Ortadoğu
Trump ve Harris’in Orta Doğu politikaları nasıl olacak?

ABD başkanlık seçimlerinde öne çıkan iki aday, Donald Trump ve Kamala Harris, İsrail, Suudi Arabistan ve İran’la ilişkileri farklı şekillerde yönetecek. Yeni başkan, bu üç ülkeyle güçlü siyasi, güvenlik ve ekonomik bağları devralacak ve dünya genelinde yaşanan jeopolitik değişimlere yanıt vermek zorunda kalacak.
Paul Salem, Al Majalla
ABD başkanlık seçimlerinde yarışan iki adayın, İsrail, Suudi Arabistan ve İran ile olan ilişkilerine bakmanın en basit yolu üç anahtar kelimeyi dikkate alıyor: Müttefik, ortak ve düşman. Kasım ayında yapılacak seçimleri kim kazanırsa kazansın, bu etiketleri ve ülkelerle olan bu sıralı ilişkileri miras alacak.
Ocak ayında göreve başlayacak olan yeni başkan, bu üç ülkeyle süregelen siyasi, güvenlik ve ekonomik ilişkileri devralacak. Ancak 2025’e girerken, dünya genelinde yaşanan büyük jeopolitik değişimler ışığında önemli kararlar alması gerekecek.
Bu yazıda, her ülkenin Washington’la olan ilişkilerinin nasıl ve neden geliştiği analiz ediliyor ve yeni yönetimin karşılaşabileceği zorluklar inceleniyor.
İsrail: Müttefik
Washington ile Tel Aviv arasında resmi bir savunma anlaşması bulunmasa da iki ülke on yıllardır yakın müttefikler olarak hareket ediyor. ABD, resmi bir anlaşma olmaksızın İsrail’e 150 milyar doları aşan askeri yardımda bulundu. Özellikle 7 Ekim’deki Hamas saldırılarının ardından bu ittifak hızla devreye girdi. O günden bu yana, milyarlarca dolarlık askeri destek İsrail’e, Gazze ve Lübnan’a yönelik operasyonları boyunca aktarıldı.
Bu ittifak, Soğuk Savaş döneminde Türkiye ve İran ile olan stratejik ortaklıklara benzer şekilde başlamış olsa da günümüz dünyasında ABD ile İsrail arasındaki bağın daha güçlü bir sebebi var: Amerikan siyaseti, Kongre ve medyanın büyük bir bölümü, İsrail’in güvenliğine yönelik kesintisiz bir destek sunuyor.
Fakat bu destekte bir değişim sinyalleri de gözlemlenebilir. ABD’de genç bir nesil, Amerika’nın İsrail’e olan mutlak bağlılığını sorgulamaya başlıyor. Bu yeni sesler özellikle Demokrat Parti’nin genç üyeleri arasında yükselse de bu hareketin siyasi arenada daha büyük bir etkisi olması için muhtemelen birkaç on yıla daha ihtiyaç var.
Suudi Arabistan: Ortak
ABD’nin Suudi Arabistan’la olan ortaklığı, kökleri 1945 yılına kadar uzanan stratejik bir ilişkiye dayanıyor. Başkan Franklin D. Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında yapılan görüşme, bu ortaklığın temelini attı. Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Suudi Arabistan, Sovyet gücüne karşı birlikte çalışmış ve bu süreçte iş birliği bazı ittifak unsurlarını içermişti. 1980’de Başkan Carter tarafından ilan edilen Carter Doktrini, ABD’nin, Arap dünyasındaki bu önemli dostunu korumaya yönelik taahhüdünü somutlaştırdı. Nitekim, ABD, 1991 yılında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline karşı harekete geçmiş ve Suudi Arabistan’ın petrol sahalarını korumak için askeri müdahalede bulundu.
Ancak zamanla, ABD’nin enerji bağımsızlığını kazanması ve Suudi Arabistan’ın ABD içinde İsrail gibi güçlü bir iç desteğe sahip olmaması nedeniyle Washington’un Riyad ile yakınlığı zayıflamaya başladı. Örneğin, 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen saldırılarda ya da İran destekli Husi milislerinin Suudi Arabistan’a füze ve İHA saldırıları gerçekleştirdiği dönemlerde, ABD’nin tepkisi oldukça sınırlı kaldı.
Yine de hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimler, Suudi Arabistan’ın ABD’nin kritik bir ortağı olduğunu kabul ediyor. Bu ortaklık, küresel enerji piyasalarının yönetimi, enerji geçiş süreci, aşırılık ve terörizmle mücadele gibi önemli alanlarda kendini gösteriyor. Ayrıca ABD, Suudi Arabistan’ı, küresel ekonomik istikrarın korunması, ABD dolarının egemenliğinin sürdürülmesi, Çin ile stratejik rekabetin yönetimi ve İran’ın etkisinin kontrol altında tutulması gibi konularda da kilit bir ortak olarak görüyor.
Bunun yanı sıra Suudi Arabistan, Arap-İsrail çatışmasında gerilimin azaltılması ve Filistin sorununa iki devletli bir çözüm bağlamında İsrail ile normalleşme çabalarının destekçisi konumunda. Bu bağlamda, Suudi Arabistan, ılımlı Arap ve Orta Doğu ülkelerinden oluşan bir bloğun lideri olarak ABD için önemli bir role sahip.
Gelecek yıllarda, hangi yönetim Beyaz Saray’da olursa olsun, ABD ile Suudi Arabistan arasında resmi bir savunma anlaşmasının yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. Hem Trump hem de Harris’in, ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında üçlü bir anlaşma peşinde koşacağı öngörülüyor. Suudi Arabistan, özellikle savunma alanında resmi bir anlaşmanın bu üçlü iş birliğinin bir parçası olmasında ısrar ediyor. Bu da Suudi Arabistan-ABD ilişkilerini, bir ortaklıktan ittifaka dönüştürebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
İran: Düşman
ABD ile İran arasındaki düşmanlık, 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana tam 45 yıldır devam ediyor. Bu düşmanlık, büyük ölçüde Tahran’ın tercih ettiği bir tutum olarak şekillenmiş durumda. Amerikalı diplomat Henry Kissinger bir zamanlar ABD ile İran’ın ulusal çıkarları doğrultusunda doğal müttefikler olması gerektiğini ifade etmişti. Ancak İran yönetimi için düşmanlık, 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık’ın ABD destekli bir darbe ile devrilmesinden bu yana tarihi bir mirasa dayanıyor.
Daha sonra İran-Irak Savaşı sırasında ABD’nin Saddam Hüseyin’e verdiği destek, İran’a yönelik yaptırımlar ve İslam Cumhuriyeti’nin İsrail karşıtı tutumu, ilişkileri daha da kötüleştirdi. ABD içinse bu düşmanlık, 1979-1981 yılları arasında yaşanan rehine kriziyle başladı ve İran’ın radikal örgütlere verdiği destekle pekişti. 2023 yılı itibarıyla İran’ın Orta Doğu’daki vekil ağları üzerinden İsrail’e yönelik koordine saldırıları, iki ülke arasındaki gerginliği daha da artırdı. Ayrıca İran’ın Donald Trump’a yönelik suikast planlarına karıştığına dair haberler de ABD kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Washington’da, medya, Kongre ve her iki parti nezdinde İran karşıtı tutum oldukça güçlü ve köklüdür. İran’ın bölgesel nüfuzunu genişletme çabaları ve teröre verdiği destek, ABD’nin İran’ı bir tehdit olarak görmeye devam etmesine neden oluyor. Bu düşmanlığın yakın vadede çözülmesi beklenmiyor.
Nüanslı yaklaşımlar
Trump ve Harris, Orta Doğu’daki İsrail, Suudi Arabistan ve İran ile olan ilişkilerde farklı yaklaşımlar sergileyeceklerdir. Bu üç ülke, “müttefik, ortak ve düşman” parametreleri altında değerlendirilse de her iki başkan adayı, iç politikaları ve küresel öncelikleri doğrultusunda bu ilişkileri farklı şekillerde yönetecekler.
Öncelikle, her iki lider için de dış politika, iç politika önceliklerinin gerisinde kalacaktır. Amerikan kamuoyunun ilgisi, Asya ve Avrupa gibi bölgelere daha fazla yoğunlaşmış durumda. Bu da Orta Doğu’nun, özellikle ABD başkanlarının acil politika gündemlerinde, daha düşük öncelik taşıyacağı anlamına gelir. Dolayısıyla, Orta Doğu politikası, Trump ve Harris’in başkanlığı altında süreklilik arz eden bir stratejik ilgi görmeyecek; daha çok diğer bölgelerdeki gelişmelere bağlı olarak ikinci planda ele alınacaktır.
Son yıllarda, Orta Doğu’daki gelişmeleri büyük ölçüde Hamas-İsrail ve İran-İsrail gerilimleri şekillendirdi. Biden yönetimi döneminde, ABD’nin bu olaylara tepkisi genellikle pasif kaldı ve bölgedeki gelişmeler büyük oranda Washington’un dışındaki güçler tarafından belirlendi. 2024’te Suudi Arabistan ile İran, Çin’in arabuluculuğuyla ilişkilerini normalleştirirken, Türkiye de bölgedeki ülkelerle – Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır ile – ilişkilerini yeniden kurmaya başladı.
Netanyahu şoför koltuğunda
Binyamin Netanyahu, Ocak 2025’e kadar Orta Doğu’daki dinamikleri şekillendiren en önemli lider konumunda olacak. Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve İran’la olası bir savaş mı yaşanacak, yoksa bu çatışmaların ardından bir düzen mi kurulacak? İsrail Başbakanı’nın bu süreçte alacağı kararlar, Trump veya Harris’in devralacağı Orta Doğu’nun nasıl bir görünüm sergileyeceğini doğrudan etkileyebilir. Özellikle, iki devletli bir çözümü sürekli reddeden Netanyahu’nun tutumu, ABD’nin Orta Doğu politikasını derinden etkilemeye devam edecek. Kongre’de 50’den fazla kez ayakta alkışlanan Netanyahu’nun, Washington siyasetinde önemli bir etkisi olduğu aşikâr.
Trump
Trump için dost ve düşman arasındaki çizgi keskin ve net. İsrail’i ve özellikle sağcı hükümetini güçlü bir şekilde destekleyecek, Filistin haklarını ise büyük ölçüde göz ardı edecektir. Trump, Suudi Arabistan’ı da sıkı bir şekilde destekleyecek; özellikle silah ticareti ve yüksek teknoloji sektörlerindeki ekonomik bağları güçlendirecektir.
İran konusunda Trump, başkan olduğu takdirde maksimum ekonomik baskı politikasına geri dönecektir. Tahran’ın kendisine karşı gelmesi durumunda güç kullanmaktan çekinmeyeceğini de belirtecektir. İlk başkanlık döneminde, İranlı General Kasım Süleymani’ye yönelik suikast, Trump’ın bu kararlılığını gösteren bir örnekti. Ayrıca, Trump’a yönelik İran kaynaklı bir suikast planı olduğu bilgisi de Trump’ın İran’a karşı daha saldırgan bir tutum sergilemesine yol açabilir.
Fakat Trump, dış politikadaki ana odağını farklı bir yere kaydırabilir: O da Çin. Trump, Vladimir Putin’in Rusya’sını düşman olarak görmüyor. Ukrayna’daki savaşı büyük ölçüde Rusya’nın şartlarına göre çözmeyi ve Moskova ile ilişkileri yeniden inşa etmeyi tercih edebilir. Trump ayrıca, ekonomik yaptırımların yaygın kullanımına özellikle Amerikan dolarının küresel rezerv para birimi olarak gücünü zayıflattığını savunarak karşı çıkmıştı. Bu çerçevede, İran ve Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara karşı eleştirilerini daha da artırabilir.
Sonuç olarak, Trump, İran’a karşı baskıyı arttıracak, tehditler savuracak, ancak İran’ın müzakere masasına gelmesi durumunda anlaşma yapmaya açık olacaktır.
Harris
Harris, Orta Doğu’ya daha nüanslı bir yaklaşım getirecektir. Trump’ın “dost ve düşman” üzerine kurulu siyah-beyaz yaklaşımının aksine, Harris daha dengeli ve ince bir politika izleyecektir. Harris, İsrail’e güçlü bir destek vermeye devam edecektir, ancak İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki saldırgan tutumlarını eleştirmekten de çekinmeyecektir. İki devletli çözümü yeniden canlandırmak için İsrail’e baskı yapmaya çalışacak ama bu çabanın başarılı olup olmayacağı belirsiz.
Harris’in Suudi Arabistan’la ilişkisi de Trump’la kıyaslandığında daha mesafeli olabilir. ABD’nin Suudi Arabistan’a verdiği desteği devam ettirecek olsa da insan hakları ve demokrasi konularında daha sert bir söylem benimsemesi muhtemel. Ancak, küresel enerji piyasalarındaki dengeyi ve bölgesel güvenliği sağlama konusunda Suudi Arabistan’la iş birliği sürecektir.
İran konusunda Harris, nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmak ve diplomatik çözüm yollarını önceliklendirmek isteyecektir. Trump’tan farklı olarak, Harris’in doğrudan askeri müdahalelere başvurma olasılığı daha düşük. Bunun yerine, diplomasi ve yaptırımları bir arada kullanarak İran’ı kontrol altında tutmayı tercih edecektir.
Harris yönetimi muhtemelen İsrail, Suudi Arabistan ve İran ile ilişkilere daha nüanslı bir yaklaşım getirecektir. Trump’ın benimsemeye eğilimli olduğu siyah-beyaz bakış açısından yoksun olacaktır. Harris İsrail’e güçlü bir destek verdi ve vermeye de devam edecektir. Ancak muhtemelen İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki aşırı saldırgan eylemlerini eleştirerek bunu yumuşatacak ve iki devletli bir çözüm için müzakerelere geri dönmeleri için İsraillilere baskı yapmaya çalışacak, bu da muhtemelen başarısız olacak.
Suudi Arabistan’ın sağlam bir ortağı olacak ve Başkan Joe Biden’ın ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında üçlü bir anlaşma sağlama çabalarını sürdürmeye çalışacaktır. Fakat Harris’in Suudi ve diğer Körfez liderleriyle Trump’ın sahip olduğu sıcak ve güçlü kişisel ilişkilere sahip olması beklenmiyor.
İran konusunda, Biden döneminde öne çıkan yaptırımların kısmi olarak uygulanmasını sürdürecek ve ortaya çıkmaları halinde diplomatik atılımlar peşinde koşmaya devam edecektir.
Bağlayıcı olmayan açıklamalar
Seçimin son haftalarında hem Harris hem de Trump, kendilerinden önce pek çok adayın yaptığı gibi, dış ve iç politikayı kapsayan pek çok konuda muğlak kalacak gibi görünüyor. Her iki aday da göreve geldiklerinde ellerini kollarını bağlayabilecek herhangi bir şey söylemekten kaçınacak ve mümkün olduğunca seçmenleri ya da seçmen kitlelerini yabancılaştırmamaya dikkat edecektir.
Ve kim kazanırsa kazansın, seçimden sonra hangi yönetim kurulursa kurulsun üst düzey pozisyonlara kimin atanacağı hala belli değil. Washington’da bunun neden önemli olduğunu ortaya koyan bir deyiş vardır: “Personel politikadır.” Trump için bu özellikle önemli bir soru zira dış politika danışmanlarının çoğu kendisinden çok daha geleneksel muhafazakâr ve şahin.
Dış politikasını ne ölçüde şekillendirecekleri ve kararların ne kadarının başkanın kendisi tarafından alınacağı son derece önemli olabilir. Trump’ın kafasına estiği gibi davranması ve öngörülemez olmaktan gurur duyması, ana etkiyi kendisinin elinde tutacağına dair bahse girebileceğim anlamına geliyor.
Harris’in başkanlığında hem küresel hem de Orta Doğu’daki yaklaşımlar daha öngörülebilir olacaktır.
Trump kazanırsa, öngörülemezliği bir nimet mi olacak yoksa zaten istikrarsız olan Orta Doğu’ya yeni bir istikrarsızlık unsuru mu ekleyecek?
Ortadoğu
İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.
Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.
Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.
Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.
İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.
Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.
Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.
Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor
Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.
Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.
İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.
İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.
Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.
Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi
Taviz koparmak için tırmandırma
Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.
Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.
Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.
Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.
Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.
Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”
Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.
Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.
Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.
Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.
Dayanıklılık üzerine kurulu kumar
İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.
Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.
Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.
Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.
Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.
Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.
Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.
ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.
Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı









