Görüş
Trump’a suikast girişimi; gerçekleşen kehanet, Amerika’nın sağı/solu

ABD; kurumsal nizamının köşe taşlarını tutanların akıbetleri ve dünyanın yönelimini de etkileyecek politikalar bakımından büyük önem taşıyan bir başkanlık seçimine giderken, pek çok uluslararası gözlemcinin ‘kehaneti’ gerçek oldu. Amerikan kurumsal yapısını 2016-2020’deki ilk dönem başkanlığında salladıktan sonra 5 Kasım 2024’te yeniden seçilmeye oynayan Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin Wisconsin’deki Ulusal Kongresi’nin hemen öncesinde ölümden döndü.
Trump, 14 Temmuz’da (TSİ) cumartesi gününü pazara bağlayan gece Butler, Pennsylvania’daki mitinginde suikast girişimi atlattı. Son anda başını çevirdiği için sağ kulağını delen kurşundan şans eseri kurtuldu. Tetikçisi, ABD gizli servisinin keskin nişancısı tarafından tek kurşunla kafasından vuruldu. Trump yerine 50 yaşındaki Corey Comperatore hayatını yitirdi, iki kişi de yaralandı.
Suikast girişiminin icrası, tetikçisi ve gizli servisin akıllara durgunluk veren başarısızlığı eşliğinde 5 Kasım seçimi hesapları dahil pek çok tartışma ortalığı kaplamış durumda.
Öncelikle belirtmeli; başkanlara suikastlara alışık ABD için Trump’ın canına kast edeni, siyasal şiddete dair tartışmalar, ana akım medyanın tutumu ve bu tutumla şekillenen kamuoyu algıları açısından şimdiden ibret-i alemlik oldu.
Narsistik kişiliğiyle Trump’ın kendi kendini vurdurduğunu iddia edenler, ‘kurşun birkaç milim şaşsa…böyle bir riski kim alır? Hele Trump!’ sorusunu hiç düşünmüyor. Trump’ın kurtulmasını ‘siyasi olarak işine yaradı’ diye karşılayanlar, adamın hakikaten ölebileceğini hesaba katmıyor. Cumhuriyetçilerden sürekli ‘komplocu’ diye şikayet eden Demokratların işlerine gelen komploların ‘hevesli alıcıları olmalarını’ hiç saymıyorum.
Son tahlilde bütün siyasi hesaplar yeniden güncelleniyor. 27 Haziran’da faciaya dönen başkanlık münazarasında Trump karşısında açıkça ‘bunaklık’ sendromları göze batan Demokrat Başkan Joe Biden’ın adaylığından ‘kurtulma’ fırsatı da dahil…
TANIDIK SÖYLEMLER; NÜFUSUN YARISINA ‘TERÖRİST’ VE ‘NAZİ’ DEMEK
Amerikan siyasi tarihi başkanlara suikast ve suikast girişimleri bakımından zengin. Abraham Lincoln’den John F. Kennedy’ye, Theodore Roosevelt’ten Ronald Reagan’a uzanan bir dizi örnek mevcut. Trump vakası ise ABD siyaset ve sosyolojisinin 21’inci yüzyılda geldiği yeri yansıtıyor.
Trump ilk başkanlık döneminde kurumsal nizamın bir türlü ‘sindiremediği’ isim oldu. Başkanlığının sonlarına doğru bürokrasinin önde gelenleri ona nasıl ‘başkanlık yaptırmadıklarını’ anlattıkları makaleler bile yazmıştı. Trump’ın 2020’de kaybettiği seçime Demokratik Parti’nin kontrolündeki minik bir ‘isyan hali’ eşliğinde gidilmişti. Joe Biden’ın sandıktan çıkışı ve 6 Ocak’ta seçim sonuçlarına itirazın vardığı yer olan yine bir acayip Kongre baskını herkesin malumu. Biden 20 Ocak 2021’de başkanlık yeminini edince kurumsal nizam da rahat bir nefes almıştı.
Doğrusu tam tahmin ettiğim oldu. O dönemde ya Trump’ın yahut Trump’ı ‘aşacak’ devamcısının geleceğini öngörmüştüm. Nitekim Trump, Cumhuriyetçi Parti içindeki çatlakları kapatarak 2024 seçiminin adayı oldu. Biden’ın Adalet Bakanlığı’nın hakkında açtığı, kimileri tuhaf eyalet yasalarına dayalı eski defterleri içeren davalar da önünü kesmedi.
Dolayısıyla, ‘aday Trump’ın başına bir iş geleceği öngörüsünde bulunan ben dahil pek çok gözlemci için suikast girişimi beklenen bir gelişmeydi. Taşlarını döşeyenler ortadadır…
Joe Biden 6 Ocak Kongre baskını sonrası nüfusun Trump’ı destekleyen neredeyse yarısına yakın Amerikalı için ‘terörist’ yakıştırması bile yapmıştı. Biden, dört yıl sonra geçkin yaşında yeniden Trump’ın rekabeti ile karşı karşıya kalınca ‘Amerikan ulusunun ve Amerikan demokrasisinin tehdit altında olduğu’ söylemini benimsedi. Demokratik parti çevreleri Trump’a oy veren Amerikalıları ‘nazi’ ilan etti. Açıkçası algıları ve verdikleri tepkiler üzerinden küçümsenen, cahil görülen Cumhuriyetçi kitle ile bugün gelinen noktada ‘şehirli’, ‘aydın’ tabir edilen kitle arasında özünde ne fark olduğunu kestirmek zor. Zehirli algılar ikliminin siyasal şiddete davetiye çıkarmaması şaşırtıcı olurdu.
Tahmin edileceği gibi Biden, rakibinin atlattığı suikast girişiminin ardından kısa süreliğine ‘birleştirici lider’ karakterine büründü. Hatta X hesabından şöyle yazdı: “Aynı fikirde olmasak da düşman değiliz. Bizler komşuyuz, arkadaşız, iş arkadaşıyız, vatandaşız ve en önemlisi de Amerikalı dostlarız. Birlikte durmalıyız.”
Sözlerinin nasıl algılandığını 50 yılı aşkın kariyeriyle emektar aktör James Woods’un X hesabından verdiği yanıttan çıkarmak mümkün: “Yani biz Nazi değil miyiz? Hangisi, seni lanet riyakar?”
Eskiden Demokratları destekleyen, sıtkı sıyrılıp bağımsız olan ve anlaşılan artık Trump’ı açıkça destekleyen Woods, ‘çantacı, keş oğluyla birlikte yarım asırdır Amerika’yı vampir gibi sömürdüğünü’ söylediği Biden’ı ‘Amerikan işçilerine savaş açmakla’ da itham ediyor.
AMERİKA’NIN YANDAŞ MEDYASI
Bu reaksiyonlarda neoliberal Demokrat elitleri yankılayan Amerikan ‘yandaş medyasının’ rolü büyük. Suikast girişimi karşısında editoryal anlamda ‘kedi’ye kedi dememe’ haline insan şaşırmadan edemiyor:
CNN: ‘Trump PA mitingindeki olayda yaralandı’
Los Angeles Times: ‘Trump, Pennsylvania’da kalabalıktan gelen yüksek sesler üzerine sahneden indirildi’
NBC: ‘Gizli Servis, Pennsylvania mitinginde duyulan patlama seslerinin ardından Trump’ı sahneden indirdi’
USA Today: ‘Trump, eski başkan ve kalabalığı ürküten yüksek seslerin ardından gizli servis tarafından eyaletten çıkarıldı’
NYT: ‘Mitingde açılan ateş sonrası Trump güvende; şüpheli öldürüldü’
Yine de ‘yandaş medyanın’ hislerine tercüman olacak muazzam başlığı atmaya cesaret eden yerel bir yayın oldu: The Sunday Denver Post. Trump’a suikast girişimini, ‘Silahlı saldırgan saldırıda öldü’ başlığıyla duyurdu.
Esasında, ABD yandaş medyasının siyasal şiddetle ikiyüzlü ilintisi ne yeni ne de salt Gazze veya Ukrayna gibi dünya işlerinden ibaret. 2020 Mayıs’ında George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle tetiklenen olaylarda, tarihsel hafızayı yok eden post-modern şiddete övgü düzen de yine onlardı. Vandalizm ve yağma olayları ayyuka çıkmışken, bir CNN muhabiri alev alev yanan bir binanın önünde dururken, ‘ateşli ama çoğunlukla barışçı protestolar’ diye altyazı konması epey dalga konusu olmuştu.
ABD’nin paranın ve anlatının (narrative) belirlediği iki partili sistemini Cumhuriyetçiler ve Demokratlar 50-50 ‘kırışır’. Ancak medyayı ezici biçimde Demokratlar kontrol ediyor. Ve artık ‘anlatıları’ zorda. Gallup’un yakın zamandaki anketine göre Amerikalıların %39’ı medyaya hiç güvenmiyor. Demokratların yüzde 58’i ise büyük ölçüde veyahut orta derecede güveniyormuş.
Velhasıl medya endüstriyel kompleksinin bütün silahlarını Trump’a doğrulttuğu düşünülürse, canına kast edilmesinde ‘medya motivasyonu’ aramamak zor.
‘YALNIZ KURTLAR’ DÖNEMİ VE BİRDEN FAZLA SUİKASTÇI İDDİALARI
Gizli servisinin keskin nişancısının öldürdüğü tetikçinin kimliği Pennsylvania, Bethel Park’tan 20 yaşındaki Thomas Matthew Crooks olarak açıklandı. Crooks’un ‘sosyal medya kaydı’ olmadığı söyleniyor. Silinmiş olabileceğini iddia edenler var. Geride manifesto bırakmamış. Cumhuriyetçi Parti’ye kayıtlı olduğu iddia edildi ama Demokratik kampanyaya bağış yaptığı anlaşıldı. Trump’tan nefretini dile getirdiği videoları var.
Okulda ‘itilip-kakılanlardan’ olduğu söyleniyor. Eski sınıf arkadaşları hiçbir hedefi vuramadığı için okulun atıcılık takımına alınmadığını anlatmış. Yaşının genç olması mevzuyu izah etmiyor. Zira 20 yaşında gençler askerlik yapıyor, keskin nişancı olabiliyorlar. ABD’de okulda itilip kakılan tipler ise genelde başkanları değil arkadaşlarını ve öğretmenlerini vuruyorlar.
FBI şimdilik ‘tek başına hareket ettiğini’ söylüyor. Ancak Slovakya’da geçen mayısta Başbakan Robert Fico suikast girişiminden aşina olduğumuz ‘yalnız kurt’ denklemi doğrusu çok daha tuhaf görünümler alıyor.
Crooks, gizli servis ajanları ve polislerle dolu bir alana merdiveni ve AR-15 saldırı tüfeğiyle elini kolunu sallayarak gelmiş. Miting alanının çevresindeki bina kompleksinin konuşmacı kürsüsüne en yakınında olan barakaya, yani Trump’ın bulunduğu yere 130-150 metre mesafeye konuşlanmış. Merdivenle çatıya çıktığını, süründüğünü görüp polisi ve gizli servisi uyaranların sayısız ifadeleri ve ayrıca videoları var!
Son olarak CNN’e konuşan Butler bölgesi Şerifi Michael Slupe, bir polisin bir meslektaşının yardımıyla çatının kenarına tırmandığını, tetikçinin silahını kendisine doğrultmasıyla canını korumak için geri atladığını söyledi. Crooks hemen ardından soğukkanlılıkla bir de Trump’a ateş açmış. Trump’ın vurulma hologramı, canını kılpayı kurtardığını sergiliyor. Genç tetikçi, atıcılık takımına alınmayınca çok talim yapmış olmalı!
HOLİVUT’UN GİZLİ SERVİSİ, AMERİKA’NIN GİZLİ SERVİSİ
Gizli Servis’in hareket biçimi ‘ihmal’ sınırlarını aşıp ‘göz yumma’ izlenimi yarattığı için haliyle spekülasyonlara yol açıyor. Hele de Hollywood senaryolarından bildiğimiz dillere destan ajanlar düşünülürse…
Bazı yetkililer, ateşin Gizli Servis’in güvenlik çemberinin dışından açıldığını söylemiş. Buna gülenler böyle bir etkinlikte sadece belli bir bölge değil tüm koruma kurallarını gizli servisin belirlediğini anımsatıyor. Zaten tetikçinin orada ne aradığı başlı başına bir soru. Eski CIA analisti Larry Johnson, “Olaydan önce bile oraya (barakanın çatısına) bir Gizli Servis ajanı yerleştirmeleri gerekirdi. Ama yapmadılar” diyor.
Tam 8 el ateş açılabilmesi bir başka tuhaflık! Uzmanlar bunun profesyonel bir tetikçiden beklenmeyecek bir hareket olduğunu belirtiyor.
Eski Pentagon müsteşarı, güvenlik stratejisi ve teknoloji uzmanı Stephen Bryen, akustik ve balistik kanıtların ilk incelemesine atıf yaparak Kennedy suikastı ile paralelliklere işaret ediyor. Buna göre, Denver’daki Colorado Üniversitesi Ulusal Medya Adli Tıp Merkezi Direktörü Catalin Grigoras ve Kıdemli Araştırma Görevlisi Cole Whitecotton’ın olay yerinde kaydedilen seslere dayanarak yaptıkları analiz; biri gizli servis keskin nişancısı olmak üzere 3 tetikçi olasılığına işaret ediyor. Tabii farklı yerden gelebileceği söylenen ateş sesi, bir başka gizli servis keskin nişancısına da ait olabilir.
Amerikan deniz piyadelerinin eski mensubu olan güvenlik ve dış politika analisti Brian Barletic, Trump’ın üzerinde dalgalanan dev Amerikan bayrağının potansiyel bir suikastçı için rüzgar hızını ve yönünü gösteren ideal koşulları sağladığını belirtiyor. Barletic, normalde gizli servisin buna izin vermeyeceğine dikkat çekiyor.
Diğer yandan suikastçının hiç profesyonel davranmadığını ve ‘öteki dünyaya tek yön bilet aldığını’ belirten Barletic, Trump’ı vurmayı başarmasını ‘tüfekle ateş tecrübesine karşılık taktiksel eğitiminin azlığına’ yoruyor ve FBI’ın istihbarat işlerinde yaklaşıp eğittiği ve silah/patlayıcı sağladığı bilinen şahıslara atıf yapıyor.
“Eğer izleyiciler suikastçının bariz bir atış pozisyonuna geçtiğini gördüyse, dürbünlü eğitimli keskin nişancılar da kesinlikle görmüştür” diyen Barletic’e göre, “ABD Gizli Servisi’nin sistematik olarak bu kadar beceriksiz olduğuna inanmak zor.”
Larry Johnson da iki sonuç çıkarıyor: “Ya Gizli Servis tamamen beceriksizdir ve sadece işini yapmamıştır, ya da çalışanları suikast girişiminin planlanmasına dahil olmuştur.”
Amerikan gizli servisi ve sorumlu direktörü Kimberly Cheatle bu yazı yazılırken henüz istifa etmemişti. Trump’a suikast girişimi, bir süredir koruma talepleri Biden’ın İç Güvenlik Bakanı Alejandro Mayorkas’tan geri dönen Robert Kennedy Jr.’a hiç olmazsa koruma sağlanmasıyla sonuçlandı.
FBI saldırıyı ‘suikast girişimi ve iç terör eylemi’ olarak soruşturuyor. Ne ki, FBI üst düzeyinin son yıllarda söyledikleri yalanları Kongre soruşturmalarında itiraf etmek zorunda kaldıkları (Rusyagate-Hunter Biden laptop vakası) bir ortamda kuruma güvensizlik hakim. Kimileri Kongre gözetiminde soruşturma talep ediyor.
Bu koşullarda aile geçmişiyle düşünüldüğünde başkan adayı Robert Kennedy Jr’ın hislere tercüman olmadığını kim iddia edebilir: “150 metre ötede korunmasız bir çatı. Çok sayıda tanık Gizli Servis’e bağırıyor. 3-4 dakika çekim yapıyorlar. Tüfekli bir adamın sürünerek geldiğini ve nişan aldığı da görülüyor. Gizli Servisinizi alın ve ..çınıza sokun!”
MEŞHUR SORU: KİM FAYDALANIYOR…
‘Trump alerjisi’ ile burun kıvırmak elbette mümkün fakat Trump’ın cesaretini de görmezden gelmek zor. Pek çok insanın o durumda yapamayacağını yaptı. Vurulduğunda sersemleyip yere kapandıktan sonra korumalar tarafından kürsüden minibüsüne götürülmeden önce dimdik doğrulup zafer yumruğunu kaldırdı, gitmek istemedi ve ‘savaş, savaş, savaş’ diye bağırdı. Kimilerinin dalga geçtiği kısa boylu kadın korumaların da kapatamadığı cüssesiyle daha da görünür olan bu kareler şimdiden ikonlaştı.
Nitekim Trump olayın şokuyla programını değiştirmedi, gizlenip saklanmadı. Milwaukee, Wisconsin’deki’de pazartesi günü başlayan Cumhuriyetçi Parti Kongresi’nde kahramanlar gibi karşılandı. Her şeyin üzerine başkan yardımcılığı adaylığına da J.D. Vance’ı seçtiğini duyurdu.
Demokrat cephede Biden’ın bunaklık sorunu ve adaylıktan çekilmeme ısrarının yarattığı sancılar düşünülürse, Trump’ın 5 Kasım seçimlerini garantilediği görüşü anlaşılır. Ben ‘şapkadan tavşan çıkarmakta’ mahir Amerikan sisteminde daha temkinli olmak taraftarıyım.
Suikast girişimi; anket verileri eşliğinde ‘çekil’ baskılarının arttığı Biden’ın soluklanmasını sağladı. CNN, Biden’a çağrılarının ‘durduğuna’ işaret ediyor. Kamala Harris gibi başarısız bir figürü ‘allayıp pullamak’ başlı başına zorluklar barındırırken, Biden’ın ‘kaybetme riski’ karşısında Obama-Clinton-Pelosi+müesses nizam ortaklığı pes etmeyecektir. Özellikle teknoloji sermayesinin Elon Musk öncülüğünde Trump’a yöneldiği bir ortamda bağışçılar kritik önem taşırken… Demokratik Parti’nin Kongresi 19-22 Ağustos’ta Chicago, Illinois’da. ‘O zamana kadar kim öle kim kala’ hesabı…
AMERİKAN DÜNYASI; AŞIRI SAĞCILIK VE ‘İLERLEMECİLİK’…
Neticede tüm bu yaşananlar bakınca; Amerikan müesses nizamı neoliberal modelini dünyaya dayatırken neocon projelerin başarısızlığının bumeranga döndüğü görülüyor. Bu yüzden kimileri ‘iç savaş riskinden’ bile bahsediyor. Doğrusu ihtimal vermiyorum.
Pek çok Amerikalı muhalif, Demokratların suikast girişimi sonrası artık Trump’ı ‘varoluşsal tehdit’ göstererek şiddeti özendiren kampanya yürütemeyeceklerini, örneğin enflasyon ve yasadışı göç gibi hakiki sorunları tartışmak zorunda kalacaklarını söylüyor. Naçizane bir ‘Amerika gözlemcisi’ olarak bu konuda da değişiklik beklemiyorum.
Dünyanın geri kalanı -hatta solda kimi kesimler- ABD’yi Amerikan elitleri/medyasının sunumuyla görmeye meyilli. Ve yoğunlukla iç meseleleri değil dış politikasını izlemekte. Örneğin Trump’ı ‘aşırı sağ’ diye nitelerken, Biden’ı da bir şekilde ‘ilerlemeci sola’ koyuyorlar. Yine Trump taraftarları ‘eli silahlı fanatikler’ olurken, nihilist ANTİFA’da ‘ilericilik’ da bulabiliyorlar.
Yine Trump ve Cumhuriyetçi sosyo-politik taban ‘ırkçılık, cehalet, dinsel fanatizm’ ile ifade edilirken, Demokratların toplum mühendisliğine gözler kör. Etno-faşizm ve kimlikçiliğin tezahürleri dikkate bile alınmıyor; insanın yetişkin dişisine ‘kadın’ dememekte direnirken, ‘child attracted person’ gibi laflarla pedofiliyi normalleştirmeye soyunanlar, Kinsey ve Money gibi kötü şöhretli şarlatanları anmadan çocukları kobaya çevirenleri hoşgörenler ‘ilerlemeci’ Demokratlar oluveriyor. (Kampanya yöneticisinin eşiyle gönül macerası olmasa belki başkan adayı olabilecek Gavin Newsome’ın Kaliforniya’sı, daha yeni okulların çocuklarının cinsiyet değişikliğini ebeveynlere bildirme zorunluluğunu kaldırdı. 21 yaşına kadar içki almaya yollanamayacak çocukların, hormonlarının tepindiği, beyin loblarının yerine oturmadığı yaşlarda cinsiyetine karar verebildiği mühendisliğe ne demeli, kestiremiyorum. )
İşin aslı Amerika insanı ‘sağını solunu’, ‘önünü arkasını’ kontrol etmeye itiyor.
Elbette Trump’a suikast girişiminin dış politika ayağı da var… Amerikalı araştırmacı gazeteci Aaron Maté suikast girişiminin hemen ardından Demokrat elitlerin ellerinde patlasa bile dünyaya başarıyla sattıkları ‘Rusyagate komplolarına’ atıfla ironik bir yorum yaptı: “İzlenmesi gereken bir şey var: Demokratlar Rusya’yı suçlamak için nasıl bir yol bulacaklar?” Bu yorumun dumanı tüterken CNN, istihbaratın Trump’a suikast girişiminde İran’a işaret ettiğini duyuruverdi. Kim artık bunlara inanır, kestirmek zor. Ama ‘narrative Amerikası’nda her şey mümkün. ‘Vazgeçilmez ve istisnai’ ABD’ye dikkat kesilen Avrupa’nın, Trump/J.D. Vance ikilisiyle şahlanan korkuları da diğer büyük hikaye…
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek











