Dünya Basını
Tarihçi Beckert: Kapitalizm doğal bir düzen değil, şiddetle inşa edilen bir süreçtir

Harvard Üniversitesi Tarih Profesörü Sven Beckert, kapitalizmin tarihsel gelişimini ve günümüzdeki krizini Jung & Naiv kanalına verdiği mülakatta değerlendirdi. Beckert, kapitalizmin ders kitaplarında anlatılanın aksine sadece piyasa ve sözleşmelerden ibaret olmadığını, özünde savaş, kölelik ve devlet şiddetini barındıran siyasi bir yapı olduğunu vurguladı.
Harvard Üniversitesi’nde ABD tarihi dersleri veren tarihçi Sven Beckert, Jung & Naiv YouTube konuk olarak çalışmalarında uzun süredir kapitalizmin küresel tarihiyle meşgul olduğunu ifade etti. Bunun nedenine ilişkin soruya yanıt veren Beckert, kapitalizmin bugün hayatımızı, parçası olduğumuz en büyük süreçlerden çalışma ve tüketim biçimimize, dahil olduğumuz ticari ilişkilerden hayatımızdaki çok mahrem süreçlere kadar güçlü bir şekilde yapılandıran bir gerçeklik olduğunu söyledi.
Beckert, içinde yaşadığımız dünyayı bugün kapitalizm üzerine düşünmeden anlamamızın mümkün olmadığını düşündüğünü dile getirdi. Kapitalizmi gerçekten anlayabilmek için onu mutlaka tarihsel bir perspektiften anlamamız gerektiğini vurguladı.
Kapitalizmin saf anlamda soyut olarak anlaşılamayacağına inandığını belirten Beckert, onun sürekli daha iyi tanımlarını geliştirerek veya yasalarını keşfetmeye çalışarak anlaşılamayacağını kaydetti.
Beckert, kapitalizmin yeryüzündeki ekonomik hayatı şu ya da bu şekilde 500, belki de 1000 yıldır şekillendirdiğini söyledi. Dolayısıyla kapitalizmin tarihsel olduğunu ve zaman içinde güçlü bir şekilde dönüştüğünü ifade etti.
Onu anlamak için soyut kavrayışın yetmediğini, tarihsel olarak somut bir şekilde ve ekonomi ders kitaplarında öğrendiğimiz kapitalizm olarak değil, “gerçekten var olan kapitalizm” olarak anlamamız gerektiğini vurguladı.
“Bugünkü kapitalizm hala savaş ve devlet şiddeti üzerine kuruludur”
Beckert, tarihsel somutluktan bahsederken güncel olaylara dikkat çekti. Venezuela’daki son gelişmeler ve ABD’nin petrol kaynaklarına yönelik müdahalelerine değinen Beckert, yazdığı kitabın son 48 saat içinde ne yazık ki daha güncel hale geldiğini ifade etti.
Beckert, son 48 saatin kitaba yönelik belirli bir eleştiri türünü de bir bakıma göreceli hale getirdiğini belirtti. Kitabın, kapitalizmin piyasaların tarihinden daha fazlası olduğunu vurguladığını söyleyen Beckert, bunun sözleşmelerin tarihinden veya özgürlüğün tarihinden daha fazlası olduğunu, aksine kapitalizmin aynı zamanda bir şiddet, mülksüzleştirme, savaş ve kölelik tarihi olduğunu dile getirdi.
Son 48 saatte şaşırtıcı derecede net bir şekilde öğrendiğimiz şeyin, bugünkü kapitalizmin de tıpkı geçmişte olduğu gibi savaşlara, devlet şiddetine ve mülksüzleştirmelere dayandığı olduğunu kaydeden Beckert, bunun bir bakıma şaşırtıcı olduğunu belirtti.
Bunun nedeninin, herkesin son 50 yıldır Batı’nın ekonomik hayatına egemen olan neoliberal dönemde büyümüş olması olduğunu söyledi. Neoliberal dönemde devletin, savaşın ve şiddetin de bir rol oynadığını ancak ideolojik olarak vurgunun çok güçlü bir şekilde piyasaların mantığı ve ekonomik hayatın ideal olarak devletten uzaklığı üzerine kurulduğunu ifade etti.
Kapitalizm tarihinin de insan özgürlüğünün gerçekleşme tarihi olarak anlatıldığını hatırlattı. Bu nedenle, sadece Venezuela’da yaşananların değil, örneğin son on aydaki Amerikan korumacılığının da gerçekten şaşırtıcı olduğunu dile getirdi. Beckert, pek çok ekonomistin bu gelişmelere verdiği tepkiyi gördüğünde bunun neredeyse bir “deprem” gibi olduğunu, bir kafa karışıklığı yaşandığını çünkü bu gelişmelerin aslında son 50 yıldır kapitalizm hakkında düşünülen dünyaya uymadığını belirtti.
“Neoliberalizmin anlattığı özgürlük hikayesi bir illüzyondan ibaretti”
Beckert, son 50 yıldır kapitalist ekonominin piyasalara alan ve özgürlük tanıdığına dair anlatıların içinde büyüdüğünü söyledi. Ne kadar çok ticaret olursa o kadar iyi olduğu düşüncesinin hakim olduğunu, belirli endüstrileri belirli ulusal devletlerde tutma ve destekleme fikrinin neoliberalizme az çok yabancı olduğunu hatırlattı.
Mal zincirlerinin küresel olarak organize edildiğini, Walmart veya Adidas gibi bir firma için ürünlerin nerede üretildiğinin tamamen önemsiz hale geldiğini ifade etti.
Bunun kapitalizmin ideal formu olarak sunulduğunu belirten Beckert, neoliberalizmin içinde kuşkusuz başka bir hikayenin de bulunabileceğini ancak neoliberalizmin kendisi hakkında anlattığı ve bizim son 50 yıldır duyduğumuz hikayenin korumacılığın, sömürgeciliğin veya ulusal sınırlarla çevrili mal zincirlerinin hiçbir rol oynamadığı veya en azından ideal görülmediği bir hikaye olduğunu vurguladı.
Bu nedenle pek çok kişinin şimdi, son 50 yıldır öğretilen tüm sözde yasalara aykırı görünen bir dünyaya nasıl gelindiği konusunda aşırı şaşkınlık duyduğunu söyledi.
Beckert, kendisinin ise bu duruma şaşırmadığını ifade etti. Şaşırdığını çünkü bunun son 50 yıldır deneyimlenen kapitalizmde gerçekten önemli bir geri dönüş olduğunu, ancak kapitalizmin tüm tarihine bakıldığında bugün olanların hiç de şaşırtıcı olmadığını belirtti.
Korumacılığın, ulusal devletlerin 18. yüzyıla kadar uzanan ulusal kapitalizmi geliştirme çabalarının bir yolu olduğunu açıkladı.
İngilizlerin Hint tekstil üreticilerinin rekabetine karşı korumacılıkla direndiğini, 19. yüzyılda Alman eyaletlerinin İngiliz rekabetine karşı kendilerini koruduğunu, ABD’nin 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılda çok korumacı bir ülke olduğunu hatırlattı. Kapitalizm tarihinin korumacılık ve gümrük vergileriyle dolu olduğunu söyleyerek, Venezuela’daki gelişmelerin bizzat aktörleri tarafından bile bir tür “re-kolonizasyon” (yeniden sömürgeleştirme) olarak tanımlanmasının şaşırtıcı olduğunu dile getirdi.
Uzun tarihsel perspektiften bakıldığında bunun şaşırtıcı olmadığını, çünkü kapitalizm tarihinin büyük bir kısmının sömürgeci bir şekilde yapılandırılmış bir dünyada gerçekleştiğini vurguladı. İngilizlerin Hindistan’ı uzun süre kontrol ettiğini, yüzlerce yıldır sömürgelerden sömürgeci güçlere servet transferi yapıldığını söyledi.
Venezuela’yı ABD’nin bir tür sömürgesi haline getirme ve onları ham maddelerini Amerikalılara teslim etmeye zorlama kararının kapitalizm tarihinde çok sıradan bir olay olduğunu belirtti. Bu gelişmenin son 50 yılın perspektifinden şok edici, ancak uzun tarihsel perspektiften bakıldığında sıradan olduğunu yineledi.
“Kapitalizm 1850’lerden beri fosil enerji üzerine kurulu bir medeniyettir”
Beckert, Donald Trump yönetiminin Venezuela konusundaki niyetlerini açıkça söylemesini değerlendirdi. Eskiden hükümdarların demokrasi, insan hakları veya birilerini özgürleştirme gibi başka hikayeler anlattığını, şimdi ise bu örtünün bir kenara itilerek bin yıllık çıplak gerçeğin ortaya çıktığını ifade etti. Körfez Savaşı ile farkın keskin olduğunu söyleyen Beckert, o dönemde ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’in bunun petrolle ilgili bir savaş olduğunu söylediğini ancak bu görüşün kamuoyuna açıklanamadığını, bunun yerine demokrasi, özgürlük ve kimyasal silahlardan bahsedildiğini hatırlattı.
Şimdi ise bu örtünün düştüğünü; meselenin Venezuelalılara özgürlük getirmek veya bir kalkınma perspektifi sunmak değil, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesinin bir şekilde Amerikan kontrolüne girmesi olduğunun açıkça söylendiğini belirtti.
Sömürgeciliğin kapitalizm tarihi için önemine değinen Beckert, geçmişteki literatürde sömürgeciliğin ekonomik yönlerinin marjinal olduğu yönündeki eleştirilerin bugünkü gelişmelerle haksız çıktığını ifade etti. Sömürgeciliğin aslında dünya çapındaki servetin yeniden dağıtımıyla ilgili olduğunu vurguladı.
Son günlerde odak noktasının petrol ve fosil enerji kaynakları üzerinde olmasının ilginç olduğunu belirten tarihçi, kapitalizmin 1850’lerden bu yana fosil enerjilere dayanan ekonomik bir medeniyet olduğunu kaydetti.
Son 175 yıldır ekonomik büyüme ile gaz, petrol ve kömür tüketiminin paralel gittiğini açıkladı. ABD’de bu fosil enerji kaynaklarının kapitalizmin ileriki gelişimi için hala merkezi olduğu inancının güçlü göründüğünü, ancak bunun gerçekten böyle olup olmadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyledi. Yine de Amerikan hükümetinin ve özellikle petrol ve gaz endüstrisinden gelen iş dünyası temsilcilerinin değerlendirmesinin bu yönde olduğunu belirtti.
Fosil enerji kaynaklarının endüstriyel üretim için mutlak merkezi girdi olduğunu ve modern savaş yürütme kapasitesi için de hayati önem taşıdığını hatırlatan Beckert, ABD’nin kendisinin büyük petrol rezervlerine sahip olduğunu ve enerji ithalatına Avrupa, Çin veya Hindistan kadar bağımlı olmadığını söyledi. Ancak petrolün modern kapitalizm için öneminin büyük olduğunu ve ABD’nin burada sadece kendi endüstriyel üretimi ve savaş yürütme kapasitesi için petrol arzını uzun vadeli güvence altına alma imkanı değil, aynı zamanda bu ithalata bağımlı olan dünyanın diğer bölgeleri üzerinde siyasi baskı uygulama imkanı gördüğünü açıkladı.
“Korumacılık ulusal endüstriyi yabancı mallardan koruma fikridir”
Beckert, korumacılık kavramını daha geniş kitlelerin anlayabileceği şekilde tanımladı. Korumacılığın genellikle ithalatın vergilendirilmesi, yani gümrük vergileri anlamına geldiğini söyledi.
Bu vergilerin normalde ulusal endüstrileri veya ulusal tarımı korumak için alındığını belirtti. Tarihten bir örnek veren Beckert, 18. yüzyılda dünyanın en önemli pamuklu tekstil üreticilerinin Hindistan’daki eğirmeciler ve dokumacılar olduğunu, onların ucuz ve yüksek kaliteli pamuklular ürettiğini anlattı.
İngiltere’de veya kıta Avrupa’sında yerli yün ve daha sonra pamuk endüstrisini geliştirmek için İngilizlerin Hint pamuklu tekstil ürünlerinin ithalatını kısmen yasakladığını, Fransa’da ise bu ürünlerin ithalatına ölüm cezası bile getirildiğini hatırlattı.
Doğrudan yasaklanmadığında ise yabancı malları yerli piyasada çok pahalı hale getiren çok yüksek gümrük vergilerinin uygulandığını belirterek, korumacılığın temel fikrinin yerli sanayiyi korumak olduğunu vurguladı.
Neoliberalizm ile bir önceki dönem arasındaki farka da değinen Beckert, önceki dönemi kitabında “altın çağ” olarak adlandırdığını söyleyerek bunun “ekonomik mucize” yılları olduğunu, hızlı ekonomik büyümenin, verimlilik artışının yaşandığı ancak bu artışın topluma genişçe dağıtıldığı, sendikaların güçlü haklara sahip olduğu ve sosyal devletin geliştiği bir aşama olduğunu anlattı. Bu sistemin 1970’lerin sonunda krize girdiğini ve bu krizden “neoliberal düzen” dediği yapının doğduğunu açıkladı.
Neoliberal düzenin sosyal eşitsizliğin aşırı artması, sendikaların rollerinin kısıtlanması, sosyal devletin küçültülmesi ve özellikle finans kapitalinin hem ulusal hem de dünya ekonomilerinde aşırı güçlü hale gelmesiyle karakterize edildiğini belirtti. Bu yeni ideolojik projenin, kapitalizmi her şeyden önce devletten uzak, piyasalar ve sözleşmelerle düzenlenen bir ekonomik medeniyet olarak gördüğünü ifade etti.
“Şili 1973 neoliberal devrimin kanlı laboratuvarıydı”
1970’lerin başında bu değişimin nasıl gerçekleştiğine dair Beckert, mevcut perspektiften Keynesyen düzenden neoliberal düzene geçişin nasıl olduğunu anladığımızı ancak değişim yaşanırken eski düzenin devam edip etmeyeceğinin veya yerini neyin alacağının belirsiz olduğunu söyledi.
Bu sürecin toplumsal çatışmaların ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu, sonunda belirli bir düzenin üstünlük sağladığını belirtti. Değişimin nedeninin hem Keynesyen düzenin kendi içinde bir krize girmesi -yüksek işsizlik, düşük verimlilik artışı, enflasyon ve ekonomik krizler- hem de bu düzeni temelden sarsmaya çalışan toplumsal hareketler olduğunu açıkladı.
Bu hareketlerin hem soldan (sivil haklar hareketi, kadın hareketi, öğrenci hareketleri) hem de sağdan geldiğini, ancak sağdan gelen neoliberal hareketin daha büyük bir etki ve destek bularak yeni düzenin kurulmasında araçsal rol oynadığını kaydetti.
Bu değişim sürecinin bazı yerlerde demokratik yollarla, seçimler ve düşünce kuruluşları üzerinden yürüdüğünü, ancak bazı vakalarda sürecin çok şiddetli geçtiğini belirten Beckert, kitabında tartıştığı Şili örneğini verdi. 1973’e kadar Salvador Allende liderliğindeki sosyal demokrat-sosyalist bir hükümet tarafından yönetilen Şili’nin, ABD’nin aşırı baskısına maruz kaldığını ve 1973’te CIA yardımıyla bir askeri darbe yapıldığını hatırlattı.
Augusto Pinochet’nin yeni başkan olarak neoliberal ajandayı Şili’de kitlesel bir şiddetle çok hızlı bir şekilde uyguladığını ve böylece Şili’nin neoliberal devrimin öncülerinden biri olduğunu ifade etti.
Bu devrimin neoliberal fikir açısından başarılı olduğunu, piyasaların ve iş hukukunun güçlü bir şekilde liberalleştirildiğini, güçlü Şili sendikalarının şiddetle yok edildiğini ve toplumsal servetin yoksullardan ve orta sınıftan en zengin Şilililere kitlesel olarak yeniden dağıtıldığını saptadı.
Beckert, bu süreci 1973-1974 yıllarına ait Santiago’daki Amerikan Büyükelçiliği belgeleri üzerinden anlattığını belirtti. Washington’daki Ulusal Arşiv’de herkesin erişimine açık olan bu belgeleri inceleyen ilk kişilerden biri olabileceğini söyleyen tarihçi, ABD’nin bu değişimdeki rolünün ve Şili’ye yaptığı aşırı baskının şaşırtıcı olmadığını ancak büyükelçilik çalışanları arasında “gerçekten böyle bir neoliberal dünyada yaşamak istiyor muyuz?” diye soranların olmasının ilginç olduğunu dile getirdi.
O dönemde ABD’nin kendisinin henüz neoliberal olmadığını ve bu çalışanların hala 1930’larda doğan Keynesyen “New Deal” düzenine bağlı olduklarını açıkladı.
“Kapitalizm muhafazakar değil kalıcı bir devrim durumudur”
Geleceğe dair öngörülerini paylaşan Beckert, kapitalizmin sürekli değişim halinde olan bir ekonomik düzen sistemi olduğunu belirtti.
Her yıl daha fazla üretildiğini, daha verimli olunduğunu ve yeni teknolojiler geliştirildiğini söyleyerek bunu “permanente Revolution” (kalıcı devrim) olarak nitelendirdi. Kapitalizmin muhafazakar olmadığını, aksine kalıcı bir devrim hali olduğunu vurguladı.
Bununla birlikte, kapitalizmin aynı zamanda kurumsal bir düzen olduğunu ve bu düzenin 40-50 yıllık Keynesyen veya neoliberal dönemlerde olduğu gibi uzun süre nispeten istikrarlı kalabildiğini ifade etti. Bugün ise son 50 yıldır içinde yaşadığımız bu istikrarlı düzenin sarsılmaya başladığının görülebildiğini saptadı.
Pek çok gözlemcinin bu duruma şok olmasının nedeninin, bunu bir “doğa yasası ihlali” gibi görmeleri olduğunu ancak asıl hata payının kapitalizmin uzun vadeli istikrarlı bir kurumsal düzen olabileceğini düşünmekten kaynaklandığını belirtti.
Neoliberalizmin dünyaya, içinde yaşanılan dünyanın mümkün olan en iyi dünya olduğunu söylediğini ancak bugün bunun böyle olmadığının görüldüğünü ifade eden Beckert, bu durumun aynı zamanda gelecek hakkında yeniden yaratıcı bir şekilde düşünmek için bir şans olduğunu dile getirdi.
Tarihin tekerrür etmediğini ama kafiyeli olduğunu, belirli kalıpları tanıyıp gelecek hakkında sonuçlar çıkarabileceğimizi ancak nihayetinde bir sonraki adımda ne geleceğinin bilinmediğini söyledi. Tek bilinen şeyin, yine tamamen yeni bir şey olacağı olduğunu vurguladı.
“Piyasa bağımlılığı insanları devletin müdahalesine mecbur bırakır”
Kapitalizmin çoğunluğun piyasa ilişkilerine bağımlı olduğu bir dünya yarattığını, bunun insanlık tarihinde mutlak bir yenilik olduğunu söyleyen Beckert, insanların işi olmadığında kendi geçimlerini sağlama imkanlarının kalmadığını belirtti.
Refah devletinin bir yandan işçi hareketinin baskısının sonucu olduğunu, ancak diğer yandan da kendi geçimini üretemeyen insanların piyasa onlara bu imkanı vermediğinde devletin devreye girmesine dair yapısal bir zorunluluğun ifadesi olduğunu açıkladı.
20. yüzyıl tarihinde Sovyet devriminin şaşırtıcı bir şekilde Batı kapitalizmi üzerinde baskı yarattığını ve Batı’daki işçilerin çalışma koşullarını, ücretlerini ve sosyal güvenliklerini artırmak zorunda kaldığını savundu. Bu anlamda Sovyet devriminden en çok yararlananların Rus işçileri değil, muhtemelen Amerika ve Batı Avrupa işçileri olduğu argümanını sundu.
Kapitalizmin ne olduğu sorusuna da açıklık getiren Beckert, kapitalizmin sadece piyasalarla karakterize edilemeyeceğini, çünkü piyasaların tüm insanlık tarihi boyunca var olduğunu söyledi.
Kapitalizmi “özel sermayenin daha fazla sermaye üretmek için üretken bir şekilde yatırıldığı bir ekonomik düzen biçimi” olarak tanımladı. Bu çekirdek dinamiğin 1650 Barbados’unda, 1850 Manchester’ında veya 1920 Detroit’inde farklı göründüğünü ancak hepsinde ortak olanın bu yatırım mantığı olduğunu vurguladı. Kapitalizmin bir siyasi ekonomi ve dolayısıyla bir tahakküm düzeni (herrschaftsordnung) olduğunu da sözlerine ekledi.
“Almanya’da kapitalizm terimi bilinçli olarak perdelendi”
Beckert, Almanya’da egemen sınıfın ve politikacıların neden “kapitalizm” yerine “sosyal piyasa ekonomisi” terimini tercih ettiğine dair de analizlerde bulundu.
Almanya’daki siyasi tarihin ABD’den farklı olduğunu, Almanya’da her zaman kapitalizmi açıkça eleştiren çok güçlü bir işçi ve sosyalist hareketin bulunduğunu hatırlattı. Bu durumun kapitalizm kelimesinin “kötü bir tat” bırakmasına neden olduğunu ve Ludwig Erhard’ın “sosyal piyasa ekonomisi” terimini bir halkla ilişkiler (PR) sözcüğü olarak bilinçli kullandığını belirtti.
Oysa 1960’ların Almanya’sının da tıpkı 1930’ların Almanya’sı veya 1890’ların Amerika’sı gibi kapitalist bir toplum olduğunu vurguladı.
Beckert, kapitalizmin sadece küresel bir perspektiften anlaşılabilecek küresel bir ekonomik düzen olduğunun altını çizdi. Alman sanayi kapitalizminin temelinin İngiltere’de olduğu gibi pamuk endüstrisi üzerine kurulduğunu, bu endüstrinin temelinin ise özgür ücretli işçilik değil, ABD’deki köle plantasyonlarında üretilen ham maddeler olduğunu hatırlattı.
Kitabını bir son değil, bir başlangıç olarak gördüğünü ifade eden Beckert, tarihin açık uçlu olduğunu ve farklı gelecek ihtimallerinin hala masada bulunduğunu söyledi. Neoliberalizmin “her şeyin hep aynı kalacağı” yönündeki telkininin aksine, bugünkü sarsıntıların yaratıcı bir gelecek inşası için fırsat sunduğunu belirterek konuşmasını sonlandırdı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’











