propagandası yaymakla eşdeğer olduğu konusunda ısrar etti.

Dolayısıyla Tantura, tarih ve hafızanın kavşağında yer alıyor. Bir yandan, 1948’deki olayın kendisi, Nekbe’nin şiddetli sürgünlerinin özlü bir örneğiydi, Pappé, Halidi, Masalha ve hatta kısmen Morris gibi tarihçiler tarafından sistematik olarak belgelenen türden bir olaydı. Öte yandan, Tantura’da yaşananların savaş sonrası bastırılması, İsrail’in on yıllardır süren temizlenmiş bir ulusal hikâyeyi koruma çabasını örneklemektedir. Katz, bu iki alanı —Tantura’nın bastırılmış gerçeğini kamuoyuna enjekte ederek— köprülemeye çalıştığında, İsrail’in inkâr aygıtının ağırlığı onun üzerine çöktü.

Yine de gerçeklerin yeniden ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bugün, devam eden araştırmalar ve cesur tanıklıklar sayesinde, Tantura’nın 1948’de İsrail’in kuruluşunun bir parçası olarak “etnik olarak temizlendiğini” —ve bunun münferit bir sapma değil, politika olduğunu— biliyoruz. Tantura köylüleri tek değildi. Celile’den Necef’e kadar, Filistinli siviller düzinelerce yerde öldürüldü ve yüz binlercesi ata topraklarından söküldü. Bu farkındalık, İsrail’in geliştirdiği kahramanca öz imajına derinden meydan okuyor. İsrail’in kuruluşunun sadece yiğitlik ve fedakârlık (ki Yahudi İsrailliler için kesinlikle öyleydi) değil, aynı zamanda yerli bir nüfusa karşı toplu şiddet ve onların varlığının silinmesini içerdiğinin kabulünü gerektirir. Bunu tanımak, İsrail’in bugünkü varlığı gerçeğini baltalamaz, ancak kuruluşunda sık sık iddia edilen ahlaki aklamayı ortadan kaldırır. Ve işte bu yüzden Tantura’yı —ve genel olarak Nekbe’yi— kabul etmek, İsrail müesses nizamında hâlâ böyle bir tabu olmaya devam ediyor, öyle ki olağanüstü inkâr çabaları sergilendi.

Propaganda, inkâr ve hafıza savaşı

Başından beri, İsrail devleti ve destekçileri 1948 anlatısını inkâr etmeye veya yeniden çerçevelemeye büyük yatırım yaptılar. Tantura gibi katliamları kabul etmek, yalnızca İsrail’in “Bağımsızlık Savaşı” mirasını lekelemekle kalmaz, aynı zamanda potansiyel olarak Filistinlilerin adalet ve geri dönüş talebini de güçlendirir. Bu nedenle, bu olayları gizlemek için çeşitli propaganda teknikleri ve sansür araçları kullanıldı Tantura katliamı, sessizlik, saptırma ve itibar suikastının —İsrail söyleminde Nekbe’ye yönelik daha geniş yaklaşımın simgesi olan taktikler— birleşimiyle inkâr edildi.

İnkârın önemli bir alanı eğitim sistemi oldu. On yıllardır İsrail okul müfredatları, 1948’e ilişkin herhangi bir Filistin perspektifini basitçe dışladı. Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine atıfta bulunan Arapça “Nekbe” —felaket— terimi, ders kitaplarında uzun süre bahsedilmedi. 2009’da, sağcı Netanyahu hükümetinin anlamlı bir adımıyla İsrail Eğitim Bakanlığı, İsrail’in Filistinli vatandaşlarına hizmet veren Arap okulu ders kitaplarından “Nekbe” kelimesini yasaklayacak kadar ileri gitti. Eğitim bakanı Gideon Sa’ar tarafından duyurulan bu yasak, açıkça 1948’in Filistinliler için bir felaket olarak kabul edilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Sa’ar, “Resmi bir öğretim programında İsrail devletinin kuruluşunu bir felaket olarak sunmak için hiçbir neden yok,” dedi ve eğitim sisteminin “devletin gayrimeşrulaştırılmasını teşvik etmemesi gerektiğini” ekledi. Filistin deneyiminin dahil edilmesi bile hain bir eylem olarak çerçevelendi. Bu tür ders kitabı sansürü, nesiller boyu genç İsraillilerin hikâyenin yalnızca bir tarafını —Siyonistlerin zaferini— öğrenerek büyümesini sağlar, ülkelerinin doğuşunun yüzlerce köyün yıkılmasını ve bütün bir halkın sürülmesini içerdiğine dair çok az veya hiç farkındalıkları olmaz. Daha önceki, daha liberal yönetimler altında bazı materyallere kısaca girmeyi başaran Filistin acılarına yapılan atıflar bile milliyetçi yetkililer tarafından çıkarıldı. Tarihsel şuurun bu sistematik şekillendirilmesi, ortalama bir İsraillinin genelde Tantura katliamı gibi olaylardan habersiz olduğu veya bunları mesnetsiz “Arap masalları” olarak gördüğü anlamına gelir.

Resmi eğitimin ötesinde, İsrail hükümeti uzun süredir kendi tarih anlatısını pekiştirmek için uluslararası alanda Hasbara (propaganda) kampanyaları yürütüyor. 1948 ile ilgili temel bir Hasbara argümanı şuydu: “Katliam yok, Filistinliler gönüllü olarak veya Arap ordularının emriyle topraklarını terk etti.” Bu anlatı, İsrail diplomasisinde tekrarlandı ve on yıllardır dünya çapında sempatik gazeteciler ve akademisyenler tarafından tekrar edildi. Bu, tarihsel araştırmalarla tamamen çürütülmüş bir anlatıdır (Arap liderlerin Filistinlilere ayrılmalarını söyleyen genel bir emrine dair hiçbir güvenilir kanıt ortaya çıkmadı; bilakis, çoğu doğrudan Yahudi askeri saldırıları veya bunlardan korkma nedeniyle kaçtı). Yine de Nekbe inkârcıları arasında kalıcı bir klişe olmaya devam ediyor. Hatta çağdaş söylemde bile ortaya çıktığını görüyoruz; örneğin, 2022’deki Tantura belgeselinin bazı muhalifleri, “Eğer gerçekten bir katliam olsaydı, köylüler neden o zaman bunu yaygın olarak bildirmedi? Herkes gibi onlar da ayrıldı,” iddiasında bulundu. Bu tür argümanlar, hayatta kalanların konuştuğu (dinleyecek herkese) ve Deyr Yasin gibi vahşet haberlerinin kesinlikle yayıldığı ve Filistinliler arasında paniğe yol açtığı gerçeğini göz ardı ediyor. Ancak İsrailli propagandacılar, her bir özel vahşet hakkında şüphe uyandırmak için daha geniş kamuoyunun cehaletine güveniyor.

Doğrudan inkâr yeterli olmadığında, strateji aynı zamanda resmi anlatıya meydan okuyanların karakter suikastını ve karalanmasını da içeriyordu. Teddy Katz’ın Tantura’yı belgelemeye cüret ettiği için nasıl bir sahtekâr olarak etiketlendiğini ve akademiden neredeyse silindiğini gördük. Benzer şekilde, Ilan Pappé, Katz’ı sesli bir şekilde destekledikten ve İsrail’i etnik temizlikle suçladıktan sonra İsrail’de acımasızca saldırıya uğradı; meslektaşları tarafından dışlandı, politikacılar tarafından tehdit edildi ve sonunda işinden atıldı. Tantura belgeseli hakkındaki el-Cezire haberi, Pappé’nin 1948 hakkındaki tutumu nedeniyle “alay edildiğini ve Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovulduğunu” belirtti. Filistin tarihine ses veren diğer İsrailli akademisyenler ve gazeteciler genelde kendilerini “kendinden nefret eden Yahudiler” veya “hainler” olarak damgalanmış bulurlar. Amaç, mesajı geçersiz kılmak için habercinin itibarını sarsmak. Hatta solcu olmaktan uzak olan (sonuçta sürgünleri haklı çıkaran bir Siyonist olarak kalan) Benny Morris bile, bulgularını ilk yayımladığında bazıları tarafından eleştirildi; daha sonra, tutumunu sertleştirdiğinde ve Ben Gurion’un tüm Arapları sürmesi gerektiğini öne sürdüğünde, sağcı çevreler onu bir nevi isteksiz bir doğruyu söyleyen olarak rehabilite etti. Tutarlı örüntü, yalnızca İsrail’i yanlış yapma niyetinden aklayan bir anlatının kabul edilebilir olmasıdır. Aksini söyleyenler marjinalleştirilir.

Filistinli seslerin bastırılması bir diğer kilit unsur. Filistinli tarihçiler ve kurumlar, on yıllardır halklarının Nekbe anılarını —anılarda, sözlü tarih projelerinde ve akademik çalışmalarda— titizlikle kaydettiler. Fakat İsrail kurumları genellikle bu kaynakları taraflı olarak reddetti. Bir Filistinli yorumcu, “Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca titiz bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi ama İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır,” dedi. Hakikaten de, bir Filistinli söylediği sürece, resmi İsrail bunun bir yalan olması gerektiğini — yerlilerin kendi acılarının güvenilmez anlatıcıları olduğu sömürgeci tutumlara dayanan bir zihniyet— varsaydı. Bu, yalnızca İsraillilerin kendileri —arşivlenmiş belgeler veya asker tanıklıkları aracılığıyla— Filistinlilerin söylediklerini “doğruladığında” biraz değişmeye başladı. El-Cezire tarafından vurgulanan bir Tweet bunu kısaca şöyle ifade etti: “Sömürgeci failler, sömürgeci akademisyenler ve sömürgeci arşivler otomatik olarak ‘anlatma’ yetkisiyle donatılmıştır…. Bu noktada, Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmek saf bir ırkçılık eylemidir.” Tantura örneğinde, Dr. Adnan ve Feyza Yahya gibi Filistinli hayatta kalanlar katliamı on yıllar önce anlatmışlardı ve Palestine Remembered gibi Filistinli mecralar, kurbanların ailelerinin tanıklıklarını korumuştu. Ancak bu tür anlatılar İsrail’de göz ardı edildi, ta ki Katz, Aleksandroni gazilerinin esasen cinayetleri itiraf ettiği ses kayıtlı röportajlar üretene kadar. Bu çifte standart, söylemin çoğunda bugüne kadar devam ediyor.

İsrail devleti ayrıca daha somut hafıza bastırma yöntemleri de kullandı. Filistin varlığının fiziki kalıntıları kaldırıldı veya gizlendi; köyler buldozerle yıkıldı, Arapça yer adları İbranice olanlarla değiştirildi, toplu mezar alanları eğlence tesislerinin, otoparkların veya kapalı askeri bölgelerin altına gizlendi. Örneğin, Tantura’daki toplu mezarlar işaretsiz ve erişilemezdi; Dor Plajı otoparkı ve bir kibutz alanı altındaki olası sınırlarını belirlemek için (Forensic Architecture ve diğerleri tarafından) gelişmiş adli ve kartografik analizlerin yapılması 2023’ü buldu. Şimdi bile, bu mezarların resmi olarak anılmasına karşı bir direniş var. Bu arada, İsrail’in devlet arşivleri, uygunsuz olduğunda seçici olarak kapatıldı. Son yıllarda, bir İsrail Savunma Bakanlığı dairesinin (MALMAB) daha önce erişilebilir olan birçok 1948 belgesini —sürgünler ve cinayetler hakkındaki raporlar da dahil olmak üzere— “olumsuz” anlatıları körüklemesini açıkça önlemek için sistematik olarak yeniden sınıflandırdığına dair kanıtlar ortaya çıktı. İsrailli gazeteciler tarafından aktarılan bu ifşaat, hükümetin inkârı sürdürmek için tarihsel kaydı aktif olarak düzenlediğini doğruladı.

Ardından Filistin anmasını bastırmak için yasal ve siyasi önlemler geliyor. 2011’de İsrail Knesset’i, yaygın olarak “Nekbe Yasası” olarak adlandırılan yasayı çıkardı; bu yasa, hükümete Nekbe’yi bir yas günü olarak anan herhangi bir kamu kurumundan (okullar veya belediyeler gibi) fon kesme yetkisi veriyor. Yasanın amacı bariz: İsrail’in Filistinli vatandaşlarının (nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyorlar) 15 Mayıs’ı bir yas günü olarak kamuya açık bir şekilde anmasını mali olarak cezalandırıcı hâle getirmek. “Nekbe” demeyi açıkça suç saymıyor, fakat caydırıcı bir etki yaratıyor. Sonuç olarak, İsrail içindeki pek çok Filistin okulu ve toplum merkezi resmi Nekbe törenlerinden kaçınıyor veya bunu kapalı kapılar ardında yapıyor. Hatırlama eyleminin kendisi şüpheli hâle getiriliyor. Benzer şekilde, Nekbe ile ilgili etkinlikler için izinler genellikle reddediliyor ve anıt anıtlarına izin verilmiyor (Yahudi tarihinin, travmatik olaylar da dahil olmak üzere, kapsamlı İsrail devlet anmasıyla karşılaştırıldığında, çifte standart bariz). Sanat veya medyadaki Nekbe referansları bile tepki çekebilir; örneğin, yıkılmış Filistin köyleri hakkında farkındalık yaratmaya adanmış bir İsrail STK’sı olan Zohrot, boşaltılmış köy alanlarında sergiler düzenlediğinde veya anma plaketleri yerleştirdiğinde, düşmanlıkla ve bazen tabelalarının tahrip edilmesiyle karşılaştı. Zohrot’un Tantura üzerine çalışması —İsrailli ziyaretçileri siteyi gezmeye ve kalan cami kalıntılarını görmeye getirmek— bazı İsraillileri eğitmede paha biçilmez oldu, ancak genelde sağcılar tarafından şeytanlaştırılan niş bir çaba olarak kalıyor.

Yurt dışındaki Hasbara da benzer şekilde anlatıyı denetlemeye çalıştı. İsrailli diplomatlar ve insan hakları grupları, Nekbe veya 1948 sürgünleri uluslararası forumlarda bahsedildiğinde şiddetle protesto ediyor. Yayıncıları ve film yapımcılarını “İsrail perspektifini” (bu genellikle sert hakikatleri küçümsemek veya “bağlamsallaştırmak” anlamına gelir) dahil etmeleri için baskı yapıyorlar. Klasik bir örnek, İsrailli yetkililerin potansiyel savaş suçları soruşturmaları haberlerine nasıl yanıt verdiği: İddialarla ilgilenmek yerine, onları “Yahudi karşıtı” veya İsrail’i gayri meşrulaştırma komplosunun bir parçası olarak yaftalıyorlar. İsrail’in kuruluşunda toplu vahşetler işlediği fikri, meşruiyetine bir saldırı olarak görülüyor; bu nedenle bu fikrin herhangi bir habercisi buna göre saldırıya uğruyor. İsrailli film yapımcısı Alon Schwarz’ın 2022 yapımı Tantura belgeseli örneğinde, İsrail’deki bazı uzmanlar tarafından filmi itibarsızlaştırmak için ortak bir çaba gösterildi. Bunun bir “yalanı” yeniden gündeme getirdiğini savundular ve (yalan bir şekilde) yeni bir kanıt sunulmadığını iddia ettiler. Özellikle, İsrail’in önde gelen liberal gazetesi Haaretz, filmi fiilen destekledi ve gazilerin Tantura’daki toplu katliam hakkında “nihayet itiraf ettiklerini” belirten bir manşet yayınladı. Ancak diğer yayın organları ve yorumcular, özellikle sağcılar, onu yerden yere vurdu. Filmin yayınlanması tartışmaları yeniden alevlendirdi ve inkâr propagandasının hâlâ ortaya çıkan gerçeklerle çatıştığını gösterdi. Filmi gören genç İsrailliler şok olduklarını ifade ettiler —”bunu okulda hiç öğrenmedik!”— ve bu da örtbasın ne kadar etkili olduğunun bir kanıtı. Yönetmen Schwarz, Katz’ın kasetlerini keşfettikten sonra maruz kaldığı muamele konusunda dehşete düştükten sonra filmi yapmaya yönlendirildiğini söyledi. Film, izleyicilerin eski Aleksandroni askerlerinin kendi seslerinden silahsız adamları vurduklarını ve cesetleri attıklarını itiraf ettiklerini duymalarını sağladı. Sakin bir şekilde kameraya evet, onları öldürdük diyen yaşlı bir sabra (İsrail doğumlu Yahudi) İsrail ordusu gazisine yalancı demek zor. Ve yine de, inkârcılar hâlâ denedi: Bir eski asker, itirafının film görüntülerinin kullanılmasını engellemek için dava açtı (başarısız oldu). Küçük bir azınlık bile Schwarz’ı “kurgu hileleri” yapmakla veya askerleri yanlış hatırlamakla suçladı. Bu, bazılarının yapıştığı neredeyse patolojik inkârı gösteriyor; hiçbir kanıt miktarı asla yeterli değil, zira bunu kabul etmek ulusal mite çok yıkıcı geliyor.

İsrail’in kolektif şuurunda 1948, kahramanca bir destan, “azınlığın çoğunluğa karşı mücadelesi,” bir hayatta kalma ve zafer mucizesi olarak kutsandı. Bu anlatıda asil fedakârlıklara ve belki birkaç üzücü aşırılığa yer var, ancak sivillerin önceden tasarlanmış katliamlarına yer yok. Bu değerli öz imajı korumak için devlet ve toplum, Filistinlilerin hafızasını bir tehdit olarak gördü. Tantura hikâyesinin bu kadar uzun süre bastırılması bunun bir örneğiydi. Fakat, her geçen yıl daha fazla arşiv kanıtı ortaya çıkıyor ve daha fazla tanık konuşuyor (çok geç olmadan, bu 90’lı yaşlarındaki gaziler 1948’in yaşayan son katılımcıları arasında). Bu oldukça, inkâr propagandası sürdürülmesi zorlaşıyor. Modern teknoloji de bir rol oynuyor: Tantura’da yürütülen gibi adli çalışmalar, mezar alanlarını ortaya çıkarmak için kelimenin tam anlamıyla toprağı kazabilir. Mayıs 2023’te, Nekbe’nin 75. yıldönümünde, araştırmacıların Tantura’da birden fazla olası toplu mezar yeri tespit ettiklerini —aktivistlerin şimdi resmi tanınma ve anma talep etmek için kullandıkları bir bilgi— duyurmaları yerinde oldu.

Forensic Architecture, İngiliz manda dönemi hava fotoğraflarını analiz etti ve olası toplu mezarları tespit etti.

Bununla birlikte, tarihsel anlatı üzerindeki mücadele devam ediyor. Hasbara çabaları şimdi genellikle yeni bir çizgi izliyor: Giderek daha savunulamaz hâle gelen toptan inkâr yerine, gerekçelendirme ve görecelileştirmeye kayıyorlar. Örneğin, bazı İsrailli yorumcular Tantura gibi “kötü şeylerin” olmuş olabileceğini kabul ediyor, fakat sonra hızla ekliyorlar: “Savaştı, tüm savaşlarda vahşetler olur; başkalarının ne yaptığına bakın; Yahudiler hayatta kalmak için savaşıyordu,” vb. Bu, inkârdan önemsizleştirmeye bir geçiştir. Benny Morris bu geçişi örnekliyor. 2004’e gelindiğinde, 1948’de İsrail tarafından işlenen düzinelerce katliam ve tecavüzü kabul etti ama bir röportajcıya rezil bir şekilde şunları söyledi: “Tarihte etnik temizliği haklı çıkaran koşullar vardır,” ve Ben Gurion’un yeterince Arap sürmediğini düşündüğünü söyledi. Bu şok edici samimiyet —esasen Nekbe’yi kabul etmek— ironik bir şekilde olanların gerçeğiyle örtüşüyor, fakat bunu gerekli hatta övgüye değer bir şey olarak normalleştirmeye çalışıyor. İnkâr edilemez kanıtlar karşısında, bazıları “Ne olmuş yani? Yapmak zorundaydık,” demeyi seçti. Bu da ahlaki suçluluğu aklamayı amaçlayan bir propaganda çizgisidir. Bu, hedeflerin nasıl değiştiğini gösteriyor: Önce olmadığını iddia et; olduğu kanıtlandığında, haklı olduğunu savun.

Bu arada, Filistin anlatısı onu silmeye yönelik tüm girişimlere rağmen varlığını sürdürdü. Aileler, Tantura ve diğer köylerdeki evlerin anahtarlarını, o evler çoktan gitmiş olsa bile, nesilden nesile aktarıyor. Mülteci kampı duvar resimleri kayıp yerleri tasvir ediyor. İsrail içindeki Zohrot gibi kuruluşlar veya Filistin Araştırmaları Enstitüsü gibi enstitüler tarafından tutulan arşivler hafızayı canlı tutuyor. Ve giderek artan bir şekilde, bazı İsrailli Yahudiler —özellikle daha genç olanlar ve alternatif eğitime maruz kalanlar— dinlemeye başlıyor. Ancak bunu genelde devletlerinin resmi tutumuna karşı çıkarak yapıyorlar.

İnkârın mirası ve devam eden Nekbe

Nekbe’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura gibi olayların etrafındaki inkâr mirası —sadece tarihsel gerçek üzerinde değil, aynı zamanda uzlaşma ve barış umutları üzerinde de— bedel ödetmeye devam ediyor. Tantura’dan hayatta kalanların ve kurbanların torunları için 1948 yaraları hâlâ açık. Birçoğu Batı Şeria, Gazze, Lübnan veya Suriye’deki mülteci kamplarına düştü, bazıları bugün hâlâ orada ikamet ediyor ve ata toprakları olan sahil köyüne dönmeleri engelleniyor. Diğerleri Filistin/İsrail’in başka yerlerinde hayatlarını yeniden kurdu; örneğin, bir dizi Tanturalı aile, birçoğunun başlangıçta gönderildiği yakındaki köy olan Fureydis’e entegre oldu. Yine de, ister sürgünde ister birkaç kilometre uzakta olsunlar, bu aileler Dor Plajı’nın altındaki toprağın babalarını ve dedelerini içeren bir toplu mezar olduğu bilgisiyle yaşadılar. Ve yakın zamana kadar, daha geniş dünyanın bu suç hakkında çok az şey bildiği ve daha az umursadığı sinir bozucu bilgiyle yaşadılar.

Ailesi Tantura’dan olan Filistin asıllı Amerikalı bir kadın ve film yapımcısı olan Dr. Adnan’ın yeğeni Hala Gabriel’in hikâyesini ele alalım. Hala, amcasının katliam sırasında ölümden kıl payı nasıl kurtulduğuna dair parçalar duyarak büyüdü. Onunla yaptığım röportajda, sayısız cesedi yeni kazılmış bir toplu mezara attıktan sonra vurulmak üzere nasıl sıraya dizildiğini ve nasıl kurtulduğunu duyacaksınız.

Ailesinin tarihini ortaya çıkarmaya kararlı olan Hala, İsrail/Filistin’e gitti ve Tantura gerçeğini araştırdı. Röportajlarda, akrabalarının öldürüldüğü sahilde durduğunu ve hatta katılan bir Aleksandroni gazisiyle yüz yüze geldiğini anlattı. Hala, “Saldırıyı yöneten komutan Benzion (Binyamin) Pridan (Fridman), aileme zarar verdiyse özür dilediğini söyledi,” diye inanılmaz bir şekilde anlattı, “sanki herhangi bir şüphe varmış gibi!” Bu yarım ağızla yapılan özür —”eğer” sana zarar verdiysem— ömür boyu tam olarak hesap vermeyi reddedenlerin tipik kaçamaklığını örnekliyordu. Hala ve onun gibi birçokları için bu tür karşılaşmalar derin bir öfke ve travma uyandırıyor. Yine de bu hikâyelerin anlatılmasının önemini de gösteriyorlar. Yakında çıkacak belgeseliyle Hala Gabriel, kendi neslinin ve gelecek nesillerin unutmamasını sağlamayı amaçlıyor. İsrail’deki Filistinlilerin, anlatılarını suç sayan bir devletin altında azınlık olmanın bir mirası olarak, açıkça konuşmaktan sürekli korku içinde yaşadıklarını belirtiyor. Bu korkuyu yenmek —sözlü tarihleri belgeleyerek ve bunları küresel olarak paylaşarak— silinmeye karşı bir direniş biçimi. Hala ile bir röportaj yapım aşamasında, bu yüzden kaçırmak istemiyorsanız bana Substack’te veya YouTube’da abone olun.

İsrail tarafında, faillerin torunları bile bu mirasla boğuşuyor. Zohrot tarafından 2024’te yayımlanan dikkate değer bir kişisel tanıklıkta, Yail adında İsrailli bir kadın, kendi babasının Katz’ı susturma ve Tantura katliamını inkâr etme kampanyasına öncülük eden Aleksandroni gazileri arasında olduğunu açıkladı. Genç bir kızken, babasının hakaret davasını organize etmesini ve hiçbir katliamın olmadığını iddia etmesini izledi. İçten içe ondan şüpheleniyor ve utanıyordu ama evlatlık görevi nedeniyle sessiz kaldı. Yıllar sonra, babasının ölümünden sonra Yail, Tantura belgeselini izledi ve onun yalan söylediğini —o gece şahsen orada olmadığını iddia etse bile, katliamı muhtemelen çok iyi bildiğini— fark ederek sarsıldı. “Film, kendini dürüst bir adam olarak sunan babamın yalan söylediğini bana açıkça gösterdi. Aktif bir rol alıp almadığını asla bilemeyeceğiz… Orada olmadığını iddia etti. Ancak Teddy [Katz] ile yaptığı ve bazı bölümleri filmde yer alan bir röportajda, ne olduğunu bildiğini itiraf ediyor,” diye yazdı. Yail, bu farkındalığın duygusal bedelini ve bunun onu bir süre İsrail’den ayrılmaya, suçlarını kabul etmeyi reddeden bir devlette yaşamaya dayanamaz hâle getirdiğini anlatıyor. Cesur yansıması, hakikatin bir kez bilindiğinde, ulusal mitlerle büyüyenleri bile derinden sarsabileceğini gösteriyor. Aynı zamanda sömürgecilik karşıtı bir içgörünün altını çiziyor: Sömürgeci toplum, sömürgeleştirilenin insanlığını inkâr ederek ve yanlışlarıyla yüzleşmeyi reddederek, sonunda kendini yalanlarla zehirler. Hem sömürgeleştirilen hem de sömürgeci için iyileşme, doğruyu söylemekle başlar.

Önemli bir şekilde, geçmişteki etnik temizliğin inkârı, günümüz politikalarıyla doğrudan alakalı. Filistinliler genellikle “devam eden Nekbe”den bahsederler; 1948’de başlayan yerinden edilme sürecinin hiçbir zaman gerçekten durmadığı fikri. İsrail bugün, ev yıkımları, toprak müsadere etme ve toplulukların fiili olarak sürülmesi gibi mekanizmalarla, daha küçük ölçekte de olsa Filistinlileri yerinden etmeye devam ediyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da (1967’den beri askeri kontrol altında), Han el-Ahmer gibi bütün köyler veya Mesafir Yatta’daki topluluklar, Yahudi yerleşimcilerine veya askeri bölgelere yer açmak için zorla tahliye ile —1948’in ürkütücü bir yankısı— karşı karşıya. Doğu Kudüs’te, Şeyh Cerrah’taki Filistinli aileler, yerleşimci örgütleri evlerini ele geçirmeye çalışırken tahliye emirleriyle mücadele ediyor ve Yahudilerin 1948 öncesi mülkleri “geri almalarına” izin veren, fakat Filistinlilerin aynı şeyi yapmasını engelleyen İsrail yasalarını kullanıyorlar. Bu eylemlerin her biri, Filistin haklarını ve tarihini reddeden bir anlatı tarafından mümkün kılınıyor. Eğer İsrail toplumu Tantura ve Nekbe hakkında yaygın bir şekilde bilinçli ve pişman olsaydı, yeni yerinden edilmelerin gelişmesini bu kadar kayıtsızca izleyebilir miydi? Muhtemelen hayır. Dolayısıyla geçmiş suçların inkârı, benzer suçların tekrarını kolaylaştırır. Ahlaki bir uyuşukluk yaratır. Sahiden de, bazı İsrailli yetkililer açıkça 1948’den ilham alıyor. Çok değil, 2021’de, önde gelen bir İsrailli politikacı, şimdi bir bakan olan Bezalel Smotriç, Knesset’te Arap milletvekillerine şunları söyledi: “Ben Gurion’un 1948’de işi bitirmemesi ve hepinizi dışarı atmaması bir hataydı.” Bu tüyler ürpertici ifade —etkili bir şekilde daha eksiksiz bir etnik temizlik dilemek— İsrail’deki aşırı sağın Nekbe’yi özür dilenecek bir şey olarak değil, tekrarlanacak bir şey olarak nasıl yücelttiğini gösteriyor. Smotriç daha sonra, 2023’te bir Filistin kasabası hakkında, “Huvara’nın silinmesi gerekiyor; İsrail devleti bunu yapmalı,” diyerek ısrar etti. Bu tür soykırımcı bir dil, yüksek yetkililerden çok az sonuçla geldiğinde, inkârın bazıları için açık bir gurura dönüştüğünü vurgular. Tantura’yı inkâr etmiyorlar zira bunun bir yalan olduğunu düşünüyorlar; inkâr ediyorlar zira içten içe bunun haklı olduğunu ve belki de tekrar yapılması gerektiğini düşünüyorlar ve bunu kabul etmek tekrar yapmayı zorlaştıracaktır. Bu korkutucu bir geri bildirim döngüsüdür, bugünkü adaletsizliği mümkün kılmak için geçmişi mitleştirmektir.

Yine de umuda az da olsa yer var. Tarihçilerin, insan hakları gruplarının ve hatta belgesel film yapımcılarının ısrarlı çalışmaları inkâr duvarını çatlattı. İsrail kamuoyu bugün “Nekbe” teriminin 20 yıl öncesine göre daha fazla farkında (birçoğu hâlâ sonuçlarını reddetse de). STK’ların eğitim girişimleri, dinlemeye istekli olanlara alternatif anlatılar sunuyor. Uluslararası alanda Nekbe giderek daha fazla tanınıyor; 2023’te Birleşmiş Milletler ilk kez resmi olarak Nekbe Günü’nü andı, bu da İsrail’in diplomatik canını sıktı. Ve önemli bir şekilde, Filistinli hayatta kalanlar ve onların torunları hafıza ve adalet haklarını savunmaya devam ediyor. Örneğin Tantura aileleri son zamanlarda örgütleniyor, İsrail’in katliamı tanımasını ve toplu mezar alanlarını korumasını talep etmek için bir komite kuruyorlar. Adalah’ın yasal yardımıyla, 2023’te Dor Plajı’ndaki bu mezarları işaretlemek ve korumak için bir dilekçe verdiler. Gelecekte o plajın yanında, ziyaretçilere altında ne yattığını bildiren bir anıtın durduğunu hayal edebiliriz. Bu tür doğruyu söyleyen anıtlar, karanlık geçmişleriyle hesaplaşan pek çok başka toplumda mevcuttur (örneğin, Bosna’daki katliam alanlarındaki işaretler veya Kuzey Amerika’daki yerli halklara adanmış anıtlar). İsrail bir gün Tantura’da bir plakete izin verecek mi? Şu anda bu pek mümkün görünmüyor, hükümet buna şiddetle karşı çıkacaktır. Ancak sivil toplum baskısı, uluslararası denetimle birleştiğinde, bunu yavaş yavaş mümkün kılabilir. Halihazırda Haaretz ve The Guardian gibi ana akım yayın organlarındaki Tantura’nın toplu mezarları hakkındaki haberler İsrail makamlarını zor durumda bıraktı.

Filistinliler için aranan birincil “adalet”, geri dönüş hakkıdır (mültecilerin ve onların torunlarının orijinal evlerine veya topraklarına geri dönebilme imkanı). Tantura örneğinde, bu, o ailelerin bölgede tekrar yaşamasına veya en azından İsrail’de vatandaş olarak yaşamasına izin vermek anlamına gelecektir. Bu, Yahudi demografik çoğunluğunu baltalayacağından korkan çoğu İsrailli Yahudi için kabul edilemez bir durumdur. Ancak geri dönüş hakkını kabul etmeden (sembolik olarak bile, fiili uygulama müzakere edilse bile) bir kapanış yoktur. Tantura halkı haksız yere sürüldü; torunları bu adaletsizlik nedeniyle yerinden edilmiş durumda. Suçu inkâr etmek, çözüm haklarını inkâr etmekle el ele gider. Tersine, suçu tanımak, herhangi bir anlamlı uzlaşma veya çözüme doğru atılan ilk adımdır. Belki bir gün bir uzlaşmaya varılabilir —örneğin, sınırlı bir geri dönüş veya tazminat— fakat İsrail’in resmi çizgisi “hiçbir suç işlenmedi, hiçbir borcumuz yok” olduğu sürece değil.

İşte bu yüzden hafıza ve anlatı üzerindeki mücadele bu kadar önemli. Bu sadece tarih kitaplarıyla ilgili değil; bugün ve gelecekle ilgili. Bir ulus kimliğini bir başkasının silinmesiyle tanımladığı sürece, gerçek barış ondan kaçacaktır. Zihnin de-kolonize edilmesi —kendi tarafının günahlarıyla yüzleşme istekliliği— zemindeki sömürgesizleştirme için gereklidir.

İsrailliler için sömürgecilik karşıtı bir perspektif benimsemek, gücün haklı olduğu ve devletin kurucu şiddetinin Yahudi acılarıyla otomatik olarak haklı çıkarıldığı şeklindeki kayıtsız görüşü reddetmek anlamına gelir. İki hakikatin bir arada var olabileceğini anlamak anlamına gelir: Evet, Yahudiler 1948’de hayatta kalmak için savaştı ve evet, bu süreçte Filistinlileri etnik olarak temizlediler. Bunu tanımak, Nekbe’yi Holokost ile eşitlemez (tartışmayı susturmak için kullanılan yaygın asılsız argüman, elbette bunlar farklı olgulardır). Sadece Nekbe’yi, inkâr edilmesi değil, ele alınması gereken tarihsel adaletsizlik kategorisine yerleştirir. Pek çok ulusun mazisinde karanlık bölümler vardır, onlarla yüzleşmek zayıflık değil, olgunluğun işaretidir.

Filistinliler için, gerçeklerinin kabul edilmesi, insanlıklarının doğrulanmasıdır. Tantura gibi bir katliam nihayet faillerin toplumu tarafından tanındığında, bu kurbanlara ve hayatta kalanlara şereflerinin iadesidir. Aynı zamanda bir rahatlama —yaşadıklarını hatırladıkları için deli veya yalancı olmadıkları— ölçüsüdür. On yıllardır taşıdıkları ispat yükünü indirebilirler.

Nekbe küresel farkındalığa daha fazla girdikçe ve İsrail toplumu artan ahlaki sorularla (önde gelen insan hakları gruplarının şimdi İsrail’in Filistinliler üzerindeki yönetimini “apartheid” olarak etiketlemesi dahil) karşılaştıkça, 1948’deki bozulmamış erdem cephesini sürdürmek zorlaşıyor. Hafıza aktivistleri ulusal amneziyi yavaş yavaş kırıyor. Yıkılmış bir köyün her rehberli turu, İsrail medyasında bir katliamla ilgili her makale, çevrimiçi dolaşan her tanıklık videosu yavaş bir değişime katkıda bulunuyor.

Sonuç: Örtbas edilen hakikatlerle yüzleşmek, ulusal mitleri yıkmak

Tantura destanı —1948’deki katliamdan, yarım yüzyıllık sessizliğe, 2000 civarındaki cesur ifşa ve şiddetli bastırmaya ve nihayet son yıllarda hakikatin kademeli olarak haklı çıkarılmasına kadar— İsrail/Filistin’in kalbindeki daha geniş meydan okumayı özetliyor. İnkâr üzerine kurulu bir ulusun komşularıyla veya kendisiyle tam olarak iyileşip iyileşemeyeceğini veya barış içinde olup olamayacağını soruyor. İsrail’in karşı karşıya olduğu tarihsel ve ahlaki zorunluluk, bu gömülü hakikatlerle yüzleşmek ve şimdiye kadar dürüst bir öz yansımayı engelleyen ulusal mitleri yıkıyor.

Vicdanlı İsrailliler için Tantura katliamını ve Nekbe’yi kabul etmek, suçluluk duygusuna kapılmak veya geçmiş olaylar için bugünkü nesle toplu suç yüklemekle ilgili değil. Bu, bugün için sorumluluk almakla ilgili. Bu, şunu söylemekle ilgili: Evet, bu yaşandı. Yanlıştı. Bunu kabul etmeli, öğretmeli, anmalı ve en önemlisi, bir daha asla olmaması için bundan ders almalıyız. Böyle bir kabul, mülteci topluluklarından resmi olarak özür dilemek, katliam alanlarını tarihi simge yapılar olarak korumak ve Nekbe eğitimini İsrail okullarına dahil etmek (tıpkı Almanya’nın Holokost’u “bir daha asla” sağlamanın bir parçası olarak öğretmesi gibi) gibi uzlaşma jestlerine kapı açabilir. Aynı zamanda politikayı da etkileyebilir; örneğin, İsrail’i bugün insanları yerinden etmek için güç kullanma konusunda daha temkinli hâle getirmek ve Filistinlilerin geri dönüş hakkının en azından kısmen gerçekleştirilmesine (sembolik aile birleşmeleri veya köy alanlarına ziyaretler bile bir başlangıç olacaktır) daha açık hâle getirmek.

Filistin tarafında, İsraillilerin bu hakikatlerle yüzleşmesi son derece anlamlı olacaktır. Tanınma ve haklar için verdikleri kalıcı mücadeleyi doğrulayacaktır. Bu, fiili hakların yerine geçmez ama çözüm yollarını tartışmanın mümkün olduğu bir iklim yaratır. Diğer çatışmaların deneyimi, uzlaşmanın ancak fail tarafın ne yaptığını kabul ettiğinde gerçekçi olduğunu gösteriyor. Bir İsrail başbakanının Dor Plajı’nda durup Tantura’daki erkeklerin katliamını kabul ettiğini; bunun ne kadar güçlü bir insanlık jesti olacağını ve Filistinlilerin belki de affetmeyi (asla unutmamayı) ve ortak bir geleceğe doğru ilerlemeyi düşünme yolunu nasıl kolaylaştırabileceğini düşünün. O noktadan çok uzaktayız ama bu tutulacak bir vizyon.

Önemli bir şekilde, geçmişle yüzleşmek aynı zamanda gerçeğin kendisi için de bir zorunluluktur. Siyasi hesabın ötesinde, haksız yere öldürülenlerin anılarını onurlandırmak için temel bir ahlaki görev vardır. Tantura’da sıraya dizilip teker teker vurulan genç erkekler; onların hikâyesi dürüstçe anlatılmayı, acıları kabul edilmeyi hak ediyor. Onları bunca yıl görünmez tutmak, cinayetlerinin üzerine ikinci bir aşağılama ekledi. İsrailli akademisyen Yehuda Elkana’nın (bir Holokost kurtulanı) bir zamanlar savunduğu gibi, “gerçek uzlaşma, mağdur edenin mağdurun acısını mağdur edenin kendi tarihinin bir parçası olarak kabul etmesiyle başlar.” Bu durumda, İsrailliler 1948’de Filistinlilerin çektiği acıyı, dışsal veya inkâr edilen bir şey olarak değil, İsrail tarihinin bir parçası olarak kabul etmelidir.

Mitlerin yıkılması asla kolay değildir. Mitler rahatlatıcıdır; kahramanlık veya masumiyetin düzenli bir anlatısını sunarlar. Fakat mitler bütün bir halkın travmasının silinmesi üzerine kurulduğunda, adaletsizliği sürdüren tehlikeli yalanlar hâline gelirler. “Tantura’da katliam olmadı” miti on yıllarca kendini sürdürdü ama sonunda kanıtların ağırlığı altında çöktü. “Filistinliler isteyerek ayrıldı,” veya “Arap-İsrail çatışması Arapların Yahudilerden mantıksız bir şekilde nefret etmesiyle başladı,” gibi diğer mitler de çökebilir. Bunları olgusal, incelikli bir tarihle değiştirmek İsrail’in var olma hakkını veya Yahudilerin güvenlik hakkını ortadan kaldırmaz, bilakis Filistinlilerin adalete yönelik çok gerçek iddiasını bağlamsallaştırır.

Pek çok yönden İsrail, şimdi kendi ilk günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan diğer yerleşimci toplumlarına (Amerika’nın yerli soykırımı ve köleliğiyle, veya Avustralya ve Kanada’nın İlk Milletlere muamelesiyle olduğu gibi) benzer bir kavşakta. Bazıları pişmanlık ve onarım yolunu seçer; diğerleri direnir ve inkârda ısrar eder. İkinci yol yalnızca acıyı ve çatışmayı derinleştirir. Birincisi, ne kadar zayıf olursa olsun, tahakküm üzerine değil, paylaşılan insanlık üzerine kurulu bir gelecek şansı sunar.

Bir zamanlar bastırılan Tantura’nın hikâyesi, şimdi dikkat çekmek için yeniden gün yüzüne çıkıyor. Soruyor: Kumdaki hayaletleri dinleyecek miyiz? Hayatta kalanlar yaşlanıyor, görgü tanıkları neredeyse tükendi. Yine de kaydedilmiş sesleri ve torunlarının sesleri güçlü bir şekilde yankılanıyor, bunu kişisel deneyimlerimden doğrulayabilirim.

Sessizliği bozmak bir adalet biçimidir. Son ifşaatlardan sonra öfkeyle alıntılanan bir Filistinlinin tweet’inde belirtildiği üzere: “Bu noktada Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır… Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi.” O bilimsel çalışmaya, o seslere hak ettikleri değerin verilmesinin zamanı geldi de geçiyor bile.

Tantura katliamı hakikatini ortaya çıkarmak, Nekbe’nin daha büyük gerçeğini ortaya çıkarmaya yönelik bir adımdır. Ve Nekbe’yi ortaya çıkarmak, çatışmanın köklerini anlamak ve adil bir çözüm bulmak için elzemdir. Tantura’daki toprak, kelimenin tam anlamıyla tarihin kemiklerini barındırıyor. O plajda altında ne yattığını bilmeden yürümek, kasıtlı bir cehalet içinde yürümektir. Bu neslin görevi, İsrailliler ve Filistinliler —ve evrensel insan haklarıyla dayanışma içinde olan herkes— cehaletin aklıselimle kovulmasını sağlamaktır.

Mayıs 1948’de o sahil köyünde ne olduğunu tanıyarak basit bir ilkeyi onaylıyoruz: Kimin sebep olduğuna veya hangi gerekçeleri öne sürdüklerine bakılmaksızın, hiçbir halkın acısı silinmemelidir. Tantura’nın ölüleri adına, hâlâ çözülmemiş bir mirasla yaşayanlar adına ve barış inşa etmek için dürüst bir temeli hak eden gelecek nesiller adına, hakikat anlatılmalı ve mitler yıkılmalıdır. Ancak o zaman İsrailliler ve Filistinliler yeni bir anlatı —fatih ve fethedilen değil, sömürgeci ve yerinden edilmiş değil, acı bir geçmişi kabul eden ve bir daha asla tekrarlanmamasını sağlamak için birlikte çalışan iki halk— hayal etmeye başlayabilirler. O geleceğe giden yol, Tantura’nın hayaletleriyle yüzleşmek ve sizi görüyoruz, hatırlıyoruz ve hakikatinizin daha fazla inkâr edilmesine izin vermeyeceğiz demekle başlar.

Daha Fazla Bağlantı:

Tantura katliamından kurtulan Feyza Yahya ile röportajım.

Benny Morris ile röportajım: Benny Morris, İsrail’in çirkin yüzleri

Avi Shlaim ile röportajım: İsrail’in kuruluş mitleri

Bu yazıyı okuduğunuz zamana bağlı olarak, burada Dr. Adnan ve Feyza Yahya, Hala Gabriel ve Ilan Pappé ile yapılan röportajların bağlantılarını bulacaksınız (yayınlanması bekleniyor).

Kaynaklar:

Ilan Pappé – “The Tantura Case in Israel: The Katz Research and Trial,” Journal of Palestine Studies, Cilt. 30, No. 3 (İlkbahar 2001), s. 19-39.

ore.exeter.ac.uk Pappé, Teddy Katz’ın Tantura üzerine yaptığı araştırmayı ve ardından gelen hakaret davasını inceliyor, katliamın (teslim olduktan sonra yaklaşık 200 köylünün vurulması) ve akademik tepkinin ayrıntılı anlatımlarını sunuyor.

Ilan Pappé – Filistin’in Etnik Temizliği (2006). Pappé’nin kitabı, Tantura’yı daha geniş 1948 etnik temizliği içine yerleştiriyor, Dalet Planı’nın komutanlara kovma veya öldürme konusunda nasıl açık çek verdiğini ve Tantura’nın tam kuşatılmasının doğrudan katliama yol açtığını anlatıyor.

Benny Morris – Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947–1949 (1988) ve 1948: İlk Arap-İsrail Savaşının Tarihi (2008). Morris, 1948 göçünün nedenlerini belgeliyor ve İsrail tarafından işlenen katliamları kaydediyor. Yaklaşık 24 katliam olayı ve İsrail güçleri tarafından öldürülen yaklaşık 800 Filistinli sivil/savaş esiri olduğunu belirtiyor.

Avi Şlaim – Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası (2000). Şlaim, İsrail’in 1948 sonrası politikaları hakkında bağlam sunuyor, liderliğin mülteci geri dönüşüne izin vermeyi reddetmesini ve askeri güce (“demir duvar”) dayanmasını gösteriyor. Bu bağlam, Tantura gibi vahşetlerin neden sistematik olarak inkâr edildiğini açıklamaya yardımcı oluyor.

Nur Masalha – Filistinlilerin Sürgünü: Siyonist Siyasi Düşüncede Nakil Kavramı, 1882-1948 (1992). Masalha’nın araştırması, Arapların “nakli” (sürgünü) fikrinin 1948’den çok önce Siyonist liderler tarafından tartışıldığını gösteriyor ve Tantura gibi köylerin boşaltılmasının anlık bir karar olmadığını, ideolojik hedeflerle uyumlu olduğunu ortaya koyuyor.

Velid Halidi – “Dalet Planı: Filistin’in Fethi İçin Ana Plan,” Middle East Forum (1961) / Journal of Palestine Studies yeniden basımı (Sonbahar 1988). Halidi, Plan D’yi “Filistin’in fethi için bir ana plan” olarak adlandırıyor ve köyleri yok etme ve nüfusları kovma talimatlarını ayrıntılarıyla anlatıyor, bu da Tantura’da yaşananlarla doğrudan ilgilidir.

Velid Halidi – Geriye Kalan Her Şey: 1948’de İşgal Edilen ve Boşaltılan Filistin Köyleri (1992). Halidi’nin ansiklopedik çalışması, Tantura’nın işgalini ve nüfusunun boşaltılmasını belgeliyor. (Kanıtlar daha sonra ortaya çıktığı için katliamdan bahsetmeyi istemeden atlamıştır). Tantura’nın 1948 öncesi demografik ve coğrafi verilerini sunar.

Salih Abdülcevad – “Siyonist Katliamlar: 1948 Savaşında Filistin Mülteci Sorununun Yaratılması,” Filistin Hafızasında Katliamlar (Arapça, 2007). Abdülcevad, 1948’de İsrail güçlerinin cinayet veya katliam işlediği en az 68 köyü listeliyor. Araştırması, Tantura da dahil olmak üzere yaygın şiddetin kapsamlı bir görünümünü sunuyor.

BADIL Kaynak Merkezi – Al-Majdal Dergisi, Sayı No.7 (Sonbahar 2000), makale “Katliamlar ve Nekbe.” 1948’de 30’dan fazla katliamın meydana geldiğini belirten araştırmayı özetliyor. İsrailli bir kaynağın 100’den fazla yerde vahşet yaşandığını öne sürdüğünü ve Tantura’nın başlıcaları arasında adlandırıldığını aktarıyor.

Haaretz (Adam Raz) – “Popüler Bir İsrail Plajında Filistinlilere Ait Toplu Mezar Var, Gaziler İtiraf Ediyor – Ama Kimsenin Umurunda Değil,” Haaretz, 20 Ocak 2022. “Tantura” filmindeki Aleksandroni gazilerinin yeni tanıklıklarını bildiriyor; toplu katliamı doğruluyor ve Dor Plajı otoparkının en az bir toplu mezarı (yaklaşık 200 kurban) kapladığını belirtiyor.

The Guardian (Bethan McKernan) – “Birleşik Krallık araştırması, 1948’deki İsrail’in Filistin köyü katliamındaki toplu mezar alanlarını ortaya çıkardı,” The Guardian, 25 Mayıs 2023. theguardian.com Forensic Architecture’ın hava görüntüleri ve tanıklıkları kullanarak yaptığı araştırmayı kapsıyor; bu araştırma Tantura’da iki olası toplu mezar alanı tespit etti ve Adalah tarafından bunları korumak için yasal bir dilekçeye yol açtı.

The Guardian (Ian Black) – “1948: Felaket değil, diyor İsrail, Nekbe terimi Arap ders kitaplarından yasaklanırken,” The Guardian, 23 Temmuz 2009. theguardian.com İsrail Eğitim Bakanlığı’nın Arap vatandaşları için okul kitaplarından “Nekbe”yi çıkarmasını tartışıyor, bu da Filistin tarihinin kurumsal sansürüne bir örnektir. Gideon Sa’ar ve Netanyahu gibi yetkililerin Nekbe referanslarını İsrail karşıtı propagandayla eşitlediğini aktarıyor.

El-Cezire – “Filistinliler, Tantura’daki İsrail katliamları için soruşturma çağrısında bulunuyor,” Al Jazeera English, 22 Ocak 2022. aljazeera.com Tantura belgeseline ve Haaretz haberine verilen tepkileri kapsıyor. Filistin Yönetimi’nin uluslararası hesap verebilirlik çağrısını içeriyor, İsrail arşivlerinin ve tarihçilerinin (Morris, Pappé) konuyu nasıl ele aldığını ve Pappé’nin 1948’i bir etnik temizlik vakası olarak adlandırdığı için 2008’de nasıl dışlandığını belirtiyor.

Mondoweiss (Jonathan Ofir) – “Yeni belgesel gösteriyor: İsrail’de Nekbe inkârı uzun ve derin,” 21 Ocak 2022. Alon Schwarz’ın Tantura belgeselini ve İsrail’in inkâr tarihini inceliyor. Tantura’da “200’den fazla Filistinlinin Siyonist bir milis tarafından vurulduğunu” belirtiyor ve kurbanları içeren bir toplu mezarın (35 x 4 m) boyutlarını veriyor. Ayrıca Katz’ın yaşadığı çileyi ve gazilerin hakaret davasını anlatıyor mondoweiss.net.

Mondoweiss – “Tantura Yolunda: Hala Gabriel ile Röportaj,” 27 Ağustos 2015. mondoweiss.net Tantura’dan bir mültecinin kızı olan film yapımcısı Hala Gabriel ile röportaj. Tantura’ya saldıran Aleksandroni komutanı (Benzion Pridan) ile görüşmesini ve onun yarım ağızla yaptığı özrü anlatıyor, torunlar için çözülmemiş travmayı ve faillerin inkârını vurguluyor.

Zohrot – Tanıklık: Yael’den “Tantura Katliamı Üzerine”, 3 Mart 2024. zochrot.org Tantura hikâyesini susturmaya karışan bir Aleksandroni gazisinin kızının kişisel anlatımı. Utancını ifade ediyor ve inkârın nesiller arası etkisini ve 2022 Tantura filminin babasının yalanlarını nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.

Forensic Architecture & Adalah – “Tantura’da İnfazlar ve Toplu Mezarlar, 23 Mayıs 1948” (Rapor, 2023). Hava fotoğrafları, hayatta kalanların tanıklıkları (örneğin, Adnan Yahya) ve 3D modeller kullanılarak sahilde bilinen bir toplu mezar doğrulandı ve caminin yakınındaki eski bir meyve bahçesinde ikinci bir mezar keşfedildi. Teslim olduktan sonra infaz edilenler için mezarların kazıldığını doğruluyor forensic-architecture.org. Bu alanları işaretlemeye dönük hukuki çabayı destekleyen ortak proje.

BADIL – “Devam Eden Nekbe” ve son yerinden edilme bağlamı. IMEU’nun Dalet Planı açıklayıcısından: İsrail’in 1948’den sonra, 1948 sınırları içinde ve 1967’de işgal edilen topraklarda sürgün politikalarını sürdürdüğünü ve bunun Filistinlilerin “devam eden Nekbe” olarak adlandırdığı şeyi körüklediğini belirtiyor. Modern örnekler ve hatta alıntılar sunuyor (örneğin, Smotriç’in 2021’de Filistinlileri sürme hakkındaki açıklaması) imeu.org.

Haaretz (Görüş, Yoav Gelber) – “Tantura Miti: Filistinli Köylülerin Bir Katliamdan Hiç Bahsetmemiş Olması Mantıksız,” Haaretz, 7 Ekim 2022. (İkincil kaynaklar aracılığıyla referans verilmiştir). Gelber başlangıçta Tantura’dan şüpheleniyordu ancak 2022’ye gelindiğinde Filistinli tanıkların aslında bundan bahsettiğini kabul etti ve kendi önceki şüpheciliğini çürüttü (kanıtlar arttıkça bazı İsrailli tarihçiler arasında bir değişim olduğunu gösteriyor).

Reuters – “İsrail, ‘felaket’ terimini Arap okullarından yasakladı,” 22 Temmuz 2009. The Guardian’ın “Nekbe”nin ders kitaplarından yasaklanması hakkındaki haberini yansıtıyor ve politika düzeyinde resmi bastırmayı gösteriyor.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English