Avrupa
Türkiye, Sırbistan, Kosova ve Sokullu Mehmet Paşa

1990’ların acı hatıraları ve Yugoslavya’nın çöküş sancılarını yaşamaya devam eden Balkanlarda en ufak gerginliğin “Acaba savaş mı çıkacak?” endişelerini doğurması son derece doğal.
Sırbistan – Kosova arasındaki son geriliminde de benzer kaygılar dile getirildi. Rusya – Ukrayna savaşının Balkanlara sıçrayarak geniş bir cephede Rusya – Batı savaşına dönüşmesi olasılığını dillendirenler oldu.
Sırbistan ordusunun alarm durumuna geçmesi ve sınır hattındaki askeri hareketlilikten sonra kriz yatışma aşamasına girdi. Gerilimi ateşleyen eski Sırp polis memuru Dejan Pantic’in tutuklanması kararı Kosova mahkemesi tarafından ev hapsine çevrildi ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic barikatların kaldırılması çağrısı yaptı.
Gerilim şimdilik düşse de çatışma dinamikleri canlı ve yakın gelecekte böyle olmaya devam edecek.
Sırbistan yönetiminin meseleye bakış açısını anlamak adına Belgrad merkezli Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde Araştırmacı olan Siyaset Bilimci Stevan Gajich’e sorularımızı yönettik. Stevan Gajich sorularımıza güncel gelişmelerden başlayıp Sokullu Mehmet Paşa ve Avusturya Macaristan imparatorluğuna uzanan geniş bir tarihsel yelpazede yanıt vermeyi tercih etti.
- Kosova ve Sırbistan arasındaki sınır hattı oldukça karmaşık ve tartışmalı bir bölge. Son gelişmeleri ve devam eden gerginliğin dinamiklerini anlamak istiyoruz. İki tarafın son istikrarsızlaştırıcı eylemleri ile Ukrayna’daki kriz arasında bir bağlantı var mı?
Bağlantı şu ki, Kosova ve Metohiya’nın geçici kurumları dediğimiz şeyin Başbakanı Albin Kurti, Doğu Avrupa’daki krizi, Sırpları Akdeniz’in veya Güneydoğu Avrupa’nın Rusları olarak ilan edecek Sırp karşıtı bir koalisyon oluşturmak için kullanmaya çalışıyor. O, ciddi şekilde uğraşılması gereken bir baş belası. Bağlantı bu. Başka bir nokta ise tüm bunların nasıl olduğu. Bunun nedeni, Arnavutların imzaladıkları anlaşmaları tanımaması, kendi parlamentolarının iki kere onayladığı 2013 ve 2015 tarihli sözde Brüksel Anlaşmalarını tanımaması. Sırbistan’ın yerine getirdiği anlaşmaya göre, Arnavutların verdiği tek taviz, Kosova-Metohiy’daki Sırp toplumuna ait belediyeler kurmaktı. Ancak Kurti, 1244 sayılı karara saygı duymuyor ve Brüksel Anlaşmasına saygı duymuyor. Peki Sırplar ne yaptı? Kurumları terk ettiler, bu da Kosova ve Metohiya’daki etnik Sırpların polis teşkilatından ayrılması demek. Peki, Arnavutlar ne yaptı? Polislerin bir kısmını, sanki bu insanlar, savaş suçları, terör ve daha birtakım saçmalıklara bulaşmış gibi tutukladılar. Ama mesele şu ki, eğer bu insanlar hakkında böyle şeyler biliyorlarsa, nasıl oluyor da bu polisleri işe alırken veya bu insanlar polis teşkilatındayken bir sorun olmadı? Yani, bu elbette sadece bir baskı biçimi. Ayrıca, Arnavut Özel Kuvvetleri, Metohiya’da bulunan Mitrovica’nın güneyindeki Sırp köyü Velika Hoča’ya girdi. Bu köy, Ortaçağ’dan kalma 13 Sırp Ortodoks kilisesinin bulunduğu eski bir Sırp köyü. Bu köye girdiler ve bir ailenin 40 bin litre şarabına el koydular. Bu arada, oradaki tüm aileler için tek geçim kaynağı şarap üretimi ve satışı. 40 bin litreye el koydular, hepsini karıştırdılar, yani imha ettiler. Ve bu, elbette, Sırplar üzerine oradan ayrılmaları için bir tür ekonomik baskıydı. Olan bu. Oradaki ‘bağımsız gözlemciler’ de Arnavutluk’tan gelen KFOR birlikleriydi, dolayısıyla Arnavutlar, Sırpları yöneten Arnavutları denetliyorlar. Demek istediğim, bu gerçekten çok rezil bir durum. Polislerin tutuklanmasını protesto etmek için Sırplar barikatlar kurdular, hepsi bu. Ve sonra Kurti Sırpları silahla ve ölümle tehdit etmeye başladı. Elbette Sırbistan’ın tepki vermesi ve böyle bir girişim olursa neler olacağını göstermesi gerekiyordu. Ve size hatırlatmalıyım, NATO kuvvetlerinin gözleri önünde burada iki büyük pogrom yaşandı. Biri, 1999’da Sırp ordusu çekilip NATO’ya girerken, ikincisi ise 2004’te, Kosova’nın zaten NATO’nun tamamen kontrolü altına girdiği zamandı. Her iki olayda da Sırp kiliseleri yakıldı, Sırplar evlerinden kovuldular. Ve yaklaşık 200 bin Sırp, Kosova ve Metohiya’dan sınır dışı edildi ki, bu o eyalet için çok büyük bir rakam. Temel olarak, olan budur.
- Rusya sizi (Sırp tarafını) böyle bir çatışmada destekliyor mu? Ukrayna savaşı devam ederken Moskova’dan askeri destek almanın makul olduğunu düşünüyor musunuz?
