Bizi Takip Edin

Görüş

Trump’a suikast girişimi; gerçekleşen kehanet, Amerika’nın sağı/solu

Avatar photo

Yayınlanma

ABD; kurumsal nizamının köşe taşlarını tutanların akıbetleri ve dünyanın yönelimini de etkileyecek politikalar bakımından büyük önem taşıyan bir başkanlık seçimine giderken, pek çok uluslararası gözlemcinin ‘kehaneti’ gerçek oldu. Amerikan kurumsal yapısını 2016-2020’deki ilk dönem başkanlığında salladıktan sonra 5 Kasım 2024’te yeniden seçilmeye oynayan Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin Wisconsin’deki Ulusal Kongresi’nin hemen öncesinde ölümden döndü.

Trump, 14 Temmuz’da (TSİ) cumartesi gününü pazara bağlayan gece Butler, Pennsylvania’daki mitinginde suikast girişimi atlattı. Son anda başını çevirdiği için sağ kulağını delen kurşundan şans eseri kurtuldu. Tetikçisi, ABD gizli servisinin keskin nişancısı tarafından tek kurşunla kafasından vuruldu. Trump yerine 50 yaşındaki Corey Comperatore hayatını yitirdi, iki kişi de yaralandı.

Suikast girişiminin icrası, tetikçisi ve gizli servisin akıllara durgunluk veren başarısızlığı eşliğinde 5 Kasım seçimi hesapları dahil pek çok tartışma ortalığı kaplamış durumda.

Öncelikle belirtmeli; başkanlara suikastlara alışık ABD için Trump’ın canına kast edeni, siyasal şiddete dair tartışmalar, ana akım medyanın tutumu ve bu tutumla şekillenen kamuoyu algıları açısından şimdiden ibret-i alemlik oldu.

Narsistik kişiliğiyle Trump’ın kendi kendini vurdurduğunu iddia edenler, ‘kurşun birkaç milim şaşsa…böyle bir riski kim alır? Hele Trump!’ sorusunu hiç düşünmüyor. Trump’ın kurtulmasını ‘siyasi olarak işine yaradı’ diye karşılayanlar, adamın hakikaten ölebileceğini hesaba katmıyor. Cumhuriyetçilerden sürekli ‘komplocu’ diye şikayet eden Demokratların işlerine gelen komploların ‘hevesli alıcıları olmalarını’ hiç saymıyorum.

Son tahlilde bütün siyasi hesaplar yeniden güncelleniyor. 27 Haziran’da faciaya dönen başkanlık münazarasında Trump karşısında açıkça ‘bunaklık’ sendromları göze batan Demokrat Başkan Joe Biden’ın adaylığından ‘kurtulma’ fırsatı da dahil…

TANIDIK SÖYLEMLER; NÜFUSUN YARISINA ‘TERÖRİST’ VE ‘NAZİ’ DEMEK

Amerikan siyasi tarihi başkanlara suikast ve suikast girişimleri bakımından zengin. Abraham Lincoln’den John F. Kennedy’ye, Theodore Roosevelt’ten Ronald Reagan’a uzanan bir dizi örnek mevcut. Trump vakası ise ABD siyaset ve sosyolojisinin 21’inci yüzyılda geldiği yeri yansıtıyor.

Trump ilk başkanlık döneminde kurumsal nizamın bir türlü ‘sindiremediği’ isim oldu. Başkanlığının sonlarına doğru bürokrasinin önde gelenleri ona nasıl ‘başkanlık yaptırmadıklarını’ anlattıkları makaleler bile yazmıştı. Trump’ın 2020’de kaybettiği seçime Demokratik Parti’nin kontrolündeki minik bir ‘isyan hali’ eşliğinde gidilmişti. Joe Biden’ın sandıktan çıkışı ve 6 Ocak’ta seçim sonuçlarına itirazın vardığı yer olan yine bir acayip Kongre baskını herkesin malumu. Biden 20 Ocak 2021’de başkanlık yeminini edince kurumsal nizam da rahat bir nefes almıştı.

Doğrusu tam tahmin ettiğim oldu. O dönemde ya Trump’ın yahut Trump’ı ‘aşacak’ devamcısının geleceğini öngörmüştüm. Nitekim Trump, Cumhuriyetçi Parti içindeki çatlakları kapatarak 2024 seçiminin adayı oldu. Biden’ın Adalet Bakanlığı’nın hakkında açtığı, kimileri tuhaf eyalet yasalarına dayalı eski defterleri içeren davalar da önünü kesmedi.

Dolayısıyla, ‘aday Trump’ın başına bir iş geleceği öngörüsünde bulunan ben dahil pek çok gözlemci için suikast girişimi beklenen bir gelişmeydi. Taşlarını döşeyenler ortadadır…

Joe Biden 6 Ocak Kongre baskını sonrası nüfusun Trump’ı destekleyen neredeyse yarısına yakın Amerikalı için ‘terörist’ yakıştırması bile yapmıştı. Biden, dört yıl sonra geçkin yaşında yeniden Trump’ın rekabeti ile karşı karşıya kalınca ‘Amerikan ulusunun ve Amerikan demokrasisinin tehdit altında olduğu’ söylemini benimsedi. Demokratik parti çevreleri Trump’a oy veren Amerikalıları ‘nazi’ ilan etti. Açıkçası algıları ve verdikleri tepkiler üzerinden küçümsenen, cahil görülen Cumhuriyetçi kitle ile bugün gelinen noktada ‘şehirli’, ‘aydın’ tabir edilen kitle arasında özünde ne fark olduğunu kestirmek zor. Zehirli algılar ikliminin siyasal şiddete davetiye çıkarmaması şaşırtıcı olurdu.

Tahmin edileceği gibi Biden, rakibinin atlattığı suikast girişiminin ardından kısa süreliğine ‘birleştirici lider’ karakterine büründü. Hatta X hesabından şöyle yazdı: “Aynı fikirde olmasak da düşman değiliz. Bizler komşuyuz, arkadaşız, iş arkadaşıyız, vatandaşız ve en önemlisi de Amerikalı dostlarız. Birlikte durmalıyız.”

Sözlerinin nasıl algılandığını 50 yılı aşkın kariyeriyle emektar aktör James Woods’un X hesabından verdiği yanıttan çıkarmak mümkün: “Yani biz Nazi değil miyiz? Hangisi, seni lanet riyakar?”

Eskiden Demokratları destekleyen, sıtkı sıyrılıp bağımsız olan ve anlaşılan artık Trump’ı açıkça destekleyen Woods, ‘çantacı, keş oğluyla birlikte yarım asırdır Amerika’yı vampir gibi sömürdüğünü’ söylediği Biden’ı ‘Amerikan işçilerine savaş açmakla’ da itham ediyor.

AMERİKA’NIN YANDAŞ MEDYASI

Bu reaksiyonlarda neoliberal Demokrat elitleri yankılayan Amerikan ‘yandaş medyasının’ rolü büyük. Suikast girişimi karşısında editoryal anlamda ‘kedi’ye kedi dememe’ haline insan şaşırmadan edemiyor:

CNN: ‘Trump PA mitingindeki olayda yaralandı’

Los Angeles Times: ‘Trump, Pennsylvania’da kalabalıktan gelen yüksek sesler üzerine sahneden indirildi’

NBC: ‘Gizli Servis, Pennsylvania mitinginde duyulan patlama seslerinin ardından Trump’ı sahneden indirdi’

USA Today: ‘Trump, eski başkan ve kalabalığı ürküten yüksek seslerin ardından gizli servis tarafından eyaletten çıkarıldı’

NYT: ‘Mitingde açılan ateş sonrası Trump güvende; şüpheli öldürüldü’

Yine de ‘yandaş medyanın’ hislerine tercüman olacak muazzam başlığı atmaya cesaret eden yerel bir yayın oldu: The Sunday Denver Post. Trump’a suikast girişimini, ‘Silahlı saldırgan saldırıda öldü’ başlığıyla duyurdu.

Esasında, ABD yandaş medyasının siyasal şiddetle ikiyüzlü ilintisi ne yeni ne de salt Gazze veya Ukrayna gibi dünya işlerinden ibaret. 2020 Mayıs’ında George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle tetiklenen olaylarda, tarihsel hafızayı yok eden post-modern şiddete övgü düzen de yine onlardı. Vandalizm ve yağma olayları ayyuka çıkmışken, bir CNN muhabiri alev alev yanan bir binanın önünde dururken, ‘ateşli ama çoğunlukla barışçı protestolar’ diye altyazı konması epey dalga konusu olmuştu.

ABD’nin paranın ve anlatının (narrative) belirlediği iki partili sistemini Cumhuriyetçiler ve Demokratlar 50-50 ‘kırışır’. Ancak medyayı ezici biçimde Demokratlar kontrol ediyor. Ve artık ‘anlatıları’ zorda. Gallup’un yakın zamandaki anketine göre Amerikalıların %39’ı medyaya hiç güvenmiyor. Demokratların yüzde 58’i ise büyük ölçüde veyahut orta derecede güveniyormuş.

Velhasıl medya endüstriyel kompleksinin bütün silahlarını Trump’a doğrulttuğu düşünülürse, canına kast edilmesinde ‘medya motivasyonu’ aramamak zor.

‘YALNIZ KURTLAR’ DÖNEMİ VE BİRDEN FAZLA SUİKASTÇI İDDİALARI

Gizli servisinin keskin nişancısının öldürdüğü tetikçinin kimliği Pennsylvania, Bethel Park’tan 20 yaşındaki Thomas Matthew Crooks olarak açıklandı. Crooks’un ‘sosyal medya kaydı’ olmadığı söyleniyor. Silinmiş olabileceğini iddia edenler var. Geride manifesto bırakmamış. Cumhuriyetçi Parti’ye kayıtlı olduğu iddia edildi ama Demokratik kampanyaya bağış yaptığı anlaşıldı. Trump’tan nefretini dile getirdiği videoları var.

Okulda ‘itilip-kakılanlardan’ olduğu söyleniyor. Eski sınıf arkadaşları hiçbir hedefi vuramadığı için okulun atıcılık takımına alınmadığını anlatmış. Yaşının genç olması mevzuyu izah etmiyor. Zira 20 yaşında gençler askerlik yapıyor, keskin nişancı olabiliyorlar. ABD’de okulda itilip kakılan tipler ise genelde başkanları değil arkadaşlarını ve öğretmenlerini vuruyorlar.

FBI şimdilik ‘tek başına hareket ettiğini’ söylüyor. Ancak Slovakya’da geçen mayısta Başbakan Robert Fico suikast girişiminden aşina olduğumuz ‘yalnız kurt’ denklemi doğrusu çok daha tuhaf görünümler alıyor.

Crooks, gizli servis ajanları ve polislerle dolu bir alana merdiveni ve AR-15 saldırı tüfeğiyle elini kolunu sallayarak gelmiş. Miting alanının çevresindeki bina kompleksinin konuşmacı kürsüsüne en yakınında olan barakaya, yani Trump’ın bulunduğu yere 130-150 metre mesafeye konuşlanmış. Merdivenle çatıya çıktığını, süründüğünü görüp polisi ve gizli servisi uyaranların sayısız ifadeleri ve ayrıca videoları var!

Son olarak CNN’e konuşan Butler bölgesi Şerifi Michael Slupe, bir polisin bir meslektaşının yardımıyla çatının kenarına tırmandığını, tetikçinin silahını kendisine doğrultmasıyla canını korumak için geri atladığını söyledi. Crooks hemen ardından soğukkanlılıkla bir de Trump’a ateş açmış. Trump’ın vurulma hologramı, canını kılpayı kurtardığını sergiliyor. Genç tetikçi, atıcılık takımına alınmayınca  çok talim yapmış olmalı!

HOLİVUT’UN GİZLİ SERVİSİ, AMERİKA’NIN GİZLİ SERVİSİ

Gizli Servis’in hareket biçimi ‘ihmal’ sınırlarını aşıp ‘göz yumma’ izlenimi yarattığı için haliyle spekülasyonlara yol açıyor. Hele de Hollywood senaryolarından bildiğimiz dillere destan ajanlar düşünülürse…

Bazı yetkililer, ateşin Gizli Servis’in güvenlik çemberinin dışından açıldığını söylemiş. Buna gülenler böyle bir etkinlikte sadece belli bir bölge değil tüm koruma kurallarını gizli servisin belirlediğini anımsatıyor. Zaten tetikçinin orada ne aradığı başlı başına bir soru. Eski CIA analisti Larry Johnson, “Olaydan önce bile oraya (barakanın çatısına) bir Gizli Servis ajanı yerleştirmeleri gerekirdi. Ama yapmadılar” diyor.

Tam 8 el ateş açılabilmesi bir başka tuhaflık! Uzmanlar bunun profesyonel bir tetikçiden beklenmeyecek bir hareket olduğunu belirtiyor.

Eski Pentagon müsteşarı, güvenlik stratejisi ve teknoloji uzmanı Stephen Bryen, akustik ve balistik kanıtların ilk incelemesine atıf yaparak Kennedy suikastı ile paralelliklere işaret ediyor. Buna göre, Denver’daki Colorado Üniversitesi Ulusal Medya Adli Tıp Merkezi Direktörü Catalin Grigoras ve Kıdemli Araştırma Görevlisi Cole Whitecotton’ın olay yerinde kaydedilen seslere dayanarak yaptıkları analiz; biri gizli servis keskin nişancısı olmak üzere 3 tetikçi olasılığına işaret ediyor. Tabii farklı yerden gelebileceği söylenen ateş sesi, bir başka gizli servis keskin nişancısına da ait olabilir.

Amerikan deniz piyadelerinin eski mensubu olan güvenlik ve dış politika analisti Brian Barletic, Trump’ın üzerinde dalgalanan dev Amerikan bayrağının potansiyel bir suikastçı için rüzgar hızını ve yönünü gösteren ideal koşulları sağladığını belirtiyor. Barletic, normalde gizli servisin buna izin vermeyeceğine dikkat çekiyor.

Diğer yandan suikastçının hiç profesyonel davranmadığını ve ‘öteki dünyaya tek yön bilet aldığını’ belirten Barletic, Trump’ı vurmayı başarmasını ‘tüfekle ateş tecrübesine karşılık taktiksel eğitiminin azlığına’ yoruyor ve FBI’ın istihbarat işlerinde yaklaşıp eğittiği ve silah/patlayıcı sağladığı bilinen şahıslara atıf yapıyor.

“Eğer izleyiciler suikastçının bariz bir atış pozisyonuna geçtiğini gördüyse, dürbünlü eğitimli keskin nişancılar da kesinlikle görmüştür” diyen Barletic’e göre, “ABD Gizli Servisi’nin sistematik olarak bu kadar beceriksiz olduğuna inanmak zor.”

Larry Johnson da iki sonuç çıkarıyor: “Ya Gizli Servis tamamen beceriksizdir ve sadece işini yapmamıştır, ya da çalışanları suikast girişiminin planlanmasına dahil olmuştur.”

Amerikan gizli servisi ve sorumlu direktörü Kimberly Cheatle bu yazı yazılırken henüz istifa etmemişti. Trump’a suikast girişimi, bir süredir koruma talepleri Biden’ın İç Güvenlik Bakanı Alejandro Mayorkas’tan geri dönen Robert Kennedy Jr.’a hiç olmazsa koruma sağlanmasıyla sonuçlandı.

FBI saldırıyı ‘suikast girişimi ve iç terör eylemi’ olarak soruşturuyor. Ne ki, FBI üst düzeyinin son yıllarda söyledikleri yalanları Kongre soruşturmalarında itiraf etmek zorunda kaldıkları (Rusyagate-Hunter Biden laptop vakası) bir ortamda kuruma güvensizlik hakim. Kimileri Kongre gözetiminde soruşturma talep ediyor.

Bu koşullarda aile geçmişiyle düşünüldüğünde başkan adayı Robert Kennedy Jr’ın hislere tercüman olmadığını kim iddia edebilir: “150 metre ötede korunmasız bir çatı. Çok sayıda tanık Gizli Servis’e bağırıyor. 3-4 dakika çekim yapıyorlar. Tüfekli bir adamın sürünerek geldiğini ve nişan aldığı da görülüyor. Gizli Servisinizi alın ve ..çınıza sokun!”

MEŞHUR SORU: KİM FAYDALANIYOR…

‘Trump alerjisi’ ile burun kıvırmak elbette mümkün fakat Trump’ın cesaretini de görmezden gelmek zor. Pek çok insanın o durumda yapamayacağını yaptı. Vurulduğunda sersemleyip yere kapandıktan sonra korumalar tarafından kürsüden minibüsüne götürülmeden önce dimdik doğrulup zafer yumruğunu kaldırdı, gitmek istemedi ve ‘savaş, savaş, savaş’ diye bağırdı. Kimilerinin dalga geçtiği kısa boylu kadın korumaların da kapatamadığı cüssesiyle daha da görünür olan bu kareler şimdiden ikonlaştı.

Nitekim Trump olayın şokuyla programını değiştirmedi, gizlenip saklanmadı. Milwaukee, Wisconsin’deki’de pazartesi günü başlayan Cumhuriyetçi Parti Kongresi’nde kahramanlar gibi karşılandı. Her şeyin üzerine başkan yardımcılığı adaylığına da J.D. Vance’ı seçtiğini duyurdu.

Demokrat cephede Biden’ın bunaklık sorunu ve adaylıktan çekilmeme ısrarının yarattığı sancılar düşünülürse, Trump’ın 5 Kasım seçimlerini garantilediği görüşü anlaşılır. Ben ‘şapkadan tavşan çıkarmakta’ mahir Amerikan sisteminde daha temkinli olmak taraftarıyım.

Suikast girişimi; anket verileri eşliğinde ‘çekil’ baskılarının arttığı Biden’ın soluklanmasını sağladı. CNN, Biden’a çağrılarının ‘durduğuna’ işaret ediyor. Kamala Harris gibi başarısız bir figürü ‘allayıp pullamak’ başlı başına zorluklar barındırırken, Biden’ın ‘kaybetme riski’ karşısında Obama-Clinton-Pelosi+müesses nizam ortaklığı pes etmeyecektir. Özellikle teknoloji sermayesinin Elon Musk öncülüğünde Trump’a yöneldiği bir ortamda bağışçılar kritik önem taşırken… Demokratik Parti’nin Kongresi 19-22 Ağustos’ta Chicago, Illinois’da. ‘O zamana kadar kim öle kim kala’ hesabı…

AMERİKAN DÜNYASI; AŞIRI SAĞCILIK VE ‘İLERLEMECİLİK’…

Neticede tüm bu yaşananlar bakınca; Amerikan müesses nizamı neoliberal modelini dünyaya dayatırken neocon projelerin başarısızlığının bumeranga döndüğü görülüyor. Bu yüzden kimileri ‘iç savaş riskinden’ bile bahsediyor. Doğrusu ihtimal vermiyorum.

Pek çok Amerikalı muhalif, Demokratların suikast girişimi sonrası artık Trump’ı ‘varoluşsal tehdit’ göstererek şiddeti özendiren kampanya yürütemeyeceklerini, örneğin enflasyon ve yasadışı göç gibi hakiki sorunları tartışmak zorunda kalacaklarını söylüyor. Naçizane bir ‘Amerika gözlemcisi’ olarak bu konuda da değişiklik beklemiyorum.

Dünyanın geri kalanı -hatta solda kimi kesimler- ABD’yi Amerikan elitleri/medyasının sunumuyla görmeye meyilli. Ve yoğunlukla iç meseleleri değil dış politikasını izlemekte. Örneğin Trump’ı ‘aşırı sağ’ diye nitelerken, Biden’ı da bir şekilde ‘ilerlemeci sola’ koyuyorlar. Yine Trump taraftarları ‘eli silahlı fanatikler’ olurken, nihilist ANTİFA’da ‘ilericilik’ da bulabiliyorlar.

Yine Trump ve Cumhuriyetçi sosyo-politik taban ‘ırkçılık, cehalet, dinsel fanatizm’ ile ifade edilirken, Demokratların toplum mühendisliğine gözler kör. Etno-faşizm ve kimlikçiliğin tezahürleri dikkate bile alınmıyor; insanın yetişkin dişisine ‘kadın’ dememekte direnirken, ‘child attracted person’ gibi laflarla pedofiliyi normalleştirmeye soyunanlar, Kinsey ve Money gibi kötü şöhretli şarlatanları anmadan çocukları kobaya çevirenleri hoşgörenler ‘ilerlemeci’ Demokratlar oluveriyor. (Kampanya yöneticisinin eşiyle gönül macerası olmasa belki başkan adayı olabilecek Gavin Newsome’ın Kaliforniya’sı, daha yeni okulların çocuklarının cinsiyet değişikliğini ebeveynlere bildirme zorunluluğunu kaldırdı. 21 yaşına kadar içki almaya yollanamayacak çocukların, hormonlarının tepindiği, beyin loblarının yerine oturmadığı yaşlarda cinsiyetine karar verebildiği mühendisliğe ne demeli, kestiremiyorum. )

İşin aslı Amerika insanı ‘sağını solunu’, ‘önünü arkasını’ kontrol etmeye itiyor.

Elbette Trump’a suikast girişiminin dış politika ayağı da var… Amerikalı araştırmacı gazeteci Aaron Maté suikast girişiminin hemen ardından Demokrat elitlerin ellerinde patlasa bile dünyaya başarıyla sattıkları ‘Rusyagate komplolarına’ atıfla ironik bir yorum yaptı: “İzlenmesi gereken bir şey var: Demokratlar Rusya’yı suçlamak için nasıl bir yol bulacaklar?” Bu yorumun dumanı tüterken CNN, istihbaratın Trump’a suikast girişiminde İran’a işaret ettiğini duyuruverdi. Kim artık bunlara inanır, kestirmek zor. Ama ‘narrative Amerikası’nda her şey mümkün. ‘Vazgeçilmez ve istisnai’ ABD’ye dikkat kesilen Avrupa’nın, Trump/J.D. Vance ikilisiyle şahlanan korkuları da diğer büyük hikaye…

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English