Görüş
Transatlantik ilişkiler en karanlık anını yaşıyor

17 Şubat’ta sona eren Münih Güvenlik Konferansı, beklenmedik bir şekilde ABD’nin Avrupa’daki ortaklarını açıkça eleştirdiği bir “hesaplaşma seansı”na dönüştü. Dahası, ABD’nin Avrupa’nın katılımı olmadan Rusya ile Ukrayna’nın geleceği hakkında müzakere etmesi, birçok kişi tarafından transatlantik ilişkilerin “en karanlık anı” olarak görüldü.
1938 yılının eylül ayında, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Almanya, Çekoslovakya’yı feda ederek İkinci Dünya Savaşı’nın yolunu açan “Münih Anlaşması”nı imzalamıştı. Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı ise birçok Avrupa ülkesi tarafından, ABD’nin transatlantik ilişkileri ihanet ederek bir başka küçük Avrupa ülkesi olan Ukrayna’yı feda ettiği bir “Münih Komplosu” olarak değerlendirildi.
Münih Konferansı’nın tetiklediği ABD-Avrupa iç çatışması henüz yatışmış değil; bu gerilim, özellikle Ukrayna liderleriyle ABD liderleri arasında giderek büyüyen bir söz düellosuna dönüşüyor. Bu bölünme, ABD içinde de değerler ve dış politika konularında derinleşen bir ayrışmaya yol açıyor. 23 Şubat’ta Almanya’da kritik bir parlamento seçimi yapıldı; aşırı sağ ikinci büyük parti olarak çıktı. 24 Şubat’ta Rusya-Ukrayna savaşının üçüncü yıldönümünde, ABD ilk kez BM Genel Kurulu’nda Rusya’yı “saldırgan” olarak kınayan bir karar tasarısını engelledi. Dün Fransa lideri Macron, ciddi şekilde zarar gören transatlantik ilişkileri onarmak için nadir bir acil ziyaretle ABD’ye gitti. Önümüzdeki hafta Birleşik Krallık başbakanın da ABD’yi ziyaret etmesi bekleniyor. Bu arada, Riyad’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları düzeyindeki hızlı bir uzlaşma toplantısının ardından, ABD ve Rusya liderleri de muhtemelen şubat ayı sonunda gerçekleşecek bir zirve için hazırlık yapıyorlar.
Tüm bunlar, Donald Trump’ın “güçlü bir dönüş” yapmasının üzerinden yalnızca bir ay geçmiş olmasına rağmen, Avrupa’nın siyasi ve jeopolitik haritasını hızla yeniden şekillendirdiğini, transatlantik ilişkileri köklü bir şekilde dönüştürdüğünü ve küresel güç dengesi ile güvenlik sistemini keyfi bir şekilde yeniden düzenlediğini gösteriyor.
Münih Güvenlik Konferansı öncesinde, yeniden iktidara gelen Trump, ABD-Avrupa ilişkilerine zarar veren ve hatta Avrupalı ortakları kışkırtan davranışlar sergilemeye başladı. Bunlar arasında, Avrupa’nın büyük çabalarla koruduğu Paris İklim Anlaşması, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNESCO gibi çok taraflı anlaşmalar ve mekanizmalardan çekilmek; NATO üyesi Danimarka’nın Grönland adasını satın almak istemek; Avrupa’daki ticaret ortaklarını yeni gümrük tarifeleriyle tehdit etmek; Elon Musk aracılığıyla Avrupa ülkelerinin iç işlerini eleştirerek sağcı partilerin iktidara gelmesini teşvik etmek; NATO’nun Avrupa üyelerini savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarmaya zorlamak ve Rusya-Ukrayna savaşının bir an önce sona erdirilmesini tek taraflı olarak teşvik etmek gibi adımlar yer alıyordu.
