Diplomasi
Trump, Pekin’de kırmız halı ve ABD-Çin bayraklarıyla karşılandı

İran savaşı, enerji fiyatları ve Çin-ABD teknoloji rekabetinin gölgesinde Pekin’e iniş yapan ABD Başkanı Trump kırmızı halıyla karşılandı.
ABD Başkanı Donald Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşmeler yapmak üzere Pekin Başkent Uluslararası Havaalanı’na iniş yaptı. Trump, Pekin’deki havaalanında, bir orkestra ve yaklaşık 300 Çinli gencin Çin ve ABD bayrakları sallayarak “Hoş geldiniz”, sloganları atmasıyla karşılandı.
Üç günlük bu devlet ziyareti, Amerikan başkanının son dokuz yıl içinde gerçekleştirdiği ilk ziyaret. ABD’den bu ülkeye lider düzeyindeki son ziyaret, Trump’ın ilk döneminde, 2017’de yapılmıştı.
Ziyarette, Trump’a, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ve Beyaz Saray Müsteşarı Stephen Miller eşlik ediyor.
Hazine Bakanı Scott Bessent da bugün Güney Kore’nin başkenti Seul’de Çin ile yürütülen ekonomi ve ticaret müzakerelerinin tamamlanmasının ardından Pekin’e hareket etti.
Trump’ın eşi Melania Trump’ın katılmadığı ziyarette, aileden oğlu Eric Trump ile onun eşi Lara Trump yer alıyor.
Dünyanın gözü Pekin’de
Trump-Xi zirvesi, küresel ekonomi üzerindeki belirsizlikler ve gerilimler nedeniyle dünya çapında yoğun bir ilgiyle izleniyor.
Bunlar arasında ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklık, enerji maliyetlerini artıran ve küresel gıda güvenliğini tehdit eden faktörler yer alıyor.
Ayrıca, dünyanın en büyük iki ekonomisinin ticaret gerilimleri ve teknoloji rekabeti gibi sorunlar arasında ilişkilerini istikrara kavuşturup kavuşturamayacağı konusunda da büyük bir uluslararası ilgi var.
Geçen yıl Washington’un Çin ithalatlarına daha yüksek gümrük vergileri koymasının ardından Pekin nadir topraklar ihracatını kısıtlayarak yanıt vermişti. İki ülke o zamandan beri ekonomik ilişkilerdeki istikrarı sağlamaya çalışıyor. Trump ve Xi, geçen ekim ayında Güney Kore’de buluştuklarında bir yıllık bir ticaret ateşkesi üzerinde anlaşmışlardı.
Pekin’deki görüşmelerinde, iki liderin, Çin’in ABD mallarını ek satın alması ve ülkeler arasındaki ticaret gerilimlerini hafifletmenin diğer yollarını tartışmaları bekleniyor.
Trump, yarın (perşembe günü) bir karşılama törenine katılacak ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşecek, ardından bir devlet yemeği düzenlenecek. İki lider, cuma günü çay içip çalışmalı bir öğle yemeği için tekrar bir araya gelecek.
İran çatışmasının, Tayvan meselesi, yapay zeka, nükleer silahlar ve kritik mineraller gibi konularla birlikte gündemin üst sıralarında yer alması bekleniyor.
“Büyük sembolik anlamı var”
Trump’ın Pekin’e varışı, ABD başkanlık sözcüsü Anna Kelly’ye göre “büyük sembolik anlam taşıyan bir ziyaret” olacak.
Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Guo Jiakun, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Xi’nin “Başkan Trump ile Çin-ABD ilişkileri ve dünya barışı ile kalkınması konularında derinlemesine görüş alışverişinde bulunacağını” söyledi.
Sözcü, devlet başkanı diplomasisinin ikili ilişkilerde stratejik yönlendirme sağlamada “değiştirilemez bir rol” oynamakta olduğunu vurguladı. Çin’in, ABD ile işbirliğini genişletmeye ve farklılıkları yönetmeye hazır olduğunu belirtti.
Tayvan
Tayvan, ziyaret öncesinde büyük bir endişe kaynağıydı. Tayvan’daki ABD müttefiklerinin, Trump’ın büyük bir anlaşma için Tayvan’ı bir koz olarak kullanabileceği yönünde korkuları vardı. Ancak ABD müttefiklerinin bu endişeleri büyük ölçüde yatıştırıldı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, ABD’nin Tayvan’a yönelik politikasının “değişmeden kaldığını” söyledi.
Trump, Xi ile yapacağı görüşmede ABD’nin Tayvan’a silah satışını gündeme getireceğini açıkça belirtti, ancak Rubio, bunun “ziyaretin önemli bir parçası olmayacağını” söyledi.
“Burada Tayvan Boğazı’nda istikrar olmasının, Çin, ABD ve dünya için faydalı olduğunu düşünüyoruz ve bu bizim duruşumuzdur. Bu duruşu savunmaya devam edeceğiz” dedi.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ise ay başında Rubio ile telefon görüşmesinde Tayvan’ın Çin-ABD ilişkilerindeki en büyük risk noktası olduğu konusunda uyarıda bulunmuştu.
Amerikan devlerinden çıkarma
Ziyaretin en ilgi çekici yanlarından biri aralarında Tesla’nın patronu Elon Musk, Apple CEO’su Tim Cook ve Nvidia’nın kurucusu Jensen Huang’ın da olduğu 17 Amerikan şirketinin temsilcilerden oluşan iş heyetinin Trump’a eşlik etmesi.
Finans sektöründen, varlık yönetim şirketleri Black Rock’ın kurucusu ve patronu Larry Fink ile Blackstone’un kurucu ortağı ve patronu Stephen Schwarzman, yatırım bankaları Goldman Sachs’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su David Solomon ile Citigroup’un Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Jane Fraser, finansal hizmet sağlayıcıları Mastercard’ın CEO’su Michael Miebach ile Visa’nın CEO’su Ryan McInerney heyette yer alıyor.
Teknoloji sektöründen ise Musk ve Cook’un yanı sıra uçak üreticisi Boeing’in Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Robert Kelly Ortberg, havacılık ve uzay şirketi GE Aerospace’in Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Henry Lawrence Culp, çip üreticileri Micron’un CEO’su Sanjay Mehrotra ile Qualcomm’un CEO’su Cristiano Amon, çip donanımları ve lazer ekipmanları üreticisi Coherent’ın CEO’su Jim Anderson, biyoteknoloji şirketi Illumina’nın CEO’su Jacob Thaysen ile sosyal medya ve teknoloji şirketi Meta’nın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dina Powell McCormick, Trump’a eşlik ediyor.
Gıda şirketi Cargill’in Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Brian Sikes da heyette.
Trump, iki günlük zirvede güçlü iş bağları kurmayı hedefleyerek, Xi Jinping’den, “Amerikan şirketlerine açılmasını” istedi. ABD Başkanı, “ilk isteği” olarak Xi’den, uzun zamandır Çin’deki faaliyetlerinde düzenleyici engellerden şikayetçi olan büyük Amerikan şirketleri için daha elverişli bir ortam yaratılmasını talep edeceğini söyledi.
Trump, Truth Social’dan yaptığı paylaşımda şunları yazdı: “Başkan Xi’ye, olağanüstü bir lider olan Xi’ye, Çin’i ‘açması’ için, bu parlak insanların sihirlerini çalıştırabilmesi ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni daha da yüksek bir seviyeye taşıyabilmesi için dilekçemi sunacağım. Gerçekten de, birlikte olduğumuzda, bu benim ilk isteğim olacak.”
Orta Doğu’daki çatışma, ABD’de benzin fiyatlarının fırlaması ve başkanın 2024 seçim kampanyası sırasında yenmeyi vaat ettiği enflasyonun yeniden alevlenmesi Trump’ın onay oranlarının düşmesine neden oldu.
Trump başlangıçta mart sonu ve nisan başında Çin’e gitmeyi planlıyordu, ancak İran ile ateşkes sağlanana kadar ziyareti erteledi.
Diplomasi
Erdoğan: Suudi Arabistan ile ilişkilerimiz stratejik

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Krallığı ile ilişkilerinin “stratejik bir ilişki” olduğunu vurgulayarak, önümüzdeki dönemde “iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha yüksek seviyelere taşıyacak” adımların atılacağını söyledi.
Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati arterlerinden biri olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Umudumuz ve beklentimiz, mevcut gerginliğin bir an önce sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz bir şekilde hizmet etme rolünü yeniden üstlenmesidir,” diye ekledi.
Erdoğan, geçen hafta Mekke’de Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile imzaladığı “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın ardından Şark’ül Evsat’ın sorularına yanıt verdi.
Cevaplarında Cumhurbaşkanı, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerginliğin ‘sadece duruma bağlı bir yansıması’ olarak görmenin bir hata olduğunu” savundu.
Erdoğan, “konunun yalnızca askeri bir bakış açısıyla değerlendirilmemesi gerektiğini; aksine, bu anlaşmanın temel amacının caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik teşvikini artırmak ve bölgesel istikrarı korumak olduğunu” söyledi.
Cumhurbaşkanı, anlaşmanın “Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde belirtilen savunma hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını” vurgulayarak, anlaşmanın “hiçbir ülkeyi hedef almadığını”, aksine “katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu” belirtti.
Erdoğan, Mekke anlaşması hakkında şunları söyledi:
“Mekke Ortak Savunma Anlaşması fikri, bölgemizdeki gelişmelerin dayattığı yeni koşullardan doğdu ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilincinde olmalarından kaynaklandı. Bölgesel meselelerin, bölgenin kendi ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık. Bu meselelere çözüm bulma çabalarını tutarlı bir şekilde destekledik; bu, duruma yaklaşımımızın temelini her zaman oluşturmuştur. Bölgesel meseleler, bölgesel aktörler tarafından çözülmelidir ve bu adımla, bu hedefe ulaşma yolunda ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.”
Erdoğan, “İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal durdurulması gerektiğini” talep ederek, Suriye’nin “yeni bir aşamaya” girdiğini kaydetti ve “en önemli arzumuzun, bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden inşasına zemin hazırlaması olduğunu” belirtti.
Erdoğan, ülkesinin “Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek hiçbir örgüt veya oluşumun Suriye’nin kuzeyinde ya da başka herhangi bir bölgesinde varlığına izin vermeyeceğini” taahhüt etti.
Erdoğan, üç ülkenin amacının “dışlayıcı bloklar oluşturmak” değil, “egemenliğe, toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak” olması gerektiğini savundu.
Körfez bölgesinin güvenliğinin yalnızca bölge ülkeleri için büyük önem taşımakla kalmadığını, aynı zamanda küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da hayati bir öneme sahip olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı, “Mekke Anlaşması’nın, bölgedeki ortak güvenlik ve dayanışma kavramının pekiştirilmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağını ve bölgedeki mevcut yaklaşımda bir değişim getireceğini görüyoruz,” dedi:
“Ayrıca, Körfez bölgesinin istikrarı, aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki iktisadi bağların güvenliği açısından stratejik bir öneme sahiptir. Körfez’deki barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barışa ilişkin vizyonumuzdan ayrı bir konu olarak değerlendirmiyoruz. Bu nedenle, omuzlarımıza yüklenen tüm sorumlulukları yerine getirmeye devam edeceğiz ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdüreceğiz.”
Erdoğan, Hürmüz Boğazı ile ilgili olarak da, hedefin boğazın “normal, güvenli ve istikrarlı durumuna geri dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalı” dedi.
Diplomasi
Venezuela, İsrail ile diplomatik ilişkilerini yeniden tesis etti

Venezuela ve İsrail, önemli bir dönüşüm kapsamında konsolosluk ilişkilerini yeniden kurma konusunda anlaşmaya vardı.