Kosova ve Metohiya konusunda Rusya’nın yardımı önemlidir. Şimdiye kadarki en değerli yardımları, uluslararası hukuk düzeyinde destekleri, Sırbistan’ın Kosova ve Metohiya dahil tüm topraklarında toprak bütünlüğünün desteklenmeleri, 44 sayılı kararı desteklenmeleri ve Sırp Anayasası’nı desteklenmeleri olmuştu. Böylece bu destek şimdi tekrarlanıyor ve Rusya’nın bu desteği sürdüreceğine dair güçlü bir güvence vardı. O açıdan tepki gösterdiler tabii ki ama askeri destekten bahseden olmadı. Elbette Sırbistan’ın Rusya’yla askeri bir işbirliği var ama NATO’yla da askeri bir işbirliği var. Hatta NATO’yla daha da fazlası var. NATO’yla askeri faaliyetleri, Rusya’yla olandan daha fazladır ve her yıl istatistikler bunu gösteriyor.
- Yerel belediye seçimleri Nisan 2023’e kadar ertelendi. Ayrıca Kosova hükümeti araç plaklarıyla ilgili kararından geri adım attı. Buna rağmen tansiyon yükseliyor. Hangi adımlar gerilimi azaltacak ve Sırbistan bu konuda ne düşünüyor?
Bu, sadece ortada duran konuların ertelenmesi. Sırada ne olduğunu göreceğiz. Mesele şu ki, Kurti bunları tek başına, belki Büyük Britanya ve Almanya’nın desteğiyle yapıyordu. Çünkü Almanya ve bazı AB ülkeleri onları açıkça desteklediler. Arnavutların Brüksel Anlaşmalarına saygı duymadığına ve Sırplara nasıl muamele ettiklerine ilişkin ses çıkarmamalarına, söylememelerine rağmen, Sırpların barikatları terk etmesi gerektiğini söylediler. Her zaman ‘her iki tarafı’ sükunete çağırdılar ki, bu onların açık ikiyüzlülüğüdür. Bu konuda olan budur. Ne plaka sorunu ne de seçim sorunu çözülmedi, bundan sonrasını göreceğiz. Temelde önemli olan Amerikalılar. Kurti’nin yaptıklarından memnun değiller. Benzer şekilde, Fransa ve İngiltere’nin Mısır’a saldırdığı Süveyş Krizini ele alalım. Amerikalılar buna karşılardı ve onları küçük düşürdüler. Kurti, İngiltere, Almanya ve AB’den destek alırken bu kez Amerikalılar, yaptıklarına karşı çıktılar. Bu önemli. Demek istediğim, bu rezil sözde Alman ve Fransız inisiyatifi, Sırbistan’ı Kosova’nın bağımsızlığını bir devlet olarak tanımaya çağırıyor ki, bu, AB’nin arabulucu olduğu ve halihazırda imzalanan anlaşmalar saygı görmezken, onlar tarafından yapılan gerçekten çok onur kırıcı bir şaka. Minsk 1 ve 2’ye dair Ukrayna’da da olan buydu. Merkel’in röportajında anılan Sırbistan Cumhurbaşkanı bile AB’nin açıkça ikiyüzlü davrandığını ve tüm bu olaylarda yalan söylediğini söylüyor.
- Sırp ordusu neden alarm durumuna geçti? Orduyu kullanmaktan başka bir seçenek yok muydu? Vucic hükümetinin belirli bir yol haritası veya hedefi var mı? Belgrad’ın yol haritası nedir?
Sırp ordusunun en üst düzeyde teyakkuz halinde olması yapılacak en doğru şeydi çünkü Sırbistan’ın sözde uluslararası kamuoyuna olanları anlatmasının tek yolu buydu. Ah, uluslararası kamuoyu diyerek, ne kadar ırkçı bir tabir kullandım, çünkü uluslararası kamuoyu sadece siyasi Batı için geçerli bir kavram. Kendi halkı kötü muamele görürken, hatta öldürülürken veya sınır dışı edilirken – bu da bir olasılıktı -, Sırbistan’ın seyirci kalmayacağını onlara anlatmak için yapmaları gerekeni yaptılar ve doğru karardı. Mesaj alındı. Bu nedenle Sırp polisleri serbest bırakıldı. Arnavutlara bu konuda baskı yapanların yine Amerikalılar olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden polisler serbest bırakıldı. Bunun Kurti’nin tepkisinden kaynaklandığını söyleyebilirsiniz, çünkü Sırp polisi (Dejan Pantic…) serbest bırakıldığında, bu rezilliği yapan yargıcı görmek istediğini söyledi. Bu da temelde Amerikalıların Kosova ve Metohiya’da olanları etkileyebilecek araçları olduklarını, kötü davrandığında bile Kurti’ye gösterdikleri anlamına geliyor.
- Sırbistan’ın gelecek için ne öngörüyor? NATO’ya katılmayı düşünüyor mu? Sırbistan’ın gelecek planları NATO ve AB’ye katılmayı içeriyorsa bu Kosova’nın egemen bir devlet olarak tanınmasını gerektirmez mi?
Hayır, Sırbistan kesinlikle NATO’ya katılmayacak. Bu, resmi bir pozisyon, çünkü 2007’de alınan bir parlamento kararına göre, Sırbistan tarafsız devlet statüsüne sahip. Kesinlikle NATO’ya katılmayacak. Sırbistan resmi olarak AB yolunda, ancak Türkiye’ye benzer bir şekilde. Sırpların AB yolu hiçbir yere gitmiyor. Ve bunu, AB’nin bizi istiyormuş gibi davrandığı ve Sırp yetkililerin oraya gidiyormuşuz gibi davrandığı ve hiçbir şeyin olmadığı bir Japon kabuki tiyatrosuna benzetmek istiyorum. AB, Brexit’ten sonra kesinlikle çözülüyor ve şimdi Ukrayna krizi de AB’nin tüm acizliğini gösteriyor. Özellikle Berlin ve Paris, sadece Washington ve Londra tarafından değil, Kiev tarafından bile zorbalığa uğruyor ki, bu çok küçük düşürücü. Sırbistan neden böyle aciz bir örgüte katılmak istesin ki? AB de Sırplara karşı çok kibirli davrandı. Bizi kabul edeceklerine söz verdiler ama 2003’teki Selanik Toplantısı’nda hiçbir şey olmadı. Sırp toplumunda bu konuda bir yorgunluk var. Bütün sosyolojik verilere göre, Sırpların çoğunluğu yarın bizi almayı kabul etseler bile AB’ye girmek istemiyorlar. Bu gerçekten bir mesele değil. Ne NATO ne de özellikle AB bir mesele. Diğer seçeneklere bakıyoruz. Türkiye’nin diğer birçok uluslararası örgüte, özellikle de Avrasya girişimlerine katılmasından memnunum ve bence gelecekte Sırplar ve Türkler Avrasya’da başka tür örgütlerde bir araya gelecekler. Fakat AB, NATO’nun siyasi kanadı ve Soğuk Savaş’ın bir kalıntısı olarak anlamını yitirmiştir. Bence Amerikalıların Ukrayna’da Rusya’yla bu vekalet savaşını kışkırtma nedenlerinden biri, Batı Avrupa’yı ve bir bütün olarak Avrupa’yı yeniden işgal etmektir. Bence Londra ve Washington, Berlin’in güçlenmesinden memnun değildi. Şimdi ne olduğuna bakın. Alman ekonomisi, Kuzey Atlantik etkisi altındaki Annalena Baerbock gibi ajanlar tarafından içeriden yok ediliyor ve Schultz gibi politikacılar bu konuda hiçbir şey yapamayacak kadar zayıf. Fransa biraz daha bağımsız ama yine de o kadar değil. Neden gidip batan bir gemiye, yani AB’ye girmek isteyelim? Yine de devletin söylemi, AB’nin stratejik hedefimiz olduğu yönünde olacak. Yetkililer öyle diyeceklerdir ama onlar bile eskisi kadar sık söylemiyorlar. Nüfusta bu konuda yorgunluk olduğunu söylüyorlar ki, bu kesinlikle doğru. Durum bu.
- Peki, Sırbistan Kosova’yı tanımaya karar verebilir mi? Sırbistan ve Kosova bazı ihtilaflı toprakları değiş tokuş etse bu mümkün olur muydu?
Kısa cevap, hayır, Sırbistan Kosova’yı tanımayacak. Toprak değişimi olmayacak. Bu, 2018’in sonlarına kadar bir gündemdi ancak hem Sırplar hem de Kosovalı Arnavutlar arasında artık pek popüler değil. O dönemde önceki gerilimler yaşadığımızda, hepsi Vucic ile Rama arasında bir tür şov gibi görünüyordu. Sanırım bu filmin yönetmenlerinden biri, temelde bir NATO girişimi olan sözde Açık Balkanlar Girişimi’nin başındaki Alex Soros’tu. Bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum, bu olmayacak. Kosova’yı tanımayacağız ve bu toprak değişimi fikri kesinlikle öldü. Sırplar neden kendi topraklarını kendi topraklarıyla değiş tokuş etsinler? Kosova ve Metohiya’nın tamamı Sırbistan’ın bir parçasıdır ve tabii ki Sırbistan’daki diğer bölgeler de Sırbistan’ın bir parçasıdır. Çok şükür, bu olmayacak ve iyi ki bu fikirlerden vazgeçilmiş.
- Türkiye, Kosova’yı devlet olarak ilk ülke ve şu anda da Sırbistan ile mükemmel ilişkilere sahip. Ankara’nın mevcut durumda arabulucu işlevi görebilmesi mümkün mü?
Türkiye ve Sırbistan’ın ortak çıkarları olduğunu düşünüyorum ama Türkiye’nin politikalarını değiştirmesi gerekiyor. Bence Türkiye en iyi ortağı ve müttefiki olan Azerbaycan’ı örnek almalı. Azerbaycan, Sırbistan’ı kendi toprak bütünlüğü içinde tanıyor. Türkiye maalesef ayrılıkçı bir hükümet olan Kosova’ya biyoreaktör satıyor. Bu, aynı zamanda ciddi bir hatadır. Türklerin bilmediği başka bir büyük hata da, Kosovalı Arnavutların Kosova-Metohiya’daki Türkleri çok agresif bir şekilde asimile ettikleri. Çünkü özellikle Prizren şehrinde başka otonom Türkler de var. Bu insanlar zorla Arnavutluğa asimile ediliyorlar. Türkiye’nin fark etmediği bir şey daha var. Arnavutluk ve Arnavut milliyetçiliği ilk günden beri bir Roma-Katolik projesiydi ve Türkiye’deki insanların ve politikacıların bunu neden anlamadığını bilmiyorum. Olsi Jazexhi adlı Tiranlı bir Arnavut araştırmacı var ve o da aynı şeyi söylüyor. Arnavutluk’un uydurma tarihinde, resmi Arnavut tarih kitaplarında Türkiye düşman olarak gösteriliyor. Peki neden uydurma? Bulgar yazar Teodora Toleva’nın mükemmel bir kitabı var. Erken öldü ama ‘Austro-Hungarian Influence on the Creation of Albanian Nation’ (Arnavut Ulusunun Yaratılmasında Avusturya-Macaristan Etkisi) adlı bir kitap yazdı. 20. yüzyılda Viyana’daki bir stüdyoda oluşturulan bayraktan, Viyana Sarayı ve Habsburglar tarafından standartlaştırılan dil gibi şeylere kadar oradaki her şey sahte. Türklerin bilmesi önemli diye söylüyorum: Tüm Arnavut elitleri ya Roma-Katolik ya da kripto-Katolik’tir. Arnavut Nelson Mandela ya da onun gibi bir şey olarak tasvir edilen İbrahim Rugova, bir kripto-Katolikti. Bu arada, Kosova Özgürlük Ordusu yapıları onu öldürmek istediğinde, hayatını birkaç kez Sırp gizli polisi kurtarmıştı. Bir keresinde terörist evinin duvarının dibinde öldürüldü. Rugova’ya suikast düzenlemeye çalışıyordu ama Sırp polisi buna engel oldu. Rugova bir kripto-Katolik’ti. Haşim Thaçi’nin dolabının tam ortasında kendisinin Papa’yla çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Arnavutluk Başbakanı Eddie Rama, Ortodoks Hristiyan olarak doğdu ve neye ihtida etti? Roma Katolikliğine. Ramush Haradinaj, ‘Evet, Müslümanım ama hepimiz Katolik’iz’ dedi ve dolabında Rahibe Teresa’nın resmi vardı. Bu arada, Makedonyalı bir Arnavut olduğu iddia edilen Rahibe Teresa, bir Arnavut kahramanı olarak övülüyor. Makedonya’da, tüm Arnavutlar Müslüman, Sünni Müslümanlarken, neden bir Roma Katolik azizini göklere çıkarsınlar ki? Bu tamamen saçmalık. Ancak bu geçmişte Vatikan, Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın Arnavutluk ve Arnavut milliyetçiliğini bir Roma-Katolik projesi olarak yaratan politikasının bir parçası. Fakat bu projede bir sorun var. Sorun şu ki, yüzde 70’i Müslüman olan bir nüfusu nasıl alıp da onlardan Katolik yaratmaya çalışıyorsunuz? Pekala, onların seçkinlerini alıyorsunuz ve geçmişte yapılan ve şimdi yapılan bu. Başka bir şey de Prizren şehrine girdiğinizde devasa bir Inacio Loyola Cizvit Spor Salonu olması. Kosova’daki gerçek çatışma, Sırplar ile Arnavutlar arasında değil, Arnavut topluluğu içindeki İslam ve Roma-Katolikliği arasında. Hatta geçmişte Müslümanlar arasındaki çatışmanın Türkiye ile Osmanlı camilerine karşı bütün Arap camileri gibi görünen camileri finanse eden Körfez ülkeleri arasında olduğunu söyleyebilirim. Körfez’den, Basra Körfezi’ndeki monarşiler tarafından finanse edilen beyaz, küçük, ince minareli camiler, Kosova-Metohiya ve Makedonya’nın her yerinde. Bu başka bir şey.
“Arnavutluk ve Bosna Batı projesi”
Arnavutluk tarihine bakarsanız, Avusturyalıların yaptığı, Sırp tarihinden orta düzeyde önemli bir kişiyi, George Kastrioti Skanderbeg’i (İskender Bey) çalmaktı. Sonra onun bir Arnavut olduğunu ve şimdi annesinin adı Voisava olmasına rağmen bir Arnavut ulusal kahramanı olduğunu ilan ettiler. Ebeveynleri ve erkek kardeşleri Yunanistan’daki kutsal Athos Dağı’ndaki Hilandar Sırp Manastırı’na gömülü. Ebeveynleri Sırp ise, o nasıl Arnavut olabilir? Ama bu önemli değil. Bu sadece bir detay. Mesele şu ki, hem Arnavutların siyasi projesi hem de Boşnakların Bosna’daki siyasi projesi, Berlin Kongresi’nden sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna’ya girmesinden öncesinden itibaren bir Batı projesidir. 1878’de bile İslam’ı kabul eden tüm Sırplara Türk denirdi, çünkü bildiğiniz gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir millet sistemi vardı, yani siyah, Çinli, Sırp, beyaz, Gürcü, Ermeni, Rum, ne olursa olsun olabilirsiniz ama Müslüman’sanız, bu seni Türk yapar. Yani Boşnaklar da Türklerdi. Ancak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna ve Hersek’i aldığında ve daha sonra 1908’de oraları ilhak ettiğinde, – bu olay, o zamanlar neredeyse Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına sebep oldu diyebiliriz -, yola bu, Balkanlar’daki Müslümanların, yani Sırpça konuşan Müslümanların, Bosnalılaştırılmasıyla devam ettiler. Bu Boşnakları onlar yarattı. İşte bu yüzden siyasi olarak Türkiye ne yaparsa yapsın, isterse Türkiye amuda kalksın, Bosnalı Müslümanlar her zaman NATO’nun bir oyuncusu olacaklar. Bundan önce, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu siyasi Batı için zemini hazırladı. Bir de dikkat ettiyseniz, 90’lı yıllarda Irak’ta Müslümanlar katledilirken, Batı’nın desteklediği Müslümanlar, sadece Arnavutlar ve Boşnaklar, yani Bosna Hersek Müslümanlarıydı. Ve her iki taraf da Türkiye’yi para ödeyen, faturalarını ödeyen ülke olarak görüyor ama Türkiye’ye asla gerçek tavizler vermiyorlar. Arnavutlar, Türkleri Arnavut olarak asimile ettiği ve kendi tarihlerini öğrettiği müddetçe, Türkler her zaman düşmandır.
“Türkler ve Sırplar ciddi bir anlaşma yapmalı”
Ne hakkında konuşuyorduk? Sırplar ve Türkler yeni bir anlaşma yapmak zorundalar ama bu sefer ciddi bir anlaşma çünkü gerçekten aynı fikirde olabileceğimiz konular var. Bir şeyi hatırlatmama izin verin, Büyük Sırbistan, Osmanlı’nın en büyük veziri tarafından yaratılmıştır. Bu kişi, Sokullu Mehmet Paşa veya Mehmed Paşa Sokoloviç veya Sırp olduğu için Bajica Sokoloviç’tir. Ve kendisi de bir Sırp olduğunu biliyordu. Yeniçeri oldu. Çocukken değil, gençken götürüldü, bu sırada bir manastırda öğrenci. Zaten okuryazardı. Çok hırslı bir gençti ve Üç İmparatorluk döneminde ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün doruğunda olduğu sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamıydı. Bildiğiniz gibi, Sırpların Kosova’da bir imparatorluğu vardı. Prizren imparatorluğun başkentiydi. Prizren’den bahsetmiştim, çünkü orada Türkler de yaşıyordu ama dediğim gibi, gerçekten Arnavutlar tarafından asimile edildiler. Başkent daha sonra bugün Kuzey Makedonya’nın başkenti olan Üsküp’e taşındı. Fakat Sırpların bir geleneği var, hatta bu, Bizans veya Roma İmparatorluğu geleneği. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1453’ten sonra dönüştüğü bir şey.
Türkiye, Sırplarla işbirliği konusunda gerçekten ciddiyse, o zaman yeni bir anlaşma yapması gerekiyor. Konuşalım ama ciddi konuşalım. Ciddi bir konuşma, bir şeyleri isimleriyle anarak başlar. Erdoğan, bunu yanılmıyorsam 2007’de Saraybosna’da yaptığında, temelde Bosnalı Müslümanlara ‘sizi seviyoruz ama siz komşularınızla aynı insanlarsınız’ dedi. Yani, diğer Sırplarla. Elbette, şimdi Boşnaklar da kendilerini böyle adlandırıyorlar. Bakın, Türkiye’de yaşadıklarında Müslüman inançlı Sırplar olduklarını, Türkiye’nin kendi ülkeleri olduğunu anlıyorlar. Olay budur. Yani bir kimlik sorunu yaşamıyorlar. Boşnaklar, sürekli ve temelde yine Batı’nın yarattığı bu belirsizlik içindeyken, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu korktuğu için, siyasi çıkarları için Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından yaratılmıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan ayrılmasından sonra veya yenilmesinden sonra ya da ne derseniz deyin, ortaya çıkan yeni devletlerden Balkanlardan korkuyordu. Yunanistan ve Sırbistan’ın devasa bir ortak sınıra sahip olmasından korkuyorlardı. Bu nedenle Arnavut milliyetçiliği, arada bir şey olması için bir Katolik projesi olarak yaratıldı. Yani üç dine mensup farklı halklardan – çünkü aynı zamanda Ortodoks, Müslüman ve Roma Katolik Arnavutlar var – ve iki dilden bir millet yarattılar. Arnavutça, Kuzey’deki Gheg’den ve Güney’deki Tosk’tan tek bir dil olarak yaratıldı. Ve Kont Thalloczy ve Benjamin Kalaj gibi bazı kişiler, Bosna’da üç dinden bir halk yaratarak bunun tamamen tersini yaptılar. Sırplardan bahsediyorum. Roma-Katolik Sırplar, Sırpların çoğunluğunu oluşturan Ortodoks Hıristiyan Sırplar ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk olarak adlandırılan Müslüman inancına sahip Sırplardan üç ulus meydana getirdiler. Üç ulus yaratmak istediler. Neden? Çünkü bu devasa insan kitlesinin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda ciddi bir siyasi güç haline gelmesinden korkuyorlardı. Ve sonunda olan buydu. Biliyorsunuz, 28 Haziran 1914’te Ferdinand’ı Saraybosna’da vuran Gavrilo Princip gerilla, Mlada Bosna, yani Genç Bosna’dandı. Genç Bosna anlamına gelen Mlada Bosna adlı örgütün üyesiydi. Ve bu örgütün Bosna’da üç dinden de üyeleri vardı. Örneğin, Müslüman olan Mustafa Goloviç vardı. Roma-Katolik olan ünlü yazar İvo Andriç vardı. Ortodoks olan Cabrinovic ve Gavrilo Princip vardı. Kendilerini tanımladıkları gibi, kendilerini Sırp veya Yugoslav olarak görüyordu. O zamanlar bu ikisi eşanlamlıydı. Avusturyalıların halkı yapay olarak bölmesine karşıydılar.
Türkiye ile Sırbistan, stratejik ortaklık konusunda, orta düzeyde iyi ilişkiler değil stratejik ortaklık konusunda ciddi bir diyalog kurabilirse ve Türkiye aynı dilden insanlar arasında arabuluculuk yapıp Müslümanlara Sırpların yani Ortodoksların kendi düşmanları değil kardeşleri olduğunu anlatabilirse, bunlar olursa, ciddi bir işbirliği olabilir. Türkiye Kosova’yı tanımaya devam ederse, Bayraktarları satma tehdidinde bulunursa, bu ortaklık yüzeysel olur. Demek istediğim, bu röportajda çok açık konuşuyorum, Sırbistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda tüm gerçekler bunlar.
Sokullu Mehmet Paşa, Sırplar ve gelecek…
Üzerine ilişkilerimizi inşa edebileceğimiz sağlam bir temelimiz var. Ve Sokullu Mehmet Paşa varlığı, tarihimizin tamamen düşmanlık tarihi olmadığının göstergesi. Neden Büyük Sırbistan’ı yarattığını söylediğimden bahsetmedim. Sırp Patrikhanesi’ni yeniden açan ve yeniden düzenleyen odur. Nereye? Kosova-Metohiya’daki Pec’de (İpek). Ve kardeşi Macaria Sokoloviç’i Sırp Ortodoks Kilisesi’nin patriği olarak atadı ve o zamanlar Sırp Ortodoks Kilisesi’nin yetki alanı çok büyüktü. Türklerin Rumeli dediği bölgeden bugünkü Macaristan’a kadar olan bölgenin tamamını kapsıyordu. Yani yetki alanı çok büyüktü. Ve bunu bir Osmanlı sadrazamı yaptı. Tek örnek bu değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Islahatı’na yardım eden büyük bir savaşçı Ömer Lütfi Paşa var. 19. yüzyılın ortalarında bunun için savaştı. Tarih, siyah ve beyazdan çok, grinin tonlarıyla ilgili ve bence ciddi zeminlerde işbirliği yapabileceğimiz bu tür şeyler var, ancak bunun için Türk tarafının bir tür dürüstlüğü olmalı ve Türk tarafı buna açık olmalı. Ve eğer bu tür şeyler yoksa, gerçekten stratejik ortaklık hakkında ciddi bir konuşma yapılamaz. Ve yine diyorum ki, Azerbaycan’a bakın, gerçekten her geçen gün daha iyiye giden Sırbistan-Azerbaycan ilişkilerinin gelişimine bakın. Azerbaycan Sırbistan’a saygı duyuyor. Sırp çıkarlarına ve Sırp toprak bütünlüğüne saygı duyuyor. Ve bu nedenle Azerbaycan’a Sırbistan tarafından çok saygı duyuluyor. Gelecekteki Sırp-Türkiye ilişkilerinin olası gelişimi hakkındaki görüşüm bu.
Avrupa
Çin’in ihracat gücü ve değer kaybeden yuan Avrupa’yı zorluyor

Çin, gümrük tarifesi gerilimlerine ve enerji sıkıntılarına rağmen bu yıl da 1 trilyon doların üzerinde ticaret fazlası verme yolunda ilerlerken, değerinin altında kalan yuan üzerindeki tartışmalar yeniden alevleniyor. Ülkenin elektrikli araç ihracatındaki hızlı yükseliş Alman otomotiv devi Volkswagen gibi üreticileri ciddi istihdam kesintilerine zorluyor.
Çin’in ihracat lokomotifi, gümrük tarifesi gerilimlerini ve enerji sıkıntılarını geride bırakarak bu yıl da 1 trilyon doların üzerinde yeni bir ticaret fazlasına doğru ilerlerken, değerinin altında kalmaya devam eden yuanı yeniden küresel tartışmaların odağına taşıyor.
Dünyanın gözü ABD üzerindeki gelişmelerde kalmaya devam etse de en büyük ikinci ekonomi hızla büyümeyi sürdürüyor.
Ülkenin küresel piyasalardaki etkisi, Washington kaynaklı her gelişme kadar derin ve yaygın hissediliyor.
Pandemiden bu yana yaşanan jeopolitik gerilimler, Çin’deki konut krizi, demografik gerileme ve Washington ile yürütülen ikili ticaret savaşları, bazı çevrelerin halen yüzyılın en büyük ekonomik şoku olarak nitelendirdiği gerçeği gölgelemeye yetmedi.
Çin ekonomisi, küresel ölçekte yankı uyandıran güçlü veriler açıklamaya devam ediyor.
Çin Gümrük Genel Müdürlüğü tarafından salı günü açıklanan verilere göre, haziran ayı ihracatı dolar bazında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 27 artış göstererek son dört ayın en güçlü performansını kaydetti ve mayıs ayındaki artış hızını geride bıraktı.
Yapay zeka sektöründeki hareketliliğin çip ve teknoloji ekipmanı ticaretine yansımasıyla ithalat da beklentileri aşarak yıllık yüzde 36 artışla son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştı.
Çin’in ticaret fazlası mayıs ayındaki 105 milyar dolar seviyesinden haziranda 126 milyar dolara yükseldi. Yılın ilk yarısındaki toplam dış ticaret fazlası, ithalatın ihracata kıyasla birkaç aydır daha hızlı büyümesine rağmen 576 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Bu rakam geçen yılın aynı döneminde 586 milyar dolar olarak kayıtlara geçmişti. Mevcut tablo, geçen yıl elde edilen 1,19 trilyon dolarlık rekor ticaret fazlasının bu yıl da yakalanabileceğine işaret ediyor.
Söz konusu büyüme yalnızca Çin’in kritik bileşenlerdeki ABD kısıtlamalarını aşmak için kendi teknoloji ekosistemini kurmaya çalıştığı yapay zeka yarışı ve teknoloji mücadelesiyle sınırlı kalmıyor.
Ülkede elektrikli araç satışlarının hız kazanmasıyla, Çin tarihinde ilk kez tek bir ayda 1 milyon adetten fazla otomobil ihraç edildi.
Geçen yılın başındaki aylık ihracat hacmini neredeyse ikiye katlayan bu artışın büyük kısmı Avrupa, Latin Amerika ve Ortadoğu pazarları tarafından absorbe edildi.
Alman otomotiv sektöründe zorlu dönem
Reuters köşe yazarı Mike Dolan’ın değerlendirmesine göre Çin’in hızla artan otomobil ihracatı en çok Avrupalı üreticileri etkiliyor.
Alman otomotiv devi Volkswagen, yoğun rekabet ve transatlantik ticaret gerilimlerine ayak uydurabilmek adına yaklaşık 50 bin kişilik ek istihdam kesintisine gidebileceğini duyurdu.
Bu açıklama, şirketin önümüzdeki yıllarda iş gücünü 100 bin kişi azaltmayı planladığı yönündeki raporları da doğrular nitelikte oldu.
Alman üreticiler aynı zamanda Çin’in durgun seyreden iç pazarında da satış yapmakta zorlanıyor. BMW, geçen ay Çin’e yapılan ihracattaki düşüş nedeniyle beklenmedik bir kâr uyarısında bulunmuştu.
Bu durum, euro bölgesi ve özellikle Almanya üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Batıda ABD tarifeleri, doğuda ise Çin ithalatı arasında sıkışan bölge ekonomisi, aynı zamanda Ortadoğu’daki gerilimlerin tetiklediği enerji fiyatlarındaki yeni artış eğilimiyle de mücadele ediyor.
Hem ekonomik hem de siyasi açıdan karmaşık olan bu sorunun kolay bir çözümü bulunmuyor. Avrupa, Çin’in batarya teknolojisine ihtiyaç duyarken, kendi yüksek teknoloji endüstrilerini korumakta geç kaldığını düşünüyor ve otomotiv sektörünün geleceğinden endişe ediyor. Avrupalı politika yapıcılar, döviz kurlarını ancak yeni yeni sorunun ve potansiyel çözümün bir parçası olarak değerlendirmeye başlıyor.
Yuanın serbest dalgalanması gündemde
Avrupa’daki en önemli tartışma konularından birini döviz kuru oluşturuyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, şubat ayındaki Pekin ziyaretinde bu konuyu gündeme getirmiş ve bu hafta yaptığı açıklamada, değerinin oldukça altında kalan yuanın rekabet şartlarını bozduğunu yinelemişti.
Merz, yuanın değer kazanmasının Çin’in daha sert ticari yaptırımlarla karşılaşmasını engelleyebileceğini savundu.
Merz pazartesi günü yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Çin ile diyaloğu bir çözüme doğru yönlendirmeye çalışıyoruz. Bu, Çin’i sermaye piyasalarındaki rekabet çerçevesinde kendi para biriminin serbestçe dalgalanmasına izin vermesi konusunda ikna etme girişimidir.”
Yuan bu yıl hem euro hem de dolar karşısında bir miktar değer kazandı. Ancak Avrupa’nın Çin ile olan ticaret açığı iki katından fazla artmasına rağmen, euro/yuan kuru on yıl öncesine göre daha yüksek bir seviyede bulunuyor. Bazı ekonomistler, pandemiden sonra üretici fiyat enflasyonunda yaşanan farklılıklar nedeniyle euronun reel anlamda salgın öncesine göre yüzde 40’a yakın değer kazandığını tahmin ediyor.
Deutsche Bank stratejisti Shreyas Gopal tarafından hazırlanan bir analiz, Avrupa’nın bir “Çin Şoku 2.0” süreciyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Çeşitli değerleme modellerini kullanan Gopal, yuanın bu yıl euro karşısında yüzde 5 değer kazanmasına rağmen halen yüzde 15 oranında düşük değerli olduğunu belirtiyor. Bu seviyenin en son 2005-2008 dönemindeki uç noktalarda görüldüğünü ve bu durumun yükünü en çok Almanya’nın çektiğini ekliyor.
Gopal, “Modellerimizin neredeyse tamamı, yuanın euro karşısındaki düşük değerinin, varsayımsal bir Alman markı karşısında çok daha belirgin olduğunu gösteriyor” değerlendirmesini yapıyor.
Küresel piyasaların odağı Wall Street, Silicon Valley ve Washington’daki gelişmelere odaklanmış olsa da Çin’in ihracata dayalı devlet destekli ekonomik modeli, yüzyılın en güçlü küresel ekonomik güçlerinden biri olmaya devam ediyor.
Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü ekonomisti Arvind Subramanian, sıkı düzenlemeler ve döviz kontrolleriyle desteklenen bu modelin, orta ölçekli güçlerin ekonomik beklentilerini aşındıran üçüncü bir Çin şokuna yol açtığını savunuyor.
Subramanian, Project Syndicate için kaleme aldığı makalede, “Küresel lider olan ABD’yi kendi gücünü sorgular hale getirmek ve aynı zamanda Avrupa’nın en büyük gücü Almanya’yı ekonomik olarak sarsmak, tarihte benzeri az görülen bir gelişmedir. Çin’in bu ekonomi modeli, bu milenyumda dünyayı değiştirmek adına ABD’deki ekonomik gelişmelerden veya Fed politikalarından daha büyük bir etki yarattı” ifadelerine yer verdi.
Döviz kurları bu küresel dengeyi tek başına değiştirmek için küçük bir araç gibi görünse de çözümün önemli bir parçası olarak kabul ediliyor.
Bu noktada Avrupa, son dönemde nadir görülen bir biçimde, ABD Başkanı Donald Trump ile aynı fikirde birleşiyor.
Avrupa
Deutsche Bank’ın Frankfurt ofisinde polis araması

Almanya’nın Frankfurt kentindeki Deutsche Bank ofisinde savcılık talimatıyla polis tarafından arama gerçekleştirildi. Arama işlemi, yerel mahkemenin geçen ay düzenlediği arama kararı doğrultusunda bankanın Taunusanlage bölgesindeki şubesinde yapıldı. Frankfurt Başsavcılığı, soruşturmanın selameti gerekçesiyle operasyonun içeriğine dair detaylı bilgi paylaşmadı.
Almanya’nın Frankfurt kentindeki Deutsche Bank ofisinde polis tarafından arama gerçekleştirildi.
N-tv televizyon kanalının savcılık yetkililerine dayandırdığı haberine göre operasyon, yerel mahkemenin geçen ay çıkardığı arama kararı doğrultusunda bankanın Taunusanlage bölgesindeki şubesinde yapıldı.
Savcılık yetkilileri, soruşturmanın gidişatını korumak amacıyla şu aşamada olaya ilişkin daha fazla ayrıntı açıklanamayacağını bildirdi.
Ocak ayındaki kara para aklama aramaları
Almanya Federal Kriminal Dairesi (BKA) ekipleri, bu yılın ocak ayında da Deutsche Bank’ın Frankfurt’taki genel merkezinde ve Berlin’deki şubesinde aramalar yapmıştı.
Savcılık o dönemde yapılan aramaları, kara para aklama şüphesiyle bankanın bazı çalışanları ile kimliği henüz belirlenemeyen kişilere yönelik yürütülen bir soruşturmayla gerekçelendirmişti.
Der Spiegel gazetesinin haberine göre savcılık, bankanın geçmişte kara para aklama amacıyla kullanıldığından şüphelenilen yabancı şirketlerle ticari ilişkiler yürüttüğünü kaydetmişti.
Frankfurt Bölge Mahkemesinin kararıyla yapılan bu operasyonun, Süddeutsche Zeitung gazetesine göre 2013 ile 2018 yılları arasında gerçekleştirilen para transferlerini kapsadığı belirtilmişti.
Aramaların ardından açıklama yapan Deutsche Bank sözcüsü, bankanın savcılıkla tam bir işbirliği içinde olduğunu duyurmuştu.
Bu gelişmelerin ardından Deutsche Bank hisseleri yaklaşık yüzde 3 değer kaybetmişti.
Deutsche Bank, şüpheli kara para aklama vakalarını yetkililere geç bildirdiği gerekçesiyle son yıllarda defalarca para cezasına çarptırıldı.
Bu gecikmeler sebebiyle Almanya Federal Finansal Denetim Otoritesi (BaFin), soruşturma süreçlerini izlemek üzere 2018 yılından 2024 yılının sonuna kadar bankaya özel bir temsilci atamıştı.
Banka yakın dönemde, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın amcasının dahil olduğu iddia edilen para transferlerinde muhabir banka olarak rol oynadığı gerekçesiyle 7 milyon avro para cezası ödemek zorunda kalmıştı.
Süddeutsche Zeitung gazetesinin haberine göre banka yönetimi, Esad’ın amcasının hiçbir zaman doğrudan kendi müşterileri olmadığını savunmuştu.
CumCum soruşturmasının arka planı
Köln Savcılığına bağlı ekipler, polis ve vergi müfettişleriyle birlikte Ekim 2022’de de Deutsche Bank genel merkezine operasyon düzenlemişti.
Yetkililer, yabancı yatırımcıların bankalar aracılığıyla temettü vergisinden kaçınmasını sağlayan “CumCum” sistemi dahil olmak üzere kamu bütçesine zarar veren şüpheli işlemlerle ilgili delil aramıştı.
Banka temsilcileri o dönemde de yetkililerle işbirliği yaptıklarını açıklamış ancak detay vermekten kaçınmıştı.
WDR ve Süddeutsche Zeitung gazetelerinin kendi araştırmalarına dayandırdığı mart ayı haberlerine göre adli makamlar, Almanya’nın bu en büyük bankasının 2009 ile 2015 yılları arasında CumCum işlemleri vasıtasıyla devlet kasasından haksız yere yaklaşık 600 milyon avro elde edip etmediğini incelemeyi sürdürüyor.
Avrupa
Ukraynalı askerlik yükümlülerine AB korumasında yeni şart

Avrupa Birliği üyesi ülkeler, savaştan kaçan Ukraynalılar için uygulanan geçici koruma statüsünün süresini 4 Mart 2028 tarihine kadar uzatma kararı aldı. Alınan yeni kararla birlikte, Ukrayna’nın savunma ihtiyaçları gözetilerek askerlik yükümlülüğünü yerine getirmeyen yeni başvuru sahiplerine geçici koruma statüsü verilmeyecek.
Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesi nedeniyle ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Ukraynalılara sağlanan geçici koruma statüsünün 4 Mart 2028 tarihine kadar uzatılması konusunda mutabakata vardı.
AB Konseyi tarafından yapılan açıklamada, söz konusu kararın AB’nin Ukrayna’ya ve halkına gerektiği sürece destek verme taahhüdünün bir parçası olduğu kaydedildi.
Koruma statüsünün bir yıl daha uzatılmasının, savaştan kaçan tüm Ukraynalılara netlik ve öngörülebilirlik sağlayacağı belirtildi.
Bununla birlikte üye ülkeler, yerinden edilmiş kişilerin korunması ihtiyacı ile Ukrayna’nın “Rusya’ya karşı kendisini savunma ihtiyacı” arasındaki dengeyi gözeterek yeni bir düzenlemeye gitti.
Buna göre geçici koruma statüsü, yalnızca Ukrayna’daki askeri yükümlülüklerine uyan kişilere verilecek.
“Ukrayna’nın meşru ihtiyaçlarına saygı duyuyoruz”
Karara ilişkin değerlendirmelerde bulunan İrlanda Adalet, İçişleri ve Göç Bakanı Jim O’Callaghan, “Ukrayna’ya yönelik desteklerinin sarsılmaz” olduğunu vurguladı. O’Callaghan, şu ifadeleri kullandı:
“Savaştan kaçan kişilere sunduğumuz koruma statüsünü bir yıl daha uzatarak Mart 2028’e kadar geçerli kılma kararı aldık. Bu adım, AB içinde güvenli bir sığınak bulan kişilere istikrar sağlayacaktır. Verdiğimiz mesaj net: Ukrayna’nın yanında durmaya devam ediyoruz. Bu desteğin bir parçası olarak, Ukrayna’nın kendisini savunabilmesini de güvence altına almak istiyoruz. Bu nedenle geçici koruma mekanizmamız, Ukrayna’nın meşru savunma ihtiyaçlarına saygı duymaktadır.”
Ukrayna’nın değişen savunma ihtiyaçlarının dikkate alındığı vurgulanan açıklamada, gelecekte geçici koruma hakkının yalnızca Ukrayna’daki askeri yükümlülüklerini yerine getiren kişilere tanınacağı belirtildi.
Bu sınırlamanın yalnızca geçici koruma için yeni başvuruda bulunacak kişileri kapsayacağı, AB ülkelerinde halihazırda bu statüden yararlanan Ukraynalıları etkilemeyeceği bildirildi.
Askerlik yükümlülüğü nasıl belgelenecek?
Uygulamada, Ukrayna’dan gelen ve geçici koruma talep eden kişilerin askeri yükümlülüklerini yerine getirdiklerini kanıtlamaları gerekecek.
Bu kanıt, Ukrayna makamları tarafından pasaporta vurulan ve ülkeden yasal yollarla çıkış yapıldığını, dolayısıyla askeri yükümlülüklerin yerine getirildiğini gösteren çıkış damgasıyla sağlanabilecek.
Başvuru sahipleri ayrıca, askeri yükümlülüklerden muaf tutulduklarını veya bu yükümlülüklere uyduklarını gösteren basılı ya da elektronik bir belgeyi de yetkililere sunabilecek.
Mart 2022’den bu yana uygulanan ve son olarak 4 Mart 2027 tarihine kadar uzatılan geçici koruma mekanizmasından, AB genelinde 4 milyondan fazla Ukraynalı sığınmacı yararlanıyor.
31 Mayıs 2026 itibarıyla AB genelinde geçici koruma kapsamında bulunan Ukraynalıların sayısı 4,38 milyon olarak kayıtlara geçti.
Geçici koruma statüsü, ülkelerine dönemeyen ve AB’ye toplu halde gelen yerinden edilmiş kişilere acil ve kolektif koruma sağlıyor.
Bu statüden yararlanan kişiler, AB genelinde oturum izni, iş gücü piyasasına ve konut imkanlarına erişim, tıbbi yardım, sosyal refah yardımları ve çocukların eğitime erişimi gibi haklardan eşit şekilde faydalanabiliyor.
AB Konseyi, geçici koruma statüsünün uzatılmasına ilişkin kararı önümüzdeki haftalarda resmi olarak kabul edecek. Karar, AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasının ertesi günü yürürlüğe girecek.
AB’nin olağanüstü durumlarda devreye soktuğu bir acil durum mekanizması olan geçici koruma yönergesi ilk olarak 2001 yılında, Batı Balkanlar’daki silahlı çatışmalar nedeniyle yaşanan büyük göç dalgasının ardından kabul edilmiş, ancak ilk kez Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesi üzerine etkinleştirilmişti.
AB Konseyi, Ukrayna’daki koşulların geçici koruma statüsünün kademeli olarak sonlandırılmasına uygun hale geleceği dönem için hazırlık amacıyla Eylül 2025’te koordineli bir geçiş yaklaşımı üzerinde anlaşmıştı.
Bu yaklaşım, uygun koşulları taşıyan kişilerin istihdam, eğitim veya aile birleşimi gibi gerekçelerle daha uzun vadeli yasal oturum statülerine geçmesini öngörüyor.
Plan ayrıca, koşulların elverdiği durumlarda Ukrayna’ya sürdürülebilir bir geri dönüş ve yeniden entegrasyonun sağlanmasına yönelik tedbirleri içeriyor.
Görüş2 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi1 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Amerika1 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Asya1 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Dünya Basını1 hafta önceABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor
Diplomasi1 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti











