Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Trump ve Harris’in Orta Doğu politikaları nasıl olacak?

Yayınlanma

ABD başkanlık seçimlerinde öne çıkan iki aday, Donald Trump ve Kamala Harris, İsrail, Suudi Arabistan ve İran’la ilişkileri farklı şekillerde yönetecek. Yeni başkan, bu üç ülkeyle güçlü siyasi, güvenlik ve ekonomik bağları devralacak ve dünya genelinde yaşanan jeopolitik değişimlere yanıt vermek zorunda kalacak.

Paul Salem, Al Majalla

ABD başkanlık seçimlerinde yarışan iki adayın, İsrail, Suudi Arabistan ve İran ile olan ilişkilerine bakmanın en basit yolu üç anahtar kelimeyi dikkate alıyor: Müttefik, ortak ve düşman. Kasım ayında yapılacak seçimleri kim kazanırsa kazansın, bu etiketleri ve ülkelerle olan bu sıralı ilişkileri miras alacak.

Ocak ayında göreve başlayacak olan yeni başkan, bu üç ülkeyle süregelen siyasi, güvenlik ve ekonomik ilişkileri devralacak. Ancak 2025’e girerken, dünya genelinde yaşanan büyük jeopolitik değişimler ışığında önemli kararlar alması gerekecek.

Bu yazıda, her ülkenin Washington’la olan ilişkilerinin nasıl ve neden geliştiği analiz ediliyor ve yeni yönetimin karşılaşabileceği zorluklar inceleniyor.

İsrail: Müttefik

Washington ile Tel Aviv arasında resmi bir savunma anlaşması bulunmasa da iki ülke on yıllardır yakın müttefikler olarak hareket ediyor. ABD, resmi bir anlaşma olmaksızın İsrail’e 150 milyar doları aşan askeri yardımda bulundu. Özellikle 7 Ekim’deki Hamas saldırılarının ardından bu ittifak hızla devreye girdi. O günden bu yana, milyarlarca dolarlık askeri destek İsrail’e, Gazze ve Lübnan’a yönelik operasyonları boyunca aktarıldı.

Bu ittifak, Soğuk Savaş döneminde Türkiye ve İran ile olan stratejik ortaklıklara benzer şekilde başlamış olsa da günümüz dünyasında ABD ile İsrail arasındaki bağın daha güçlü bir sebebi var: Amerikan siyaseti, Kongre ve medyanın büyük bir bölümü, İsrail’in güvenliğine yönelik kesintisiz bir destek sunuyor.

Fakat bu destekte bir değişim sinyalleri de gözlemlenebilir. ABD’de genç bir nesil, Amerika’nın İsrail’e olan mutlak bağlılığını sorgulamaya başlıyor. Bu yeni sesler özellikle Demokrat Parti’nin genç üyeleri arasında yükselse de bu hareketin siyasi arenada daha büyük bir etkisi olması için muhtemelen birkaç on yıla daha ihtiyaç var.

Suudi Arabistan: Ortak

ABD’nin Suudi Arabistan’la olan ortaklığı, kökleri 1945 yılına kadar uzanan stratejik bir ilişkiye dayanıyor. Başkan Franklin D. Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında yapılan görüşme, bu ortaklığın temelini attı. Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Suudi Arabistan, Sovyet gücüne karşı birlikte çalışmış ve bu süreçte iş birliği bazı ittifak unsurlarını içermişti. 1980’de Başkan Carter tarafından ilan edilen Carter Doktrini, ABD’nin, Arap dünyasındaki bu önemli dostunu korumaya yönelik taahhüdünü somutlaştırdı. Nitekim, ABD, 1991 yılında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline karşı harekete geçmiş ve Suudi Arabistan’ın petrol sahalarını korumak için askeri müdahalede bulundu.

Ancak zamanla, ABD’nin enerji bağımsızlığını kazanması ve Suudi Arabistan’ın ABD içinde İsrail gibi güçlü bir iç desteğe sahip olmaması nedeniyle Washington’un Riyad ile yakınlığı zayıflamaya başladı. Örneğin, 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen saldırılarda ya da İran destekli Husi milislerinin Suudi Arabistan’a füze ve İHA saldırıları gerçekleştirdiği dönemlerde, ABD’nin tepkisi oldukça sınırlı kaldı.

Yine de hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimler, Suudi Arabistan’ın ABD’nin kritik bir ortağı olduğunu kabul ediyor. Bu ortaklık, küresel enerji piyasalarının yönetimi, enerji geçiş süreci, aşırılık ve terörizmle mücadele gibi önemli alanlarda kendini gösteriyor. Ayrıca ABD, Suudi Arabistan’ı, küresel ekonomik istikrarın korunması, ABD dolarının egemenliğinin sürdürülmesi, Çin ile stratejik rekabetin yönetimi ve İran’ın etkisinin kontrol altında tutulması gibi konularda da kilit bir ortak olarak görüyor.

Bunun yanı sıra Suudi Arabistan, Arap-İsrail çatışmasında gerilimin azaltılması ve Filistin sorununa iki devletli bir çözüm bağlamında İsrail ile normalleşme çabalarının destekçisi konumunda. Bu bağlamda, Suudi Arabistan, ılımlı Arap ve Orta Doğu ülkelerinden oluşan bir bloğun lideri olarak ABD için önemli bir role sahip.

Gelecek yıllarda, hangi yönetim Beyaz Saray’da olursa olsun, ABD ile Suudi Arabistan arasında resmi bir savunma anlaşmasının yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. Hem Trump hem de Harris’in, ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında üçlü bir anlaşma peşinde koşacağı öngörülüyor. Suudi Arabistan, özellikle savunma alanında resmi bir anlaşmanın bu üçlü iş birliğinin bir parçası olmasında ısrar ediyor. Bu da Suudi Arabistan-ABD ilişkilerini, bir ortaklıktan ittifaka dönüştürebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

İran: Düşman

ABD ile İran arasındaki düşmanlık, 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana tam 45 yıldır devam ediyor. Bu düşmanlık, büyük ölçüde Tahran’ın tercih ettiği bir tutum olarak şekillenmiş durumda. Amerikalı diplomat Henry Kissinger bir zamanlar ABD ile İran’ın ulusal çıkarları doğrultusunda doğal müttefikler olması gerektiğini ifade etmişti. Ancak İran yönetimi için düşmanlık, 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık’ın ABD destekli bir darbe ile devrilmesinden bu yana tarihi bir mirasa dayanıyor.

Daha sonra İran-Irak Savaşı sırasında ABD’nin Saddam Hüseyin’e verdiği destek, İran’a yönelik yaptırımlar ve İslam Cumhuriyeti’nin İsrail karşıtı tutumu, ilişkileri daha da kötüleştirdi. ABD içinse bu düşmanlık, 1979-1981 yılları arasında yaşanan rehine kriziyle başladı ve İran’ın radikal örgütlere verdiği destekle pekişti. 2023 yılı itibarıyla İran’ın Orta Doğu’daki vekil ağları üzerinden İsrail’e yönelik koordine saldırıları, iki ülke arasındaki gerginliği daha da artırdı. Ayrıca İran’ın Donald Trump’a yönelik suikast planlarına karıştığına dair haberler de ABD kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.

Washington’da, medya, Kongre ve her iki parti nezdinde İran karşıtı tutum oldukça güçlü ve köklüdür. İran’ın bölgesel nüfuzunu genişletme çabaları ve teröre verdiği destek, ABD’nin İran’ı bir tehdit olarak görmeye devam etmesine neden oluyor. Bu düşmanlığın yakın vadede çözülmesi beklenmiyor.

Nüanslı yaklaşımlar

Trump ve Harris, Orta Doğu’daki İsrail, Suudi Arabistan ve İran ile olan ilişkilerde farklı yaklaşımlar sergileyeceklerdir. Bu üç ülke, “müttefik, ortak ve düşman” parametreleri altında değerlendirilse de her iki başkan adayı, iç politikaları ve küresel öncelikleri doğrultusunda bu ilişkileri farklı şekillerde yönetecekler.

Öncelikle, her iki lider için de dış politika, iç politika önceliklerinin gerisinde kalacaktır. Amerikan kamuoyunun ilgisi, Asya ve Avrupa gibi bölgelere daha fazla yoğunlaşmış durumda. Bu da Orta Doğu’nun, özellikle ABD başkanlarının acil politika gündemlerinde, daha düşük öncelik taşıyacağı anlamına gelir. Dolayısıyla, Orta Doğu politikası, Trump ve Harris’in başkanlığı altında süreklilik arz eden bir stratejik ilgi görmeyecek; daha çok diğer bölgelerdeki gelişmelere bağlı olarak ikinci planda ele alınacaktır.

Son yıllarda, Orta Doğu’daki gelişmeleri büyük ölçüde Hamas-İsrail ve İran-İsrail gerilimleri şekillendirdi. Biden yönetimi döneminde, ABD’nin bu olaylara tepkisi genellikle pasif kaldı ve bölgedeki gelişmeler büyük oranda Washington’un dışındaki güçler tarafından belirlendi. 2024’te Suudi Arabistan ile İran, Çin’in arabuluculuğuyla ilişkilerini normalleştirirken, Türkiye de bölgedeki ülkelerle – Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır ile – ilişkilerini yeniden kurmaya başladı.

Netanyahu şoför koltuğunda

Binyamin Netanyahu, Ocak 2025’e kadar Orta Doğu’daki dinamikleri şekillendiren en önemli lider konumunda olacak. Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve İran’la olası bir savaş mı yaşanacak, yoksa bu çatışmaların ardından bir düzen mi kurulacak? İsrail Başbakanı’nın bu süreçte alacağı kararlar, Trump veya Harris’in devralacağı Orta Doğu’nun nasıl bir görünüm sergileyeceğini doğrudan etkileyebilir. Özellikle, iki devletli bir çözümü sürekli reddeden Netanyahu’nun tutumu, ABD’nin Orta Doğu politikasını derinden etkilemeye devam edecek. Kongre’de 50’den fazla kez ayakta alkışlanan Netanyahu’nun, Washington siyasetinde önemli bir etkisi olduğu aşikâr.

Trump

Trump için dost ve düşman arasındaki çizgi keskin ve net. İsrail’i ve özellikle sağcı hükümetini güçlü bir şekilde destekleyecek, Filistin haklarını ise büyük ölçüde göz ardı edecektir. Trump, Suudi Arabistan’ı da sıkı bir şekilde destekleyecek; özellikle silah ticareti ve yüksek teknoloji sektörlerindeki ekonomik bağları güçlendirecektir.

İran konusunda Trump, başkan olduğu takdirde maksimum ekonomik baskı politikasına geri dönecektir. Tahran’ın kendisine karşı gelmesi durumunda güç kullanmaktan çekinmeyeceğini de belirtecektir. İlk başkanlık döneminde, İranlı General Kasım Süleymani’ye yönelik suikast, Trump’ın bu kararlılığını gösteren bir örnekti. Ayrıca, Trump’a yönelik İran kaynaklı bir suikast planı olduğu bilgisi de Trump’ın İran’a karşı daha saldırgan bir tutum sergilemesine yol açabilir.

Fakat Trump, dış politikadaki ana odağını farklı bir yere kaydırabilir: O da Çin. Trump, Vladimir Putin’in Rusya’sını düşman olarak görmüyor. Ukrayna’daki savaşı büyük ölçüde Rusya’nın şartlarına göre çözmeyi ve Moskova ile ilişkileri yeniden inşa etmeyi tercih edebilir. Trump ayrıca, ekonomik yaptırımların yaygın kullanımına özellikle Amerikan dolarının küresel rezerv para birimi olarak gücünü zayıflattığını savunarak karşı çıkmıştı. Bu çerçevede, İran ve Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara karşı eleştirilerini daha da artırabilir.

Sonuç olarak, Trump, İran’a karşı baskıyı arttıracak, tehditler savuracak, ancak İran’ın müzakere masasına gelmesi durumunda anlaşma yapmaya açık olacaktır.

Harris

Harris, Orta Doğu’ya daha nüanslı bir yaklaşım getirecektir. Trump’ın “dost ve düşman” üzerine kurulu siyah-beyaz yaklaşımının aksine, Harris daha dengeli ve ince bir politika izleyecektir. Harris, İsrail’e güçlü bir destek vermeye devam edecektir, ancak İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki saldırgan tutumlarını eleştirmekten de çekinmeyecektir. İki devletli çözümü yeniden canlandırmak için İsrail’e baskı yapmaya çalışacak ama bu çabanın başarılı olup olmayacağı belirsiz.

Harris’in Suudi Arabistan’la ilişkisi de Trump’la kıyaslandığında daha mesafeli olabilir. ABD’nin Suudi Arabistan’a verdiği desteği devam ettirecek olsa da insan hakları ve demokrasi konularında daha sert bir söylem benimsemesi muhtemel. Ancak, küresel enerji piyasalarındaki dengeyi ve bölgesel güvenliği sağlama konusunda Suudi Arabistan’la iş birliği sürecektir.

İran konusunda Harris, nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmak ve diplomatik çözüm yollarını önceliklendirmek isteyecektir. Trump’tan farklı olarak, Harris’in doğrudan askeri müdahalelere başvurma olasılığı daha düşük. Bunun yerine, diplomasi ve yaptırımları bir arada kullanarak İran’ı kontrol altında tutmayı tercih edecektir.

Harris yönetimi muhtemelen İsrail, Suudi Arabistan ve İran ile ilişkilere daha nüanslı bir yaklaşım getirecektir. Trump’ın benimsemeye eğilimli olduğu siyah-beyaz bakış açısından yoksun olacaktır. Harris İsrail’e güçlü bir destek verdi ve vermeye de devam edecektir. Ancak muhtemelen İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki aşırı saldırgan eylemlerini eleştirerek bunu yumuşatacak ve iki devletli bir çözüm için müzakerelere geri dönmeleri için İsraillilere baskı yapmaya çalışacak, bu da muhtemelen başarısız olacak.

Suudi Arabistan’ın sağlam bir ortağı olacak ve Başkan Joe Biden’ın ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında üçlü bir anlaşma sağlama çabalarını sürdürmeye çalışacaktır. Fakat Harris’in Suudi ve diğer Körfez liderleriyle Trump’ın sahip olduğu sıcak ve güçlü kişisel ilişkilere sahip olması beklenmiyor.

İran konusunda, Biden döneminde öne çıkan yaptırımların kısmi olarak uygulanmasını sürdürecek ve ortaya çıkmaları halinde diplomatik atılımlar peşinde koşmaya devam edecektir.

Bağlayıcı olmayan açıklamalar

Seçimin son haftalarında hem Harris hem de Trump, kendilerinden önce pek çok adayın yaptığı gibi, dış ve iç politikayı kapsayan pek çok konuda muğlak kalacak gibi görünüyor. Her iki aday da göreve geldiklerinde ellerini kollarını bağlayabilecek herhangi bir şey söylemekten kaçınacak ve mümkün olduğunca seçmenleri ya da seçmen kitlelerini yabancılaştırmamaya dikkat edecektir.

Ve kim kazanırsa kazansın, seçimden sonra hangi yönetim kurulursa kurulsun üst düzey pozisyonlara kimin atanacağı hala belli değil. Washington’da bunun neden önemli olduğunu ortaya koyan bir deyiş vardır: “Personel politikadır.” Trump için bu özellikle önemli bir soru zira dış politika danışmanlarının çoğu kendisinden çok daha geleneksel muhafazakâr ve şahin.

Dış politikasını ne ölçüde şekillendirecekleri ve kararların ne kadarının başkanın kendisi tarafından alınacağı son derece önemli olabilir. Trump’ın kafasına estiği gibi davranması ve öngörülemez olmaktan gurur duyması, ana etkiyi kendisinin elinde tutacağına dair bahse girebileceğim anlamına geliyor.

Harris’in başkanlığında hem küresel hem de Orta Doğu’daki yaklaşımlar daha öngörülebilir olacaktır.

Trump kazanırsa, öngörülemezliği bir nimet mi olacak yoksa zaten istikrarsız olan Orta Doğu’ya yeni bir istikrarsızlık unsuru mu ekleyecek?

Ortadoğu

Suudi Arabistan ile BAE arasındaki gerilim finans devlerini ürküttü

Yayınlanma

Suudi Arabistan ile Birleşik Arab Emirlikleri arasındaki güç mücadelesinin tırmanması, Wall Street merkezli çok uluslu dev finans kuruluşlarını acil durum senaryoları hazırlamaya yöneltti. Egemen varlık fonlarının toplam büyüklüğü 3 trilyon doları aşan iki Körfez ülkesinin ekonomik rekabeti, küresel bankaların iki ortak arasında seçim yapmak zorunda kalma endişesini artırıyor.

Suudi Arabistan ile Birleşik Arab Emirlikleri (BAE) arasında giderek büyüyen nüfuz ve ekonomi odaklı anlaşmazlık, küresel finans dünyasında endişeleri artırdı.

Bloomberg’in konuya vakıf üst düzey yöneticilere dayandırdığı haberine göre aralarında Goldman Sachs Group, Morgan Stanley, BlackRock ve Brookfield’ın da yer aldığı dünyanın önde gelen banka ve varlık yönetim şirketleri, iki Körfez ülkesi arasındaki ilişkilerin daha da bozulması ihtimaline karşı acil durum planları hazırlamaya başladı.

Yöneticiler, Basra Körfezi’nin en büyük iki ekonomisi arasındaki gerilimin küresel finans kuruluşlarında ciddi kaygı yarattığını ifade etti. Wall Street temsilcileri, iki müttefik arasındaki rekabetin sertleşmesi halinde çapraz ateşte kalmaktan endişe duyuyor.

Söz konusu şirketler uzun yıllardır hem Suudi Arabistan hem de BAE pazarındaki faaliyetlerini genişletmek için yoğun çaba gösteriyor. İki ülkenin kontrol ettiği egemen varlık fonlarının toplam büyüklüğü 3 trilyon doları aşarken, Riyad ve Abu Dabi yönetimleri son yıllarda yapay zeka, finans ve altyapı sektörlerine milyarlarca dolarlık yatırımlar gerçekleştirdi.

Bloomberg, kaygıların boyutunu şu ifadelerle aktardı:

“Kaygılar, bazı küresel yatırım bankalarının ve bölgedeki en az bir hükümetin yetkililerinin, ekonomik rekabetin daha da sertleşmesi durumunda nasıl hareket edeceklerini belirlemek üzere kurum içi değerlendirmeler yapmasına yol açacak kadar yüksek.”

Yöneticiler, iki ülke arasında doğrudan bir askeri çatışma beklemediklerini ancak tarafların daha iddialı ve uzlaşmaz tutumlar benimsemesi durumunda, gelecekte Riyad ile Abu Dabi arasında çok daha zorlu tercihler yapmak zorunda kalabileceklerini belirtiyor.

Risk yönetimi şirketi Crownox’un Üst Yöneticisi Hussein Nasser-Eddin de iki ülke arasındaki gerilimin göz ardı edilmemesi ve gelişmelerin yakından takip edilmesi gerektiği uyarısında yer verdi.

Riyad ve Abu Dabi’den güvence açıklamaları

Tansiyonun yükselmesine rağmen her iki ülkeden de resmi olarak ilişkilerin normal seyrinde devam ettiğine dair açıklamalar geliyor.

BAE’li bir yetkili Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Riyad ile Abu Dabi’nin “önemli ticaret ve yatırım akışlarıyla desteklenen, köklü ve güçlü ekonomik ve ticari bağlarını sürdürdüğünü” ifade etti.

Yetkili ayrıca BAE Ekonomi Bakanlığına banka transferleriyle ilgili ulaşmış herhangi bir şikayet yer almadığını belirtti.

Suudi Arabistan Merkez Bankası ise yazılı açıklamasında, ülkenin finans sektörünün “güçlü bir düzenleyici çerçeve içinde faaliyet gösterdiğini ve belirli ülkelere yönelik doğrudan herhangi bir kısıtlama bulunmadığını” kaydetti.

Çalışma vizeleri hakkında bilgi veren Suudi bir yetkili ise vizelerin işverenlerin talepleri doğrultusunda verilmeye devam ettiğini ve uygulama prosedürlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığını bildirdi. Ancak aynı yetkili, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ikili ilişkilerin geleceğine dair soruları yanıtsız bıraktı.

Resmi güvencelere karşın sahada farklı gelişmelerin yaşandığı kaydediliyor. Financial Times gazetesi, geçen hafta yayımladığı haberinde Suudi Arabistan’ın BAE’deki hesaplara gönderilen bazı para transferlerini geciktirdiğini veya engellediğini öne sürmüştü.

Gazeteye konuşan kaynaklar, Suudi bankalarından BAE’deki şirket ve kişilere ait hesaplara yapılan transferlerin mayıs ayından bu yana çoğunlukla herhangi bir gerekçe gösterilmeden iade edildiğini ya da bekletildiğini aktarmıştı.

Yemen, Sudan ve İran başlıklarında derin ayrışma

İki ülke arasında uzun süredir devam eden nüfuz rekabeti, 2025’in sonlarında ve 2026’nın ilk aylarında Yemen’de belirgin bir kırılmaya yol açtı.

2015 yılında Husi milislerine karşı ortak askeri operasyon başlatan iki müttefik, daha sonra karşı karşıya geldi. BAE destekli ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyinin Yemen’in güneyinde bağımsızlık ilan etme girişimi üzerine Suudi Arabistan, bölgedeki Emirlik destekli milisleri hedef alan askeri adımlar attı.

Bu gerilimin ardından BAE, Yemen’deki askeri misyonunu sonlandırdığını duyurdu.

İki başkent arasındaki anlaşmazlık Sudan’da da kendini gösterdi. Riyad yönetimi, BAE’nin Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) verdiği desteğe açıkça karşı çıkarak Sudan ordusunu ve resmi devlet kurumlarını destekleme kararı aldı.

Bölgesel güvenlik politikalarında, özellikle İran ile ilişkiler konusunda da ciddi görüş ayrılıkları yer alıyor. ABD’nin Tahran’daki rejimi devirme odaklı baskı politikasının sonuçsuz kalmasının ardından Suudi Arabistan, kendi güvenliğini önceleyerek İran ile doğrudan diyalog zeminini tercih etti.

Bloomberg, mayıs ayındaki haberinde Suudi Arabistan’ın, BAE tarafından gündeme getirilen “İran’a karşı koordineli ve ortak bir Körfez askeri saldırısı düzenlenmesi” yönündeki çağrıyı reddettiğini yazmıştı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran ABD’nin Hürmüz Boğazı geçiş ücretini “yüksek” buldu

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden yüzde 20 güvenlik ücreti talep edeceğini duyurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bu oranı yüksek bulduğunu açıklarken, İran parlamentosuna boğazın yönetimiyle ilgili yeni bir yasa tasarısı sunuldu.

ABD ile İran arasında şubat ayında başlayan askeri çatışmalar, haziran ayındaki kısa süreli ateşkes girişiminin ardından yeniden alevlendi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ticareti ve askeri dengeleri sarsacak yeni kararlar açıklamasına, Tahran yönetiminden diplomatik, askeri ve yasa koyucu düzeyde sert yanıtlar geldi.

ABD Başkanı Donald Trump, 13 Temmuz Cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukasını yeniden tesis ettiğini, diğer ülkeler için ise seyrüsefer serbestisinin korunacağını duyurdu.

Trump, Washington’ın bundan böyle “Hürmüz Boğazı’nın Muhafızı” olarak anılacağını belirterek, bölgedeki seyrüsefer güvenliğini sağlama maliyetlerini karşılamak amacıyla boğazdan taşınan tüm kargoların değerinin yüzde 20’sinin ABD’ye ödenmesini talep etti.

Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda, “ABD bundan sonra Hürmüz Boğazı’nın Muhafızı olarak bilinecektir. Adalet gereği, dünyanın bu son derece istikrarsız bölgesinde güvenlik ve emniyeti sağlama işinin gerektirdiği her türlü maliyeti karşılamak üzere, sevk edilen tüm kargolardan yüzde 20 oranında geri ödeme alınacaktır” ifadelerini kullandı.

Ablukanın resmi olarak 15 Temmuz Salı günü ABD Doğu Yaz Saati ile 16.00’da başlayacağı bildirildi.

Arakçi: Yüzde 20 çok fazla, biz adil olacağız

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada Trump’ın ücret talebine yanıt verdi. Arakçi, “ABD Başkanı kesinlikle haklı. Ticari gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli ve emniyetli geçişini sağlayan her kimse, bu hizmetin karşılığında bir tazminat almalıdır. Ancak yüzde 20 elbette çok fazla. Biz adil olacağız” dedi.

Arakçi ayrıca, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın “sonsuza dek tek koruyucusu” olduğunu ve bu statüsünün değişmeyeceğini vurguladı.

ABD Kongresine resmi savaş bildirimi

Başkan Trump, geçen hafta Kongreye gönderdiği iki sayfalık resmi mektupla, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarını yeniden başlattığını bildirdi.

Savaş Yetkileri Yasası uyarınca, askeri harekatın başlamasından sonraki 48 saat içinde Kongreyi bilgilendirmekle yükümlü olan Trump, mektupta saldırıların 7 Temmuz Pazar günü başladığını kaydetti.

Trump mektubunda, “Bu saldırılarda ABD kara unsurları yer almamaktadır. Saldırılar sınırlı, ölçülü, planlı ve sivil kayıpları en aza indirecek şekilde tasarlanmış ve icra edilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Savaş Yetkileri Yasası çerçevesinde yapılan bu bildirim, Pentagon’a Kongre onayı olmaksızın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) bölgesinde 60 gün boyunca askeri güç kullanma yetkisi tanıyor. Bu süre gerektiğinde başkan tarafından 30 gün daha uzatılabiliyor.

Trump, daha önce NATO zirvesinde yaptığı açıklamada da iki ülke arasındaki ateşkesin “sona erdiğini” ilan etmişti. CENTCOM, geçen hafta İran sınırları içindeki 300’den fazla hedefe dört dalga halinde saldırı düzenlendiğini açıkladı.

Savaşta bir ilk: ABD insansız deniz araçlarıyla liman vurdu

Askeri operasyonların pazar gecesi düzenlenen son dalgasında, ABD ordusu muharebe tarihinde bir ilke imza atarak intihar tipi insansız deniz araçlarını (USV) kullandı.

CENTCOM tarafından pazartesi günü yapılan açıklamada, Saronic şirketi tarafından üretilen üç adet “Corsair” tipi otonom deniz aracının, İran Deniz Kuvvetleri’nin karargahı konumundaki Bender Abbas Deniz Üssü’ne yönelik saldırıda kullanıldığı bildirildi.

Saldırıda üste yer alan bir gemi bakım tesisi ile bir denizaltının hedef alındığı belirtildi. CENTCOM, “Dün gece düzenlenen saldırılar, İran’ın ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını sürdürme kabiliyetini sekteye uğratmıştır” açıklamasını yaptı.

Teksas merkezli savunma sanayi firması Saronic tarafından geliştirilen 7,3 metre (24 feet) uzunluğundaki Corsair otonom tekneleri, yaklaşık 450 kilogram (1000 pound) faydalı yük taşıyabiliyor ve 35 knotun üzerinde hıza ulaşabiliyor.

Bu araçlar, ABD Deniz Kuvvetleri’nin yapay zeka ve insansız araçlar görev gücü kapsamında mart ayı sonundan bu yana CENTCOM bölgesinde görev yapıyordu.

Devrim Muhafızları iki petrol tankerini vurdu

Bölgedeki çatışmalar sürerken, İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı’nda iki dev petrol tankerinin vurularak devre dışı bırakıldığını açıkladı.

Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada, tankerlerin İran’ın güvenlik uyarılarını dikkate almadığı, navigasyon sistemlerini kapattığı ve yasa dışı bir rota kullanarak mayınlı alana girdiği belirtildi.

Açıklamada, tankerlerin ABD tarafından yönlendirildiği iddia edilerek şu ifadelere yer verildi:

“ABD ordusu, birkaç saat önce bazı gemileri kışkırtarak bu rotayı kullanmaya sevk etti. Saldırgan düşmanla işbirliği yapmak ve mayınlı koridordan geçmek, pişmanlık ve kayıptan başka bir sonuç doğurmaz. Bu durum Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını geciktirecek ve küresel bir enerji krizine yol açacaktır.”

İran Hürmüz Boğazı Yönetim Ofisi ise boğazdaki geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını, geçişlerin ancak özel izin belgesiyle mümkün olabileceğini duyurdu.

Son iki günde ABD’nin Bender Abbas, Buşehr, Sirik, Keşm, Cask, Konarek ve Çabahar’daki ekonomik ve sivil altyapı tesislerini hedef alan saldırılar düzenlediği bildirildi.

İran Meclisine yeni Hürmüz yasası sunuldu

ABD’nin bölgedeki askeri hareketliliğine karşı İran parlamentosu da yasal bir adım attı.

İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, “Hürmüz Boğazı ve Körfez’de Güvenlik ve Sürdürülebilir Kalkınma İçin Stratejik Eylem” başlıklı yasa tasarısının resmi olarak meclise sunulduğunu açıkladı.

Azizi, bu tasarının ilk adım olduğunu ve bunu “düşmanı pişman edecek” yeni önlemlerin izleyeceğini belirterek, “İran Meclisi, başta Hürmüz Boğazı’nın yönetimi olmak üzere kırmızı çizgilerimizi savunma konusunda kararlıdır” dedi.

Silahlı Kuvvetler Genel Karargahına bağlı Hatemü’l-Enbiya Karargahı da bir açıklama yaparak, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nın yönetimine müdahale etmesine asla izin verilmeyeceğini duyurdu.

Karargahtan yapılan açıklamada, “ABD’nin bölge yönetimine müdahale etmeye yönelik maceraları, bölge güvenliğini, uluslararası ticareti ve petrol tankerlerinin geçişini ciddi şekilde tehlikeye atmıştır” denildi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.

Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.

“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”

İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.

Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.

Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.

“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”

İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.

İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.

Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.

“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.

Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.

“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”

Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.

Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.

Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.

Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.

Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.

“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”

Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.

Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.

Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.

“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”

Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.

İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.

“Lübnan adına karar vermiyoruz”

İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.

“Trump’ın iddiaları yalandır”

ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.

Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.

“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”

ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English