Salı günü hem İsrail hem de Venezuela tarafından yapılan bu duyuru, ABD tarafından kaçırılan Nicolas Maduro ve Bolivarcı Devrim’in lideri Hugo Chavez’in politikalarından önemli bir farklılaşma anlamına geliyor.
Caracas, 17 yıl önce Chavez döneminde İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları nedeniyle İsrail ile ilişkilerini kesmişti.
Maduro döneminde Venezuela, İran ile ittifak kurarken İsrail’e karşı kararlı bir şekilde muhalefetini sürdürmüştü.
Venezuela Dışişleri Bakanı Felix Plasencia Gonzalez, X platformunda yaptığı açıklamada, konsolosluk ilişkilerinin yeniden kurulmasına yönelik kararın, Güney Amerika ülkesini yerle bir eden çifte depremin ardından İsrail’in Venezuela’ya bir ekip göndermesinin ardından alındığını belirtti:
“Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti ile İsrail Devleti hükümetleri, çifte depremin ardından yürütülen acil durum ve yeniden inşa çalışmalarından kaynaklanan ikili teknik işbirliğini sürdürme ve her iki ülkede ikamet eden kendi vatandaşlarına konsolosluk hizmetleri sunulması için bir koordinasyon mekanizması kurma konusunda anlaştıklarını bildiriyorlar.”
İsrail hükümetinin İspanyolca hesabından X’te yapılan bir paylaşımda, bu değişikliğin “her iki hükümetin de, iki ülke arasında önemli bir tarihi dostluk köprüsü oluşturan İsrail Devleti ile Venezuela’da ikamet eden Yahudi topluluğu arasındaki bağın önemini kabul ettiğini” gösterdiği belirtildi.
Konsolosluk ilişkileri genellikle vatandaşlara ve yolculara ortak hizmetler sunulmasına yardımcı olur.
Bu ilişkiler, tam diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasına yetmese de ilişkilerde bir ısınma sinyali verebilir.
Rodriguez, Maduro’nun kaçırılmasından bu yana ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile iyi ilişkilere sahip.
ABD’nin yakın müttefiki İsrail’e doğru yaşanan bu kayma, Caracas’ın uzun süredir müttefiki olan Küba’dan uzaklaşmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.
Temmuz ayında Venezuela, “Küresel Güney”e karşı önyargı olduğu iddiasını gerekçe göstererek Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden (ICC) çekildiğini duyurdu.
Bu hamle, mahkemeyi “işlevsiz hale getireceğini” taahhüt eden Trump yönetiminin mahkemeye karşı düşmanca yaklaşımıyla uyumlu.
İsrail, Gazze’de yürüttüğü savaş sırasında Latin Amerika’daki birçok ülkeyle ilişkilerinin ciddi şekilde gerilmesine tanık olmuştu.
Fakat kıtada sağcı adayların seçim kazanması, bölge genelinde ilişkilerin yeniden düzeltilmesi yönünde yeni bir ivme kazandırdı.
Geçen hafta, Şili ve Honduras, Gazze’deki savaş sırasında geri çekilen büyükelçilerini İsrail’e yeniden atadılar.
Arjantin lideri Javier Milei, geçen yıl ülkenin büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınacağını duyurmuştu.
Bu adım, uzun süredir Filistin devletinin gelecekteki başkenti olarak görülen Kudüs’e büyükelçiliği taşıma yönündeki Trump’ın 2018’deki kararını yansıtıyor.
Geçen hafta göreve başlayan Kolombiya’nın yeni sağcı devlet bakanı Abelardo de la Espriella, işgal altındaki Suriye Golan Tepeleri üzerindeki İsrail’in egemenlik iddiasını tanıdı.
Bu yaklaşım, bölgedeki en sert İsrail eleştirmenlerinden biri olan solcu selefi Gustavo Petro’nun izlediği politikadan önemli bir sapma anlamına geliyor.
Diplomasi
Mısır’ın üçlü pakta katılmasını Suudi Arabistan istemedi iddiası

Suudi Arabistan, geçen hafta Türkiye ve Pakistan ile imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na Mısır’ın katılmasına karşı çıktı.
Bu iddia, görüşmelere aşina üç Suudi kaynak tarafından Middle East Eye’a (MEE) aktarıldı.
Kaynaklardan biri olan Suudi monarşisinin eski üst düzey danışmanı, Riyad’ın “en azından şimdilik” Mısır’ın anlaşmaya katılmasını istemediğini söyledi.
Fakat konunun hassasiyeti nedeniyle isimsiz kalmak koşuluyla konuşan üç kaynak da, Suudi Arabistan’ın bu tutumunun, Abdülfettah es-Sisi hükümetine karşı artan bir hayal kırıklığından ve Riyad’da Mısır’ın artık eskisi gibi stratejik veya askeri bir değer sunmadığına dair bir inançtan kaynaklandığını belirtti.
Cuma günü Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ı, bu üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırıyı, üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul etmeye mecbur kılıyor.
Suudi yetkililer, anlaşmanın operasyonel mekanizmalar, spesifik tetikleyiciler ve bir kriz durumunda ortak askeri yardımın fiilen nasıl yürütüleceği konusunda belirsiz olmasına rağmen, bunu ortak savunma kapasitelerini güçlendirecek bir mekanizma olarak tanımladılar.
Kaynaklara göre, Suudi Arabistan’ın Mısır’ın katılımına karşı çıkma kararı, Riyad ile Kahire arasında tırmanan gerginliklerden kaynaklanıyor.
Kaynaklar, Suudi Arabistan’ın, Sisi’nin 2013’teki darbeyle iktidarı ele geçirmesinin ardından hükümetinin en büyük mali destekçisi olduğunu ve başlangıçta Kahire’nin zayıflayan ekonomisini desteklemek için yaklaşık 25 milyar dolar harcadığını aktardılar.
Fakat Riyad’ın, kilit güvenlik konularında “karşılıklı destek eksikliği” olarak gördüğü durumdan dolayı hayal kırıklığına uğradığını belirttiler.
Kaynaklardan biri, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi direnişçilerle sürdürdüğü savaşta Mısır’ın “asgari düzeyde ve güvenilmez” rolüne ve İran savaşı sırasında Mısır’ın “hayal kırıklığı yaratan” tutumuna dikkat çekti.
Kaynaklar ayrıca, özellikle Riyad ile Abu Dabi arasında, “Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğini ve çıkarlarını tehdit eden” Güney Yemenli ayrılıkçı gruplara verilen destek nedeniyle yaşanan gerginliğin ardından, Kahire’nin Birleşik Arap Emirlikleri’ne “bağımlılığı” konusunda artan tedirginliğe de değindi.
Kaynaklardan ikisi, Mısır’ın İran saldırılarına yanıt olarak Abu Dabi’ye savaş uçakları gönderdiğini ve Sisi’nin savaş sırasında BAE Cumhurbaşkanı Muhammed bin Zayed’i birden fazla kez ziyaret etmeye istekli olduğunu ama Suudi Arabistan’a yönelik bu tür hiçbir adımın atılmadığını belirtti.
Kaynaklar, Riyad’ın Sisi’nin Abu Dabi ile yakınlaşmasından giderek daha fazla endişe duymaya başladığı sonucuna vardı.
Kaynaklar, bunun nedeninin Riyad’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bazı politikalarını Mısır’ın kendi stratejik çıkarlarına aykırı görmesinden kaynaklandığını belirtti.
Bunlar arasında BAE’nin Somaliland’daki varlığı, İsrail ile kurduğu stratejik ilişki, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı’na ilişkin anlaşmazlıklar sırasında Etiyopya’ya verdiği destek ve Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri’ne sağladığı destek yer alıyor.
Kaynaklardan biri, Kahire’nin Abu Dabi ile sürdürdüğü ilişkilerin, Riyad’da Mısır’ın stratejik bir ortak olarak güvenilirliğine dair şüpheleri derinleştirdiğini belirtti.
Başka bir kaynak ise, Sisi döneminde bu ilişkinin giderek Suudi Arabistan’ın Mısır’ı güvenilir bir ortak olarak değil, Körfez desteğine “bağımlı” bir ülke olarak gördüğü bir yapıya dönüştüğünü belirtti.
Eski üst düzey danışman, Mısır’ın tarihsel olarak Suudi Arabistan’a, ABD’ye ve diğer dış güçlere bağımlı olduğunu, buna karşılık ise çok az şey sunduğunu söyledi.
Danışman, “Mısır her zaman bize ve ABD’ye bağımlı olmuştur; karşılığında hiçbir şey vermez, sadece alır ve alır, karşılığında hiçbir şey vermez,” dedi.
Bazı Türk kaynaklar ise MEE’ye, Ankara’nın Mısır’ı anlaşmaya dahil etmek için önemli çabalar sarf ettiğini ve Mısır’ın katılımını resmen önerdiğini bildirdi.
Fakat aynı kaynaklara göre, Kahire’nin anlaşmaya katılmaya hazır olmadığı anlaşılınca diğer ülkeler Mısır olmadan devam etmeye karar verdi.
Suudi kaynaklar ise Mısır’ın anlaşmayı kendisinin reddettiği yönündeki iddiayı yalanladı.
Hâlâ ülkenin karar alma süreçlerine yakın olan eski üst düzey danışman, Kahire’nin katılmamaya karar verdiği yönündeki iddiayı “gülünç” olarak nitelendirdi.
Danışman, “Gerçek şu ki, Sisi her zamanki gibi bu anlaşmadan maddi kazanç elde edebilmek için anlaşmaya katılmaya can atardı,” diye konuştu.
Danışman, Suudi karar alıcıların Sisi’nin “sadakatine” ilişkin ciddi endişeleri olduğunu ve ona Türk ve Pakistanlı liderler kadar güvenilemeyeceğine inandıklarını söyledi.
Danışman, “Türklerin Mısır’ın da dahil edilmesini istediğini anlıyoruz ve bunun nedenini de anlıyoruz. Belki gelecekte, bir değişiklik ya da iyileşme görürsek [olur],” dedi.
Öte yandan Suudi kaynaklar, Türkiye ve Pakistan’ın ittifaka askeri açıdan Mısır’dan daha fazla katkı sunduğunu belirtti.
Kaynaklardan biri, “Ordunun rolü, gıda fabrikalarına yatırım yapmak ve bunları yönetmekle uğraşmak yerine, askeri üretim kapasitelerine yatırım yapmak olmalıdır,” dedi.
Ayrıca Mısır silahlı kuvvetlerinin savaşa hazırlık durumunu ve etkinliğini de sorguladılar.
Kaynaklar, bu kararın dolayısıyla sadece Mısır’ın siyasi duruşuyla ilgili değil, Riyad’ın Kahire’nin yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine somut olarak ne tür bir katkı sağlayabileceğine dair inancıyla da ilgili olduğunu belirtti.
Suudi kaynaklar, Sisi yönetimi altında Mısır’ın dış finansal desteğe giderek daha fazla bağımlı hale geldiğini, buna karşılık önemli bölgesel güvenlik meselelerinde daha az katkı sağladığını öne sürdü.
Eski üst düzey danışman, krallığın son yıllarda çalkantılı geçmesine rağmen Ankara ile ilişkilerini Kahire ile olan ilişkilerinden daha güvenilir gördüğünü söyledi.
Danışman, “Lider kadrosundaki karar vericiler, Sisi’nin sadakati konusunda ciddi endişeler taşıyor. Ona güvenilemeyeceği düşünülüyor ve bu haklı bir görüş,” dedi.
Danışman, bunu Suudi Arabistan’ın “Pakistanlılar ve Türk kardeşleri” ile olan ilişkileriyle karşılaştırdı.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu









