Görüş
Trump neden dört ülkenin toprak ve egemenliğine göz dikti?

Yeni yılın başında, Beyaz Saray’a ikinci kez girmeye hazırlanan Amerika’nın seçilmiş Cumhuriyetçi Başkanı Donald Trump, sık sık çılgınca açıklamalar yaparak dört ülkenin toprak ve egemenliğine göz dikti. “Amerika’nın topraklarını ve egemenliğini büyütmek” gibi bir tavır sergileyerek komşu ülkeleri huzursuz etti ve geniş çapta şikayetlere yol açtı. Trump, ilk dönemine kıyasla daha pervasız ve keyfi bir zorbalık tavrı sergiledi. Bu davranışı sadece Kanada, Meksika, Panama ve Danimarka gibi müttefikleri ve ortakları şok edip rahatsız etmekle kalmadı, aynı zamanda görev süresinin sonuna yaklaşan Demokrat Parti hükümetini de utandırdı ve çeşitli kanallar aracılığıyla onun absürt açıklamalarını ve eylemlerini düzeltmek zorunda bıraktı.
Trump’ın büyük bir güç liderine yakışmayan ve uluslararası ilişkiler normlarını ihlal eden bir dizi davranışı, aşırı bencil bir “Amerikan istisnacılığı” ve “önce Amerika” hegemonyacı duruşunu yansıtıyor. Bu davranışlar, “Trump 2.0” döneminde dünya düzenini, uluslararası ilişkileri daha da bozacağını ve büyük güçler arasındaki rekabeti ve çatışmaları artıracağını, ABD’nin izolasyonunu hızlandıracağını ve küresel “anti-Amerikancılığı” körükleyeceğini gösteriyor.
8 Ocak’ta (Doğu Zaman Dilimi), Trump, dünya çapındaki eleştirilere ve derin endişelere aldırmadan, kendi sosyal medya platformunda sözde “yeni bir harita” yayımladı. Bu harita, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Danimarka’ya bağlı Grönland ve hatta Meksika ile Orta Amerika’nın bazı bölümlerini tek bir varlık haline getirerek, sarı renkle işaretlenmiş ve ulusal sınırları ortadan kaldırmıştı. Meksika Körfezi, bu süper sarı haritanın bir iç denizi gibi görünüyordu. Trump her ne kadar herhangi bir açıklama yapmasa da, bu haritanın Trump’ın zihnindeki yeni kıta ve yeni dünya haritası olduğu, onun sık sık dillendirdiği “Yeni Amerikan İdari Haritası” olduğu açıktı.
7 Ocak’ta Trump, Amerika ve Kanada’yı birleştiren sarı bir Kuzey Amerika haritası yayımlamıştı. Bu harita, neredeyse tüm Kuzey Amerika kıtasını kaplayan “UNITED STATES” (Birleşik Devletler) yazısını barındırıyordu. Aynı gün Trump, gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Panama Kanalı ve Grönland üzerindeki kontrolü “askeri veya ekonomik zorlamalar” yoluyla elde etmeyi dışlamayacağını açıkça ifade etti. Amerika ile Meksika arasındaki Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştirme önerisinde bulundu ve “Bu isim kulağa çok güzel geliyor” dedi.
Trump’ın Grönland ve Panama Kanalı’nı Amerikan kontrolü altına alma fikri yeni değil; bu, ilk dönemine veya daha öncesine kadar uzanıyor. Bu, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” amacıyla tüm uluslararası su yollarını kontrol etmeye yönelik geleneksel hegemonyacı düşünceyi ve stratejik güvenlik eksikliğini yansıtıyor. Gerekçesi ise bu iki stratejik öneme sahip denizcilik boğazının Çin veya Rusya’nın eline geçmesinden duyduğu endişe ve Grönland’ın sahip olduğu nadir toprak kaynaklarına duyduğu arzudur. Bu esasen, “azalan hegemonya sendromu” ve “Çin tehdidi teorisi”nin yükseltilmiş bir versiyonuna dayanıyor ve Çin, Rusya ve ilgili ülkeler arasındaki ilişkileri daha da germeyi hedefliyor.
Trump’ın Grönland’a duyduğu tutku uzun zamandır biliniyor ve bu tutkunun Amerikan hegemonyası mı yoksa kendi ailesinin serveti için mi olduğu ayırt etmek zor. Bu aynı zamanda küresel ısınmayı inkar eden ve karbon emisyonu kontrolüne karşı çıkan görüşlerinin ikiyüzlülüğünü de ortaya koyuyor. Bu durum, karbon emisyonlarının aşırı salınımının dünya sıcaklıklarının artmasına, Kuzey Kutbu buzullarının erimesine ve dünya denizcilik yollarının düzeninin değişmesine neden olacağı gerçeğini bildiğini gösteriyor.
Batı medyası, Trump’ın uzun süredir Grönland’ı satın alma planları yaptığını ortaya koydu. 2019’da Trump, Amerika’nın Grönland’ı nasıl satın alabileceğini araştırmaları için yardımcılarını sürekli teşvik ettiğini doğrulamış ve bu anlaşmayı “temelde büyük bir emlak anlaşması” olarak nitelendirmişti. 2020’de Trump yönetimi, Grönland’da Amerikan konsolosluğunu yeniden açarak, Amerika ile Grönland ve onun sakinleri arasındaki bağları güçlendirmeyi ve nüfuzunu artırmayı hedefledi. Özetle, Grönland, Amerika için en az üç stratejik değere sahiptir: kaliteli maden kaynakları için mücadele, askeri üstünlük noktalarını kontrol etme ve Kuzey Kutbu ile Kuzey Kutbu deniz yolları üzerindeki hakimiyet.
Kuzey Amerika’nın kuzeydoğusunda ve Kuzey Kutup Dairesi’nde bulunan Grönland, yalnızca 75.000 nüfusa sahip olan dünyanın en büyük adasıdır. 1814 yılından bu yana Danimarka’nın özerk bir bölgesi olan Grönland, zengin maden, doğal gaz ve petrol kaynaklarına sahiptir. Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa’nın geleceği için kritik kabul edilen 34 “önemli ham madde”den 25’i Grönland’da bulunmaktadır. Bunlar arasında pil, rüzgar türbinleri ve elektrikli araç üretiminde kullanılan lityum ve grafit gibi ham maddeler yer almakta ve bu kaynakların gelecekte Çin tarafından tekelleştirilebileceği öngörülmektedir. Günümüzde, küresel lityum üretimi Avustralya, Şili ve Çin’de yoğunlaşmış durumdayken, grafit üretiminin %65’i Çin’in kontrolü altındadır. Batılı uzmanlar, ABD’nin Grönland’ın nadir toprak kaynaklarını kontrol etmesi durumunda Çin’i Batı’nın teknoloji ve sanayi dünyasından tamamen izole edebileceğini savunmaktadır.
Geleneksel yakıtlı araçların gerileme dönemine girdiği ve yeni enerji araçlarının rekabetinin arttığı bu dönemde, Trump ve arkasındaki Amerikan sermaye grubu, Grönland’a bir köpekbalığının kan kokusunu alması gibi aç bir şekilde yaklaşmaktadır. Grönland’ı hemen ilhak edip, ABD’nin Avrupa ve Çin’e karşı pil ve elektrikli araç üretimindeki rekabet avantajını güçlendirme arzusundadır. Bu tutku, Trump’ın iş dünyasından gelen bir politikacı olarak içgüdülerini ve sermaye genişlemesinin temel dürtüsünü yansıtmaktadır.
Grönland, ABD’nin en kuzeyindeki Thule Hava Üssü’ne ev sahipliği yapmaktadır. Bu üs, kalıcı olarak Amerikan birlikleri ve balistik füze uyarı sistemlerini barındırmaktadır. 1951 yılında ABD ile Danimarka arasında imzalanan “Grönland Savunma Anlaşması” kapsamında, ABD geniş çaplı savunma işbirliği ve ada üzerinde üs kurma, kullanma hakları elde etmiştir. Bugün, ABD askeri gücünü küresel ölçekte azaltırken ve büyük güç rekabeti giderek artarken, özellikle Avrupa bağımsızlık bilinci kazanıp transatlantik bağlarını gevşetirken, Grönland’ı sıkı bir şekilde kontrol altında tutmak, ABD’nin coğrafi avantajlara sahip olan Rusya’yı ve stratejik özerklik, diplomatik bağımsızlık ve askeri güç arayışındaki Avrupa’yı daha iyi dizginlemesine olanak tanımaktadır.
Grönland ayrıca ABD için Avrupa’ya geçiş sağlayan bir “kuzey orta durağı”dır. İklim değişikliği, Kuzey Kutbu’ndaki buz tabakalarını ve buzulları hızla eritmeye devam ederken, Kuzey Kutbu deniz yollarının yıl boyunca kesintisiz geçişe uygun hale gelmesi beklenmektedir. Bu rotalar, Amerika ve Batı Pasifik limanlarından Avrupa’ya daha kısa bir güzergah sağlayarak, ekonomik, askeri ve stratejik olarak büyük bir değer taşımaktadır. “Soğuk Su Süveyş Kanalı” olarak adlandırılan bu rotalar, Amerika için kaçırılmaz bir fırsattır. Son yıllarda Rusya, Kuzey Kutbu deniz yollarının geliştirilmesine ve bu yollar üzerindeki liman inşaatlarına ağırlık verirken, Çin ise 2018 yılında “Buz İpek Yolu” önerisini sunmuş ve Rusya ile işbirliğini güçlendirmiştir. Bu gelişmeler, ABD’nin stratejik kaygılarını artırmış ve Trump yönetiminin Grönland’a olan ilgisini daha da yoğunlaştırmıştır.
Trump, Avrupa’daki Amerikan ortaklarını korkutmak için Çin ve Rusya’yı birer “korkuluk” olarak kullanmış ve şu ifadeleri dile getirmiştir: “Ulusal güvenlik nedenleriyle Grönland’a ihtiyacımız var. Özgür dünyayı korumaktan bahsediyorum… Her yerde Çin gemileri, her yerde Rus gemileri var. Bunun olmasına izin vermeyeceğiz.” Trump, Grönland ile ilgili tehditkâr açıklamasını yapmadan saatler önce, oğlunu bu adayı ziyaret etmeye göndermiş ve bu durum onun ne kadar aceleci olduğunu göstermiştir.
Trump, başkanlığına geri döndükten sonra ABD’nin Panama Kanalı’nı kontrol etmesi gerektiğini öne sürerek, Grönland üzerindeki emellerine benzer şekilde, ABD çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını açıkça ortaya koymuştur. Bu, doğrudan Çin’i hedef alan ve ABD’nin Çin’in gelişimini engellemeye yönelik ulusal stratejisine hizmet eden bir harekettir. Trump, “Panama Kanalı ABD için çok önemli ama şu anda Çin tarafından işletiliyor” demiş ve Panama’nın “Amerika’nın geri verdiği bu hediyeyi kötüye kullandığını” iddia ederek, ikili anlaşmaları ihlal ettiğini ve Amerikan gemilerinden “diğer ülkelerin gemilerinden daha yüksek” geçiş ücretleri talep ettiğini öne sürmüştür. Panama hükümeti, Trump’ın bu tür suçlamalarını kesin bir şekilde reddetmiştir.
Karayip Denizi ile Pasifik Okyanusu’nu birbirine bağlayan Panama Kanalı, 1904-1914 yılları arasında ABD tarafından inşa edilmiştir ve Asya’dan Amerika’nın doğu kıyısındaki limanlara giden rotayı büyük ölçüde kısaltmıştır. 1970’lerde, ABD ve Panama, kanalın sürekli tarafsız kalmasını sağlamak için bir anlaşma imzalamıştır. 1979 yılında ABD, kanalın kontrolünü Panama’ya devretmiştir. 1999 yılında ise iki ülke arasındaki iş birliği sona ermiştir ve şu anda Panama Kanalı, Hong Kong merkezli bir şirket tarafından işletilmektedir. Trump’ın Çin şirketini kanalın işletimi üzerinden eleştirmesi, ticari işbirliğini siyasi bir araç haline getirme ve jeopolitik baskı uygulama çabasıdır. Bu durum, Çin ve Panama arasındaki ilişkileri bozmayı amaçlamakta ve her iki ülkeye yönelik ticari ve jeopolitik şantaj olarak görülmektedir.
Trump’ın son dönemde sergilediği genişleme arzusu ve ABD’nin “yeni haritasını” yayımlaması yaygın bir paniğe neden oldu. Batı kamuoyu, askeri fetihlerle dünya toprak alanı bakımından dördüncü sıraya yükselen ABD’nin, yeniden topçu gemisi diplomasisi çağına dönmeye çalıştığı ve zorla veya yağma yoluyla topraklarını genişletme peşinde olduğu endişesini taşıyor. Bu, dünyanın coğrafi, jeopolitik ve siyasi haritasını yeniden yazabilir. Özellikle Grönland, özerk bir bölge olarak teorik ve yasal olarak bağımsızlık ve egemenlik seçimini referandum yoluyla yapma özgürlüğüne sahiptir. Ancak merkezi hükümetle uzun süredir yaşadığı gerilim, Danimarka hükümetinin Trump’ın sözlerinden dolayı özel bir endişe duymasına yol açtı.
2009 yılında Danimarka ve Grönland’ın özerk hükümeti bir anlaşmaya vardı ve Grönland’ın yalnızca bir halk oylaması düzenledikten sonra bağımsızlık ilan edebileceğini kararlaştırdı. Grönland Başbakanı Múte Bourup Egede, bu yılki Yeni Yıl konuşmasında, “Ülkemizin bir sonraki adımı atma zamanı geldi,” diyerek, Grönland’ın sömürge dönemi zincirlerinden kurtulması ve uluslararası arenada kendini temsil etmesi gerektiğini belirtti. Danimarka Başbakanı Frederiksen, ABD’nin Grönland’ı askeri güç kullanarak kontrol altına almasına karşı olduğunu açıkça ifade ederken, “Her şey Grönland halkına saygı çerçevesinde ilerlemelidir” şeklinde konuştu. Analistler, bu açıklamaların Grönland’ın coğrafi ve ekonomik olarak Danimarka ile sıkı bir bağ içinde olmasına rağmen, ABD’nin süper güç statüsünü kullanarak Grönland’ı bağımsızlığa zorlaması veya hatta ABD’nin bir federal eyaleti haline getirmesi ihtimalini dışlamadığını gösterdiğini belirtiyor.
Trump’ın Grönland üzerindeki kararlı ve tehditkâr tavrı ile Grönland’ın İnuit yerlilerinin sömürge yönetiminden kurtularak bağımsız olma potansiyeli göz önüne alındığında, Danimarka son günlerde en kötü senaryoların gerçekleşmesini önlemek için bir dizi önlem aldı. Danimarka Savunma Bakanlığı, Grönland’ın askeri savunmasını ve altyapısını güçlendireceğini duyurarak, Arktik topraklarını ve egemenliğini koruma konusundaki kararlılığını gösterdi. Danimarka Kralı X. Frederick, 1972’den bu yana ilk kez Danimarka ulusal armasını değiştirerek Grönland ve diğer bölgelerin egemenlik sembollerini vurguladı ve güçlendirdi.
ABD’nin Avrupa’daki ortakları, Trump’ın Grönland üzerindeki toprak hırslarını neredeyse oybirliğiyle eleştirdi. Trump’ın Grönland’ı ekonomik ve askeri yollarla zorla ilhak etmesinden endişe ediyorlar. Daha da kötüsü, ABD’nin askeri güç kullanarak adayı ele geçirmesi durumunda NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını tetiklemesi ve diğer NATO üyelerinin başka üye devletlere saldırmasının önünü açması ihtimali. Bu durum, diğer 30 üye devleti Danimarka’yı savunmaya zorlayarak, ABD ile felaket niteliğinde bir “NATO iç savaşı”na yol açabilir.
Trump’ın tehlikeli söylemleri, görevden ayrılmaya hazırlanan Biden yönetimi için de bir diplomatik krize neden oldu. Bu durum, Demokrat Parti’nin korumaya çalıştığı transatlantik ilişkileri ve ittifak sistemini büyük bir sarsıntıya uğrattı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Trump’ın önerilerinin gerçekçi olmadığını ve uygulanmayacağını belirterek, Biden yönetiminin müttefiklerle yakın iş birliği içinde olmanın daha iyi sonuçlar getireceğine inandığını, müttefikleri uzaklaştırabilecek davranışlardan kaçınması gerektiğini vurguladı. ABD’nin Danimarka Büyükelçiliği, 9 Ocak’ta Grönland’daki Amerikan askeri varlığını artırma planı olmadığını açıkladı. ABD Savunma Bakanlığı ise 8 Ocak’ta Grönland’a “istila” planları hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığını vurguladı ve bu gibi senaryoların bir sonraki yönetimin tartışacağı konular olduğunu belirtti.
Trump’ın genişleme hezeyanları, Kanada ve Meksika’ya da büyük sıkıntılar yaşattı ve “tilki bile evine en yakın yerde avlanır” gibi, siyasi ve diplomatik normlara tamamen aykırı bir davranışı ortaya koydu. Trump, defalarca Kanada’nın ABD’nin “51. eyaleti” olması gerektiğini iddia etti. Hatta diplomatik protokolü hiçe sayarak, Kanada Başbakanı Trudeau ile yaptığı yüz yüze görüşmede bu talebini doğrudan dile getirerek onu oldukça utandırdı ve Kanada’da hem iktidar hem muhalefet kanadında geniş çaplı öfkeye neden oldu. Trump’ın Meksika Körfezi’ni “Amerikan Körfezi” olarak yeniden adlandırma provokasyonuna gelince, Meksika Devlet Başkanı Sheinbaum, “Neden Amerika Birleşik Devletleri’ne ‘Meksika Amerika’sı’ diyemiyoruz?” şeklinde sert bir şekilde yanıt verdi. Sheinbaum, medyaya 17. yüzyıla ait bir dünya haritası gösterdi. Haritada yalnızca Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş bir coğrafi isim olan “Meksika Körfezi” açıkça işaretlenmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD’nin mevcut toprakları da “Meksika Amerika’sı” olarak tanımlanıyordu.
Gözlemciler, Trump’ın Grönland ve Panama Kanalı üzerinde kontrol sağlama arzusunun gerçekçi olduğunu düşünürken, Kanada’nın egemenliği ve Meksika Körfezi üzerindeki hırslarının daha çok yüksek baskı taktiği olduğunu belirtiyor. Bu, iki ülkeyi ticaret tarifelerinde daha fazla taviz vermeye zorlayan “Trump tarzı” bir strateji olarak değerlendiriliyor. Daha geniş bir açıdan bakıldığında ise Trump’ın Grönland ve Panama Kanalı üzerindeki kontrol tehditleri, Avrupa, Çin ve hatta Rusya’ya yönelik stratejik bir şantaj niteliği taşıyor. Bu tehditler, AB’yi ABD’ye ticaret ve sanayi rekabeti konusunda daha fazla imtiyaz vermeye; NATO’nun Avrupa’daki ortaklarını, savunma bütçelerini GSYH’nin %2’sinden %5’e çıkarmaya ve böylece ABD’nin yükünü hafifletmeye; ve Çin ile Rusya’yı büyük güçler arasındaki rekabet alanında ABD’ye boyun eğmeye zorlamayı amaçlıyor.
Trump’ın yakın müttefiki Elon Musk’ın son dönemde Avrupa iç siyasetine sık sık açık müdahalelerde bulunmasıyla bağlantılı olarak, “Trump 2.0” yönetim tarzının ilk dönemine kıyasla daha zorba bir tutum sergileyeceği açıkça görülüyor. Bu yaklaşım, uluslararası normları, diplomatik nezaket kurallarını ve küresel düzen düzenlemelerini tamamen göz ardı ediyor. Bu da Trump’ın önümüzdeki dört yıl boyunca dünyaya sonsuz sıkıntılar yaşatacağını ve küresel çapta belirsizlik ve sürekli bir korku dönemine yol açacağını gösteriyor.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti









