Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tarihçi Beckert: Kapitalizm doğal bir düzen değil, şiddetle inşa edilen bir süreçtir

Yayınlanma

Harvard Üniversitesi Tarih Profesörü Sven Beckert, kapitalizmin tarihsel gelişimini ve günümüzdeki krizini Jung & Naiv kanalına verdiği mülakatta değerlendirdi. Beckert, kapitalizmin ders kitaplarında anlatılanın aksine sadece piyasa ve sözleşmelerden ibaret olmadığını, özünde savaş, kölelik ve devlet şiddetini barındıran siyasi bir yapı olduğunu vurguladı.

Harvard Üniversitesi’nde ABD tarihi dersleri veren tarihçi Sven Beckert, Jung & Naiv YouTube konuk olarak çalışmalarında uzun süredir kapitalizmin küresel tarihiyle meşgul olduğunu ifade etti. Bunun nedenine ilişkin soruya yanıt veren Beckert, kapitalizmin bugün hayatımızı, parçası olduğumuz en büyük süreçlerden çalışma ve tüketim biçimimize, dahil olduğumuz ticari ilişkilerden hayatımızdaki çok mahrem süreçlere kadar güçlü bir şekilde yapılandıran bir gerçeklik olduğunu söyledi.

Beckert, içinde yaşadığımız dünyayı bugün kapitalizm üzerine düşünmeden anlamamızın mümkün olmadığını düşündüğünü dile getirdi. Kapitalizmi gerçekten anlayabilmek için onu mutlaka tarihsel bir perspektiften anlamamız gerektiğini vurguladı.

Kapitalizmin saf anlamda soyut olarak anlaşılamayacağına inandığını belirten Beckert, onun sürekli daha iyi tanımlarını geliştirerek veya yasalarını keşfetmeye çalışarak anlaşılamayacağını kaydetti.

Beckert, kapitalizmin yeryüzündeki ekonomik hayatı şu ya da bu şekilde 500, belki de 1000 yıldır şekillendirdiğini söyledi. Dolayısıyla kapitalizmin tarihsel olduğunu ve zaman içinde güçlü bir şekilde dönüştüğünü ifade etti.

Onu anlamak için soyut kavrayışın yetmediğini, tarihsel olarak somut bir şekilde ve ekonomi ders kitaplarında öğrendiğimiz kapitalizm olarak değil, “gerçekten var olan kapitalizm” olarak anlamamız gerektiğini vurguladı.

“Bugünkü kapitalizm hala savaş ve devlet şiddeti üzerine kuruludur”

Beckert, tarihsel somutluktan bahsederken güncel olaylara dikkat çekti. Venezuela’daki son gelişmeler ve ABD’nin petrol kaynaklarına yönelik müdahalelerine değinen Beckert, yazdığı kitabın son 48 saat içinde ne yazık ki daha güncel hale geldiğini ifade etti.

Beckert, son 48 saatin kitaba yönelik belirli bir eleştiri türünü de bir bakıma göreceli hale getirdiğini belirtti. Kitabın, kapitalizmin piyasaların tarihinden daha fazlası olduğunu vurguladığını söyleyen Beckert, bunun sözleşmelerin tarihinden veya özgürlüğün tarihinden daha fazlası olduğunu, aksine kapitalizmin aynı zamanda bir şiddet, mülksüzleştirme, savaş ve kölelik tarihi olduğunu dile getirdi.

Son 48 saatte şaşırtıcı derecede net bir şekilde öğrendiğimiz şeyin, bugünkü kapitalizmin de tıpkı geçmişte olduğu gibi savaşlara, devlet şiddetine ve mülksüzleştirmelere dayandığı olduğunu kaydeden Beckert, bunun bir bakıma şaşırtıcı olduğunu belirtti.

Bunun nedeninin, herkesin son 50 yıldır Batı’nın ekonomik hayatına egemen olan neoliberal dönemde büyümüş olması olduğunu söyledi. Neoliberal dönemde devletin, savaşın ve şiddetin de bir rol oynadığını ancak ideolojik olarak vurgunun çok güçlü bir şekilde piyasaların mantığı ve ekonomik hayatın ideal olarak devletten uzaklığı üzerine kurulduğunu ifade etti.

Kapitalizm tarihinin de insan özgürlüğünün gerçekleşme tarihi olarak anlatıldığını hatırlattı. Bu nedenle, sadece Venezuela’da yaşananların değil, örneğin son on aydaki Amerikan korumacılığının da gerçekten şaşırtıcı olduğunu dile getirdi. Beckert, pek çok ekonomistin bu gelişmelere verdiği tepkiyi gördüğünde bunun neredeyse bir “deprem” gibi olduğunu, bir kafa karışıklığı yaşandığını çünkü bu gelişmelerin aslında son 50 yıldır kapitalizm hakkında düşünülen dünyaya uymadığını belirtti.

“Neoliberalizmin anlattığı özgürlük hikayesi bir illüzyondan ibaretti”

Beckert, son 50 yıldır kapitalist ekonominin piyasalara alan ve özgürlük tanıdığına dair anlatıların içinde büyüdüğünü söyledi. Ne kadar çok ticaret olursa o kadar iyi olduğu düşüncesinin hakim olduğunu, belirli endüstrileri belirli ulusal devletlerde tutma ve destekleme fikrinin neoliberalizme az çok yabancı olduğunu hatırlattı.

Mal zincirlerinin küresel olarak organize edildiğini, Walmart veya Adidas gibi bir firma için ürünlerin nerede üretildiğinin tamamen önemsiz hale geldiğini ifade etti.

Bunun kapitalizmin ideal formu olarak sunulduğunu belirten Beckert, neoliberalizmin içinde kuşkusuz başka bir hikayenin de bulunabileceğini ancak neoliberalizmin kendisi hakkında anlattığı ve bizim son 50 yıldır duyduğumuz hikayenin korumacılığın, sömürgeciliğin veya ulusal sınırlarla çevrili mal zincirlerinin hiçbir rol oynamadığı veya en azından ideal görülmediği bir hikaye olduğunu vurguladı.

Bu nedenle pek çok kişinin şimdi, son 50 yıldır öğretilen tüm sözde yasalara aykırı görünen bir dünyaya nasıl gelindiği konusunda aşırı şaşkınlık duyduğunu söyledi.

Beckert, kendisinin ise bu duruma şaşırmadığını ifade etti. Şaşırdığını çünkü bunun son 50 yıldır deneyimlenen kapitalizmde gerçekten önemli bir geri dönüş olduğunu, ancak kapitalizmin tüm tarihine bakıldığında bugün olanların hiç de şaşırtıcı olmadığını belirtti.

Korumacılığın, ulusal devletlerin 18. yüzyıla kadar uzanan ulusal kapitalizmi geliştirme çabalarının bir yolu olduğunu açıkladı.

İngilizlerin Hint tekstil üreticilerinin rekabetine karşı korumacılıkla direndiğini, 19. yüzyılda Alman eyaletlerinin İngiliz rekabetine karşı kendilerini koruduğunu, ABD’nin 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılda çok korumacı bir ülke olduğunu hatırlattı. Kapitalizm tarihinin korumacılık ve gümrük vergileriyle dolu olduğunu söyleyerek, Venezuela’daki gelişmelerin bizzat aktörleri tarafından bile bir tür “re-kolonizasyon” (yeniden sömürgeleştirme) olarak tanımlanmasının şaşırtıcı olduğunu dile getirdi.

Uzun tarihsel perspektiften bakıldığında bunun şaşırtıcı olmadığını, çünkü kapitalizm tarihinin büyük bir kısmının sömürgeci bir şekilde yapılandırılmış bir dünyada gerçekleştiğini vurguladı. İngilizlerin Hindistan’ı uzun süre kontrol ettiğini, yüzlerce yıldır sömürgelerden sömürgeci güçlere servet transferi yapıldığını söyledi.

Venezuela’yı ABD’nin bir tür sömürgesi haline getirme ve onları ham maddelerini Amerikalılara teslim etmeye zorlama kararının kapitalizm tarihinde çok sıradan bir olay olduğunu belirtti. Bu gelişmenin son 50 yılın perspektifinden şok edici, ancak uzun tarihsel perspektiften bakıldığında sıradan olduğunu yineledi.

“Kapitalizm 1850’lerden beri fosil enerji üzerine kurulu bir medeniyettir”

Beckert, Donald Trump yönetiminin Venezuela konusundaki niyetlerini açıkça söylemesini değerlendirdi. Eskiden hükümdarların demokrasi, insan hakları veya birilerini özgürleştirme gibi başka hikayeler anlattığını, şimdi ise bu örtünün bir kenara itilerek bin yıllık çıplak gerçeğin ortaya çıktığını ifade etti. Körfez Savaşı ile farkın keskin olduğunu söyleyen Beckert, o dönemde ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’in bunun petrolle ilgili bir savaş olduğunu söylediğini ancak bu görüşün kamuoyuna açıklanamadığını, bunun yerine demokrasi, özgürlük ve kimyasal silahlardan bahsedildiğini hatırlattı.

Şimdi ise bu örtünün düştüğünü; meselenin Venezuelalılara özgürlük getirmek veya bir kalkınma perspektifi sunmak değil, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesinin bir şekilde Amerikan kontrolüne girmesi olduğunun açıkça söylendiğini belirtti.

Sömürgeciliğin kapitalizm tarihi için önemine değinen Beckert, geçmişteki literatürde sömürgeciliğin ekonomik yönlerinin marjinal olduğu yönündeki eleştirilerin bugünkü gelişmelerle haksız çıktığını ifade etti. Sömürgeciliğin aslında dünya çapındaki servetin yeniden dağıtımıyla ilgili olduğunu vurguladı.

Son günlerde odak noktasının petrol ve fosil enerji kaynakları üzerinde olmasının ilginç olduğunu belirten tarihçi, kapitalizmin 1850’lerden bu yana fosil enerjilere dayanan ekonomik bir medeniyet olduğunu kaydetti.

Son 175 yıldır ekonomik büyüme ile gaz, petrol ve kömür tüketiminin paralel gittiğini açıkladı. ABD’de bu fosil enerji kaynaklarının kapitalizmin ileriki gelişimi için hala merkezi olduğu inancının güçlü göründüğünü, ancak bunun gerçekten böyle olup olmadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyledi. Yine de Amerikan hükümetinin ve özellikle petrol ve gaz endüstrisinden gelen iş dünyası temsilcilerinin değerlendirmesinin bu yönde olduğunu belirtti.

Fosil enerji kaynaklarının endüstriyel üretim için mutlak merkezi girdi olduğunu ve modern savaş yürütme kapasitesi için de hayati önem taşıdığını hatırlatan Beckert, ABD’nin kendisinin büyük petrol rezervlerine sahip olduğunu ve enerji ithalatına Avrupa, Çin veya Hindistan kadar bağımlı olmadığını söyledi. Ancak petrolün modern kapitalizm için öneminin büyük olduğunu ve ABD’nin burada sadece kendi endüstriyel üretimi ve savaş yürütme kapasitesi için petrol arzını uzun vadeli güvence altına alma imkanı değil, aynı zamanda bu ithalata bağımlı olan dünyanın diğer bölgeleri üzerinde siyasi baskı uygulama imkanı gördüğünü açıkladı.

“Korumacılık ulusal endüstriyi yabancı mallardan koruma fikridir”

Beckert, korumacılık kavramını daha geniş kitlelerin anlayabileceği şekilde tanımladı. Korumacılığın genellikle ithalatın vergilendirilmesi, yani gümrük vergileri anlamına geldiğini söyledi.

Bu vergilerin normalde ulusal endüstrileri veya ulusal tarımı korumak için alındığını belirtti. Tarihten bir örnek veren Beckert, 18. yüzyılda dünyanın en önemli pamuklu tekstil üreticilerinin Hindistan’daki eğirmeciler ve dokumacılar olduğunu, onların ucuz ve yüksek kaliteli pamuklular ürettiğini anlattı.

İngiltere’de veya kıta Avrupa’sında yerli yün ve daha sonra pamuk endüstrisini geliştirmek için İngilizlerin Hint pamuklu tekstil ürünlerinin ithalatını kısmen yasakladığını, Fransa’da ise bu ürünlerin ithalatına ölüm cezası bile getirildiğini hatırlattı.

Doğrudan yasaklanmadığında ise yabancı malları yerli piyasada çok pahalı hale getiren çok yüksek gümrük vergilerinin uygulandığını belirterek, korumacılığın temel fikrinin yerli sanayiyi korumak olduğunu vurguladı.

Neoliberalizm ile bir önceki dönem arasındaki farka da değinen Beckert, önceki dönemi kitabında “altın çağ” olarak adlandırdığını söyleyerek bunun “ekonomik mucize” yılları olduğunu, hızlı ekonomik büyümenin, verimlilik artışının yaşandığı ancak bu artışın topluma genişçe dağıtıldığı, sendikaların güçlü haklara sahip olduğu ve sosyal devletin geliştiği bir aşama olduğunu anlattı. Bu sistemin 1970’lerin sonunda krize girdiğini ve bu krizden “neoliberal düzen” dediği yapının doğduğunu açıkladı.

Neoliberal düzenin sosyal eşitsizliğin aşırı artması, sendikaların rollerinin kısıtlanması, sosyal devletin küçültülmesi ve özellikle finans kapitalinin hem ulusal hem de dünya ekonomilerinde aşırı güçlü hale gelmesiyle karakterize edildiğini belirtti. Bu yeni ideolojik projenin, kapitalizmi her şeyden önce devletten uzak, piyasalar ve sözleşmelerle düzenlenen bir ekonomik medeniyet olarak gördüğünü ifade etti.

“Şili 1973 neoliberal devrimin kanlı laboratuvarıydı”

1970’lerin başında bu değişimin nasıl gerçekleştiğine dair Beckert, mevcut perspektiften Keynesyen düzenden neoliberal düzene geçişin nasıl olduğunu anladığımızı ancak değişim yaşanırken eski düzenin devam edip etmeyeceğinin veya yerini neyin alacağının belirsiz olduğunu söyledi.

Bu sürecin toplumsal çatışmaların ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu, sonunda belirli bir düzenin üstünlük sağladığını belirtti. Değişimin nedeninin hem Keynesyen düzenin kendi içinde bir krize girmesi -yüksek işsizlik, düşük verimlilik artışı, enflasyon ve ekonomik krizler- hem de bu düzeni temelden sarsmaya çalışan toplumsal hareketler olduğunu açıkladı.

Bu hareketlerin hem soldan (sivil haklar hareketi, kadın hareketi, öğrenci hareketleri) hem de sağdan geldiğini, ancak sağdan gelen neoliberal hareketin daha büyük bir etki ve destek bularak yeni düzenin kurulmasında araçsal rol oynadığını kaydetti.

Bu değişim sürecinin bazı yerlerde demokratik yollarla, seçimler ve düşünce kuruluşları üzerinden yürüdüğünü, ancak bazı vakalarda sürecin çok şiddetli geçtiğini belirten Beckert, kitabında tartıştığı Şili örneğini verdi. 1973’e kadar Salvador Allende liderliğindeki sosyal demokrat-sosyalist bir hükümet tarafından yönetilen Şili’nin, ABD’nin aşırı baskısına maruz kaldığını ve 1973’te CIA yardımıyla bir askeri darbe yapıldığını hatırlattı.

Augusto Pinochet’nin yeni başkan olarak neoliberal ajandayı Şili’de kitlesel bir şiddetle çok hızlı bir şekilde uyguladığını ve böylece Şili’nin neoliberal devrimin öncülerinden biri olduğunu ifade etti.

Bu devrimin neoliberal fikir açısından başarılı olduğunu, piyasaların ve iş hukukunun güçlü bir şekilde liberalleştirildiğini, güçlü Şili sendikalarının şiddetle yok edildiğini ve toplumsal servetin yoksullardan ve orta sınıftan en zengin Şilililere kitlesel olarak yeniden dağıtıldığını saptadı.

Beckert, bu süreci 1973-1974 yıllarına ait Santiago’daki Amerikan Büyükelçiliği belgeleri üzerinden anlattığını belirtti. Washington’daki Ulusal Arşiv’de herkesin erişimine açık olan bu belgeleri inceleyen ilk kişilerden biri olabileceğini söyleyen tarihçi, ABD’nin bu değişimdeki rolünün ve Şili’ye yaptığı aşırı baskının şaşırtıcı olmadığını ancak büyükelçilik çalışanları arasında “gerçekten böyle bir neoliberal dünyada yaşamak istiyor muyuz?” diye soranların olmasının ilginç olduğunu dile getirdi.

O dönemde ABD’nin kendisinin henüz neoliberal olmadığını ve bu çalışanların hala 1930’larda doğan Keynesyen “New Deal” düzenine bağlı olduklarını açıkladı.

“Kapitalizm muhafazakar değil kalıcı bir devrim durumudur”

Geleceğe dair öngörülerini paylaşan Beckert, kapitalizmin sürekli değişim halinde olan bir ekonomik düzen sistemi olduğunu belirtti.

Her yıl daha fazla üretildiğini, daha verimli olunduğunu ve yeni teknolojiler geliştirildiğini söyleyerek bunu “permanente Revolution” (kalıcı devrim) olarak nitelendirdi. Kapitalizmin muhafazakar olmadığını, aksine kalıcı bir devrim hali olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte, kapitalizmin aynı zamanda kurumsal bir düzen olduğunu ve bu düzenin 40-50 yıllık Keynesyen veya neoliberal dönemlerde olduğu gibi uzun süre nispeten istikrarlı kalabildiğini ifade etti. Bugün ise son 50 yıldır içinde yaşadığımız bu istikrarlı düzenin sarsılmaya başladığının görülebildiğini saptadı.

Pek çok gözlemcinin bu duruma şok olmasının nedeninin, bunu bir “doğa yasası ihlali” gibi görmeleri olduğunu ancak asıl hata payının kapitalizmin uzun vadeli istikrarlı bir kurumsal düzen olabileceğini düşünmekten kaynaklandığını belirtti.

Neoliberalizmin dünyaya, içinde yaşanılan dünyanın mümkün olan en iyi dünya olduğunu söylediğini ancak bugün bunun böyle olmadığının görüldüğünü ifade eden Beckert, bu durumun aynı zamanda gelecek hakkında yeniden yaratıcı bir şekilde düşünmek için bir şans olduğunu dile getirdi.

Tarihin tekerrür etmediğini ama kafiyeli olduğunu, belirli kalıpları tanıyıp gelecek hakkında sonuçlar çıkarabileceğimizi ancak nihayetinde bir sonraki adımda ne geleceğinin bilinmediğini söyledi. Tek bilinen şeyin, yine tamamen yeni bir şey olacağı olduğunu vurguladı.

“Piyasa bağımlılığı insanları devletin müdahalesine mecbur bırakır”

Kapitalizmin çoğunluğun piyasa ilişkilerine bağımlı olduğu bir dünya yarattığını, bunun insanlık tarihinde mutlak bir yenilik olduğunu söyleyen Beckert, insanların işi olmadığında kendi geçimlerini sağlama imkanlarının kalmadığını belirtti.

Refah devletinin bir yandan işçi hareketinin baskısının sonucu olduğunu, ancak diğer yandan da kendi geçimini üretemeyen insanların piyasa onlara bu imkanı vermediğinde devletin devreye girmesine dair yapısal bir zorunluluğun ifadesi olduğunu açıkladı.

20. yüzyıl tarihinde Sovyet devriminin şaşırtıcı bir şekilde Batı kapitalizmi üzerinde baskı yarattığını ve Batı’daki işçilerin çalışma koşullarını, ücretlerini ve sosyal güvenliklerini artırmak zorunda kaldığını savundu. Bu anlamda Sovyet devriminden en çok yararlananların Rus işçileri değil, muhtemelen Amerika ve Batı Avrupa işçileri olduğu argümanını sundu.

Kapitalizmin ne olduğu sorusuna da açıklık getiren Beckert, kapitalizmin sadece piyasalarla karakterize edilemeyeceğini, çünkü piyasaların tüm insanlık tarihi boyunca var olduğunu söyledi.

Kapitalizmi “özel sermayenin daha fazla sermaye üretmek için üretken bir şekilde yatırıldığı bir ekonomik düzen biçimi” olarak tanımladı. Bu çekirdek dinamiğin 1650 Barbados’unda, 1850 Manchester’ında veya 1920 Detroit’inde farklı göründüğünü ancak hepsinde ortak olanın bu yatırım mantığı olduğunu vurguladı. Kapitalizmin bir siyasi ekonomi ve dolayısıyla bir tahakküm düzeni (herrschaftsordnung) olduğunu da sözlerine ekledi.

“Almanya’da kapitalizm terimi bilinçli olarak perdelendi”

Beckert, Almanya’da egemen sınıfın ve politikacıların neden “kapitalizm” yerine “sosyal piyasa ekonomisi” terimini tercih ettiğine dair de analizlerde bulundu.

Almanya’daki siyasi tarihin ABD’den farklı olduğunu, Almanya’da her zaman kapitalizmi açıkça eleştiren çok güçlü bir işçi ve sosyalist hareketin bulunduğunu hatırlattı. Bu durumun kapitalizm kelimesinin “kötü bir tat” bırakmasına neden olduğunu ve Ludwig Erhard’ın “sosyal piyasa ekonomisi” terimini bir halkla ilişkiler (PR) sözcüğü olarak bilinçli kullandığını belirtti.

Oysa 1960’ların Almanya’sının da tıpkı 1930’ların Almanya’sı veya 1890’ların Amerika’sı gibi kapitalist bir toplum olduğunu vurguladı.

Beckert, kapitalizmin sadece küresel bir perspektiften anlaşılabilecek küresel bir ekonomik düzen olduğunun altını çizdi. Alman sanayi kapitalizminin temelinin İngiltere’de olduğu gibi pamuk endüstrisi üzerine kurulduğunu, bu endüstrinin temelinin ise özgür ücretli işçilik değil, ABD’deki köle plantasyonlarında üretilen ham maddeler olduğunu hatırlattı.

Kitabını bir son değil, bir başlangıç olarak gördüğünü ifade eden Beckert, tarihin açık uçlu olduğunu ve farklı gelecek ihtimallerinin hala masada bulunduğunu söyledi. Neoliberalizmin “her şeyin hep aynı kalacağı” yönündeki telkininin aksine, bugünkü sarsıntıların yaratıcı bir gelecek inşası için fırsat sunduğunu belirterek konuşmasını sonlandırdı.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English