Dünya Basını
Tarihçi Beckert: Kapitalizm doğal bir düzen değil, şiddetle inşa edilen bir süreçtir

Harvard Üniversitesi Tarih Profesörü Sven Beckert, kapitalizmin tarihsel gelişimini ve günümüzdeki krizini Jung & Naiv kanalına verdiği mülakatta değerlendirdi. Beckert, kapitalizmin ders kitaplarında anlatılanın aksine sadece piyasa ve sözleşmelerden ibaret olmadığını, özünde savaş, kölelik ve devlet şiddetini barındıran siyasi bir yapı olduğunu vurguladı.
Harvard Üniversitesi’nde ABD tarihi dersleri veren tarihçi Sven Beckert, Jung & Naiv YouTube konuk olarak çalışmalarında uzun süredir kapitalizmin küresel tarihiyle meşgul olduğunu ifade etti. Bunun nedenine ilişkin soruya yanıt veren Beckert, kapitalizmin bugün hayatımızı, parçası olduğumuz en büyük süreçlerden çalışma ve tüketim biçimimize, dahil olduğumuz ticari ilişkilerden hayatımızdaki çok mahrem süreçlere kadar güçlü bir şekilde yapılandıran bir gerçeklik olduğunu söyledi.
Beckert, içinde yaşadığımız dünyayı bugün kapitalizm üzerine düşünmeden anlamamızın mümkün olmadığını düşündüğünü dile getirdi. Kapitalizmi gerçekten anlayabilmek için onu mutlaka tarihsel bir perspektiften anlamamız gerektiğini vurguladı.
Kapitalizmin saf anlamda soyut olarak anlaşılamayacağına inandığını belirten Beckert, onun sürekli daha iyi tanımlarını geliştirerek veya yasalarını keşfetmeye çalışarak anlaşılamayacağını kaydetti.
Beckert, kapitalizmin yeryüzündeki ekonomik hayatı şu ya da bu şekilde 500, belki de 1000 yıldır şekillendirdiğini söyledi. Dolayısıyla kapitalizmin tarihsel olduğunu ve zaman içinde güçlü bir şekilde dönüştüğünü ifade etti.
Onu anlamak için soyut kavrayışın yetmediğini, tarihsel olarak somut bir şekilde ve ekonomi ders kitaplarında öğrendiğimiz kapitalizm olarak değil, “gerçekten var olan kapitalizm” olarak anlamamız gerektiğini vurguladı.
“Bugünkü kapitalizm hala savaş ve devlet şiddeti üzerine kuruludur”
Beckert, tarihsel somutluktan bahsederken güncel olaylara dikkat çekti. Venezuela’daki son gelişmeler ve ABD’nin petrol kaynaklarına yönelik müdahalelerine değinen Beckert, yazdığı kitabın son 48 saat içinde ne yazık ki daha güncel hale geldiğini ifade etti.
Beckert, son 48 saatin kitaba yönelik belirli bir eleştiri türünü de bir bakıma göreceli hale getirdiğini belirtti. Kitabın, kapitalizmin piyasaların tarihinden daha fazlası olduğunu vurguladığını söyleyen Beckert, bunun sözleşmelerin tarihinden veya özgürlüğün tarihinden daha fazlası olduğunu, aksine kapitalizmin aynı zamanda bir şiddet, mülksüzleştirme, savaş ve kölelik tarihi olduğunu dile getirdi.
Son 48 saatte şaşırtıcı derecede net bir şekilde öğrendiğimiz şeyin, bugünkü kapitalizmin de tıpkı geçmişte olduğu gibi savaşlara, devlet şiddetine ve mülksüzleştirmelere dayandığı olduğunu kaydeden Beckert, bunun bir bakıma şaşırtıcı olduğunu belirtti.
Bunun nedeninin, herkesin son 50 yıldır Batı’nın ekonomik hayatına egemen olan neoliberal dönemde büyümüş olması olduğunu söyledi. Neoliberal dönemde devletin, savaşın ve şiddetin de bir rol oynadığını ancak ideolojik olarak vurgunun çok güçlü bir şekilde piyasaların mantığı ve ekonomik hayatın ideal olarak devletten uzaklığı üzerine kurulduğunu ifade etti.
Kapitalizm tarihinin de insan özgürlüğünün gerçekleşme tarihi olarak anlatıldığını hatırlattı. Bu nedenle, sadece Venezuela’da yaşananların değil, örneğin son on aydaki Amerikan korumacılığının da gerçekten şaşırtıcı olduğunu dile getirdi. Beckert, pek çok ekonomistin bu gelişmelere verdiği tepkiyi gördüğünde bunun neredeyse bir “deprem” gibi olduğunu, bir kafa karışıklığı yaşandığını çünkü bu gelişmelerin aslında son 50 yıldır kapitalizm hakkında düşünülen dünyaya uymadığını belirtti.
“Neoliberalizmin anlattığı özgürlük hikayesi bir illüzyondan ibaretti”
Beckert, son 50 yıldır kapitalist ekonominin piyasalara alan ve özgürlük tanıdığına dair anlatıların içinde büyüdüğünü söyledi. Ne kadar çok ticaret olursa o kadar iyi olduğu düşüncesinin hakim olduğunu, belirli endüstrileri belirli ulusal devletlerde tutma ve destekleme fikrinin neoliberalizme az çok yabancı olduğunu hatırlattı.
Mal zincirlerinin küresel olarak organize edildiğini, Walmart veya Adidas gibi bir firma için ürünlerin nerede üretildiğinin tamamen önemsiz hale geldiğini ifade etti.
Bunun kapitalizmin ideal formu olarak sunulduğunu belirten Beckert, neoliberalizmin içinde kuşkusuz başka bir hikayenin de bulunabileceğini ancak neoliberalizmin kendisi hakkında anlattığı ve bizim son 50 yıldır duyduğumuz hikayenin korumacılığın, sömürgeciliğin veya ulusal sınırlarla çevrili mal zincirlerinin hiçbir rol oynamadığı veya en azından ideal görülmediği bir hikaye olduğunu vurguladı.
Bu nedenle pek çok kişinin şimdi, son 50 yıldır öğretilen tüm sözde yasalara aykırı görünen bir dünyaya nasıl gelindiği konusunda aşırı şaşkınlık duyduğunu söyledi.
Beckert, kendisinin ise bu duruma şaşırmadığını ifade etti. Şaşırdığını çünkü bunun son 50 yıldır deneyimlenen kapitalizmde gerçekten önemli bir geri dönüş olduğunu, ancak kapitalizmin tüm tarihine bakıldığında bugün olanların hiç de şaşırtıcı olmadığını belirtti.
Korumacılığın, ulusal devletlerin 18. yüzyıla kadar uzanan ulusal kapitalizmi geliştirme çabalarının bir yolu olduğunu açıkladı.
İngilizlerin Hint tekstil üreticilerinin rekabetine karşı korumacılıkla direndiğini, 19. yüzyılda Alman eyaletlerinin İngiliz rekabetine karşı kendilerini koruduğunu, ABD’nin 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılda çok korumacı bir ülke olduğunu hatırlattı. Kapitalizm tarihinin korumacılık ve gümrük vergileriyle dolu olduğunu söyleyerek, Venezuela’daki gelişmelerin bizzat aktörleri tarafından bile bir tür “re-kolonizasyon” (yeniden sömürgeleştirme) olarak tanımlanmasının şaşırtıcı olduğunu dile getirdi.
Uzun tarihsel perspektiften bakıldığında bunun şaşırtıcı olmadığını, çünkü kapitalizm tarihinin büyük bir kısmının sömürgeci bir şekilde yapılandırılmış bir dünyada gerçekleştiğini vurguladı. İngilizlerin Hindistan’ı uzun süre kontrol ettiğini, yüzlerce yıldır sömürgelerden sömürgeci güçlere servet transferi yapıldığını söyledi.
Venezuela’yı ABD’nin bir tür sömürgesi haline getirme ve onları ham maddelerini Amerikalılara teslim etmeye zorlama kararının kapitalizm tarihinde çok sıradan bir olay olduğunu belirtti. Bu gelişmenin son 50 yılın perspektifinden şok edici, ancak uzun tarihsel perspektiften bakıldığında sıradan olduğunu yineledi.
“Kapitalizm 1850’lerden beri fosil enerji üzerine kurulu bir medeniyettir”
Beckert, Donald Trump yönetiminin Venezuela konusundaki niyetlerini açıkça söylemesini değerlendirdi. Eskiden hükümdarların demokrasi, insan hakları veya birilerini özgürleştirme gibi başka hikayeler anlattığını, şimdi ise bu örtünün bir kenara itilerek bin yıllık çıplak gerçeğin ortaya çıktığını ifade etti. Körfez Savaşı ile farkın keskin olduğunu söyleyen Beckert, o dönemde ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’in bunun petrolle ilgili bir savaş olduğunu söylediğini ancak bu görüşün kamuoyuna açıklanamadığını, bunun yerine demokrasi, özgürlük ve kimyasal silahlardan bahsedildiğini hatırlattı.
Şimdi ise bu örtünün düştüğünü; meselenin Venezuelalılara özgürlük getirmek veya bir kalkınma perspektifi sunmak değil, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesinin bir şekilde Amerikan kontrolüne girmesi olduğunun açıkça söylendiğini belirtti.
Sömürgeciliğin kapitalizm tarihi için önemine değinen Beckert, geçmişteki literatürde sömürgeciliğin ekonomik yönlerinin marjinal olduğu yönündeki eleştirilerin bugünkü gelişmelerle haksız çıktığını ifade etti. Sömürgeciliğin aslında dünya çapındaki servetin yeniden dağıtımıyla ilgili olduğunu vurguladı.
Son günlerde odak noktasının petrol ve fosil enerji kaynakları üzerinde olmasının ilginç olduğunu belirten tarihçi, kapitalizmin 1850’lerden bu yana fosil enerjilere dayanan ekonomik bir medeniyet olduğunu kaydetti.
Son 175 yıldır ekonomik büyüme ile gaz, petrol ve kömür tüketiminin paralel gittiğini açıkladı. ABD’de bu fosil enerji kaynaklarının kapitalizmin ileriki gelişimi için hala merkezi olduğu inancının güçlü göründüğünü, ancak bunun gerçekten böyle olup olmadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyledi. Yine de Amerikan hükümetinin ve özellikle petrol ve gaz endüstrisinden gelen iş dünyası temsilcilerinin değerlendirmesinin bu yönde olduğunu belirtti.
Fosil enerji kaynaklarının endüstriyel üretim için mutlak merkezi girdi olduğunu ve modern savaş yürütme kapasitesi için de hayati önem taşıdığını hatırlatan Beckert, ABD’nin kendisinin büyük petrol rezervlerine sahip olduğunu ve enerji ithalatına Avrupa, Çin veya Hindistan kadar bağımlı olmadığını söyledi. Ancak petrolün modern kapitalizm için öneminin büyük olduğunu ve ABD’nin burada sadece kendi endüstriyel üretimi ve savaş yürütme kapasitesi için petrol arzını uzun vadeli güvence altına alma imkanı değil, aynı zamanda bu ithalata bağımlı olan dünyanın diğer bölgeleri üzerinde siyasi baskı uygulama imkanı gördüğünü açıkladı.
“Korumacılık ulusal endüstriyi yabancı mallardan koruma fikridir”
Beckert, korumacılık kavramını daha geniş kitlelerin anlayabileceği şekilde tanımladı. Korumacılığın genellikle ithalatın vergilendirilmesi, yani gümrük vergileri anlamına geldiğini söyledi.
Bu vergilerin normalde ulusal endüstrileri veya ulusal tarımı korumak için alındığını belirtti. Tarihten bir örnek veren Beckert, 18. yüzyılda dünyanın en önemli pamuklu tekstil üreticilerinin Hindistan’daki eğirmeciler ve dokumacılar olduğunu, onların ucuz ve yüksek kaliteli pamuklular ürettiğini anlattı.
İngiltere’de veya kıta Avrupa’sında yerli yün ve daha sonra pamuk endüstrisini geliştirmek için İngilizlerin Hint pamuklu tekstil ürünlerinin ithalatını kısmen yasakladığını, Fransa’da ise bu ürünlerin ithalatına ölüm cezası bile getirildiğini hatırlattı.
Doğrudan yasaklanmadığında ise yabancı malları yerli piyasada çok pahalı hale getiren çok yüksek gümrük vergilerinin uygulandığını belirterek, korumacılığın temel fikrinin yerli sanayiyi korumak olduğunu vurguladı.
Neoliberalizm ile bir önceki dönem arasındaki farka da değinen Beckert, önceki dönemi kitabında “altın çağ” olarak adlandırdığını söyleyerek bunun “ekonomik mucize” yılları olduğunu, hızlı ekonomik büyümenin, verimlilik artışının yaşandığı ancak bu artışın topluma genişçe dağıtıldığı, sendikaların güçlü haklara sahip olduğu ve sosyal devletin geliştiği bir aşama olduğunu anlattı. Bu sistemin 1970’lerin sonunda krize girdiğini ve bu krizden “neoliberal düzen” dediği yapının doğduğunu açıkladı.
Neoliberal düzenin sosyal eşitsizliğin aşırı artması, sendikaların rollerinin kısıtlanması, sosyal devletin küçültülmesi ve özellikle finans kapitalinin hem ulusal hem de dünya ekonomilerinde aşırı güçlü hale gelmesiyle karakterize edildiğini belirtti. Bu yeni ideolojik projenin, kapitalizmi her şeyden önce devletten uzak, piyasalar ve sözleşmelerle düzenlenen bir ekonomik medeniyet olarak gördüğünü ifade etti.
“Şili 1973 neoliberal devrimin kanlı laboratuvarıydı”
1970’lerin başında bu değişimin nasıl gerçekleştiğine dair Beckert, mevcut perspektiften Keynesyen düzenden neoliberal düzene geçişin nasıl olduğunu anladığımızı ancak değişim yaşanırken eski düzenin devam edip etmeyeceğinin veya yerini neyin alacağının belirsiz olduğunu söyledi.
Bu sürecin toplumsal çatışmaların ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu, sonunda belirli bir düzenin üstünlük sağladığını belirtti. Değişimin nedeninin hem Keynesyen düzenin kendi içinde bir krize girmesi -yüksek işsizlik, düşük verimlilik artışı, enflasyon ve ekonomik krizler- hem de bu düzeni temelden sarsmaya çalışan toplumsal hareketler olduğunu açıkladı.
Bu hareketlerin hem soldan (sivil haklar hareketi, kadın hareketi, öğrenci hareketleri) hem de sağdan geldiğini, ancak sağdan gelen neoliberal hareketin daha büyük bir etki ve destek bularak yeni düzenin kurulmasında araçsal rol oynadığını kaydetti.
Bu değişim sürecinin bazı yerlerde demokratik yollarla, seçimler ve düşünce kuruluşları üzerinden yürüdüğünü, ancak bazı vakalarda sürecin çok şiddetli geçtiğini belirten Beckert, kitabında tartıştığı Şili örneğini verdi. 1973’e kadar Salvador Allende liderliğindeki sosyal demokrat-sosyalist bir hükümet tarafından yönetilen Şili’nin, ABD’nin aşırı baskısına maruz kaldığını ve 1973’te CIA yardımıyla bir askeri darbe yapıldığını hatırlattı.
Augusto Pinochet’nin yeni başkan olarak neoliberal ajandayı Şili’de kitlesel bir şiddetle çok hızlı bir şekilde uyguladığını ve böylece Şili’nin neoliberal devrimin öncülerinden biri olduğunu ifade etti.
Bu devrimin neoliberal fikir açısından başarılı olduğunu, piyasaların ve iş hukukunun güçlü bir şekilde liberalleştirildiğini, güçlü Şili sendikalarının şiddetle yok edildiğini ve toplumsal servetin yoksullardan ve orta sınıftan en zengin Şilililere kitlesel olarak yeniden dağıtıldığını saptadı.
Beckert, bu süreci 1973-1974 yıllarına ait Santiago’daki Amerikan Büyükelçiliği belgeleri üzerinden anlattığını belirtti. Washington’daki Ulusal Arşiv’de herkesin erişimine açık olan bu belgeleri inceleyen ilk kişilerden biri olabileceğini söyleyen tarihçi, ABD’nin bu değişimdeki rolünün ve Şili’ye yaptığı aşırı baskının şaşırtıcı olmadığını ancak büyükelçilik çalışanları arasında “gerçekten böyle bir neoliberal dünyada yaşamak istiyor muyuz?” diye soranların olmasının ilginç olduğunu dile getirdi.
O dönemde ABD’nin kendisinin henüz neoliberal olmadığını ve bu çalışanların hala 1930’larda doğan Keynesyen “New Deal” düzenine bağlı olduklarını açıkladı.
“Kapitalizm muhafazakar değil kalıcı bir devrim durumudur”
Geleceğe dair öngörülerini paylaşan Beckert, kapitalizmin sürekli değişim halinde olan bir ekonomik düzen sistemi olduğunu belirtti.
Her yıl daha fazla üretildiğini, daha verimli olunduğunu ve yeni teknolojiler geliştirildiğini söyleyerek bunu “permanente Revolution” (kalıcı devrim) olarak nitelendirdi. Kapitalizmin muhafazakar olmadığını, aksine kalıcı bir devrim hali olduğunu vurguladı.
Bununla birlikte, kapitalizmin aynı zamanda kurumsal bir düzen olduğunu ve bu düzenin 40-50 yıllık Keynesyen veya neoliberal dönemlerde olduğu gibi uzun süre nispeten istikrarlı kalabildiğini ifade etti. Bugün ise son 50 yıldır içinde yaşadığımız bu istikrarlı düzenin sarsılmaya başladığının görülebildiğini saptadı.
Pek çok gözlemcinin bu duruma şok olmasının nedeninin, bunu bir “doğa yasası ihlali” gibi görmeleri olduğunu ancak asıl hata payının kapitalizmin uzun vadeli istikrarlı bir kurumsal düzen olabileceğini düşünmekten kaynaklandığını belirtti.
Neoliberalizmin dünyaya, içinde yaşanılan dünyanın mümkün olan en iyi dünya olduğunu söylediğini ancak bugün bunun böyle olmadığının görüldüğünü ifade eden Beckert, bu durumun aynı zamanda gelecek hakkında yeniden yaratıcı bir şekilde düşünmek için bir şans olduğunu dile getirdi.
Tarihin tekerrür etmediğini ama kafiyeli olduğunu, belirli kalıpları tanıyıp gelecek hakkında sonuçlar çıkarabileceğimizi ancak nihayetinde bir sonraki adımda ne geleceğinin bilinmediğini söyledi. Tek bilinen şeyin, yine tamamen yeni bir şey olacağı olduğunu vurguladı.
“Piyasa bağımlılığı insanları devletin müdahalesine mecbur bırakır”
Kapitalizmin çoğunluğun piyasa ilişkilerine bağımlı olduğu bir dünya yarattığını, bunun insanlık tarihinde mutlak bir yenilik olduğunu söyleyen Beckert, insanların işi olmadığında kendi geçimlerini sağlama imkanlarının kalmadığını belirtti.
Refah devletinin bir yandan işçi hareketinin baskısının sonucu olduğunu, ancak diğer yandan da kendi geçimini üretemeyen insanların piyasa onlara bu imkanı vermediğinde devletin devreye girmesine dair yapısal bir zorunluluğun ifadesi olduğunu açıkladı.
20. yüzyıl tarihinde Sovyet devriminin şaşırtıcı bir şekilde Batı kapitalizmi üzerinde baskı yarattığını ve Batı’daki işçilerin çalışma koşullarını, ücretlerini ve sosyal güvenliklerini artırmak zorunda kaldığını savundu. Bu anlamda Sovyet devriminden en çok yararlananların Rus işçileri değil, muhtemelen Amerika ve Batı Avrupa işçileri olduğu argümanını sundu.
Kapitalizmin ne olduğu sorusuna da açıklık getiren Beckert, kapitalizmin sadece piyasalarla karakterize edilemeyeceğini, çünkü piyasaların tüm insanlık tarihi boyunca var olduğunu söyledi.
Kapitalizmi “özel sermayenin daha fazla sermaye üretmek için üretken bir şekilde yatırıldığı bir ekonomik düzen biçimi” olarak tanımladı. Bu çekirdek dinamiğin 1650 Barbados’unda, 1850 Manchester’ında veya 1920 Detroit’inde farklı göründüğünü ancak hepsinde ortak olanın bu yatırım mantığı olduğunu vurguladı. Kapitalizmin bir siyasi ekonomi ve dolayısıyla bir tahakküm düzeni (herrschaftsordnung) olduğunu da sözlerine ekledi.
“Almanya’da kapitalizm terimi bilinçli olarak perdelendi”
Beckert, Almanya’da egemen sınıfın ve politikacıların neden “kapitalizm” yerine “sosyal piyasa ekonomisi” terimini tercih ettiğine dair de analizlerde bulundu.
Almanya’daki siyasi tarihin ABD’den farklı olduğunu, Almanya’da her zaman kapitalizmi açıkça eleştiren çok güçlü bir işçi ve sosyalist hareketin bulunduğunu hatırlattı. Bu durumun kapitalizm kelimesinin “kötü bir tat” bırakmasına neden olduğunu ve Ludwig Erhard’ın “sosyal piyasa ekonomisi” terimini bir halkla ilişkiler (PR) sözcüğü olarak bilinçli kullandığını belirtti.
Oysa 1960’ların Almanya’sının da tıpkı 1930’ların Almanya’sı veya 1890’ların Amerika’sı gibi kapitalist bir toplum olduğunu vurguladı.
Beckert, kapitalizmin sadece küresel bir perspektiften anlaşılabilecek küresel bir ekonomik düzen olduğunun altını çizdi. Alman sanayi kapitalizminin temelinin İngiltere’de olduğu gibi pamuk endüstrisi üzerine kurulduğunu, bu endüstrinin temelinin ise özgür ücretli işçilik değil, ABD’deki köle plantasyonlarında üretilen ham maddeler olduğunu hatırlattı.
Kitabını bir son değil, bir başlangıç olarak gördüğünü ifade eden Beckert, tarihin açık uçlu olduğunu ve farklı gelecek ihtimallerinin hala masada bulunduğunu söyledi. Neoliberalizmin “her şeyin hep aynı kalacağı” yönündeki telkininin aksine, bugünkü sarsıntıların yaratıcı bir gelecek inşası için fırsat sunduğunu belirterek konuşmasını sonlandırdı.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