Avrupa ortakları, “Trump 2.0”ın getireceği zorluklara karşı önceden hazırlıklı olmalarına ve tetikte bulunmalarına rağmen, Münih Konferansı sırasında patlak veren siyasi kasırga yine de onları beklenmedik bir şekilde savunmasız yakaladı. Konferansın başkanı Christopher Heusgen, 16 Şubat’taki veda konuşması sırasında gözyaşlarına hakim olamayarak duygusal anlar yaşadı. Her ne kadar bazıları bu görüntülerin konferansla bağlantısını sorgulasa da, Alman medyası, deneyimli diplomatın bu toplantıyı “bir anlamda Avrupa için bir kâbus” olarak nitelendirdiğini aktardı.
Münih’teki “Avrupa kâbusu,” 14 Şubat’taki açılışta ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in sert eleştirileri ve sert üslubuyla başladı. Göç, demokrasi ve diğer konulara değinen Vance, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu asıl tehdidin Rusya veya Çin gibi dış güçlerden değil, kendi içinde “en temel değerlerinden” sapmasından kaynaklandığını savundu. Ayrıca, ABD ile Avrupa’nın hâlâ ortak bir gündeme sahip olup olmadığını tekrar tekrar sorguladı.
Vance, AB liderlerini ifade ve din özgürlüğünü baskı altına almak, yasa dışı göçü önleyememekle suçladı ve Birleşik Krallık, Almanya, Romanya ve İsveç’i tek tek hedef alarak çeşitli “yönetim hatalarını” eleştirdi. Avrupa’nın mevcut değerlerinin artık ABD’nin savunmaya değer olup olmadığını sorguladı. Vance’in art arda yaptığı sert eleştiriler, salondaki birçok Avrupalı lideri şoke etti, afallattı ve derin bir aşağılanma ile öfke duygusuna sürükledi. Bu gelişmeler, Münih Güvenlik Konferansı’nın alışılmış ritmini ve önceden belirlenen gündemini tamamen altüst etti.
Bununla da kalmadı, ABD’nin yeni atanan Başkan Yardımcısı Vance, Avrupa’ya yaptığı ilk ziyarette temel diplomatik nezaketi hiçe sayarak ev sahibi Almanya Başbakanı ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) lideri Scholz’un resmi görüşme davetini reddetti. Bunun yerine, muhalefetteki aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD) lideri Weidel ile 30 dakikalık özel bir görüşme yaptı. Vance’in bu hamlesi, Elon Musk’ın AfD ve Weidel ile okyanus ötesinden yaptığı kamuoyu desteklerinin ardından, ABD’nin Almanya’nın iç işlerine sistematik müdahalesinin kanıt zincirini tamamladı.
Trump’ın göreve başlarken Avrupa ortaklarına sunduğu bu “karşılama hediyesi” o kadar kaba ve sertti ki, Avrupa liderlerini tamamen hayal kırıklığına uğratarak kemiklerine kadar işleyen bir karanlık tünele sürükledi. Liderler, ABD heyetinin dostluk ve işbirliği aramak için değil, sorun çıkarmak ve kavga etmek için geldiğini; transatlantik ilişkileri korumak için değil, sürtüşme ve bölünmeyi artırmak için orada olduğunu; Obama ve Biden’ın özenle koruduğu ABD-Avrupa siyasi mirasını devralmak için değil, geçmişi kazıp her şeyi yıkıp yeniden başlatmak için geldiğini; İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin üstlendiği Batı’nın lideri rolünü sürdürmek için değil, yükü Avrupa’ya bırakıp sorumluluktan kaçmak, hatta Avrupa ve tüm Batı’nın çıkarlarını feda ederek “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmak” için burada olduğunu bizzat gördü.
Münih Güvenlik Konferansı’nda tanık olunan Avrupa’nın bu “en karanlık anı”, yalnızca transatlantik ilişkilerin “serbest düşüş” yaşaması ve Avrupa ortaklarının ayaklarının yerden kesilmesi değil; aynı zamanda ABD’nin hızla Rusya ile uzlaşma ve yakınlaşma yoluna girerek Avrupalı ortaklarını geride bırakması ve üç yıldır desteklediği, savaşın harap ettiği Ukrayna’yı da bir “kurban” olarak görmesiydi. ABD’nin bu büyük “U dönüşü”, hızı, şiddeti ve yıkıcı sonuçlarıyla, Avrupa ortakları ve Ukrayna’yı hazırlıksız yakaladı ve yanıt veremez hâle getirdi.
Münih konferansından önce Trump yönetimi, uzun süredir doğrudan temas kuramadığı Avrupalı ortaklarıyla doğrudan diyaloğu sağlamak için Rusya’yı konferansa davet etmişti. Ayrıca ABD, Moskova’yı tek taraflı olarak memnun edecek bir dizi açıklama yaparak ABD-Rusya ve AB-Rusya ilişkilerini yumuşatmaya çalıştı. Bunların arasında, G7 ortaklarını Rusya’yı tekrar aralarına kabul etmeye ikna ederek G8’in yeniden kurulmasını teşvik etmek de vardı. ABD Savunma Bakanı Hegses ise Avrupa ortaklarına, özellikle Ukrayna’ya açıkça 2014’ten sonra kaybettikleri toprakları –Kırım Yarımadası ve Rus işgali altındaki doğu ve güney Ukrayna bölgeleri dahil– geri alma hayaline kapılmamaları gerektiğini söyledi.
Avrupa ortakları hâlâ Vance’in sert sözlerinin yarattığı travmayı atlatmaya çalışırken ve Trump’ın Rusya-Ukrayna politikalarındaki değişimi anlamlandırmaya çabalarken, ABD’nin üst düzey diplomasi ve güvenlik heyeti, Münih’ten 1000 kilometreden fazla uzaktaki Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, Rus heyetiyle dört saatten fazla süren gizli bir toplantı gerçekleştirdi. Yabancı basına göre, ABD heyetinde Dışişleri Bakanı Rubio, Ulusal Güvenlik Danışmanı Waltz ve Orta Doğu Özel Temsilcisi Whitkov bulunuyordu. Rus heyetinde ise Dışişleri Bakanı Lavrov ve Devlet Başkan Yardımcısı Uşakov yer aldı.
Bu görüşme, Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden bu yana ABD ve Rusya arasındaki ilk üst düzey resmi toplantıydı. Aynı zamanda, iki ülkenin doğrudan temaslarının iki yıl boyunca kesilmesinden sonra gerçekleşen ikinci el sıkışmasıydı. ABD’nin, Avrupalı ortakların ve özellikle Ukrayna’nın itirazlarına rağmen, Rusya ile ilişkileri onarmak için başlattığı bu “buz kırma” girişimi, iki taraf arasında şu dört maddelik bir mutabakatla sonuçlandı. Bu, ABD-Rusya ilişkilerinin artık Rusya-Ukrayna savaşını aştığını ve Washington’un bu jeopolitik çatışmanın iki kurbanı olan Avrupa ortaklarını ve Ukrayna’yı terk ettiğini simgeliyordu:
- Taraflar, diplomatik misyonlarının işleyişini normalleştirmek için gerekli önlemleri almak ve bir istişare mekanizması kurmak konusunda anlaştı.
- Taraflar, Ukrayna’daki çatışmayı mümkün olan en kısa sürede, kalıcı, sürdürülebilir ve tüm taraflarca kabul edilebilir bir şekilde sona erdirmek amacıyla üst düzey ekipler görevlendirme konusunda anlaştı.
- Taraflar, Rusya-Ukrayna çatışmasının sona ermesinin ardından yeniden başlayacak iş birliği için bir temel oluşturma konusunda anlaştı.
- Görüşmeye katılan ekipler, müzakere sürecini zamanında ve verimli bir şekilde ilerletmek için temaslarını sürdürecekler.
Başlangıçta Rusya-Ukrayna çatışmasının kilit aktörleri olan Avrupa ülkeleri—özellikle Ukrayna—artık doğrudan kendi kaderlerini etkileyen bu ABD-Rusya anlaşmasının yalnızca seyircileri haline geldi. Hatta denebilir ki, Avrupa yalnızca bir “en karanlık an” ve bir “Münih Komplosu” yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda yeni bir “Yalta Anı” ile de karşı karşıya: İki büyük güç, ABD ve Rusya, Avrupa’daki savaş alanının gidişatını kendi çıkarlarına göre belirliyor, savaş sonrası jeopolitik haritayı ve nüfuz alanlarını bölüşüyor ve Avrupa için yeni bir güvenlik düzeni tasarlıyor.
Avrupa liderleri, kısa bir süre içinde ABD’den art arda gelen sert darbelerle ve arkadan vurulmalarla sarsıldı; neye yetişeceklerini şaşırmış hâldeler. Münih konferansının sona erdiği gün—ABD-Rusya toplantısının Riyad’da yapılmasından bir gün önce—başlıca Avrupa ülkelerinin liderleri Paris’te Avrupa güvenliği konusunda acil bir zirve düzenledi. ABD-Rusya görüşmesinin ardından Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Avrupa’nın nasıl bir yol izleyeceğini tartışmak üzere bir başka acil zirve daha topladı. Bununla da kalmadı; Macron, İngiltere Başbakanı Starmer’ı da yanına alarak ABD’ye acil bir ziyaret planladı—amaç, durumun tamamen kontrolden çıkmasını önlemek.
Avrupa ve Ukrayna için en temel kırmızı çizgi, Ukrayna’daki savaş ve barışla ilgili herhangi bir müzakerenin dışında bırakılmamaktır. Avrupa ülkeleri, Ukrayna da dâhil olmak üzere, ABD’nin güç diplomasisinin özünde “sofra diplomasisi” olduğunu gayet iyi biliyor: “Ya masada oturursun ya da menüde yer alırsın.” Trump yönetimi için mevcut “sofra diplomasisi” ise artık eşitler arasında karşılıklı anlayış ve uzlaşmayla yürütülen bir pazarlık değil—her şey Beyaz Saray’ın dediği gibi olacak.
Münih konferansı sona erdi, ancak “Münih Komplosu”nun sonuçları hâlâ yankılanmaya devam ediyor. Son günlerde Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky’ye yönelik küçümseyici ve saygısız tavrı artık örtbas edilmez bir hâl aldı; eleştirileri doğrudan kişisel saldırılara ve Zelensky’nin başkanlık meşruiyetini sorgulamaya dönüştü. Hatta Trump, üç yıl önceki Rusya-Ukrayna savaşının sorumlusunun Zelensky olduğunu iddia ederek gerçeği ters yüz etti. Daha önce Trump, Zelensky’yi bir an önce ateşkesi kabul etmezse “Ukrayna’nın yok olacağı” yönünde uyarmış; Ukrayna’nın eninde sonunda Rusya’nın bir parçası olacağı imasında bulunmuştu.
Trump’ın Zelensky’ye yönelik saldırıları, yalnızca Avrupa liderlerini şoke etmekle kalmadı; aynı zamanda Ukrayna’daki halkın ve devlet yetkililerinin ulusal gururunu ve vatansever duygularını derinden yaraladı. Ukrayna’nın dört bir yanından insanlar Trump’a sert tepki göstererek Zelensky’ye destek çıktı. Bu tepkiler ise Trump’ın sadık destekçilerini öfkelendirdi. Örneğin, ABD Başkan Yardımcısı Vance, doğrudan Zelensky ve diğer Ukraynalı liderlere seslenerek, “ABD Başkanı’na karşılık vermenin aptalca bir davranış olduğunu” ve bunun kendilerine pahalıya mal olacağını söyledi.
Trump’ın son dönemdeki dış politika hamleleri ve söylemleri, yalnızca Avrupa’daki ortaklarını—özellikle de “küçük kardeş” Ukrayna’yı—küçük düşürmekle kalmadı; aynı zamanda ABD’nin siyasi çevrelerinde, özellikle Demokratlar arasında da sabır taşını çatlattı. Senato Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer, Trump’ın Zelensky ve Ukrayna hakkındaki adaletsiz yorumlarını şiddetle kınayan sert bir konuşma yaptı ve Trump’ın sözlerini üç kez üst üste “iğrenç” olarak nitelendirdi. ABD Kongresi tarihinde, bir başkanın söz ve davranışlarının bu kadar açık ve doğrudan bir şekilde eleştirildiği başka bir örnek bulmak neredeyse imkânsızdır.
Münih Konferansı’ndan sonra Trump’ın söylemlerinin giderek daha provokatif hâle gelmesinin asıl sebebi, Avrupa’daki ortaklarının ve Ukrayna’nın onun dış politikasını sorgulamasına duyduğu öfkedir. Daha önce Ukrayna, ABD’nin kendi maden kaynaklarını kontrol etme talebini reddetmişti. Münih konferansının açıldığı gün, ABD heyeti Zelensky’ye bir belge sunarak imzalamasını istedi. Bu belge, Ukrayna’nın maden rezervlerinin %50’sinin ABD’ye devredilmesini öngörüyordu—karşılığında ise ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı yardımların ödenmesi ve güvenlik garantilerinin sürdürülmesi teklif ediliyordu. Zelensky, belgeyi imzalamayı nazikçe reddetti; gerekçe olarak metni yeterince incelememiş olmasını gösterdi. Ancak gerçekte, ülkesinin maden zenginliğinin yarısını ABD’ye bırakmaya razı değildi.
Trajik olan ise, bu “kaynak karşılığı güvenlik” takasının ilk olarak bizzat Zelensky tarafından önerilmiş olmasıydı. Ancak ABD Hazine Bakanı Bessent’in 12 Şubat’ta sunduğu revize edilmiş ABD versiyonu, o kadar aşırı talepler içeriyordu ki, Zelensky son anda geri adım atmak ve önerisini geri çekmek zorunda kaldı. Çünkü alelacele böyle bir anlaşmayı imzalamak, ulusal onuru zedeleyecek bir teslimiyet belgesi olur ve onu tarihe ülkesini satan bir lider olarak geçirirdi.


Son gelişmeler üzerine The Economist ve TIME dergileri, Trump’ı taç giymiş bir kral olarak tasvir eden kapaklar yayınladı. The Economist kapağında “Yakında Tahta Çıkıyor” başlığını kullanırken, TIME ise “Yaşasın Kral!” ifadesini tercih etti. İlginçtir ki, Trump bu ironik kapakları bir övgü olarak gördü; hem seçim kampanyası ekibi hem de Beyaz Saray’ın resmi sosyal medya hesapları, Trump’ın “taç giydiği” bu kapakları paylaştı. Tüm bu gelişmeler, Trump’ın dış dünyanın ne düşündüğünü umursamayan, bildiğini okuyan liderlik tarzını gözler önüne serdi. Aynı zamanda, önümüzdeki dört—hatta sekiz—yıl boyunca hem ABD’nin hem de dünyanın, Trump’ın iç ve dış politikalarını yeniden şekillendirme çabaları nedeniyle sık sık “depremler” yaşamaya hazır olması gerektiğini gösterdi.
Roma İmparatorluğu, 452 yıllık bir cumhuriyet döneminin ardından MÖ 27 yılında imparatorluk sistemine geçti ve Augustus unvanıyla taç giyen Octavianus, Roma’nın ilk imparatoru oldu. Ancak, kuruluşundan 248 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri, Trump’ın “krallar gibi geri dönüşü” nedeniyle bir “Amerikan İmparatorluğu”na dönüşmeyecek. Yine de, Trump 2.0’ın hem ülke içinde hem de küresel ölçekte yarattığı sarsıntılar, ABD’yi ve dünyayı köklü bir şekilde değiştirmeye devam ediyor. Bu değişimden en çok zarar görecek olan ise, bir asırlık fırtınalara rağmen sarsılmayan transatlantik ilişkiler olacak. Belki de Ukrayna’nın feda edilmesi, yalnızca talihsiz bir başlangıç ve daha büyük tehlikelerin habercisi.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları








