Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tantura katliamı: İsrail’in örtbas ettiği savaş suçu

Yayınlanma

Gazeteci Thomas Karat tarafından kaleme alınan bu makale, 1948 Nekbe’si sırasında Filistin’in Tantura köyünde yaşanan ve on yıllarca örtbas edilen vahşi katliamı mercek altına alıyor. Karat, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrail milislerinin silahsız köylüleri nasıl infaz ettiğini, bu savaş suçunun nasıl gizlendiğini ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Teddy Katz gibi isimlerin nasıl acımasız bir tepkiyle karşılaştığını detaylandırıyor. Makale, Tantura’yı Filistin’in daha geniş çaplı etnik temizliği bağlamına oturtarak, İsrail’in süregelen inkâr politikalarını ve bu bastırılmış tarihlerle yüzleşmenin adalet ve uzlaşma için taşıdığı acil önemi inceliyor.


Tantura: Örtbas edilen savaş suçunun yıldönümü

İsrail’in bugüne kadar yankılanan katliamı örtbas edişi

Thomas Karat

16 Mayıs 2025

Giriş

23 Mayıs 1948’de, Nekbe (“Felaket”) Filistin geneline yayılırken, Karmel sahilindeki Tantura adlı küçük balıkçı köyü vahşi bir katliama sahne oldu. Bir gece ve bir gün boyunca, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrailli milis güçleri, teslim olduktan sonra silahsız onlarca Filistinli köylüyü infaz etti. Kurbanların çoğu —aralarında gençlerin de bulunduğu genç erkekler— soğukkanlılıkla vuruldu ve cesetleri deniz kenarında aceleyle kazılmış toplu mezarlara atıldı. On yıllar boyunca Tantura katliamı şiddetle gizlenen bir sır olarak kaldı. Hayatta kalanların tanıklıkları korkuyla bastırıldı ve İsrail’in resmi anlatısı 1948 olaylarını kahramanca terimlerle sunarak sivillere yönelik herhangi bir sistematik şiddeti reddetti. Theodore “Teddy” Katz adında İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi, 2000 yılında titiz sözlü tarih araştırmasıyla gerçeği nihayet ortaya çıkardığında, acımasız bir tepkiyle —davalar, kamuoyunda aşağılama ve çalışmalarının bastırılması— karşılaştı. Tantura olayı, İsrail akademisinin ve toplumunun Nekbe’nın rahatsız edici tarihlerini nasıl susturduğunun bir simgesi hâline geldi.

Bugün Tantura’nın kalıntıları üzerine inşa edilmiş hareketli bir İsrail tatil beldesi olan Dor Plajı’nda, bir Nekbe anma katılımcısı, silinmiş Filistin köyünün eski bir fotoğrafını kaldırıyor. Güneşlenenlerin ve yüzenlerin altında, 1948’in işaretsiz toplu mezarları yatıyor.

Bu araştırma makalesi, Tantura’nın hikâyesini —katliamın kendisini, Filistinli hayatta kalanların ve hatta İsrail askerlerinin itiraflarını içeren görgü tanıklarının ifadelerini ve bu vahşeti tarihten silmeye çalışan sonraki örtbası— gün yüzüne çıkarıyor. Katz’ın tezinin yasal ve kurumsal güçler tarafından nasıl ezildiğini inceleyecek, bu olayı İsrail tarih yazımındaki daha geniş bir inkâr örüntüsü içine yerleştireceğim. Ayrıca Tantura’yı bağlamına oturtacağım: Münferit bir olaydan ziyade, hem Filistinli tarihçilerin hem de Ilan Pappé, Benny Morris ve Avi Shlaim gibi İsrail’in kendi “Yeni Tarihçileri”nin (hepsiyle röportaj yaptım) belgelediği gibi, 1948’deki daha geniş bir etnik temizlik kampanyasının parçasıydı. Onların araştırmaları —Nur Masalha, Velid Halidi ve Salih Abdülcevad gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla birlikte— Tantura’da yaşananların, Filistinli mülteci sorununu yaratan sürgün ve katliamlar mozaiğinin bir ipliği olduğunu ortaya koyuyor. İsrail propagandasının ve devlet kurumlarının bu hakikatleri sistematik olarak —Nekbe’yi çıkarmak için ders kitaplarını sansürleyerek, vahşetler hakkında şüphe uyandırmak için Hasbara (propaganda) argümanlarını kullanarak, muhalif tarihçileri hain veya sahtekâr olarak karalayarak ve Filistin hafızasını ve sözlü tarihini bastırarak— nasıl inkâr ettiğini veya gizlediğini inceleyeceğim. Son olarak, bu inkârın bugünkü mirasını ele alıyorum, hâlâ tanınma ve geri dönüş arayan Tantura kurbanlarının torunlarından dinliyor ve İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlileri devam eden yerinden etmesiyle bağlantılar kuruyorum. Vurgulamak istediğim noktayı desteklemek için Tantura katliamından hayatta kalan iki kişiyle görüştüm; biri Ürdün’de yaşlı bir hanımefendi, diğeri ise Almanya’da bir beyefendi. Her iki röportaj da Youtube kanalımda mevcut.

1948’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura’nın hayaletleri hâlâ bugüne musallat oluyor. Bu gömülü gerçekle yüzleşmek sadece tarihsel bir adalet eylemi değil, aynı zamanda bugüne kadar şiddeti sürdüren sömürgeci mitleri yıkmak için gerekli bir adım. Aşağıda, kasıtlı olarak unutturulmuş bir katliama —ve hatırlamanın acil ahlaki zorunluluğuna— doğru bir yolculuk yer alıyor.

Tantura katliamı: 22-23 Mayıs 1948 gecesi

22-23 Mayıs 1948 gecesi karanlığında, Filistin kıyı köyü et-Tantura Siyonist güçlerin eline geçti. Hayfa’nın yaklaşık 35 kilometre güneyinde bulunan ve yaklaşık 1500 sakini olan Tantura, o zamana kadar savaşın saldırılarından kurtulmuştu. Fakat İsrail’in devlet ilanından bir hafta sonra, Aleksandroni Tugayı’nın (sonrasında İsrail ordusu olacak olan Haganah’ın bir birimi) 33. Taburu köyü ele geçirmek için bir saldırı başlattı. Yaklaşık 20 köylünün çatışarak öldüğü ve geri kalanının teslim olduğu bildirilen kısa bir savaştan sonra, galipler aniden ve vahşice mağluplara yöneldi.

23 Mayıs’ta şafak sökerken, işgal altındaki köy terör sahnelerine tanık oldu. İsrail askerleri silahsız Filistinli esirleri topluca infaz etmeye başladı. Almanya’da görüştüğüm erkek kurtulan Dr. Adnan Yahya, genellikle NAZİ Almanyası ile ilişkilendirdiğimiz, burada tekrarlamayacağım kadar korkunç sahneler anlattı. Kuzeni Feyza Yahya, Ürdün’de onu ziyaret ettiğimde bu anlatıyı tamamladı, ancak bir kadının bakış açısından, çünkü İsrailliler erkeklere ve kadınlara farklı şeyler yapmıştı.

Tantura 1948, “Halksız Topraklar” yıkılmadan önce böyle görünüyordu.

Hem Filistinli hayatta kalanların hem de Aleksandroni gazilerinin ifadelerine göre, katliam iki ayrı aşamada gerçekleşti:

Aşama 1: Cinnet: Tantura’nın kalan köylüleri beyaz bayrakları kaldırdıktan hemen sonra bir silah sesi duyuldu —ya başıboş bir keskin nişancı ya da panik kaynaklı bir karışıklık— ve buna karşılık Aleksandroni birlikleri kanlı bir cinnet geçirdi. Tanıklar, öfkeli askerlerin gözaltındaki kalabalıkların üzerine kurşun yağdırmaya başladığını hatırlıyor. İsrailli bir görgü tanığı daha sonra, teslimiyetten sonra özellikle sevilen bir Yahudi savaşçının keskin nişancı ateşiyle vurulduğunu ve bunun yoldaşlarını kanlı bir çılgınlığa sürüklediğini söyledi. Bu ilk şiddet patlamasında en az 70 ila 100 Filistinli köylü olay yerinde öldürüldü. Hayatta kalanlar, “İnsanları sıraya dizip sokaklarda vurdular,” diye hatırladı. Haganah’lılar ev ev dolaştı ve bir anlatıda belirtildiği gibi, teslim olan köylülere “hiç merhamet gösterilmedi”.

Aşama 2: Sistematik infazlar: İlk cinnet yatıştıktan sonra daha kasıtlı bir katliam izledi. İsrail istihbarat subayları ve yerli paramiliter üyeler (Zihron Yakov ve Binyamina gibi yakındaki Yahudi kolonilerinden yerleşimciler dahil) kalan Filistinli erkek ve kadınları ayrı gruplara ayırdı ve erkekleri teker teker sistematik olarak infaz etti. İsim listeleri kullanarak, savaşmış olabileceğinden veya silah saklıyor olabileceğinden şüphelenilen tüm erkekleri aradılar. Özünde, kurbanların çoğu savaşta hiçbir rolü olmayan sıradan silahsız köylülerdi. Dehşete düşmüş bazı Yahudi askerler de dahil olmak üzere görgü tanıkları daha sonra, her seferinde yedi ila on kişilik bağlı esir gruplarının ya köy mezarlığına ya da caminin yanındaki bir duvara götürülüp başlarının arkasından vurulduğunu ifade etti. Bu “temizlik” operasyonu, yaklaşık 100 erkek daha infaz edilene kadar devam etti. Sadece Zihron Yakov’dan birkaç Aleksandroni subayının çok fazla masum insanın “düşman” olarak öldürüldüğünü protesto etmesiyle, kan banyosu gecikmeli olarak durduruldu. Dr. Adnan Yahya ayrıca bana, özellikle kurbanın ailesinin gözleri önünde gerçekleşen, korkunç bir intikam tecavüzünden de bahsetti.

23 Mayıs’ın sonunda bilanço şaşırtıcıydı. Çatışmada öldürülen yaklaşık yirmi kişi de eklendiğinde, Tantura’dan yaklaşık 200 ila 250 Filistinli, köyün teslim olmasından sonra katledilmişti. Ölüleri gömmekle görevlendirilen bir Yahudi Aleksandroni askeri daha sonra toplam 230 ceset saydığını hatırladı. Köyde kalan 13-30 yaşları arasındaki neredeyse tüm erkekler infaz edildi. Sadece bir avuç genç erkek, ya cesetlerin altına saklanarak ya da sempatik Yahudi komşuların son dakika müdahalesiyle hayatta kaldı. Tantura’yı 1948 savaşında tanık olduğu “en utanç verici” olaylardan biri olarak tanımlayan Aleksandroni gazisi Joel Solnik, “Kimseyi sağ bırakmadılar,” diye itiraf etti.

Hayatta kalan Filistinlilerin tanıklıkları o saatlerin korkunç bir resmini çiziyor. Bazı kadınlar ve çocuklar, kocalarının, babalarının veya erkek kardeşlerinin silah zoruyla götürülüp bir daha geri dönmediklerine tanık oldu. 1948’de küçük bir çocuk olan Mustafa Mısri, daha sonra askerlerin tüm ailesini gözlerinin önünde infaz etmesini izlediğini anlattı. On yıllar sonra, araştırmacı Teddy Katz ile konuşurken Mısri’nin sesi hâlâ travmayla titriyordu: “İnanın bana, bu şeylerden bahsedilmemeli… Bizden intikam almalarını istemiyorum. Bize sorun çıkaracaksınız,” diye yalvardı, gerçeği söylemenin bile misillemeye davetiye çıkarabileceğinden dehşete düşmüştü. Korku ve kederin ağırlığı pek çok hayatta kalanı sessiz tuttu.

Araştırmacı Teddy Katz, tanıklıkların olduğu kasetlerini dinliyor.

Doğrudan öldürülmeyenler acımasız bir kaderle karşılaştı. Katliamın ardından Haganah, kalan tüm köylüleri —kadınları, çocukları ve yaşlıları— toplayıp yakındaki sahile yürüttü. Aileler parçalandı: “savaşacak yaştaki” erkekler ayrılıp 18 aylığına gözaltı kamplarına gönderilirken, topluluğun geri kalanı kamyonlara yüklenip bölgeden sürüldü. Çoğu, Hayfa ile Tel Aviv arasında yıkımdan kurtulan tek Filistin köylerinden biri olan (ironik bir şekilde komşu Yahudi yerleşimlerinin emeğine ihtiyaç duyulduğu için) Fureydis’e ve Cisr ez-Zerka’ya gitti. Bu bile geçiciydi; nihayetinde, esaretten kurtulan Tantura’nın erkekleri sürgüne gönderildi, yerinden edilmiş ailelerine katılmak üzere (o zamanlar Ürdün kontrolündeki) Batı Şeria’ya gönderildi. Birkaç Tantura ailesi, kendilerine kefil olan Yahudi tanıdıklarının şahsi müdahalesi sayesinde yeni İsrail devleti içinde kalmayı başardı. Bu, İsrail’in şu anda Gazze ve Batı Şeria’ya saldığı vahşete tanık olurken bile, tüm Yahudilerin veya daha doğrusu İsraillilerin intikamcı katiller olmadığını bize hatırlatmalı.

Bu arada, Tantura bir köy olarak var olmaktan çıktı. Sakinleri öldürüldükten veya sürüldükten sonra, Siyonist güçler alabildiklerini yağmaladı ve köyü haritadan silmek için hızla harekete geçti. Haziran 1948 tarihli bir İsrail belgesinde şöyle deniyor: “Toplu mezarı hallettik ve her şey yolunda.” Gerçekten de, cellatlar suçlarını örtbas etmek için çalışmışlardı: Hayatta kalanlar daha sonra silah zoruyla ölüleri gömmek için hendek kazmaya zorlandıklarını hatırladılar. En az bir büyük toplu mezar, Filistinli esirler tarafından köy mezarlığında kazıldı ve cesetlerle dolduruldu, sahile yakın başka bir mezar ise orada infaz edilenlerle dolduruldu. Dr. Adnan Yahya, kameraya, arkadaşıyla birlikte makineli tüfeklerle karşı karşıya kalarak, arkadaşının yaralı babasını —hâlâ hayattayken— toplu mezara atmak zorunda kaldıklarını anlattı.

Haziran ortasına gelindiğinde, İsrail ordusu karargâhına “köydeki gömülmemiş cesetlerin” koku ve hastalığa neden olduğuna dair şikayetler ulaştı ve bu da ordunun kurbanları düzgün bir şekilde gömmeyi bitirmek için defin ekipleri göndermesine neden oldu. Sonraki aylarda, Tantura’nın evlerinin kalıntıları sistematik olarak yıkıldı veya toprakları üzerine kurulan yeni bir İsrail kibutzu (Nahşolim kibutzu) bünyesine dahil edildi. Mezar yerleri bile gizlendi: Ana toplu mezarın bir kısmı daha sonra Dor Plajı tatil beldesi için bir otopark olarak asfaltlandı ve burada hiçbir şeyden habersiz plaj müdavimleri bütün bir topluluğun kalıntıları üzerinde güneşleniyor.

Fakat bir ev bugüne kadar ayakta kaldı. Tesadüfen bu ev Dr. Adnan’ın ailesine aitti ve Dr. Adnan’a yeğeni Hala Gabriel’in evi ziyaret edebildiği bir klip gösterdiğimde kendi duygularımı tarif etmekte zorlanıyorum. YouTube kanalıma abone olduysanız, bu hikâyeyi yayınladığımda (umarım) bilgilendirileceksiniz.

Hala Gabriel, Tantura’dan geriye kalan tek bina olan ailesinin evinin kalıntılarında oturuyor.

Tantura’da yaşananlar, mikro düzeyde bir etnik temizlikti. İsrailli bir subay, Katz’a 1948’de her yerli komutanın “teslim olsalar da esir alınsalar da sakinlere uygun gördüğü şekilde davranma konusunda tam yetkiye sahip olduğunu” açıkça teyit etti. Olağan Haganah taktiği, köyleri üç taraftan kuşatmak, bir “kaçış koridoru” açık bırakmak ve sakinleri kaçmaya zorlayarak terörize etmekti (büyük esir nüfuslarıyla uğraşmaktan kaçınmak için birçok köyde kullanılan bir yöntem). Ancak Tantura’da zayıf koordinasyon, karadan ve denizden tam bir kuşatmaya yol açarak sakinleri içeride hapsetti. Kaçış yolu olmayan 1500 Filistinli, işgalcilerin eline düştü ve bu da ardından gelen katliam ve toplu sürgüne yol açtı. İsrail’in muhalif tarihçilerinden Ilan Pappé, katliamın bu koşulların doğrudan sonucu olduğunu belirtiyor: “Bu kadar büyük bir köyün işgalcinin elinde toplanması… Cinneti, katliamı ve infazları üretti,” diye yazdı. Bazı Aleksandroni savaşçıları katliamı “güvenlik” önlemi olarak —potansiyel direnişi ortadan kaldırmak— meşrulaştırırken, diğerleri sadece intikam aldı veya kişisel hesaplarını gördü. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Bütün bir köy yok edildi. Tantura, 1948’de katliama maruz kalan Filistin yerleşimlerinin acı listesine katıldı, yıllar sonra ancak gün ışığına çıkacak onlarca bu türden vahşetten biriydi.

Tarihi susturmak: Teddy Katz olayı ve İsrail akademisinin tepkisi

1948’den sonra elli yılı aşkın bir süre boyunca Tantura katliamı özenle korunan bir sır olarak kaldı. Resmi İsrail tarihleri, Tantura’nın düşüşünü normal bir askeri zafer olarak tanımladı, belki köyün Arap sakinlerinin “kaçtığını” veya esir alındığını belirtti, fakat toplu infazlardan hiç bahsetmedi. Artık kamplara dağılmış mülteciler olan Filistinli hayatta kalanlar kesinlikle hatırlıyordu —katliamın hikâyesi aileler içinde fısıltılarla aktarılıyordu— ancak onların anlatılarının İsrail toplumunda veya akademisinde bir platformu yoktu, ki bu da devletin doğuşuna kasıtlı vahşetlerin eşlik ettiğini büyük ölçüde inkâr ediyordu. Bu sessizlik duvarı nihayet 1990’ların sonlarında, beklenmedik bir kişi sayesinde aşıldı: Hayfa Üniversitesi’nde İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi (ve kendini Siyonist olarak tanımlayan) Theodore “Teddy” Katz.

O zamanlar 50’li yaşlarında olan Katz, Hayfa bölgesindeki köylerin 1948’deki tahliyesini araştıran bir yüksek lisans tezine başladı. Arapçayı akıcı bir şekilde konuşan Katz, Umm Zinat ve Tantura gibi köylerde neler olduğunu yeniden yapılandırmak için sözlü tarihi —tanıklarla yapılan ses kayıtlı röportajları— kullanmaya karar verdi. Birkaç yıl boyunca Katz, hem Filistinli hayatta kalanlarla (İsrail’de ve Batı Şeria/Gazze’de, ayrıca bazıları sürgünde olanlarla) hem de Aleksandroni Tugayı’nın Yahudi gazileriyle konuşarak 60 saatten fazla röportaj yaptı. Bu çığır açıcıydı; o zamana kadar çok az İsrailli akademisyen, hatta hiçbiri, 1948’in Filistin sözlü tanıklıklarını aramaya zahmet etmemişti. Katz’ın araştırması sansasyonel bulgular ortaya çıkardı: Tezinin bir bölümünde, Tantura’daki katliamı tüyler ürpertici ayrıntılarla belgeledi ve teslim olduktan sonra yaklaşık 200 silahsız köylünün öldürüldüğü tahmininde bulundu. Özellikle, Katz, katılan Aleksandroni askerlerinin kendilerinden doğrulayıcı ifadeler almıştı, aksi takdirde, daha sonra belirttiği gibi, çalışması muhtemelen tamamen göz ardı edilecekti. Bir gazi ona açıkça, “Orada utanç verici şeyler oldu… Kimseyi sağ bırakmadık,” dedi. Bir diğeri 200’den fazla ceset saydığını itiraf etti. Katz, suçu ima eden birkaç gizliliği kaldırılmış İsrail ordusu belgesini bile ortaya çıkardı: Tantura’daki birliklerin “usulsüzlükleri” hakkında bir rapor ve salgınları önlemek için bir “toplu mezarla” ilgilenilmesi gerektiğine dair bir tugay bildirisi. Tez, parça parça, Tantura’nın bir savaş suçuna tanık olduğuna dair mahkûm edici bir dava oluşturdu.

Mart 1998’de Katz, “Arapların 1948’de Güney Karmel Dağı Eteklerindeki Köylerden Göçü” başlıklı tezini Hayfa Üniversitesi’ne sundu. Tez büyük bir başarıyla geçti ve bölümdeki en yüksek notu aldı. Kısa bir an için, bu uzun süredir bastırılmış hikâyenin akademik kanallar aracılığıyla tarihsel kayıtlara girebileceği görülüyordu. Ancak Ocak 2000’de Katz’ın bulgularının haberi İsrail medyasına ulaştı ve tepki ani ve şiddetli oldu. İbranice günlük gazete Ma’ariv, Tantura katliamı hakkında manşet bir makale yayımlayarak Katz’ın ifşaatlarını genel kamuoyuna duyurdu. Neredeyse derhal, Aleksandroni Tugayı’nın öfkeli gazileri (birçoğu hâlâ kendilerini İsrail’in bağımsızlık savaşının kahramanları olarak görüyordu) inkârda birleşti. Katz’a karşı bir karalama kampanyası başlattılar, hiçbir katliamın asla gerçekleşmediğini ve Katz’ın itibarlarını lekelediğini şiddetle savundular. Günler içinde, Aleksandroni Gaziler Derneği, Katz’a karşı 1 milyon şekelden fazla tazminat talep eden bir hakaret davası açtı.

Ardından gelenler, İsrail akademisinin ulusal mitleri korumadaki rolünün çarpıcı bir örneğiydi. Hayfa Üniversitesi, öğrencisini savunmak yerine Katz’ı adeta kurtların önüne attı. Üniversite yetkilileri, özellikle Eretz İsrael (İsrail Diyarı) Çalışmaları Bölümü’ndeki (genelde milliyetçi anlatılarla aynı çizgide olan bir bölüm) kıdemli öğretim üyeleri, derhal Katz’ın yetkinliği ve dürüstlüğü hakkında şüphe uyandırdı. Araştırmasının kusurlu hatta uydurma olduğunu ima ettiler ve kurumsal desteği geri çektiler. Mükemmel tezi için özel bir ödül alması planlanan Katz, adının programdan kelimenin tam anlamıyla daksille silindiğini gördü. Üniversitedeki statüsü, uzaklaştırılmış bir öğrencininkine eşdeğer hâle geldi ve akademik bir kariyer umutları bir anda suya düştü. Mesaj açıktı: Kahraman Siyonist anlatıyla çelişen bir katliamı ortaya çıkararak Katz, akademinin bekçilerinin gözünde bir ihanet eylemi işlemişti.

Bu düşmanca iklime rağmen Katz, mahkemede çalışmalarını savunmaya hazırlandı. İsrail’deki Filistinli bir hukuk merkezi olan Adalah’ın (ona yardım etmeye istekli birkaç kişiden biri) yardımıyla, gönüllü avukatlardan oluşan bir ekip topladı. Hakaret davası Aralık 2000’de başladı. Ardından gelen mahkeme salonu dramasında, gerçek usule ilişkin saldırıların gerisinde kaldı. Savcılık, Katz’ın 200 sayfalık tezini didik didik etti ve küçük tutarsızlıklara —yüzlerce referans arasından bir avuç atıf hatası ve hafif yanlış çevirilere— odaklandı. Örneğin, bir keresinde Katz’ın bir tanığın sözlerinin İbranice özetinde “Naziler” yerine “Almanlar” kullanılmıştı; bir diğerinde ise, bir hayatta kalanın açıkça belirtilmeyen (ancak ima açıktı) bir anlatısından bir katliam çıkarımı yapmıştı. Bunlar, genel katliam anlatısının esaslı reddi değil, önemsiz detaylardı. Esasında, tezdeki 230 spesifik referanstan en az 224’ünün doğru ve tartışmasız olduğu bulundu. Katz’la konuşan eski askerlerden hiçbiri, kaydedilmiş ifadelerini inkâr etmek için kürsüye çıkmaya cesaret edemedi. Bununla birlikte, İsrail medyası ve akademisi, Katz’ı itibarsızlaştırmak için birkaç tutarsızlığa odaklandı.

İki günlük duruşmanın ardından Katz’ın avukatları iyimserdi: Savcılık dipnotlara yönelik saldırılarını tüketmişti ve meselenin özü —toplu katliamların görgü tanığı delilleri— incelenmek üzereydi. Katz ve destekçileri, bu kasetler ve transkriptler mahkemede yayınlanırsa, Tantura gerçeğinin nihayet kamuoyunda duyulacağına inanıyordu. Fakat o an hiç gelmedi. Muazzam baskı altında ve sağlık durumu kötü olan (Katz haftalar önce felç geçirmişti) Katz, sonunda —bazıları zorlandığını söylüyor— davayı mahkeme dışında çözmek için bir geri çekilme “özrü” imzalamaya ikna edildi. 21 Aralık 2000’de geç saatlerde yapılan bir toplantıda, avukatlarından ikisi yokken Katz, üçüncü bir avukatın (aynı zamanda bir akrabasıydı) tavsiyesine ve üniversitenin hukuk danışmanının pes etmenin kendi çıkarına olduğu yönündeki ısrarlarına uydu. Sağlığı ve mali durumu için endişelenen ailesi ve arkadaşları da ona bu çileye son vermesi için baskı yaptı. Katz, ancak Orwellvari olarak tanımlanabilecek bir ifade imzaladı: Kendi araştırmasını reddetti ve “Kanıtları kontrol edip tekrar kontrol ettikten sonra, şimdi benim için hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, Aleksandroni Tugayı’nın… Köy teslim olduktan sonra Tantura’da insanları öldürdüğü iddiasının hiçbir temeli yoktur,” dedi. Bir katliamın meydana geldiği sonucundan “kendisini ayrı tuttuğunu” belirtti. Aslında, ortaya çıkardığı gerçeği inkâr etmeye, göstermelik duruşmaları andıran zorla bir itirafa zorlanmıştı.

Bu zoraki özrün mürekkebi kurumadan Katz pişman oldu. 12 saat içinde ifadeyi geri çekmeye ve savunmasını yeniden başlatmaya çalıştı. Ancak zarar verilmişti. Yargıç, davayı yeniden açmayı reddetti ve yalnızca Katz’ın uzlaşmasını geri alma hakkının teknik sorusuna odaklandı (ve alamayacağına karar verdi). Böylece hakaret davası, bir katliamın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğine dair herhangi bir adli inceleme yapılmadan sona erdi. İsrail haber kuruluşları, Katz’ın teslimiyetini katliamın bir yalan olduğunun kanıtı olarak duyurdu. Büyük gazeteler onu “sahtekâr” ve “sözde tarihçi” olarak etiketledi ve siyasi nedenlerle bir katliam uydurduğunu öne sürdü. Sağcı yorumcular, “İsrail karşıtı bir anlatının” çürütülmesinden dolayı sevindi. Özellikle acımasız bir şekilde, bazı sol eğilimli İsrailli entelektüeller bile yüklendi; önde gelen gazeteci Tom Segev, “Belki bir katliam vardı ama yanlış tarihçiyle karşılaştı,” diyerek Katz’ın göreve uygun olmadığını ima etti. İsrail kamuoyu büyük ölçüde Tantura’nın asılsız bir söylenti olduğu izlenimiyle bırakıldı. Eğer katliam olmadıysa, o zaman —dolayısıyla— belki de 1948 etnik temizliğine dair Filistin iddialarının hiçbiri doğru değildi. Bu olay böylece, İsrail vahşetine yönelik herhangi bir suçlamanın Arapların uydurması veya hatası olduğu yönündeki rahatlatıcı ulusal miti güçlendirmeye hizmet etti.

Hayfa Üniversitesi içinde cadı avı devam etti. Hakaret davasındaki uzlaşma, resmi tarihin koruyucularını tatmin etmedi. İsrail Devlet Arşivcisi ve diğerleri, üniversiteye Katz’ın yüksek lisans derecesini tamamen geri alması için baskı yaptı. Üniversite, tezi iptal etmek için bahaneler arayarak Katz’ın kasetlerini ve danışmanının davranışlarını incelemek üzere araştırma komiteleri topladı. Sonunda, Katz’ın derecesini (bazı küçük düzeltmeler yaptıktan sonra) korumasına izin verildi, ancak itibarı onarılamaz bir şekilde zedelendi. Akademik çevrelerden kayboldu, fiilen kara listeye alındı. Diğerleri üzerindeki caydırıcı etki açıktı: Hiçbir genç İsrailli akademisyen, yıllarca 1948 katliamları konusuna dokunmaya cesaret edemeyecekti.

Katz’ın yanında duran birkaç İsrailli akademisyenden biri, o zamanlar Hayfa Üniversitesi’nde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Dr. Ilan Pappé idi. Pappé, “post-Siyonist” tarih dediği şeyi teşvik ediyor, İsraillileri 1948’in karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyordu. Katz olayı sırasında Pappé, Katz’ın bazı röportaj transkriptlerini meslektaşlarının okuması için üniversitenin dahili internet sitesinde yayınlayacak kadar ileri gitti. Bu transkriptlerin, hem Arap hem de Yahudi tanıklardan “infazın, çocukların önünde babaların öldürülmesinin, tecavüzün ve işkencenin korkunç tanımlarını” içerdiğini bildirdi. Pappé, “Transkriptleri okuduktan sonra, Katz’ın araştırmasının kalitesi hakkında çekinceleri olsa bile bir dizi insan, Tantura’da ne olduğu konusunda artık hiçbir şüphe duymuyordu,” diye yazdı. Bununla birlikte, Pappé’nin akademik destek toplama çabaları büyük ölçüde karşılıksız kaldı. Kendisini meslektaşları tarafından giderek daha fazla izole edilmiş ve aşağılanmış buldu. Birkaç yıl içinde Pappé de sürülecekti: 2007’de, İsrail’in Nekbe inkârına yönelik sesli eleştirileri nedeniyle ölüm tehditleri ve resmi kınamalar arasında istifa etti ve Birleşik Krallık’ta öğretmenlik yapmak üzere İsrail’den ayrıldı (El-Cezire‘nin belirttiği gibi, Pappé “İsrail toplumundan sert bir tepkiyle karşılaştı” ve 1948’in bir etnik temizlik vakası olduğu konusunda ısrar etmeye devam ettikten sonra Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovuldu). Onunla yaptığım röportajda Pappé, Üniversiteye karşı bir davayı kazanmasına rağmen neden İsrail’den ayrılmak zorunda hissettiğini anlattı.

Ilan Pappé: Siyonist projenin sonuna tanık oluyoruz.

Tantura katliamının susturulması böylece hukuki yıldırma, akademik suç ortaklığı ve medya manipülasyonunun ortaklığıyla başarıldı. Bu, İsrail müesses nizamının ulusal mitolojiyi tehdit eden doğru bir anlatıyı bastırmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. Yine de ironik bir şekilde, hakikati örtbas etme girişimleri yalnızca onun yeniden dirilişini geciktirdi. Katz’ın orijinal kayıtları hayatta kaldı ve on yıllar sonra kamuoyuna (özellikle 2022’de bir belgesel filmde) yeniden ortaya çıkarak bulduklarını doğruladı. Yaşlı askerlerin sessizlik yemini de zamanla çatlamaya başladı; bazı gaziler, hayatlarının sonlarına yaklaşırken, nihayet 1948’de yaptıklarını itiraf ettiler. Göreceğimiz üzere, bu doğrulamalar ortaya çıktı, Katz’ın çalışmalarını haklı çıkardı ve onun hakkında söylenen yalanları çürüttü. Fakat bugünkü hesaplaşmayı incelemeden önce, Tantura’nın 1948’in daha büyük resmine nasıl uyduğunu anlamalıyız. Bu köyde yaşananlar bir anormallik değildi; İsrail devletinin kuruluşuna eşlik eden açık bir sürgün ve katliam modelinin —uzun süredir inkâr edilen, ancak yıllar içinde tarihçiler ve araştırmacılar tarafından kapsamlı bir şekilde belgelenen bir model— parçasıydı.

Tasarlanmış etnik temizlik: Nekbe bağlamında Tantura

Tantura katliamı ve nüfusunun sürülmesi, kontrolden çıkmış bir olay veya savaş sırasındaki bir cinnet olarak göz ardı edilemez. Bu, 1948 savaşı sırasında, Siyonist güçlerin yeni İsrail devleti için toprak fethederken uyguladığı daha geniş bir “etnik temizlik” politikasının bir düğüm noktasıydı. Yıllarını gizliliği kaldırılmış İsrail arşivlerini araştırarak geçiren İsrailli “Yeni Tarihçi” Benny Morris, açıkça şu sonuca vardı: “Filistinlilerin kökünden sökülmesi olmadan bir Yahudi devleti ortaya çıkamazdı.” Başka bir deyişle, Filistinlilerin toplu sürgünü savaşın tesadüfi bir yan ürünü değildi; İsrail’in yaratılmasının bir ön koşuluydu. Kendisiyle yaptığım röportajın bağlantısı aşağıdaki kaynaklar listesinde.

1947’nin sonlarından 1948’e kadar, yaklaşık 750 bin Filistinli (İsrail olan bölgenin Arap nüfusunun dörtte üçü) sistematik olarak yerinden edildi veya baskı altında kaçtı ve 400’den fazla kasaba ve köy sakinlerinden boşaltıldı. Haganah tarafından Mart 1948’de yayınlanan bir ana plan olan Dalet Planı (Plan D) sahneyi hazırladı. Tarihçi Velid Halidi’nin tanımladığı üzere, Dalet Planı kelimenin tam anlamıyla “Filistin’in fethi için bir ana plandı.” İsrailli komutanlara, Yahudi devletine (ve ötesine) tahsis edilen toprağı güvence altına almak için köyleri yok etme ve sakinleri kovma yetkisi verdi. Planın yönergeleri açıkça köylerin kuşatılmasını, aranmasını ve silahsızlandırılmasını ve direniş durumunda “nüfusun sınırlar dışına sürülmesini” gerektiriyordu. Sonraki aylarda bu talimatlar büyük ölçekte uygulamaya konuldu. 1948’in sonunda 500’den fazla Filistin yerleşimi boşaltılmıştı; birçoğu yerle bir edildi, diğerleri Yahudi göçmenlerle yeniden iskan edildi ve yeniden adlandırıldı. Filistin halkının topraklarındaki varlığı siliniyordu; bu Filistinlilerin en-Nekbe olarak bildiği süreçti.

1948’de kaçan Filistinli köylüler

Tantura’nın kaderi bu siyasi çerçevenin doğrudan bir sonucuydu. Kıyıdaki stratejik konumu, onu savaşın başlarında bir hedef hâline getirdi. Haganah’ın Hayfa’nın güneyindeki kıyı “temizliği” operasyonlarının bir parçası olarak, Aleksandroni Tugayı birlikleri önceki haftalarda Kefr Lam ve es-Sarafand gibi köyleri halihazırda boşaltmıştı. Aleksandroni’nin standart hareket tarzı, saldırı sırasında sakinleri —onları yakalamak yerine kaçmaları için bir yol vermek— kovmaktı. Fakat bir nüfus kaçamazsa veya kaçmazsa (Tantura’da olduğu gibi), daha sert önlemler alındı. Tugay komutanının teslim olan Araplarla “uygun gördüğü gibi yapma” konusundaki “tam yetkisi”, Tantura’da ve başka yerlerde, terör aşılamayı amaçlayan yargısız infazlar ve katliamlarla sonuçlandı. Tarihçi Ilan Pappé, Filistin’in Etnik Temizliği adlı ufuk açıcı kitabında, 1948’deki sürgün kampanyasını birden fazla katliamın nasıl noktaladığını — nisanda Deyr Yasin’den (İrgun/Lehi milisleri tarafından 100’den fazla kişinin katledildiği) temmuzda Lidda’ya (İzak Rabin komutasındaki askerler de dahil olmak üzere İsrail birlikleri tarafından 200’den fazla kişinin katledildiği) ve ekimde el-Devayime’ye (bir İsrail biriminin 100’den fazla köylüyü öldürdüğü)— belgeliyor.

Bu türden kaç vahşet yaşandı? İsrailli tarihçilerin muhafazakâr tahminleri bile 1948 savaşı sırasında en az yirmi katliamı kabul ediyor. Benny Morris’in kendisi (başlangıçta bazı Filistin anlatılarına şüpheyle yaklaşıyordu) İsrail güçleri tarafından en az 24 ayrı olayda öldürülen “kabaca 800 [Filistinli] sivil ve savaş esirini” kaydetti ve bu olaylar katliam olarak tanımlanabilir. Filistinli akademisyen Salih Abdülcevad ve diğerlerinin daha kapsamlı araştırmaları, sürgünlere eşlik eden onlarca daha ufak çaplı katliam veya tek seferlik infazlara işaret ediyor. BADIL (Filistinli mülteci hakları merkezi) tarafından alıntılanan Birleşmiş Milletler ve İsrail ordusu arşivlerinin analizi, 1948’de 30’dan fazla belgelenmiş katliam tespit etti; bunların 24’ü kuzey bölgesinde (Celile ve Hayfa bölgesi), 5’i merkezde ve 5’i güneydeydi. İsrailli bir askeri tarihçi olan Arye İzaki (eski İsrail ordusu arşivlerinden), İsrail güçleri tarafından “100’den fazla” katliamın işlendiğini, bunların yaklaşık 10’unun büyük ölçekli olduğunu öne sürdü. “En iyi bilinenler” arasında Deyr Yasin, el-Devayime ve Tantura’yı listeledi. Kısacası, Tantura bir sapma değildi, aynı sürecin parçasıydı. Nekbe’nin kötü şöhretli katliamları arasında yer alıyor, fakat failleri uzun süre örtbas etmeyi başardığı için belki de uluslararası alanda daha az biliniyordu.

1948’de yaşananların bir dizi talihsiz kaza veya kontrolden çıkmış askerlerin işi değil, daha ziyade uzun süredir devam eden ideolojik hedeflerin gerçekleştirilmesi olduğunu vurgulamak önemli. Nur Masalha, savaş öncesi Siyonistlerin Arapların uzaklaştırılması için bir örtmece olan “Nakil” hakkındaki düşüncelerini kronikleştirdi. Gelecekteki İsrail Başbakanı David Ben Gurion da dahil olmak üzere 1930’lardan itibaren Siyonist liderler, Arap nüfusunun kurulacak Yahudi devletinden zorla nakledilmesini tartışmış ve buna hazırlanmışlardı. 1948’e gelindiğinde, bu fikirler savaşın dumanı altında eyleme dönüştü. Ben Gurion hükümeti ve askeri komutanlığı, demografik dengeyi kalıcı olarak değiştirmek için, şiddetten kaçanlar da dahil olmak üzere Filistinli mültecilerin geri dönüşüne izin vermemeye açıkça karar verdi. Savaş sona erdiğinde yeni İsrail devleti, 750 bin sürgün edilmiş Filistinlinin topraklarına ve mülklerine el koymak için hızla yasalar çıkardı ve eve dönememelerini sağladı. Yaşananların büyüklüğü, Pappé ve diğerlerinin neden “etnik temizlik” —etnik olarak tanımlanmış bir nüfusun kendi topraklarından kasıtlı olarak tasfiye edilmesi— terimini kullandığını açıklıyor.

Tantura katliamının örtbas edildiği iklimi anlamak için, savaşın ardından oluşturulan güçlü İsrail ulusal anlatısını da tanımak gerekir. On yıllardır İsrail söylemindeki resmi anlatı, 1948’de yeni Yahudi devletinin Arapların ezici saldırganlığına karşı bir savunma savaşı verdiği; Filistinlilerin kendi istekleriyle veya Arap liderlerin emriyle kaçtığı ve İsrail güçlerinin baştan sona yüksek bir ahlaki standardı (“silahların saflığı”) koruduğu —yani herhangi bir sapmanın münferit ve üzücü olduğu, politika olmadığı— yönündeydi. Uzun yıllar boyunca İsrail arşivleri gizli tutuldu ve kamuoyu bu anlatıyı büyük ölçüde sorgusuz sualsiz kabul etti. Sürgün ve katliamlara ilişkin Filistin anlatıları propaganda veya fantezi olarak reddedildi. Örneğin 1988’de, seçkin Filistinli tarihçi Velid Halidi, 1948’de yok edilen 418 köyün anıtsal bir belgesi olan All That Remains‘i (Geriye Kalan Her Şey) yayımladı. Tantura’nın nüfusunun boşaltılmasını içeriyordu, ancak o sırada Halidi katliamın kanıtına sahip değildi ve bu nedenle yalnızca köyün işgalini ve halkının sürülmesini kaydetti. Bu tür çalışmalar, Filistinliler tarafından toplanan sözlü tarihlerle birlikte, İsrail akademisi tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda, bazı İsrail arşivleri açıldıkça, yeni nesil İsrailli tarihçiler Filistinlilerin başından beri söylediklerini doğrulamaya başladı. Benny Morris’in 1988 tarihli Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947-49 adlı kitabı, yüz binlerce Filistinlinin sürüldüğünü ve İsrail güçlerinin genellikle vahşetlere karıştığını kabul ederek bazı çığırlar açtı; ancak Morris “etnik temizlik” terimini kullanmaktan kaçındı ve zaman zaman olayları savaşın zorunlu bir gerekliliği olarak rasyonelleştiriyor gibi görünüyordu. Avi Shlaim, Demir Duvar (2000) adlı eserinde benzer şekilde, Ben Gurion’dan itibaren İsrail liderliğinin toprak maksimalizmi ve mültecileri geri göndermeyi reddetme konusunda nasıl katı bir tutum takındığını, yeni devleti güvence altına almak için askeri gücün “demirden duvarını” tercih ettiğini ayrıntılarıyla anlatarak pek çok miti yıktı. Avi ile iki kez konuşma fırsatım oldu: Önce bir tarihçi olarak, sonra da İsrail’in Irak Yahudilerine karşı düzenlediği bombardıman harekatının — onları anavatanlarını terk etmeye ve İsrail’e göç etmeye zorlamak için tasarlanmış gizli bir operasyon— bir kurbanı olarak (aşağıdaki kaynaklara bakınız).

Ancak Katz’ın müttefiki Ilan Pappé, 1948’in organize bir etnik temizlik operasyonu —İsrail’in ahlaki sorumluluk taşıması gerektiğini savunduğu bir suç— oluşturduğunu açıkça savunan en açık sözlü ses olarak ortaya çıktı.

Bu akademisyenlerin her biri tepkiyle karşılaştı ama çalışmaları (genellikle İsrail devlet arşivlerine dayanarak) Filistinlilerin gerçek olarak yaşadığı bir anlatıyı doğruladı: Nekbe’nin gönüllü bir göç değil, şiddetli bir mülksüzleştirme olduğu. Bu bulguları İsrailli Yahudi tarihçiler yayınlamaya başladığında ancak İsrail toplumunun bazı kesimlerinin Nekbe’nin bazı yönlerini isteksizce kabul etmeye başlaması manidar. The Guardian‘ın belirttiği üzere, 2000’lerde “yeni nesil revizyonist İsrailli tarihçiler, Filistinlilerin, kendi talihsizliklerinden sorumlu oldukları yönündeki eski resmi anlatıyı reddetti”. Hatta İsrail başbakanlarından Ehud Olmert, 2007’de Filistinlilerin ” çektiği acıyı” çekingen bir şekilde kabul etti. Ancak mutlak bir hesaplaşma çok uzaktaydı. Sahiden de, diğerleri inkârda direndi; örneğin, Binyamin Netanyahu gibi Likud liderleri, Nekbe anlatısını öğretmenin düşman propagandası yaymakla eşdeğer olduğu konusunda ısrar etti.

Dolayısıyla Tantura, tarih ve hafızanın kavşağında yer alıyor. Bir yandan, 1948’deki olayın kendisi, Nekbe’nin şiddetli sürgünlerinin özlü bir örneğiydi, Pappé, Halidi, Masalha ve hatta kısmen Morris gibi tarihçiler tarafından sistematik olarak belgelenen türden bir olaydı. Öte yandan, Tantura’da yaşananların savaş sonrası bastırılması, İsrail’in on yıllardır süren temizlenmiş bir ulusal hikâyeyi koruma çabasını örneklemektedir. Katz, bu iki alanı —Tantura’nın bastırılmış gerçeğini kamuoyuna enjekte ederek— köprülemeye çalıştığında, İsrail’in inkâr aygıtının ağırlığı onun üzerine çöktü.

Yine de gerçeklerin yeniden ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bugün, devam eden araştırmalar ve cesur tanıklıklar sayesinde, Tantura’nın 1948’de İsrail’in kuruluşunun bir parçası olarak “etnik olarak temizlendiğini” —ve bunun münferit bir sapma değil, politika olduğunu— biliyoruz. Tantura köylüleri tek değildi. Celile’den Necef’e kadar, Filistinli siviller düzinelerce yerde öldürüldü ve yüz binlercesi ata topraklarından söküldü. Bu farkındalık, İsrail’in geliştirdiği kahramanca öz imajına derinden meydan okuyor. İsrail’in kuruluşunun sadece yiğitlik ve fedakârlık (ki Yahudi İsrailliler için kesinlikle öyleydi) değil, aynı zamanda yerli bir nüfusa karşı toplu şiddet ve onların varlığının silinmesini içerdiğinin kabulünü gerektirir. Bunu tanımak, İsrail’in bugünkü varlığı gerçeğini baltalamaz, ancak kuruluşunda sık sık iddia edilen ahlaki aklamayı ortadan kaldırır. Ve işte bu yüzden Tantura’yı —ve genel olarak Nekbe’yi— kabul etmek, İsrail müesses nizamında hâlâ böyle bir tabu olmaya devam ediyor, öyle ki olağanüstü inkâr çabaları sergilendi.

Propaganda, inkâr ve hafıza savaşı

Başından beri, İsrail devleti ve destekçileri 1948 anlatısını inkâr etmeye veya yeniden çerçevelemeye büyük yatırım yaptılar. Tantura gibi katliamları kabul etmek, yalnızca İsrail’in “Bağımsızlık Savaşı” mirasını lekelemekle kalmaz, aynı zamanda potansiyel olarak Filistinlilerin adalet ve geri dönüş talebini de güçlendirir. Bu nedenle, bu olayları gizlemek için çeşitli propaganda teknikleri ve sansür araçları kullanıldı Tantura katliamı, sessizlik, saptırma ve itibar suikastının —İsrail söyleminde Nekbe’ye yönelik daha geniş yaklaşımın simgesi olan taktikler— birleşimiyle inkâr edildi.

İnkârın önemli bir alanı eğitim sistemi oldu. On yıllardır İsrail okul müfredatları, 1948’e ilişkin herhangi bir Filistin perspektifini basitçe dışladı. Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine atıfta bulunan Arapça “Nekbe” —felaket— terimi, ders kitaplarında uzun süre bahsedilmedi. 2009’da, sağcı Netanyahu hükümetinin anlamlı bir adımıyla İsrail Eğitim Bakanlığı, İsrail’in Filistinli vatandaşlarına hizmet veren Arap okulu ders kitaplarından “Nekbe” kelimesini yasaklayacak kadar ileri gitti. Eğitim bakanı Gideon Sa’ar tarafından duyurulan bu yasak, açıkça 1948’in Filistinliler için bir felaket olarak kabul edilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Sa’ar, “Resmi bir öğretim programında İsrail devletinin kuruluşunu bir felaket olarak sunmak için hiçbir neden yok,” dedi ve eğitim sisteminin “devletin gayrimeşrulaştırılmasını teşvik etmemesi gerektiğini” ekledi. Filistin deneyiminin dahil edilmesi bile hain bir eylem olarak çerçevelendi. Bu tür ders kitabı sansürü, nesiller boyu genç İsraillilerin hikâyenin yalnızca bir tarafını —Siyonistlerin zaferini— öğrenerek büyümesini sağlar, ülkelerinin doğuşunun yüzlerce köyün yıkılmasını ve bütün bir halkın sürülmesini içerdiğine dair çok az veya hiç farkındalıkları olmaz. Daha önceki, daha liberal yönetimler altında bazı materyallere kısaca girmeyi başaran Filistin acılarına yapılan atıflar bile milliyetçi yetkililer tarafından çıkarıldı. Tarihsel şuurun bu sistematik şekillendirilmesi, ortalama bir İsraillinin genelde Tantura katliamı gibi olaylardan habersiz olduğu veya bunları mesnetsiz “Arap masalları” olarak gördüğü anlamına gelir.

Resmi eğitimin ötesinde, İsrail hükümeti uzun süredir kendi tarih anlatısını pekiştirmek için uluslararası alanda Hasbara (propaganda) kampanyaları yürütüyor. 1948 ile ilgili temel bir Hasbara argümanı şuydu: “Katliam yok, Filistinliler gönüllü olarak veya Arap ordularının emriyle topraklarını terk etti.” Bu anlatı, İsrail diplomasisinde tekrarlandı ve on yıllardır dünya çapında sempatik gazeteciler ve akademisyenler tarafından tekrar edildi. Bu, tarihsel araştırmalarla tamamen çürütülmüş bir anlatıdır (Arap liderlerin Filistinlilere ayrılmalarını söyleyen genel bir emrine dair hiçbir güvenilir kanıt ortaya çıkmadı; bilakis, çoğu doğrudan Yahudi askeri saldırıları veya bunlardan korkma nedeniyle kaçtı). Yine de Nekbe inkârcıları arasında kalıcı bir klişe olmaya devam ediyor. Hatta çağdaş söylemde bile ortaya çıktığını görüyoruz; örneğin, 2022’deki Tantura belgeselinin bazı muhalifleri, “Eğer gerçekten bir katliam olsaydı, köylüler neden o zaman bunu yaygın olarak bildirmedi? Herkes gibi onlar da ayrıldı,” iddiasında bulundu. Bu tür argümanlar, hayatta kalanların konuştuğu (dinleyecek herkese) ve Deyr Yasin gibi vahşet haberlerinin kesinlikle yayıldığı ve Filistinliler arasında paniğe yol açtığı gerçeğini göz ardı ediyor. Ancak İsrailli propagandacılar, her bir özel vahşet hakkında şüphe uyandırmak için daha geniş kamuoyunun cehaletine güveniyor.

Doğrudan inkâr yeterli olmadığında, strateji aynı zamanda resmi anlatıya meydan okuyanların karakter suikastını ve karalanmasını da içeriyordu. Teddy Katz’ın Tantura’yı belgelemeye cüret ettiği için nasıl bir sahtekâr olarak etiketlendiğini ve akademiden neredeyse silindiğini gördük. Benzer şekilde, Ilan Pappé, Katz’ı sesli bir şekilde destekledikten ve İsrail’i etnik temizlikle suçladıktan sonra İsrail’de acımasızca saldırıya uğradı; meslektaşları tarafından dışlandı, politikacılar tarafından tehdit edildi ve sonunda işinden atıldı. Tantura belgeseli hakkındaki el-Cezire haberi, Pappé’nin 1948 hakkındaki tutumu nedeniyle “alay edildiğini ve Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovulduğunu” belirtti. Filistin tarihine ses veren diğer İsrailli akademisyenler ve gazeteciler genelde kendilerini “kendinden nefret eden Yahudiler” veya “hainler” olarak damgalanmış bulurlar. Amaç, mesajı geçersiz kılmak için habercinin itibarını sarsmak. Hatta solcu olmaktan uzak olan (sonuçta sürgünleri haklı çıkaran bir Siyonist olarak kalan) Benny Morris bile, bulgularını ilk yayımladığında bazıları tarafından eleştirildi; daha sonra, tutumunu sertleştirdiğinde ve Ben Gurion’un tüm Arapları sürmesi gerektiğini öne sürdüğünde, sağcı çevreler onu bir nevi isteksiz bir doğruyu söyleyen olarak rehabilite etti. Tutarlı örüntü, yalnızca İsrail’i yanlış yapma niyetinden aklayan bir anlatının kabul edilebilir olmasıdır. Aksini söyleyenler marjinalleştirilir.

Filistinli seslerin bastırılması bir diğer kilit unsur. Filistinli tarihçiler ve kurumlar, on yıllardır halklarının Nekbe anılarını —anılarda, sözlü tarih projelerinde ve akademik çalışmalarda— titizlikle kaydettiler. Fakat İsrail kurumları genellikle bu kaynakları taraflı olarak reddetti. Bir Filistinli yorumcu, “Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca titiz bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi ama İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır,” dedi. Hakikaten de, bir Filistinli söylediği sürece, resmi İsrail bunun bir yalan olması gerektiğini — yerlilerin kendi acılarının güvenilmez anlatıcıları olduğu sömürgeci tutumlara dayanan bir zihniyet— varsaydı. Bu, yalnızca İsraillilerin kendileri —arşivlenmiş belgeler veya asker tanıklıkları aracılığıyla— Filistinlilerin söylediklerini “doğruladığında” biraz değişmeye başladı. El-Cezire tarafından vurgulanan bir Tweet bunu kısaca şöyle ifade etti: “Sömürgeci failler, sömürgeci akademisyenler ve sömürgeci arşivler otomatik olarak ‘anlatma’ yetkisiyle donatılmıştır…. Bu noktada, Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmek saf bir ırkçılık eylemidir.” Tantura örneğinde, Dr. Adnan ve Feyza Yahya gibi Filistinli hayatta kalanlar katliamı on yıllar önce anlatmışlardı ve Palestine Remembered gibi Filistinli mecralar, kurbanların ailelerinin tanıklıklarını korumuştu. Ancak bu tür anlatılar İsrail’de göz ardı edildi, ta ki Katz, Aleksandroni gazilerinin esasen cinayetleri itiraf ettiği ses kayıtlı röportajlar üretene kadar. Bu çifte standart, söylemin çoğunda bugüne kadar devam ediyor.

İsrail devleti ayrıca daha somut hafıza bastırma yöntemleri de kullandı. Filistin varlığının fiziki kalıntıları kaldırıldı veya gizlendi; köyler buldozerle yıkıldı, Arapça yer adları İbranice olanlarla değiştirildi, toplu mezar alanları eğlence tesislerinin, otoparkların veya kapalı askeri bölgelerin altına gizlendi. Örneğin, Tantura’daki toplu mezarlar işaretsiz ve erişilemezdi; Dor Plajı otoparkı ve bir kibutz alanı altındaki olası sınırlarını belirlemek için (Forensic Architecture ve diğerleri tarafından) gelişmiş adli ve kartografik analizlerin yapılması 2023’ü buldu. Şimdi bile, bu mezarların resmi olarak anılmasına karşı bir direniş var. Bu arada, İsrail’in devlet arşivleri, uygunsuz olduğunda seçici olarak kapatıldı. Son yıllarda, bir İsrail Savunma Bakanlığı dairesinin (MALMAB) daha önce erişilebilir olan birçok 1948 belgesini —sürgünler ve cinayetler hakkındaki raporlar da dahil olmak üzere— “olumsuz” anlatıları körüklemesini açıkça önlemek için sistematik olarak yeniden sınıflandırdığına dair kanıtlar ortaya çıktı. İsrailli gazeteciler tarafından aktarılan bu ifşaat, hükümetin inkârı sürdürmek için tarihsel kaydı aktif olarak düzenlediğini doğruladı.

Ardından Filistin anmasını bastırmak için yasal ve siyasi önlemler geliyor. 2011’de İsrail Knesset’i, yaygın olarak “Nekbe Yasası” olarak adlandırılan yasayı çıkardı; bu yasa, hükümete Nekbe’yi bir yas günü olarak anan herhangi bir kamu kurumundan (okullar veya belediyeler gibi) fon kesme yetkisi veriyor. Yasanın amacı bariz: İsrail’in Filistinli vatandaşlarının (nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyorlar) 15 Mayıs’ı bir yas günü olarak kamuya açık bir şekilde anmasını mali olarak cezalandırıcı hâle getirmek. “Nekbe” demeyi açıkça suç saymıyor, fakat caydırıcı bir etki yaratıyor. Sonuç olarak, İsrail içindeki pek çok Filistin okulu ve toplum merkezi resmi Nekbe törenlerinden kaçınıyor veya bunu kapalı kapılar ardında yapıyor. Hatırlama eyleminin kendisi şüpheli hâle getiriliyor. Benzer şekilde, Nekbe ile ilgili etkinlikler için izinler genellikle reddediliyor ve anıt anıtlarına izin verilmiyor (Yahudi tarihinin, travmatik olaylar da dahil olmak üzere, kapsamlı İsrail devlet anmasıyla karşılaştırıldığında, çifte standart bariz). Sanat veya medyadaki Nekbe referansları bile tepki çekebilir; örneğin, yıkılmış Filistin köyleri hakkında farkındalık yaratmaya adanmış bir İsrail STK’sı olan Zohrot, boşaltılmış köy alanlarında sergiler düzenlediğinde veya anma plaketleri yerleştirdiğinde, düşmanlıkla ve bazen tabelalarının tahrip edilmesiyle karşılaştı. Zohrot’un Tantura üzerine çalışması —İsrailli ziyaretçileri siteyi gezmeye ve kalan cami kalıntılarını görmeye getirmek— bazı İsraillileri eğitmede paha biçilmez oldu, ancak genelde sağcılar tarafından şeytanlaştırılan niş bir çaba olarak kalıyor.

Yurt dışındaki Hasbara da benzer şekilde anlatıyı denetlemeye çalıştı. İsrailli diplomatlar ve insan hakları grupları, Nekbe veya 1948 sürgünleri uluslararası forumlarda bahsedildiğinde şiddetle protesto ediyor. Yayıncıları ve film yapımcılarını “İsrail perspektifini” (bu genellikle sert hakikatleri küçümsemek veya “bağlamsallaştırmak” anlamına gelir) dahil etmeleri için baskı yapıyorlar. Klasik bir örnek, İsrailli yetkililerin potansiyel savaş suçları soruşturmaları haberlerine nasıl yanıt verdiği: İddialarla ilgilenmek yerine, onları “Yahudi karşıtı” veya İsrail’i gayri meşrulaştırma komplosunun bir parçası olarak yaftalıyorlar. İsrail’in kuruluşunda toplu vahşetler işlediği fikri, meşruiyetine bir saldırı olarak görülüyor; bu nedenle bu fikrin herhangi bir habercisi buna göre saldırıya uğruyor. İsrailli film yapımcısı Alon Schwarz’ın 2022 yapımı Tantura belgeseli örneğinde, İsrail’deki bazı uzmanlar tarafından filmi itibarsızlaştırmak için ortak bir çaba gösterildi. Bunun bir “yalanı” yeniden gündeme getirdiğini savundular ve (yalan bir şekilde) yeni bir kanıt sunulmadığını iddia ettiler. Özellikle, İsrail’in önde gelen liberal gazetesi Haaretz, filmi fiilen destekledi ve gazilerin Tantura’daki toplu katliam hakkında “nihayet itiraf ettiklerini” belirten bir manşet yayınladı. Ancak diğer yayın organları ve yorumcular, özellikle sağcılar, onu yerden yere vurdu. Filmin yayınlanması tartışmaları yeniden alevlendirdi ve inkâr propagandasının hâlâ ortaya çıkan gerçeklerle çatıştığını gösterdi. Filmi gören genç İsrailliler şok olduklarını ifade ettiler —”bunu okulda hiç öğrenmedik!”— ve bu da örtbasın ne kadar etkili olduğunun bir kanıtı. Yönetmen Schwarz, Katz’ın kasetlerini keşfettikten sonra maruz kaldığı muamele konusunda dehşete düştükten sonra filmi yapmaya yönlendirildiğini söyledi. Film, izleyicilerin eski Aleksandroni askerlerinin kendi seslerinden silahsız adamları vurduklarını ve cesetleri attıklarını itiraf ettiklerini duymalarını sağladı. Sakin bir şekilde kameraya evet, onları öldürdük diyen yaşlı bir sabra (İsrail doğumlu Yahudi) İsrail ordusu gazisine yalancı demek zor. Ve yine de, inkârcılar hâlâ denedi: Bir eski asker, itirafının film görüntülerinin kullanılmasını engellemek için dava açtı (başarısız oldu). Küçük bir azınlık bile Schwarz’ı “kurgu hileleri” yapmakla veya askerleri yanlış hatırlamakla suçladı. Bu, bazılarının yapıştığı neredeyse patolojik inkârı gösteriyor; hiçbir kanıt miktarı asla yeterli değil, zira bunu kabul etmek ulusal mite çok yıkıcı geliyor.

İsrail’in kolektif şuurunda 1948, kahramanca bir destan, “azınlığın çoğunluğa karşı mücadelesi,” bir hayatta kalma ve zafer mucizesi olarak kutsandı. Bu anlatıda asil fedakârlıklara ve belki birkaç üzücü aşırılığa yer var, ancak sivillerin önceden tasarlanmış katliamlarına yer yok. Bu değerli öz imajı korumak için devlet ve toplum, Filistinlilerin hafızasını bir tehdit olarak gördü. Tantura hikâyesinin bu kadar uzun süre bastırılması bunun bir örneğiydi. Fakat, her geçen yıl daha fazla arşiv kanıtı ortaya çıkıyor ve daha fazla tanık konuşuyor (çok geç olmadan, bu 90’lı yaşlarındaki gaziler 1948’in yaşayan son katılımcıları arasında). Bu oldukça, inkâr propagandası sürdürülmesi zorlaşıyor. Modern teknoloji de bir rol oynuyor: Tantura’da yürütülen gibi adli çalışmalar, mezar alanlarını ortaya çıkarmak için kelimenin tam anlamıyla toprağı kazabilir. Mayıs 2023’te, Nekbe’nin 75. yıldönümünde, araştırmacıların Tantura’da birden fazla olası toplu mezar yeri tespit ettiklerini —aktivistlerin şimdi resmi tanınma ve anma talep etmek için kullandıkları bir bilgi— duyurmaları yerinde oldu.

Forensic Architecture, İngiliz manda dönemi hava fotoğraflarını analiz etti ve olası toplu mezarları tespit etti.

Bununla birlikte, tarihsel anlatı üzerindeki mücadele devam ediyor. Hasbara çabaları şimdi genellikle yeni bir çizgi izliyor: Giderek daha savunulamaz hâle gelen toptan inkâr yerine, gerekçelendirme ve görecelileştirmeye kayıyorlar. Örneğin, bazı İsrailli yorumcular Tantura gibi “kötü şeylerin” olmuş olabileceğini kabul ediyor, fakat sonra hızla ekliyorlar: “Savaştı, tüm savaşlarda vahşetler olur; başkalarının ne yaptığına bakın; Yahudiler hayatta kalmak için savaşıyordu,” vb. Bu, inkârdan önemsizleştirmeye bir geçiştir. Benny Morris bu geçişi örnekliyor. 2004’e gelindiğinde, 1948’de İsrail tarafından işlenen düzinelerce katliam ve tecavüzü kabul etti ama bir röportajcıya rezil bir şekilde şunları söyledi: “Tarihte etnik temizliği haklı çıkaran koşullar vardır,” ve Ben Gurion’un yeterince Arap sürmediğini düşündüğünü söyledi. Bu şok edici samimiyet —esasen Nekbe’yi kabul etmek— ironik bir şekilde olanların gerçeğiyle örtüşüyor, fakat bunu gerekli hatta övgüye değer bir şey olarak normalleştirmeye çalışıyor. İnkâr edilemez kanıtlar karşısında, bazıları “Ne olmuş yani? Yapmak zorundaydık,” demeyi seçti. Bu da ahlaki suçluluğu aklamayı amaçlayan bir propaganda çizgisidir. Bu, hedeflerin nasıl değiştiğini gösteriyor: Önce olmadığını iddia et; olduğu kanıtlandığında, haklı olduğunu savun.

Bu arada, Filistin anlatısı onu silmeye yönelik tüm girişimlere rağmen varlığını sürdürdü. Aileler, Tantura ve diğer köylerdeki evlerin anahtarlarını, o evler çoktan gitmiş olsa bile, nesilden nesile aktarıyor. Mülteci kampı duvar resimleri kayıp yerleri tasvir ediyor. İsrail içindeki Zohrot gibi kuruluşlar veya Filistin Araştırmaları Enstitüsü gibi enstitüler tarafından tutulan arşivler hafızayı canlı tutuyor. Ve giderek artan bir şekilde, bazı İsrailli Yahudiler —özellikle daha genç olanlar ve alternatif eğitime maruz kalanlar— dinlemeye başlıyor. Ancak bunu genelde devletlerinin resmi tutumuna karşı çıkarak yapıyorlar.

İnkârın mirası ve devam eden Nekbe

Nekbe’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura gibi olayların etrafındaki inkâr mirası —sadece tarihsel gerçek üzerinde değil, aynı zamanda uzlaşma ve barış umutları üzerinde de— bedel ödetmeye devam ediyor. Tantura’dan hayatta kalanların ve kurbanların torunları için 1948 yaraları hâlâ açık. Birçoğu Batı Şeria, Gazze, Lübnan veya Suriye’deki mülteci kamplarına düştü, bazıları bugün hâlâ orada ikamet ediyor ve ata toprakları olan sahil köyüne dönmeleri engelleniyor. Diğerleri Filistin/İsrail’in başka yerlerinde hayatlarını yeniden kurdu; örneğin, bir dizi Tanturalı aile, birçoğunun başlangıçta gönderildiği yakındaki köy olan Fureydis’e entegre oldu. Yine de, ister sürgünde ister birkaç kilometre uzakta olsunlar, bu aileler Dor Plajı’nın altındaki toprağın babalarını ve dedelerini içeren bir toplu mezar olduğu bilgisiyle yaşadılar. Ve yakın zamana kadar, daha geniş dünyanın bu suç hakkında çok az şey bildiği ve daha az umursadığı sinir bozucu bilgiyle yaşadılar.

Ailesi Tantura’dan olan Filistin asıllı Amerikalı bir kadın ve film yapımcısı olan Dr. Adnan’ın yeğeni Hala Gabriel’in hikâyesini ele alalım. Hala, amcasının katliam sırasında ölümden kıl payı nasıl kurtulduğuna dair parçalar duyarak büyüdü. Onunla yaptığım röportajda, sayısız cesedi yeni kazılmış bir toplu mezara attıktan sonra vurulmak üzere nasıl sıraya dizildiğini ve nasıl kurtulduğunu duyacaksınız.

Ailesinin tarihini ortaya çıkarmaya kararlı olan Hala, İsrail/Filistin’e gitti ve Tantura gerçeğini araştırdı. Röportajlarda, akrabalarının öldürüldüğü sahilde durduğunu ve hatta katılan bir Aleksandroni gazisiyle yüz yüze geldiğini anlattı. Hala, “Saldırıyı yöneten komutan Benzion (Binyamin) Pridan (Fridman), aileme zarar verdiyse özür dilediğini söyledi,” diye inanılmaz bir şekilde anlattı, “sanki herhangi bir şüphe varmış gibi!” Bu yarım ağızla yapılan özür —”eğer” sana zarar verdiysem— ömür boyu tam olarak hesap vermeyi reddedenlerin tipik kaçamaklığını örnekliyordu. Hala ve onun gibi birçokları için bu tür karşılaşmalar derin bir öfke ve travma uyandırıyor. Yine de bu hikâyelerin anlatılmasının önemini de gösteriyorlar. Yakında çıkacak belgeseliyle Hala Gabriel, kendi neslinin ve gelecek nesillerin unutmamasını sağlamayı amaçlıyor. İsrail’deki Filistinlilerin, anlatılarını suç sayan bir devletin altında azınlık olmanın bir mirası olarak, açıkça konuşmaktan sürekli korku içinde yaşadıklarını belirtiyor. Bu korkuyu yenmek —sözlü tarihleri belgeleyerek ve bunları küresel olarak paylaşarak— silinmeye karşı bir direniş biçimi. Hala ile bir röportaj yapım aşamasında, bu yüzden kaçırmak istemiyorsanız bana Substack’te veya YouTube’da abone olun.

İsrail tarafında, faillerin torunları bile bu mirasla boğuşuyor. Zohrot tarafından 2024’te yayımlanan dikkate değer bir kişisel tanıklıkta, Yail adında İsrailli bir kadın, kendi babasının Katz’ı susturma ve Tantura katliamını inkâr etme kampanyasına öncülük eden Aleksandroni gazileri arasında olduğunu açıkladı. Genç bir kızken, babasının hakaret davasını organize etmesini ve hiçbir katliamın olmadığını iddia etmesini izledi. İçten içe ondan şüpheleniyor ve utanıyordu ama evlatlık görevi nedeniyle sessiz kaldı. Yıllar sonra, babasının ölümünden sonra Yail, Tantura belgeselini izledi ve onun yalan söylediğini —o gece şahsen orada olmadığını iddia etse bile, katliamı muhtemelen çok iyi bildiğini— fark ederek sarsıldı. “Film, kendini dürüst bir adam olarak sunan babamın yalan söylediğini bana açıkça gösterdi. Aktif bir rol alıp almadığını asla bilemeyeceğiz… Orada olmadığını iddia etti. Ancak Teddy [Katz] ile yaptığı ve bazı bölümleri filmde yer alan bir röportajda, ne olduğunu bildiğini itiraf ediyor,” diye yazdı. Yail, bu farkındalığın duygusal bedelini ve bunun onu bir süre İsrail’den ayrılmaya, suçlarını kabul etmeyi reddeden bir devlette yaşamaya dayanamaz hâle getirdiğini anlatıyor. Cesur yansıması, hakikatin bir kez bilindiğinde, ulusal mitlerle büyüyenleri bile derinden sarsabileceğini gösteriyor. Aynı zamanda sömürgecilik karşıtı bir içgörünün altını çiziyor: Sömürgeci toplum, sömürgeleştirilenin insanlığını inkâr ederek ve yanlışlarıyla yüzleşmeyi reddederek, sonunda kendini yalanlarla zehirler. Hem sömürgeleştirilen hem de sömürgeci için iyileşme, doğruyu söylemekle başlar.

Önemli bir şekilde, geçmişteki etnik temizliğin inkârı, günümüz politikalarıyla doğrudan alakalı. Filistinliler genellikle “devam eden Nekbe”den bahsederler; 1948’de başlayan yerinden edilme sürecinin hiçbir zaman gerçekten durmadığı fikri. İsrail bugün, ev yıkımları, toprak müsadere etme ve toplulukların fiili olarak sürülmesi gibi mekanizmalarla, daha küçük ölçekte de olsa Filistinlileri yerinden etmeye devam ediyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da (1967’den beri askeri kontrol altında), Han el-Ahmer gibi bütün köyler veya Mesafir Yatta’daki topluluklar, Yahudi yerleşimcilerine veya askeri bölgelere yer açmak için zorla tahliye ile —1948’in ürkütücü bir yankısı— karşı karşıya. Doğu Kudüs’te, Şeyh Cerrah’taki Filistinli aileler, yerleşimci örgütleri evlerini ele geçirmeye çalışırken tahliye emirleriyle mücadele ediyor ve Yahudilerin 1948 öncesi mülkleri “geri almalarına” izin veren, fakat Filistinlilerin aynı şeyi yapmasını engelleyen İsrail yasalarını kullanıyorlar. Bu eylemlerin her biri, Filistin haklarını ve tarihini reddeden bir anlatı tarafından mümkün kılınıyor. Eğer İsrail toplumu Tantura ve Nekbe hakkında yaygın bir şekilde bilinçli ve pişman olsaydı, yeni yerinden edilmelerin gelişmesini bu kadar kayıtsızca izleyebilir miydi? Muhtemelen hayır. Dolayısıyla geçmiş suçların inkârı, benzer suçların tekrarını kolaylaştırır. Ahlaki bir uyuşukluk yaratır. Sahiden de, bazı İsrailli yetkililer açıkça 1948’den ilham alıyor. Çok değil, 2021’de, önde gelen bir İsrailli politikacı, şimdi bir bakan olan Bezalel Smotriç, Knesset’te Arap milletvekillerine şunları söyledi: “Ben Gurion’un 1948’de işi bitirmemesi ve hepinizi dışarı atmaması bir hataydı.” Bu tüyler ürpertici ifade —etkili bir şekilde daha eksiksiz bir etnik temizlik dilemek— İsrail’deki aşırı sağın Nekbe’yi özür dilenecek bir şey olarak değil, tekrarlanacak bir şey olarak nasıl yücelttiğini gösteriyor. Smotriç daha sonra, 2023’te bir Filistin kasabası hakkında, “Huvara’nın silinmesi gerekiyor; İsrail devleti bunu yapmalı,” diyerek ısrar etti. Bu tür soykırımcı bir dil, yüksek yetkililerden çok az sonuçla geldiğinde, inkârın bazıları için açık bir gurura dönüştüğünü vurgular. Tantura’yı inkâr etmiyorlar zira bunun bir yalan olduğunu düşünüyorlar; inkâr ediyorlar zira içten içe bunun haklı olduğunu ve belki de tekrar yapılması gerektiğini düşünüyorlar ve bunu kabul etmek tekrar yapmayı zorlaştıracaktır. Bu korkutucu bir geri bildirim döngüsüdür, bugünkü adaletsizliği mümkün kılmak için geçmişi mitleştirmektir.

Yine de umuda az da olsa yer var. Tarihçilerin, insan hakları gruplarının ve hatta belgesel film yapımcılarının ısrarlı çalışmaları inkâr duvarını çatlattı. İsrail kamuoyu bugün “Nekbe” teriminin 20 yıl öncesine göre daha fazla farkında (birçoğu hâlâ sonuçlarını reddetse de). STK’ların eğitim girişimleri, dinlemeye istekli olanlara alternatif anlatılar sunuyor. Uluslararası alanda Nekbe giderek daha fazla tanınıyor; 2023’te Birleşmiş Milletler ilk kez resmi olarak Nekbe Günü’nü andı, bu da İsrail’in diplomatik canını sıktı. Ve önemli bir şekilde, Filistinli hayatta kalanlar ve onların torunları hafıza ve adalet haklarını savunmaya devam ediyor. Örneğin Tantura aileleri son zamanlarda örgütleniyor, İsrail’in katliamı tanımasını ve toplu mezar alanlarını korumasını talep etmek için bir komite kuruyorlar. Adalah’ın yasal yardımıyla, 2023’te Dor Plajı’ndaki bu mezarları işaretlemek ve korumak için bir dilekçe verdiler. Gelecekte o plajın yanında, ziyaretçilere altında ne yattığını bildiren bir anıtın durduğunu hayal edebiliriz. Bu tür doğruyu söyleyen anıtlar, karanlık geçmişleriyle hesaplaşan pek çok başka toplumda mevcuttur (örneğin, Bosna’daki katliam alanlarındaki işaretler veya Kuzey Amerika’daki yerli halklara adanmış anıtlar). İsrail bir gün Tantura’da bir plakete izin verecek mi? Şu anda bu pek mümkün görünmüyor, hükümet buna şiddetle karşı çıkacaktır. Ancak sivil toplum baskısı, uluslararası denetimle birleştiğinde, bunu yavaş yavaş mümkün kılabilir. Halihazırda Haaretz ve The Guardian gibi ana akım yayın organlarındaki Tantura’nın toplu mezarları hakkındaki haberler İsrail makamlarını zor durumda bıraktı.

Filistinliler için aranan birincil “adalet”, geri dönüş hakkıdır (mültecilerin ve onların torunlarının orijinal evlerine veya topraklarına geri dönebilme imkanı). Tantura örneğinde, bu, o ailelerin bölgede tekrar yaşamasına veya en azından İsrail’de vatandaş olarak yaşamasına izin vermek anlamına gelecektir. Bu, Yahudi demografik çoğunluğunu baltalayacağından korkan çoğu İsrailli Yahudi için kabul edilemez bir durumdur. Ancak geri dönüş hakkını kabul etmeden (sembolik olarak bile, fiili uygulama müzakere edilse bile) bir kapanış yoktur. Tantura halkı haksız yere sürüldü; torunları bu adaletsizlik nedeniyle yerinden edilmiş durumda. Suçu inkâr etmek, çözüm haklarını inkâr etmekle el ele gider. Tersine, suçu tanımak, herhangi bir anlamlı uzlaşma veya çözüme doğru atılan ilk adımdır. Belki bir gün bir uzlaşmaya varılabilir —örneğin, sınırlı bir geri dönüş veya tazminat— fakat İsrail’in resmi çizgisi “hiçbir suç işlenmedi, hiçbir borcumuz yok” olduğu sürece değil.

İşte bu yüzden hafıza ve anlatı üzerindeki mücadele bu kadar önemli. Bu sadece tarih kitaplarıyla ilgili değil; bugün ve gelecekle ilgili. Bir ulus kimliğini bir başkasının silinmesiyle tanımladığı sürece, gerçek barış ondan kaçacaktır. Zihnin de-kolonize edilmesi —kendi tarafının günahlarıyla yüzleşme istekliliği— zemindeki sömürgesizleştirme için gereklidir.

İsrailliler için sömürgecilik karşıtı bir perspektif benimsemek, gücün haklı olduğu ve devletin kurucu şiddetinin Yahudi acılarıyla otomatik olarak haklı çıkarıldığı şeklindeki kayıtsız görüşü reddetmek anlamına gelir. İki hakikatin bir arada var olabileceğini anlamak anlamına gelir: Evet, Yahudiler 1948’de hayatta kalmak için savaştı ve evet, bu süreçte Filistinlileri etnik olarak temizlediler. Bunu tanımak, Nekbe’yi Holokost ile eşitlemez (tartışmayı susturmak için kullanılan yaygın asılsız argüman, elbette bunlar farklı olgulardır). Sadece Nekbe’yi, inkâr edilmesi değil, ele alınması gereken tarihsel adaletsizlik kategorisine yerleştirir. Pek çok ulusun mazisinde karanlık bölümler vardır, onlarla yüzleşmek zayıflık değil, olgunluğun işaretidir.

Filistinliler için, gerçeklerinin kabul edilmesi, insanlıklarının doğrulanmasıdır. Tantura gibi bir katliam nihayet faillerin toplumu tarafından tanındığında, bu kurbanlara ve hayatta kalanlara şereflerinin iadesidir. Aynı zamanda bir rahatlama —yaşadıklarını hatırladıkları için deli veya yalancı olmadıkları— ölçüsüdür. On yıllardır taşıdıkları ispat yükünü indirebilirler.

Nekbe küresel farkındalığa daha fazla girdikçe ve İsrail toplumu artan ahlaki sorularla (önde gelen insan hakları gruplarının şimdi İsrail’in Filistinliler üzerindeki yönetimini “apartheid” olarak etiketlemesi dahil) karşılaştıkça, 1948’deki bozulmamış erdem cephesini sürdürmek zorlaşıyor. Hafıza aktivistleri ulusal amneziyi yavaş yavaş kırıyor. Yıkılmış bir köyün her rehberli turu, İsrail medyasında bir katliamla ilgili her makale, çevrimiçi dolaşan her tanıklık videosu yavaş bir değişime katkıda bulunuyor.

Sonuç: Örtbas edilen hakikatlerle yüzleşmek, ulusal mitleri yıkmak

Tantura destanı —1948’deki katliamdan, yarım yüzyıllık sessizliğe, 2000 civarındaki cesur ifşa ve şiddetli bastırmaya ve nihayet son yıllarda hakikatin kademeli olarak haklı çıkarılmasına kadar— İsrail/Filistin’in kalbindeki daha geniş meydan okumayı özetliyor. İnkâr üzerine kurulu bir ulusun komşularıyla veya kendisiyle tam olarak iyileşip iyileşemeyeceğini veya barış içinde olup olamayacağını soruyor. İsrail’in karşı karşıya olduğu tarihsel ve ahlaki zorunluluk, bu gömülü hakikatlerle yüzleşmek ve şimdiye kadar dürüst bir öz yansımayı engelleyen ulusal mitleri yıkıyor.

Vicdanlı İsrailliler için Tantura katliamını ve Nekbe’yi kabul etmek, suçluluk duygusuna kapılmak veya geçmiş olaylar için bugünkü nesle toplu suç yüklemekle ilgili değil. Bu, bugün için sorumluluk almakla ilgili. Bu, şunu söylemekle ilgili: Evet, bu yaşandı. Yanlıştı. Bunu kabul etmeli, öğretmeli, anmalı ve en önemlisi, bir daha asla olmaması için bundan ders almalıyız. Böyle bir kabul, mülteci topluluklarından resmi olarak özür dilemek, katliam alanlarını tarihi simge yapılar olarak korumak ve Nekbe eğitimini İsrail okullarına dahil etmek (tıpkı Almanya’nın Holokost’u “bir daha asla” sağlamanın bir parçası olarak öğretmesi gibi) gibi uzlaşma jestlerine kapı açabilir. Aynı zamanda politikayı da etkileyebilir; örneğin, İsrail’i bugün insanları yerinden etmek için güç kullanma konusunda daha temkinli hâle getirmek ve Filistinlilerin geri dönüş hakkının en azından kısmen gerçekleştirilmesine (sembolik aile birleşmeleri veya köy alanlarına ziyaretler bile bir başlangıç olacaktır) daha açık hâle getirmek.

Filistin tarafında, İsraillilerin bu hakikatlerle yüzleşmesi son derece anlamlı olacaktır. Tanınma ve haklar için verdikleri kalıcı mücadeleyi doğrulayacaktır. Bu, fiili hakların yerine geçmez ama çözüm yollarını tartışmanın mümkün olduğu bir iklim yaratır. Diğer çatışmaların deneyimi, uzlaşmanın ancak fail tarafın ne yaptığını kabul ettiğinde gerçekçi olduğunu gösteriyor. Bir İsrail başbakanının Dor Plajı’nda durup Tantura’daki erkeklerin katliamını kabul ettiğini; bunun ne kadar güçlü bir insanlık jesti olacağını ve Filistinlilerin belki de affetmeyi (asla unutmamayı) ve ortak bir geleceğe doğru ilerlemeyi düşünme yolunu nasıl kolaylaştırabileceğini düşünün. O noktadan çok uzaktayız ama bu tutulacak bir vizyon.

Önemli bir şekilde, geçmişle yüzleşmek aynı zamanda gerçeğin kendisi için de bir zorunluluktur. Siyasi hesabın ötesinde, haksız yere öldürülenlerin anılarını onurlandırmak için temel bir ahlaki görev vardır. Tantura’da sıraya dizilip teker teker vurulan genç erkekler; onların hikâyesi dürüstçe anlatılmayı, acıları kabul edilmeyi hak ediyor. Onları bunca yıl görünmez tutmak, cinayetlerinin üzerine ikinci bir aşağılama ekledi. İsrailli akademisyen Yehuda Elkana’nın (bir Holokost kurtulanı) bir zamanlar savunduğu gibi, “gerçek uzlaşma, mağdur edenin mağdurun acısını mağdur edenin kendi tarihinin bir parçası olarak kabul etmesiyle başlar.” Bu durumda, İsrailliler 1948’de Filistinlilerin çektiği acıyı, dışsal veya inkâr edilen bir şey olarak değil, İsrail tarihinin bir parçası olarak kabul etmelidir.

Mitlerin yıkılması asla kolay değildir. Mitler rahatlatıcıdır; kahramanlık veya masumiyetin düzenli bir anlatısını sunarlar. Fakat mitler bütün bir halkın travmasının silinmesi üzerine kurulduğunda, adaletsizliği sürdüren tehlikeli yalanlar hâline gelirler. “Tantura’da katliam olmadı” miti on yıllarca kendini sürdürdü ama sonunda kanıtların ağırlığı altında çöktü. “Filistinliler isteyerek ayrıldı,” veya “Arap-İsrail çatışması Arapların Yahudilerden mantıksız bir şekilde nefret etmesiyle başladı,” gibi diğer mitler de çökebilir. Bunları olgusal, incelikli bir tarihle değiştirmek İsrail’in var olma hakkını veya Yahudilerin güvenlik hakkını ortadan kaldırmaz, bilakis Filistinlilerin adalete yönelik çok gerçek iddiasını bağlamsallaştırır.

Pek çok yönden İsrail, şimdi kendi ilk günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan diğer yerleşimci toplumlarına (Amerika’nın yerli soykırımı ve köleliğiyle, veya Avustralya ve Kanada’nın İlk Milletlere muamelesiyle olduğu gibi) benzer bir kavşakta. Bazıları pişmanlık ve onarım yolunu seçer; diğerleri direnir ve inkârda ısrar eder. İkinci yol yalnızca acıyı ve çatışmayı derinleştirir. Birincisi, ne kadar zayıf olursa olsun, tahakküm üzerine değil, paylaşılan insanlık üzerine kurulu bir gelecek şansı sunar.

Bir zamanlar bastırılan Tantura’nın hikâyesi, şimdi dikkat çekmek için yeniden gün yüzüne çıkıyor. Soruyor: Kumdaki hayaletleri dinleyecek miyiz? Hayatta kalanlar yaşlanıyor, görgü tanıkları neredeyse tükendi. Yine de kaydedilmiş sesleri ve torunlarının sesleri güçlü bir şekilde yankılanıyor, bunu kişisel deneyimlerimden doğrulayabilirim.

Sessizliği bozmak bir adalet biçimidir. Son ifşaatlardan sonra öfkeyle alıntılanan bir Filistinlinin tweet’inde belirtildiği üzere: “Bu noktada Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır… Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi.” O bilimsel çalışmaya, o seslere hak ettikleri değerin verilmesinin zamanı geldi de geçiyor bile.

Tantura katliamı hakikatini ortaya çıkarmak, Nekbe’nin daha büyük gerçeğini ortaya çıkarmaya yönelik bir adımdır. Ve Nekbe’yi ortaya çıkarmak, çatışmanın köklerini anlamak ve adil bir çözüm bulmak için elzemdir. Tantura’daki toprak, kelimenin tam anlamıyla tarihin kemiklerini barındırıyor. O plajda altında ne yattığını bilmeden yürümek, kasıtlı bir cehalet içinde yürümektir. Bu neslin görevi, İsrailliler ve Filistinliler —ve evrensel insan haklarıyla dayanışma içinde olan herkes— cehaletin aklıselimle kovulmasını sağlamaktır.

Mayıs 1948’de o sahil köyünde ne olduğunu tanıyarak basit bir ilkeyi onaylıyoruz: Kimin sebep olduğuna veya hangi gerekçeleri öne sürdüklerine bakılmaksızın, hiçbir halkın acısı silinmemelidir. Tantura’nın ölüleri adına, hâlâ çözülmemiş bir mirasla yaşayanlar adına ve barış inşa etmek için dürüst bir temeli hak eden gelecek nesiller adına, hakikat anlatılmalı ve mitler yıkılmalıdır. Ancak o zaman İsrailliler ve Filistinliler yeni bir anlatı —fatih ve fethedilen değil, sömürgeci ve yerinden edilmiş değil, acı bir geçmişi kabul eden ve bir daha asla tekrarlanmamasını sağlamak için birlikte çalışan iki halk— hayal etmeye başlayabilirler. O geleceğe giden yol, Tantura’nın hayaletleriyle yüzleşmek ve sizi görüyoruz, hatırlıyoruz ve hakikatinizin daha fazla inkâr edilmesine izin vermeyeceğiz demekle başlar.

Daha Fazla Bağlantı:

Tantura katliamından kurtulan Feyza Yahya ile röportajım.

Benny Morris ile röportajım: Benny Morris, İsrail’in çirkin yüzleri

Avi Shlaim ile röportajım: İsrail’in kuruluş mitleri

Bu yazıyı okuduğunuz zamana bağlı olarak, burada Dr. Adnan ve Feyza Yahya, Hala Gabriel ve Ilan Pappé ile yapılan röportajların bağlantılarını bulacaksınız (yayınlanması bekleniyor).

Kaynaklar:

Ilan Pappé – “The Tantura Case in Israel: The Katz Research and Trial,” Journal of Palestine Studies, Cilt. 30, No. 3 (İlkbahar 2001), s. 19-39.

ore.exeter.ac.uk Pappé, Teddy Katz’ın Tantura üzerine yaptığı araştırmayı ve ardından gelen hakaret davasını inceliyor, katliamın (teslim olduktan sonra yaklaşık 200 köylünün vurulması) ve akademik tepkinin ayrıntılı anlatımlarını sunuyor.

Ilan Pappé – Filistin’in Etnik Temizliği (2006). Pappé’nin kitabı, Tantura’yı daha geniş 1948 etnik temizliği içine yerleştiriyor, Dalet Planı’nın komutanlara kovma veya öldürme konusunda nasıl açık çek verdiğini ve Tantura’nın tam kuşatılmasının doğrudan katliama yol açtığını anlatıyor.

Benny Morris – Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947–1949 (1988) ve 1948: İlk Arap-İsrail Savaşının Tarihi (2008). Morris, 1948 göçünün nedenlerini belgeliyor ve İsrail tarafından işlenen katliamları kaydediyor. Yaklaşık 24 katliam olayı ve İsrail güçleri tarafından öldürülen yaklaşık 800 Filistinli sivil/savaş esiri olduğunu belirtiyor.

Avi Şlaim – Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası (2000). Şlaim, İsrail’in 1948 sonrası politikaları hakkında bağlam sunuyor, liderliğin mülteci geri dönüşüne izin vermeyi reddetmesini ve askeri güce (“demir duvar”) dayanmasını gösteriyor. Bu bağlam, Tantura gibi vahşetlerin neden sistematik olarak inkâr edildiğini açıklamaya yardımcı oluyor.

Nur Masalha – Filistinlilerin Sürgünü: Siyonist Siyasi Düşüncede Nakil Kavramı, 1882-1948 (1992). Masalha’nın araştırması, Arapların “nakli” (sürgünü) fikrinin 1948’den çok önce Siyonist liderler tarafından tartışıldığını gösteriyor ve Tantura gibi köylerin boşaltılmasının anlık bir karar olmadığını, ideolojik hedeflerle uyumlu olduğunu ortaya koyuyor.

Velid Halidi – “Dalet Planı: Filistin’in Fethi İçin Ana Plan,” Middle East Forum (1961) / Journal of Palestine Studies yeniden basımı (Sonbahar 1988). Halidi, Plan D’yi “Filistin’in fethi için bir ana plan” olarak adlandırıyor ve köyleri yok etme ve nüfusları kovma talimatlarını ayrıntılarıyla anlatıyor, bu da Tantura’da yaşananlarla doğrudan ilgilidir.

Velid Halidi – Geriye Kalan Her Şey: 1948’de İşgal Edilen ve Boşaltılan Filistin Köyleri (1992). Halidi’nin ansiklopedik çalışması, Tantura’nın işgalini ve nüfusunun boşaltılmasını belgeliyor. (Kanıtlar daha sonra ortaya çıktığı için katliamdan bahsetmeyi istemeden atlamıştır). Tantura’nın 1948 öncesi demografik ve coğrafi verilerini sunar.

Salih Abdülcevad – “Siyonist Katliamlar: 1948 Savaşında Filistin Mülteci Sorununun Yaratılması,” Filistin Hafızasında Katliamlar (Arapça, 2007). Abdülcevad, 1948’de İsrail güçlerinin cinayet veya katliam işlediği en az 68 köyü listeliyor. Araştırması, Tantura da dahil olmak üzere yaygın şiddetin kapsamlı bir görünümünü sunuyor.

BADIL Kaynak Merkezi – Al-Majdal Dergisi, Sayı No.7 (Sonbahar 2000), makale “Katliamlar ve Nekbe.” 1948’de 30’dan fazla katliamın meydana geldiğini belirten araştırmayı özetliyor. İsrailli bir kaynağın 100’den fazla yerde vahşet yaşandığını öne sürdüğünü ve Tantura’nın başlıcaları arasında adlandırıldığını aktarıyor.

Haaretz (Adam Raz) – “Popüler Bir İsrail Plajında Filistinlilere Ait Toplu Mezar Var, Gaziler İtiraf Ediyor – Ama Kimsenin Umurunda Değil,” Haaretz, 20 Ocak 2022. “Tantura” filmindeki Aleksandroni gazilerinin yeni tanıklıklarını bildiriyor; toplu katliamı doğruluyor ve Dor Plajı otoparkının en az bir toplu mezarı (yaklaşık 200 kurban) kapladığını belirtiyor.

The Guardian (Bethan McKernan) – “Birleşik Krallık araştırması, 1948’deki İsrail’in Filistin köyü katliamındaki toplu mezar alanlarını ortaya çıkardı,” The Guardian, 25 Mayıs 2023. theguardian.com Forensic Architecture’ın hava görüntüleri ve tanıklıkları kullanarak yaptığı araştırmayı kapsıyor; bu araştırma Tantura’da iki olası toplu mezar alanı tespit etti ve Adalah tarafından bunları korumak için yasal bir dilekçeye yol açtı.

The Guardian (Ian Black) – “1948: Felaket değil, diyor İsrail, Nekbe terimi Arap ders kitaplarından yasaklanırken,” The Guardian, 23 Temmuz 2009. theguardian.com İsrail Eğitim Bakanlığı’nın Arap vatandaşları için okul kitaplarından “Nekbe”yi çıkarmasını tartışıyor, bu da Filistin tarihinin kurumsal sansürüne bir örnektir. Gideon Sa’ar ve Netanyahu gibi yetkililerin Nekbe referanslarını İsrail karşıtı propagandayla eşitlediğini aktarıyor.

El-Cezire – “Filistinliler, Tantura’daki İsrail katliamları için soruşturma çağrısında bulunuyor,” Al Jazeera English, 22 Ocak 2022. aljazeera.com Tantura belgeseline ve Haaretz haberine verilen tepkileri kapsıyor. Filistin Yönetimi’nin uluslararası hesap verebilirlik çağrısını içeriyor, İsrail arşivlerinin ve tarihçilerinin (Morris, Pappé) konuyu nasıl ele aldığını ve Pappé’nin 1948’i bir etnik temizlik vakası olarak adlandırdığı için 2008’de nasıl dışlandığını belirtiyor.

Mondoweiss (Jonathan Ofir) – “Yeni belgesel gösteriyor: İsrail’de Nekbe inkârı uzun ve derin,” 21 Ocak 2022. Alon Schwarz’ın Tantura belgeselini ve İsrail’in inkâr tarihini inceliyor. Tantura’da “200’den fazla Filistinlinin Siyonist bir milis tarafından vurulduğunu” belirtiyor ve kurbanları içeren bir toplu mezarın (35 x 4 m) boyutlarını veriyor. Ayrıca Katz’ın yaşadığı çileyi ve gazilerin hakaret davasını anlatıyor mondoweiss.net.

Mondoweiss – “Tantura Yolunda: Hala Gabriel ile Röportaj,” 27 Ağustos 2015. mondoweiss.net Tantura’dan bir mültecinin kızı olan film yapımcısı Hala Gabriel ile röportaj. Tantura’ya saldıran Aleksandroni komutanı (Benzion Pridan) ile görüşmesini ve onun yarım ağızla yaptığı özrü anlatıyor, torunlar için çözülmemiş travmayı ve faillerin inkârını vurguluyor.

Zohrot – Tanıklık: Yael’den “Tantura Katliamı Üzerine”, 3 Mart 2024. zochrot.org Tantura hikâyesini susturmaya karışan bir Aleksandroni gazisinin kızının kişisel anlatımı. Utancını ifade ediyor ve inkârın nesiller arası etkisini ve 2022 Tantura filminin babasının yalanlarını nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.

Forensic Architecture & Adalah – “Tantura’da İnfazlar ve Toplu Mezarlar, 23 Mayıs 1948” (Rapor, 2023). Hava fotoğrafları, hayatta kalanların tanıklıkları (örneğin, Adnan Yahya) ve 3D modeller kullanılarak sahilde bilinen bir toplu mezar doğrulandı ve caminin yakınındaki eski bir meyve bahçesinde ikinci bir mezar keşfedildi. Teslim olduktan sonra infaz edilenler için mezarların kazıldığını doğruluyor forensic-architecture.org. Bu alanları işaretlemeye dönük hukuki çabayı destekleyen ortak proje.

BADIL – “Devam Eden Nekbe” ve son yerinden edilme bağlamı. IMEU’nun Dalet Planı açıklayıcısından: İsrail’in 1948’den sonra, 1948 sınırları içinde ve 1967’de işgal edilen topraklarda sürgün politikalarını sürdürdüğünü ve bunun Filistinlilerin “devam eden Nekbe” olarak adlandırdığı şeyi körüklediğini belirtiyor. Modern örnekler ve hatta alıntılar sunuyor (örneğin, Smotriç’in 2021’de Filistinlileri sürme hakkındaki açıklaması) imeu.org.

Haaretz (Görüş, Yoav Gelber) – “Tantura Miti: Filistinli Köylülerin Bir Katliamdan Hiç Bahsetmemiş Olması Mantıksız,” Haaretz, 7 Ekim 2022. (İkincil kaynaklar aracılığıyla referans verilmiştir). Gelber başlangıçta Tantura’dan şüpheleniyordu ancak 2022’ye gelindiğinde Filistinli tanıkların aslında bundan bahsettiğini kabul etti ve kendi önceki şüpheciliğini çürüttü (kanıtlar arttıkça bazı İsrailli tarihçiler arasında bir değişim olduğunu gösteriyor).

Reuters – “İsrail, ‘felaket’ terimini Arap okullarından yasakladı,” 22 Temmuz 2009. The Guardian’ın “Nekbe”nin ders kitaplarından yasaklanması hakkındaki haberini yansıtıyor ve politika düzeyinde resmi bastırmayı gösteriyor.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English