Bizi Takip Edin

Avrupa

Türkiye, Sırbistan, Kosova ve Sokullu Mehmet Paşa

Yayınlanma

1990’ların acı hatıraları ve Yugoslavya’nın çöküş sancılarını yaşamaya devam eden Balkanlarda en ufak gerginliğin “Acaba savaş mı çıkacak?” endişelerini doğurması son derece doğal.

Sırbistan – Kosova arasındaki son geriliminde de benzer kaygılar dile getirildi. Rusya – Ukrayna savaşının Balkanlara sıçrayarak geniş bir cephede Rusya – Batı savaşına dönüşmesi olasılığını dillendirenler oldu.

Sırbistan ordusunun alarm durumuna geçmesi ve sınır hattındaki askeri hareketlilikten sonra kriz yatışma aşamasına girdi. Gerilimi ateşleyen eski Sırp polis memuru Dejan Pantic’in tutuklanması kararı Kosova mahkemesi tarafından ev hapsine çevrildi ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic barikatların kaldırılması çağrısı yaptı.

Gerilim şimdilik düşse de çatışma dinamikleri canlı ve yakın gelecekte böyle olmaya devam edecek.

Sırbistan yönetiminin meseleye bakış açısını anlamak adına Belgrad merkezli Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde Araştırmacı olan Siyaset Bilimci Stevan Gajich’e sorularımızı yönettik. Stevan Gajich sorularımıza güncel gelişmelerden başlayıp Sokullu Mehmet Paşa ve Avusturya Macaristan imparatorluğuna uzanan geniş bir tarihsel yelpazede yanıt vermeyi tercih etti.

  • Kosova ve Sırbistan arasındaki sınır hattı oldukça karmaşık ve tartışmalı bir bölge. Son gelişmeleri ve devam eden gerginliğin dinamiklerini anlamak istiyoruz. İki tarafın son istikrarsızlaştırıcı eylemleri ile Ukrayna’daki kriz arasında bir bağlantı var mı?

Bağlantı şu ki, Kosova ve Metohiya’nın geçici kurumları dediğimiz şeyin Başbakanı Albin Kurti, Doğu Avrupa’daki krizi, Sırpları Akdeniz’in veya Güneydoğu Avrupa’nın Rusları olarak ilan edecek Sırp karşıtı bir koalisyon oluşturmak için kullanmaya çalışıyor. O, ciddi şekilde uğraşılması gereken bir baş belası. Bağlantı bu. Başka bir nokta ise tüm bunların nasıl olduğu. Bunun nedeni, Arnavutların imzaladıkları anlaşmaları tanımaması, kendi parlamentolarının iki kere onayladığı 2013 ve 2015 tarihli sözde Brüksel Anlaşmalarını tanımaması. Sırbistan’ın yerine getirdiği anlaşmaya göre, Arnavutların verdiği tek taviz, Kosova-Metohiy’daki Sırp toplumuna ait belediyeler kurmaktı. Ancak Kurti, 1244 sayılı karara saygı duymuyor ve Brüksel Anlaşmasına saygı duymuyor. Peki Sırplar ne yaptı? Kurumları terk ettiler, bu da Kosova ve Metohiya’daki etnik Sırpların polis teşkilatından ayrılması demek. Peki, Arnavutlar ne yaptı? Polislerin bir kısmını, sanki bu insanlar, savaş suçları, terör ve daha birtakım saçmalıklara bulaşmış gibi tutukladılar. Ama mesele şu ki, eğer bu insanlar hakkında böyle şeyler biliyorlarsa, nasıl oluyor da bu polisleri işe alırken veya bu insanlar polis teşkilatındayken bir sorun olmadı? Yani, bu elbette sadece bir baskı biçimi. Ayrıca, Arnavut Özel Kuvvetleri, Metohiya’da bulunan Mitrovica’nın güneyindeki Sırp köyü Velika Hoča’ya girdi. Bu köy, Ortaçağ’dan kalma 13 Sırp Ortodoks kilisesinin bulunduğu eski bir Sırp köyü. Bu köye girdiler ve bir ailenin 40 bin litre şarabına el koydular. Bu arada, oradaki tüm aileler için tek geçim kaynağı şarap üretimi ve satışı. 40 bin litreye el koydular, hepsini karıştırdılar, yani imha ettiler. Ve bu, elbette, Sırplar üzerine oradan ayrılmaları için bir tür ekonomik baskıydı. Olan bu. Oradaki ‘bağımsız gözlemciler’ de Arnavutluk’tan gelen KFOR birlikleriydi, dolayısıyla Arnavutlar, Sırpları yöneten Arnavutları denetliyorlar. Demek istediğim, bu gerçekten çok rezil bir durum. Polislerin tutuklanmasını protesto etmek için Sırplar barikatlar kurdular, hepsi bu. Ve sonra Kurti Sırpları silahla ve ölümle tehdit etmeye başladı. Elbette Sırbistan’ın tepki vermesi ve böyle bir girişim olursa neler olacağını göstermesi gerekiyordu. Ve size hatırlatmalıyım, NATO kuvvetlerinin gözleri önünde burada iki büyük pogrom yaşandı. Biri, 1999’da Sırp ordusu çekilip NATO’ya girerken, ikincisi ise 2004’te, Kosova’nın zaten NATO’nun tamamen kontrolü altına girdiği zamandı. Her iki olayda da Sırp kiliseleri yakıldı, Sırplar evlerinden kovuldular. Ve yaklaşık 200 bin Sırp, Kosova ve Metohiya’dan sınır dışı edildi ki, bu o eyalet için çok büyük bir rakam. Temel olarak, olan budur.

  • Rusya sizi (Sırp tarafını) böyle bir çatışmada destekliyor mu? Ukrayna savaşı devam ederken Moskova’dan askeri destek almanın makul olduğunu düşünüyor musunuz?

Kosova ve Metohiya konusunda Rusya’nın yardımı önemlidir. Şimdiye kadarki en değerli yardımları, uluslararası hukuk düzeyinde destekleri, Sırbistan’ın Kosova ve Metohiya dahil tüm topraklarında toprak bütünlüğünün desteklenmeleri, 44 sayılı kararı desteklenmeleri ve Sırp Anayasası’nı desteklenmeleri olmuştu. Böylece bu destek şimdi tekrarlanıyor ve Rusya’nın bu desteği sürdüreceğine dair güçlü bir güvence vardı. O açıdan tepki gösterdiler tabii ki ama askeri destekten bahseden olmadı. Elbette Sırbistan’ın Rusya’yla askeri bir işbirliği var ama NATO’yla da askeri bir işbirliği var. Hatta NATO’yla daha da fazlası var. NATO’yla askeri faaliyetleri, Rusya’yla olandan daha fazladır ve her yıl istatistikler bunu gösteriyor.

  • Yerel belediye seçimleri Nisan 2023’e kadar ertelendi. Ayrıca Kosova hükümeti araç plaklarıyla ilgili kararından geri adım attı. Buna rağmen tansiyon yükseliyor. Hangi adımlar gerilimi azaltacak ve Sırbistan bu konuda ne düşünüyor?

Bu, sadece ortada duran konuların ertelenmesi. Sırada ne olduğunu göreceğiz. Mesele şu ki, Kurti bunları tek başına, belki Büyük Britanya ve Almanya’nın desteğiyle yapıyordu. Çünkü Almanya ve bazı AB ülkeleri onları açıkça desteklediler. Arnavutların Brüksel Anlaşmalarına saygı duymadığına ve Sırplara nasıl muamele ettiklerine ilişkin ses çıkarmamalarına, söylememelerine rağmen, Sırpların barikatları terk etmesi gerektiğini söylediler. Her zaman ‘her iki tarafı’ sükunete çağırdılar ki, bu onların açık ikiyüzlülüğüdür. Bu konuda olan budur. Ne plaka sorunu ne de seçim sorunu çözülmedi, bundan sonrasını göreceğiz. Temelde önemli olan Amerikalılar. Kurti’nin yaptıklarından memnun değiller. Benzer şekilde, Fransa ve İngiltere’nin Mısır’a saldırdığı Süveyş Krizini ele alalım. Amerikalılar buna karşılardı ve onları küçük düşürdüler. Kurti, İngiltere, Almanya ve AB’den destek alırken bu kez Amerikalılar, yaptıklarına karşı çıktılar. Bu önemli. Demek istediğim, bu rezil sözde Alman ve Fransız inisiyatifi, Sırbistan’ı Kosova’nın bağımsızlığını bir devlet olarak tanımaya çağırıyor ki, bu, AB’nin arabulucu olduğu ve halihazırda imzalanan anlaşmalar saygı görmezken, onlar tarafından yapılan gerçekten çok onur kırıcı bir şaka. Minsk 1 ve 2’ye dair Ukrayna’da da olan buydu. Merkel’in röportajında anılan Sırbistan Cumhurbaşkanı bile AB’nin açıkça ikiyüzlü davrandığını ve tüm bu olaylarda yalan söylediğini söylüyor.

  • Sırp ordusu neden alarm durumuna geçti? Orduyu kullanmaktan başka bir seçenek yok muydu? Vucic hükümetinin belirli bir yol haritası veya hedefi var mı? Belgrad’ın yol haritası nedir?

Sırp ordusunun en üst düzeyde teyakkuz halinde olması yapılacak en doğru şeydi çünkü Sırbistan’ın sözde uluslararası kamuoyuna olanları anlatmasının tek yolu buydu. Ah, uluslararası kamuoyu diyerek, ne kadar ırkçı bir tabir kullandım, çünkü uluslararası kamuoyu sadece siyasi Batı için geçerli bir kavram. Kendi halkı kötü muamele görürken, hatta öldürülürken veya sınır dışı edilirken – bu da bir olasılıktı -, Sırbistan’ın seyirci kalmayacağını onlara anlatmak için yapmaları gerekeni yaptılar ve doğru karardı. Mesaj alındı. Bu nedenle Sırp polisleri serbest bırakıldı. Arnavutlara bu konuda baskı yapanların yine Amerikalılar olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden polisler serbest bırakıldı. Bunun Kurti’nin tepkisinden kaynaklandığını söyleyebilirsiniz, çünkü Sırp polisi (Dejan Pantic…) serbest bırakıldığında, bu rezilliği yapan yargıcı görmek istediğini söyledi. Bu da temelde Amerikalıların Kosova ve Metohiya’da olanları etkileyebilecek araçları olduklarını, kötü davrandığında bile Kurti’ye gösterdikleri anlamına geliyor.

  • Sırbistan’ın gelecek için ne öngörüyor? NATO’ya katılmayı düşünüyor mu? Sırbistan’ın gelecek planları NATO ve AB’ye katılmayı içeriyorsa bu Kosova’nın egemen bir devlet olarak tanınmasını gerektirmez mi?

Hayır, Sırbistan kesinlikle NATO’ya katılmayacak. Bu, resmi bir pozisyon, çünkü 2007’de alınan bir parlamento kararına göre, Sırbistan tarafsız devlet statüsüne sahip. Kesinlikle NATO’ya katılmayacak. Sırbistan resmi olarak AB yolunda, ancak Türkiye’ye benzer bir şekilde. Sırpların AB yolu hiçbir yere gitmiyor. Ve bunu, AB’nin bizi istiyormuş gibi davrandığı ve Sırp yetkililerin oraya gidiyormuşuz gibi davrandığı ve hiçbir şeyin olmadığı bir Japon kabuki tiyatrosuna benzetmek istiyorum. AB, Brexit’ten sonra kesinlikle çözülüyor ve şimdi Ukrayna krizi de AB’nin tüm acizliğini gösteriyor. Özellikle Berlin ve Paris, sadece Washington ve Londra tarafından değil, Kiev tarafından bile zorbalığa uğruyor ki, bu çok küçük düşürücü. Sırbistan neden böyle aciz bir örgüte katılmak istesin ki? AB de Sırplara karşı çok kibirli davrandı. Bizi kabul edeceklerine söz verdiler ama 2003’teki Selanik Toplantısı’nda hiçbir şey olmadı. Sırp toplumunda bu konuda bir yorgunluk var. Bütün sosyolojik verilere göre, Sırpların çoğunluğu yarın bizi almayı kabul etseler bile AB’ye girmek istemiyorlar. Bu gerçekten bir mesele değil. Ne NATO ne de özellikle AB bir mesele. Diğer seçeneklere bakıyoruz. Türkiye’nin diğer birçok uluslararası örgüte, özellikle de Avrasya girişimlerine katılmasından memnunum ve bence gelecekte Sırplar ve Türkler Avrasya’da başka tür örgütlerde bir araya gelecekler. Fakat AB, NATO’nun siyasi kanadı ve Soğuk Savaş’ın bir kalıntısı olarak anlamını yitirmiştir. Bence Amerikalıların Ukrayna’da Rusya’yla bu vekalet savaşını kışkırtma nedenlerinden biri, Batı Avrupa’yı ve bir bütün olarak Avrupa’yı yeniden işgal etmektir. Bence Londra ve Washington, Berlin’in güçlenmesinden memnun değildi. Şimdi ne olduğuna bakın. Alman ekonomisi, Kuzey Atlantik etkisi altındaki Annalena Baerbock gibi ajanlar tarafından içeriden yok ediliyor ve Schultz gibi politikacılar bu konuda hiçbir şey yapamayacak kadar zayıf. Fransa biraz daha bağımsız ama yine de o kadar değil. Neden gidip batan bir gemiye, yani AB’ye girmek isteyelim? Yine de devletin söylemi, AB’nin stratejik hedefimiz olduğu yönünde olacak. Yetkililer öyle diyeceklerdir ama onlar bile eskisi kadar sık söylemiyorlar. Nüfusta bu konuda yorgunluk olduğunu söylüyorlar ki, bu kesinlikle doğru. Durum bu.

  • Peki, Sırbistan Kosova’yı tanımaya karar verebilir mi? Sırbistan ve Kosova bazı ihtilaflı toprakları değiş tokuş etse bu mümkün olur muydu?

Kısa cevap, hayır, Sırbistan Kosova’yı tanımayacak. Toprak değişimi olmayacak. Bu, 2018’in sonlarına kadar bir gündemdi ancak hem Sırplar hem de Kosovalı Arnavutlar arasında artık pek popüler değil. O dönemde önceki gerilimler yaşadığımızda, hepsi Vucic ile Rama arasında bir tür şov gibi görünüyordu. Sanırım bu filmin yönetmenlerinden biri, temelde bir NATO girişimi olan sözde Açık Balkanlar Girişimi’nin başındaki Alex Soros’tu. Bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum, bu olmayacak. Kosova’yı tanımayacağız ve bu toprak değişimi fikri kesinlikle öldü. Sırplar neden kendi topraklarını kendi topraklarıyla değiş tokuş etsinler? Kosova ve Metohiya’nın tamamı Sırbistan’ın bir parçasıdır ve tabii ki Sırbistan’daki diğer bölgeler de Sırbistan’ın bir parçasıdır. Çok şükür, bu olmayacak ve iyi ki bu fikirlerden vazgeçilmiş.

  • Türkiye, Kosova’yı devlet olarak ilk ülke ve şu anda da Sırbistan ile mükemmel ilişkilere sahip. Ankara’nın mevcut durumda arabulucu işlevi görebilmesi mümkün mü?

Türkiye ve Sırbistan’ın ortak çıkarları olduğunu düşünüyorum ama Türkiye’nin politikalarını değiştirmesi gerekiyor. Bence Türkiye en iyi ortağı ve müttefiki olan Azerbaycan’ı örnek almalı. Azerbaycan, Sırbistan’ı kendi toprak bütünlüğü içinde tanıyor. Türkiye maalesef ayrılıkçı bir hükümet olan Kosova’ya biyoreaktör satıyor. Bu, aynı zamanda ciddi bir hatadır. Türklerin bilmediği başka bir büyük hata da, Kosovalı Arnavutların Kosova-Metohiya’daki Türkleri çok agresif bir şekilde asimile ettikleri. Çünkü özellikle Prizren şehrinde başka otonom Türkler de var. Bu insanlar zorla Arnavutluğa asimile ediliyorlar. Türkiye’nin fark etmediği bir şey daha var. Arnavutluk ve Arnavut milliyetçiliği ilk günden beri bir Roma-Katolik projesiydi ve Türkiye’deki insanların ve politikacıların bunu neden anlamadığını bilmiyorum. Olsi Jazexhi adlı Tiranlı bir Arnavut araştırmacı var ve o da aynı şeyi söylüyor. Arnavutluk’un uydurma tarihinde, resmi Arnavut tarih kitaplarında Türkiye düşman olarak gösteriliyor. Peki neden uydurma? Bulgar yazar Teodora Toleva’nın mükemmel bir kitabı var. Erken öldü ama ‘Austro-Hungarian Influence on the Creation of Albanian Nation’ (Arnavut Ulusunun Yaratılmasında Avusturya-Macaristan Etkisi) adlı bir kitap yazdı. 20. yüzyılda Viyana’daki bir stüdyoda oluşturulan bayraktan, Viyana Sarayı ve Habsburglar tarafından standartlaştırılan dil gibi şeylere kadar oradaki her şey sahte. Türklerin bilmesi önemli diye söylüyorum: Tüm Arnavut elitleri ya Roma-Katolik ya da kripto-Katolik’tir. Arnavut Nelson Mandela ya da onun gibi bir şey olarak tasvir edilen İbrahim Rugova, bir kripto-Katolikti. Bu arada, Kosova Özgürlük Ordusu yapıları onu öldürmek istediğinde, hayatını birkaç kez Sırp gizli polisi kurtarmıştı. Bir keresinde terörist evinin duvarının dibinde öldürüldü. Rugova’ya suikast düzenlemeye çalışıyordu ama Sırp polisi buna engel oldu. Rugova bir kripto-Katolik’ti. Haşim Thaçi’nin dolabının tam ortasında kendisinin Papa’yla çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Arnavutluk Başbakanı Eddie Rama, Ortodoks Hristiyan olarak doğdu ve neye ihtida etti? Roma Katolikliğine. Ramush Haradinaj, ‘Evet, Müslümanım ama hepimiz Katolik’iz’ dedi ve dolabında Rahibe Teresa’nın resmi vardı. Bu arada, Makedonyalı bir Arnavut olduğu iddia edilen Rahibe Teresa, bir Arnavut kahramanı olarak övülüyor. Makedonya’da, tüm Arnavutlar Müslüman, Sünni Müslümanlarken, neden bir Roma Katolik azizini göklere çıkarsınlar ki? Bu tamamen saçmalık. Ancak bu geçmişte Vatikan, Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın Arnavutluk ve Arnavut milliyetçiliğini bir Roma-Katolik projesi olarak yaratan politikasının bir parçası. Fakat bu projede bir sorun var. Sorun şu ki, yüzde 70’i Müslüman olan bir nüfusu nasıl alıp da onlardan Katolik yaratmaya çalışıyorsunuz? Pekala, onların seçkinlerini alıyorsunuz ve geçmişte yapılan ve şimdi yapılan bu. Başka bir şey de Prizren şehrine girdiğinizde devasa bir Inacio Loyola Cizvit Spor Salonu olması. Kosova’daki gerçek çatışma, Sırplar ile Arnavutlar arasında değil, Arnavut topluluğu içindeki İslam ve Roma-Katolikliği arasında. Hatta geçmişte Müslümanlar arasındaki çatışmanın Türkiye ile Osmanlı camilerine karşı bütün Arap camileri gibi görünen camileri finanse eden Körfez ülkeleri arasında olduğunu söyleyebilirim. Körfez’den, Basra Körfezi’ndeki monarşiler tarafından finanse edilen beyaz, küçük, ince minareli camiler, Kosova-Metohiya ve Makedonya’nın her yerinde. Bu başka bir şey.

“Arnavutluk ve Bosna Batı projesi”

Arnavutluk tarihine bakarsanız, Avusturyalıların yaptığı, Sırp tarihinden orta düzeyde önemli bir kişiyi, George Kastrioti Skanderbeg’i (İskender Bey) çalmaktı. Sonra onun bir Arnavut olduğunu ve şimdi annesinin adı Voisava olmasına rağmen bir Arnavut ulusal kahramanı olduğunu ilan ettiler. Ebeveynleri ve erkek kardeşleri Yunanistan’daki kutsal Athos Dağı’ndaki Hilandar Sırp Manastırı’na gömülü. Ebeveynleri Sırp ise, o nasıl Arnavut olabilir? Ama bu önemli değil. Bu sadece bir detay. Mesele şu ki, hem Arnavutların siyasi projesi hem de Boşnakların Bosna’daki siyasi projesi, Berlin Kongresi’nden sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna’ya girmesinden öncesinden itibaren bir Batı projesidir. 1878’de bile İslam’ı kabul eden tüm Sırplara Türk denirdi, çünkü bildiğiniz gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir millet sistemi vardı, yani siyah, Çinli, Sırp, beyaz, Gürcü, Ermeni, Rum, ne olursa olsun olabilirsiniz ama Müslüman’sanız, bu seni Türk yapar. Yani Boşnaklar da Türklerdi. Ancak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna ve Hersek’i aldığında ve daha sonra 1908’de oraları ilhak ettiğinde, – bu olay, o zamanlar neredeyse Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına sebep oldu diyebiliriz -, yola bu, Balkanlar’daki Müslümanların, yani Sırpça konuşan Müslümanların, Bosnalılaştırılmasıyla devam ettiler. Bu Boşnakları onlar yarattı. İşte bu yüzden siyasi olarak Türkiye ne yaparsa yapsın, isterse Türkiye amuda kalksın, Bosnalı Müslümanlar her zaman NATO’nun bir oyuncusu olacaklar. Bundan önce, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu siyasi Batı için zemini hazırladı. Bir de dikkat ettiyseniz, 90’lı yıllarda Irak’ta Müslümanlar katledilirken, Batı’nın desteklediği Müslümanlar, sadece Arnavutlar ve Boşnaklar, yani Bosna Hersek Müslümanlarıydı. Ve her iki taraf da Türkiye’yi para ödeyen, faturalarını ödeyen ülke olarak görüyor ama Türkiye’ye asla gerçek tavizler vermiyorlar. Arnavutlar, Türkleri Arnavut olarak asimile ettiği ve kendi tarihlerini öğrettiği müddetçe, Türkler her zaman düşmandır.

“Türkler ve Sırplar ciddi bir anlaşma yapmalı”

Ne hakkında konuşuyorduk? Sırplar ve Türkler yeni bir anlaşma yapmak zorundalar ama bu sefer ciddi bir anlaşma çünkü gerçekten aynı fikirde olabileceğimiz konular var. Bir şeyi hatırlatmama izin verin, Büyük Sırbistan, Osmanlı’nın en büyük veziri tarafından yaratılmıştır. Bu kişi, Sokullu Mehmet Paşa veya Mehmed Paşa Sokoloviç veya Sırp olduğu için Bajica Sokoloviç’tir. Ve kendisi de bir Sırp olduğunu biliyordu. Yeniçeri oldu. Çocukken değil, gençken götürüldü, bu sırada bir manastırda öğrenci. Zaten okuryazardı. Çok hırslı bir gençti ve Üç İmparatorluk döneminde ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün doruğunda olduğu sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamıydı. Bildiğiniz gibi, Sırpların Kosova’da bir imparatorluğu vardı. Prizren imparatorluğun başkentiydi. Prizren’den bahsetmiştim, çünkü orada Türkler de yaşıyordu ama dediğim gibi, gerçekten Arnavutlar tarafından asimile edildiler. Başkent daha sonra bugün Kuzey Makedonya’nın başkenti olan Üsküp’e taşındı. Fakat Sırpların bir geleneği var, hatta bu, Bizans veya Roma İmparatorluğu geleneği. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1453’ten sonra dönüştüğü bir şey.

Türkiye, Sırplarla işbirliği konusunda gerçekten ciddiyse, o zaman yeni bir anlaşma yapması gerekiyor. Konuşalım ama ciddi konuşalım. Ciddi bir konuşma, bir şeyleri isimleriyle anarak başlar. Erdoğan, bunu yanılmıyorsam 2007’de Saraybosna’da yaptığında, temelde Bosnalı Müslümanlara ‘sizi seviyoruz ama siz komşularınızla aynı insanlarsınız’ dedi. Yani, diğer Sırplarla. Elbette, şimdi Boşnaklar da kendilerini böyle adlandırıyorlar. Bakın, Türkiye’de yaşadıklarında Müslüman inançlı Sırplar olduklarını, Türkiye’nin kendi ülkeleri olduğunu anlıyorlar. Olay budur. Yani bir kimlik sorunu yaşamıyorlar. Boşnaklar, sürekli ve temelde yine Batı’nın yarattığı bu belirsizlik içindeyken, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu korktuğu için, siyasi çıkarları için Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından yaratılmıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan ayrılmasından sonra veya yenilmesinden sonra ya da ne derseniz deyin, ortaya çıkan yeni devletlerden Balkanlardan korkuyordu. Yunanistan ve Sırbistan’ın devasa bir ortak sınıra sahip olmasından korkuyorlardı. Bu nedenle Arnavut milliyetçiliği, arada bir şey olması için bir Katolik projesi olarak yaratıldı. Yani üç dine mensup farklı halklardan – çünkü aynı zamanda Ortodoks, Müslüman ve Roma Katolik Arnavutlar var – ve iki dilden bir millet yarattılar. Arnavutça, Kuzey’deki Gheg’den ve Güney’deki Tosk’tan tek bir dil olarak yaratıldı. Ve Kont Thalloczy ve Benjamin Kalaj gibi bazı kişiler, Bosna’da üç dinden bir halk yaratarak bunun tamamen tersini yaptılar. Sırplardan bahsediyorum. Roma-Katolik Sırplar, Sırpların çoğunluğunu oluşturan Ortodoks Hıristiyan Sırplar ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk olarak adlandırılan Müslüman inancına sahip Sırplardan üç ulus meydana getirdiler. Üç ulus yaratmak istediler. Neden? Çünkü bu devasa insan kitlesinin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda ciddi bir siyasi güç haline gelmesinden korkuyorlardı. Ve sonunda olan buydu. Biliyorsunuz, 28 Haziran 1914’te Ferdinand’ı Saraybosna’da vuran Gavrilo Princip gerilla, Mlada Bosna, yani Genç Bosna’dandı. Genç Bosna anlamına gelen Mlada Bosna adlı örgütün üyesiydi. Ve bu örgütün Bosna’da üç dinden de üyeleri vardı. Örneğin, Müslüman olan Mustafa Goloviç vardı. Roma-Katolik olan ünlü yazar İvo Andriç vardı. Ortodoks olan Cabrinovic  ve Gavrilo Princip vardı. Kendilerini tanımladıkları gibi, kendilerini Sırp veya Yugoslav olarak görüyordu. O zamanlar bu ikisi eşanlamlıydı. Avusturyalıların halkı yapay olarak bölmesine karşıydılar.

Türkiye ile Sırbistan, stratejik ortaklık konusunda, orta düzeyde iyi ilişkiler değil stratejik ortaklık konusunda ciddi bir diyalog kurabilirse ve Türkiye aynı dilden insanlar arasında arabuluculuk yapıp Müslümanlara Sırpların yani Ortodoksların kendi düşmanları değil kardeşleri olduğunu anlatabilirse, bunlar olursa, ciddi bir işbirliği olabilir. Türkiye Kosova’yı tanımaya devam ederse, Bayraktarları satma tehdidinde bulunursa, bu ortaklık yüzeysel olur. Demek istediğim, bu röportajda çok açık konuşuyorum, Sırbistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda tüm gerçekler bunlar.

Sokullu Mehmet Paşa, Sırplar ve gelecek…

Üzerine ilişkilerimizi inşa edebileceğimiz sağlam bir temelimiz var. Ve Sokullu Mehmet Paşa varlığı, tarihimizin tamamen düşmanlık tarihi olmadığının göstergesi. Neden Büyük Sırbistan’ı yarattığını söylediğimden bahsetmedim. Sırp Patrikhanesi’ni yeniden açan ve yeniden düzenleyen odur. Nereye? Kosova-Metohiya’daki Pec’de (İpek). Ve kardeşi Macaria Sokoloviç’i Sırp Ortodoks Kilisesi’nin patriği olarak atadı ve o zamanlar Sırp Ortodoks Kilisesi’nin yetki alanı çok büyüktü. Türklerin Rumeli dediği bölgeden bugünkü Macaristan’a kadar olan bölgenin tamamını kapsıyordu. Yani yetki alanı çok büyüktü. Ve bunu bir Osmanlı sadrazamı yaptı. Tek örnek bu değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Islahatı’na yardım eden büyük bir savaşçı Ömer Lütfi Paşa var. 19. yüzyılın ortalarında bunun için savaştı. Tarih, siyah ve beyazdan çok, grinin tonlarıyla ilgili ve bence ciddi zeminlerde işbirliği yapabileceğimiz bu tür şeyler var, ancak bunun için Türk tarafının bir tür dürüstlüğü olmalı ve Türk tarafı buna açık olmalı. Ve eğer bu tür şeyler yoksa, gerçekten stratejik ortaklık hakkında ciddi bir konuşma yapılamaz. Ve yine diyorum ki, Azerbaycan’a bakın, gerçekten her geçen gün daha iyiye giden Sırbistan-Azerbaycan ilişkilerinin gelişimine bakın. Azerbaycan Sırbistan’a saygı duyuyor. Sırp çıkarlarına ve Sırp toprak bütünlüğüne saygı duyuyor. Ve bu nedenle Azerbaycan’a Sırbistan tarafından çok saygı duyuluyor. Gelecekteki Sırp-Türkiye ilişkilerinin olası gelişimi hakkındaki görüşüm bu.

Avrupa

Europol: Avrupa’da müze soygunlarında kullanılan yöntemler değişti

Yayınlanma

Europol tarafından yayımlanan rapor, Avrupa genelinde müze soygunlarında kullanılan yöntemlerin ve hedeflerin değiştiğini ortaya koydu. Uzmanlaşmış suç örgütlerinin yerini sosyal medya üzerinden toplanan kişilerin ve farklı suç alanlarından gelen faillerin aldığı, soygunlarda şiddet içerikli yöntemlerin arttığı bildirildi.

Avrupa Polis Teşkilatı (Europol), “Taktikler Değişiyor, Hedefler Değişiyor: Müze Soygunlarının Gelişen Niteliği” (Changing tactics, changing targets: the evolving nature of museum heists) başlıklı özel bir rapor yayımladı.

Raporda, Avrupa genelindeki müze hırsızlıklarında izlenen yöntemlerin ve hedef alınan nesnelerin niteliğinde belirgin bir değişim yaşandığı bildirildi.

Raporda, müze soygunlarında kullanılan zorlayıcı ve şiddet içerikli taktiklerde kaygı verici bir artış görüldüğü vurgulandı.

Belgede şu ifadelere yer verildi: “Müze hırsızlıkları giderek daha saldırgan hale geliyor; failler binalara girmek ve personeli sindirmek amacıyla balyoz, patlayıcı madde ve ateşli silah gibi araçlar kullanıyor.”

Uzmanlaşmış geleneksel suç gruplarının yerini şiddete başvurmayan eski kültür varlığı kaçakçılarından farklı olarak yeni suç aktörlerine bıraktığı aktarıldı.

Bu çerçevede sosyal medya üzerinden toplanan geçici grupların devreye girdiği ve farklı suç alanlarında faaliyet gösteren bazı faillerin, müze soygunlarının düşük riskli ve yüksek kazançlı potansiyeline yönelerek sürece dahil olduğu ifade edildi.

Soyguncuların değerli metallere, değerli taşlara, Çin porselenlerine ve kültürel öneme sahip diğer tarihi eserlere odaklandığı bildirildi.

Bu yönelimin gerekçesi olarak yüksek piyasa talebi ve yasa dışı yollardan satışın kolay olması gösterildi.

Yatırımcıların ve merkez bankalarının altını güvenli bir varlık olarak görme eğiliminin güçlenmesiyle birlikte altın fiyatlarının yükselmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

Raporda bulguları örneklendirmek amacıyla son dönemde kayda geçen soygun vakalarına yer verildi. Bu kapsamda 19 Ekim 2025 tarihinde Paris’teki Louvre Müzesi’nde gerçekleşen soygun aktarıldı.

Faillerin inşaat merdiveni kullanarak Apollon Galerisi’ne girdiği ve Napolyon ile İmparatoriçe Joséphine’in koleksiyonuna ait parçaları çaldığı belirtildi. Toplamda yaklaşık 88 milyon euro değerindeki sekiz tarihi mücevherin yedi dakika içinde müzeden çalındığı ifade edildi.

Hollanda’nın Assen kentindeki Drents Müzesi’nde 24 Ocak 2025’i 25 Ocak 2025’e bağlayan gece gerçekleşen soygunda ise 2 bin 500 yıllık Coțofenești miğferi ile üç altın Daçya bileziğinin çalındığı anımsatıldı.

Polisin söz konusu miğferi nisan ayında geri almayı başardığı bildirildi. Raporda ayrıca 2024 yılında Fransa’daki Cognacq-Jay Müzesi’ne düzenlenen saldırı da dikkat çeken örnekler arasında sıralandı.

Ulusal düzeyde yürütülen soruşturmaların Europol bünyesindeki Avrupa Ciddi ve Organize Suçlar Merkezi (ESOCC) mülkiyet suçları uzmanlarınca desteklendiği kaydedildi.

Uzmanların Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki soruşturma birimlerine operasyonel, analitik ve koordinasyon desteği sağlayarak kültürel varlıkların yasa dışı ticaretine karşı mücadelede rol üstlendiği belirtildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB yangınlarla boğuşurken itfaiyeye ayrılan bütçenin kısılması eleştiriliyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği (AB) ülkeleri yaz aylarını devasa yangınlarla geçirirken, itfaiyeye ayrılan bütçenin küçültülmesi sert tepkiyle karşılanıyor.

EUobserver’da yer alan habere göre itfaiyeciler, politikacılar tarafından “kahraman” olarak anılmaktan bıktılar.

Fransız itfaiyecilerin sendikası Spasdis-CFTC’nin temsilcisi Ludovic Goblet, “Kahraman olarak anılmak istemiyoruz; bize kaynak sağlanmasını istiyoruz,” dedi.

Bu açıklamayı, yeni AB verilerinin, orman yangınları açısından kayıtlara geçen en kötü yılda Avrupa’daki profesyonel itfaiyeci sayısının 18.000 azaldığını göstermesinden birkaç gün sonra yaptı.

Bu rakamın içinde Fransa’daki 4.000’den fazla kişilik azalma da yer alıyordu.

Fransız itfaiyecilerden üç acil talep

Fransa’nın itfaiye ve kurtarma hizmetlerini temsil eden sendikalar koalisyonu, geçen perşembe İçişleri Bakanı Laurent Nuñez ile yaklaşık iki saat süren bir görüşme gerçekleştirdi.

Koalisyon, üç ana talebini dile getirdi: Acil durum çağrılarındaki artışla başa çıkmak için daha fazla kaynak, profesyonel itfaiyecilerin toplu olarak işe alınması ve sivil koruma hizmetlerini modernize edecek yeni bir yasa.

Sendika sözcüsü Xavier Boy, “Bakan beklentilerimizi karşılayamadı; somut bir yanıt alamadık. Finansman, finansman stratejisi veya mevzuatın içeriği konusunda hiçbir güvenceye sahip değiliz,” dedi.

Boy, itfaiye hizmetlerine ayrılan kaynakların, artan müdahale sayısı ve çoğalan krizlerle aynı hızda artmadığını belirtti.

Kaynak yetersizliği bardağı taşırdı: Eylülde grev geliyor

Sendikalar, kamu sektörü çalışanlarının da greve çıkmayı planladığı 29 Eylül’de “yoğun bir seferberlik” çağrısında bulundu.

İtfaiyeciler sendikası UNSA’dan David Saquet, AFP’ye yaptığı açıklamada, profesyonel itfaiyecilerin de bundan üç gün önce Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda protesto düzenlemeyi planladıklarını söyledi.

İtfaiyeciler, geçici tahminlere göre yaz başından bu yana en az 120.000 hektarın yandığı, Fransa tarihinin en kötü orman yangını sezonlarından birinin ardından yorgun düştüklerini belirtiyorlar.

Fransız İçişleri Bakanlığı’nın kayıtlarında yer alan 256.400 itfaiyeciden sadece 44.000’i –yani yaklaşık yüzde 17’si– ya profesyonel ya da askeri personel.

Son haftalarda, bazı illerde gönüllü itfaiyeci olmak için yapılan başvurular iki katına, hatta bazı yerlerde üç katına çıktı.

İtfaiye yetkilileri, halkın minnettarlığı dalgasının da etkisiyle, son altı ayda aldıkları kadar başvuruyu birkaç hafta içinde almak zorunda kaldıklarını belirtiyorlar.

Fransa İçişleri Bakanı top çeviriyor

Nuñez perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkenin sivil koruma hizmetlerini yeniden düzenlemeye yönelik uzun süredir beklenen yasa tasarısının 8 Eylül’de sunulacağını belirtti. 

2024 yılının ortalarında başlatılan bu girişim, ek finansman desteği de sağlanarak çöküş eşiğinde olduğu düşünülen sistemi modernize etmeyi amaçlıyordu. Fakat o zamandan beri süreç durma noktasına gelmişti.

İçişleri Bakanı, perşembe günü sendikalarla yapılan “oldukça samimi görüşmeleri” olumlu karşıladı.

Bakan, Eylül ayında sunulan önerinin, “şu anda afetlere veya yangınlara müdahale ettikleri sıklıkta kişisel tıbbi acil durumlara da müdahale etmek zorunda kalan” Fransız itfaiyecilerin “görevlerini daha net bir şekilde tanımlayacağını” belirtti.

Sosyal medya platformu X’te yayınlanan bir açıklamada Nuñez, itfaiye teşkilatının finansmanı konusunda görüşmelerin sürdüğünü ve 2027 bütçesinde ek kaynakların ayrılmasının beklendiğini de ekledi.

Avrupa Komisyonu kemer sıkmayı dayatıyor

Avrupa Komisyonu, bu yaz öncesinde üye ülkelere “uygun büyüklükte ve iyi hazırlanmış” bir itfaiye teşkilatına sahip olmalarını sağlamaları gerektiğini söyledi.

Fakat Komisyon aynı zamanda, itfaiye hizmetleri de dahil olmak üzere kamu hizmetlerine yönelik harcamalarda kesintilere yol açan AB’nin katı mali kurallarını da uyguluyor.

Örneğin Polonya, geçen yıl itfaiyeci sayısında en büyük azalmayı yaşadı. Fransa ile birlikte, 2024 yılında Aşırı Bütçe Açığı Prosedürü kapsamına alınmıştı.

Belçika da aynı duruma düştü: Ülkedeki itfaiye teşkilatı, 2024 yılında yüzde 10 oranında ve 2025 yılında 200 itfaiyeci daha az bir kadroyla orman yangınlarıyla mücadele ediyor.

Bu durum sadece halk ve itfaiyeciler için tehlikeli olmakla kalmıyor. Bu yaz orman yangınlarının yol açtığı hasar şimdiden 3 milyar avroyu aştı.

Öte yandan aynı mantık silahlanma konusunda uygulanmıyor ve askeri teçhizata devasa yatırımlar yapılıyor.

EUobserver’a göre giderek artan ve daha karmaşık tehditler karşısında, kemer sıkma politikaları Avrupa’yı daha zayıf, daha bölünmüş ve neredeyse her açıdan karşı karşıya olduğu zorluklara daha az hazırlıklı bir hale getirmiş durumda.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu

Yayınlanma

Alman tarihçi Manfred Kittel, II. Dünya Savaşı’nın sorumlusunun, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesine “yeşil ışık” yakan Sovyet lideri Stalin olduğunu öne sürdü.

Daha önce de savaşa dair “revizyonist” görüşleri ile gündem olan Kittel, bu görüşlerini Almanya’nın etkili ana akım gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (faz) tam sayfalık bir yazıyla dile getirdi.

Kittel’e göre Sovyetler Birliği, “Avrupa’da savaş ihtiyacının itici gücüyle”, 23 Ağustos 1939’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı imzalayarak Almanya’nın Polonya’yı işgaline “yeşil ışık” yaktı.

Makalede, Adolf Hitler’in savaşa yönelik “neredeyse içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kılan şeyin bu olduğu savunuluyor.

Buna göre “bilinçli olarak hareket eden Stalin” bu şekilde II. Dünya Savaşı’nda “suç ortağı” haline geldi.

Manfred Kittel, yıllar önce Berlin merkezli Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nda, kendi liderliği altında aşırı revizyonist eğilimlerin gün yüzüne çıkmasıyla manşetlere çıkmıştı.

Şu anda da Kittel, Stalin’in 1939’da savaşın patlak vermesindeki “suç ortaklığını” eleştiriyor ve “Rus emperyalizminin ölümcül rolünü […] açık ve net bir şekilde ortaya koymaya” çalışıyor.

Kittlel, 2025 yılında da Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı bir “imha savaşı” olarak nitelendirmişti.

Almanya’da “revizyonizmin” ana akımlaşması sürüyor

German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kittel, 2009 yılından itibaren daha geniş bir kitle tarafından tanınmaya başlamıştı.

O dönemde, 2008 yılının sonlarında zorla göç konusunda Berlin’de bir belgeleme merkezi kurmak amacıyla kurulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın müdürü olarak atanmıştı.

Merkezin odak noktası, II. Dünya Savaşı sırasında Almanların işlediği toplu suçların bir sonucu olarak Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki çeşitli ülkelerden gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesini ele almaktı.

Kittel, 1993’te yayımlanan tezinin tematik odağına rağmen vakfın direktörlüğüne atanmıştı. 

Tarihçi tezinde, Nazi suçlarının Şansölye Konrad Adenauer döneminde, yani Federal Cumhuriyet’in ilk yıllarında zaten yeterince ele alındığını savunmuş ve buna itiraz eden herkesin, iddiasına göre, bir “pişmanlık zihniyeti”nin önünü açtığını öne sürmüştü.

O, “geniş halk kitlelerini” “geçmişle yüzleşmeye” teşvik etmeye çalışmanın “yanlış yönlendirilmiş bir halk eğitimi” niteliğinde olduğunu savunuyordu.

2008 yılında, vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü’nde (IfZ) Kittel’in koordinasyonunda, mülteci derneklerindeki yetkililerin Nazi geçmişine ilişkin bir “fizibilite çalışması” yürütülmüştü.

Yazar, toplu katliamlara karışmış bir SS Obersturmführer’e ilişkin olarak, bu kişinin “içten içe de bir Nasyonal Sosyalist olup olmadığının” tespit edilemediğini iddia etmişti.

Polonya, “işgal altındaki Doğu Prusya” olarak görülüyor

Kittel’in liderliğinde Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı birkaç kez manşetlere çıktı.

2010 yazında, vakfın yönetim kurulunun hem asil hem de yedek üyelerinin açıkça revizyonist görüşler savunduğu ortaya çıktı.

Örneğin, yönetim kurulu üyelerinden biri, Polonya’nın kuzeydoğusuna (“Doğu Prusya”) yaptığı bir geziyi bir zamanlar “işgal altındaki bir ülkeye yolculuk” olarak nitelendirmişti.

Bir yedek üye ise bir gazete makalesinde, Polonya’nın II. Dünya Savaşı’nda bir miktar sorumluluk taşıyabileceğini öne sürmüştü.

Makalede ayrıca, “Danzig Savaşı’nı küresel bir çatışmaya dönüştürenin” Büyük Britanya olduğu savunulmuştu.

“Alman acılarının” abartılması

Kittel’in liderliğindeki vakıf, 2014 sonbaharında Berlin’deki Deutsches Historisches Museum’da [Alman Tarih Müzesi] bir sergi açarak son bir skandala yol açtı.

Bu sergi, zorla göç konusuna odaklanacak planlanan belgeleme merkezinin bir nevi ön projesiydi.

Sergi, Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin nedeni olarak Nazi kitlesel suçlarını göz ardı etmekle kalmadı; aynı zamanda kurban sayılarını da aşırı derecede abarttı.

Örneğin, sergide “Polonya, Bohemya ve Doğu Prusya’dan zorla sürgünler sırasında iki milyondan fazla Alman hayatını kaybetti” iddiasında bulunuldu.

Buna karşılık, Alman Tarih Müzesi, “1944 ile 1947 yılları arasında, yeniden yerleştirme süreçlerinde en fazla 600.000” kişinin öldüğünü belirtti; bu rakam bilimsel kanıtlarla destekleniyordu.

Savaş sonrası Alman sürgünlerine “soykırım” yakıştırması

O dönemde sergi, bardağı taşıran son damla oldu. Polonyalı ve Çek tarihçiler ile vakfın yönetim organlarından geçici veya kalıcı olarak çekilen Yahudiler Merkez Konseyi’nin yıllarca süren protestolarının ardından Kittel, 2014’ün sonlarında görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Ne var ki Kittel, yerinden edilmiş Alman topluluklarının temsilcileri içinde önde gelen bir figür olmaya devam etti.

Aldığı diğer nişanların yanı sıra, 2015’te Südet Almanları Derneği’nden İnsan Hakları Ödülü’nü aldı.

Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin “soykırım” olarak sınıflandırılmasını defalarca ve açıkça savundu.

Tarihçi bir süredir Sovyetler Birliği ve Rusya’nın politikaları hakkında da daha sık yorumlarda bulunuyor.

Örneğin, Kittel Nisan 2025’te yazdığı yazıda, yeniden yerleşim sürecinin Kremlin tarafından desteklendiğini, çünkü bunun savaş sonrası Almanya’da “Orta Avrupa’nın kalbinde aşırı nüfuslu bir kriz yuvası” yaratmak için fırsat sunduğunu savundu.

Ona göre Doğu’dan gelen yerinden edilmiş Almanların “kargaşa ve toplumsal çürümenin kaynağı” haline getirilmesi amaçlanmıştı ve bu, olayların “Rus imparatorluk bağlamı”ydı.

Kittel, “Büyük Rus emperyalizmi”nin Hitler’den çok önce var olduğunu ve “Hitler olmasa bile günümüze kadar” devam ettiğini belirtiyordu; örneğin, Ukrayna’ya karşı “devam eden imha savaşı biçiminde.”

Sovyetler Birliği’nin “suç ortaklığı”

Geçen hafta Kittel, II. Dünya Savaşı’ndaki “suç ortaklığını” Sovyetler Birliği’ne atfetme noktasına kadar gitti ve böylece Nazi Almanya’sının tek başına sorumlu olduğunu inkar etti.

faz’da yayınlanan tam sayfa bir makalede Kittel, öncelikle tarihçi Klaus Hildebrand’dan alıntı yaptı.

Hildebrand, 1986 ve 1987 yıllarındaki “Tarihçiler Tartışması” (Historikerstreit) sırasında Nasyonal Sosyalizm hakkında olayı “göreceleştirici” açıklamalar yapmakla suçlanmıştı.

Hildebrand’a göre, Sovyetler Birliği’nin politikası “Avrupa’da savaş ihtiyacının dayattığı” bir şeydi.

Kittel, 23 Ağustos 1939 tarihli Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile Moskova’nın Alman Reich’ına “yeşil ışık yaktığını”, “Alman savaş çabalarını desteklediğini” ve böylece Hitler’in savaşa yönelik “adeta içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kıldığını yazdı.

Kittel, kişisel değerlendirmesinde, “bilinçli hareket eden bir Stalin’in” 1939 gibi erken bir tarihte bile kendisini “suç ortağı” haline getirdiğine vardı.

Bu iddia, yaklaşık 27 milyon ile Alman imha savaşında açık ara en fazla can kaybına uğrayan ülkeye yönelik.

Kittel, Münih Anlaşması’nda Çekoslovakya’nın bazı bölgelerinin ilhakına göz yummalarından, Nazi İmparatorluğu’na karşı Moskova ile işbirliği yapmayı reddetmelerine kadar Batı güçlerinin eylemlerini tutarlı bir şekilde savunuyor.

Alman-Sovyet paktına karşı “ulusal anma günü” önerisi

Sonuç olarak Kittel, Federal Almanya’ya “hatırlama kültüründe bir dengesizlik” atfediyor.

Yani bir yandan “Nazi imha emperyalizminin suçlarına giderek yoğunlaşan odaklanma” ile diğer yandan “Rusya’daki Çarlık ya da Stalinist tipteki daha geleneksel toprak emperyalizminin bastırılmış günahları” arasında bir dengesizlik olduğunu savunuyor.

Kittel, bunun “ciddi siyasi sonuçları olan bir dengesizlik” oluşturduğunu düşünüyor. O, dönemin Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Mayıs 2020’de, “sadece Almanya’nın 1939’da Polonya’ya karşı savaşı başlattığını” ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu üstlendiğini ısrarla savunmasını “anlamakta zorlandığını” belirtiyor.

Kittel, “1939’da savaşın patlak vermesindeki Stalin’in suç ortaklığını ve Rus emperyalizminin halen devam eden, felaket getiren rolünü açık ve net bir şekilde ortaya koymanın ‘her zamankinden daha önemli’ olduğunu” düşünüyor.

Amacını ilerletmek için Kittel, 23 Ağustos’un “Hitler-Stalin Paktı’nın anma günü” olarak Almanya’da “ulusal anma günü” ilan edilmesini istiyor.

Avrupa Parlamentosu, Eylül 2019’da da benzer bir girişimde bulunmuştu. O dönemde, bir kararla 23 Ağustos’un AB genelinde “Totaliter Rejimlerin Kurbanları için Avrupa Anma Günü” olarak ilan edilmesini talep etmişti.

Kararda, diğer hususların yanı sıra, II. Dünya Savaşı’nın “Nasyonal Sosyalist Alman Reich’ı ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan ve ‘Hitler-Stalin Paktı’ olarak da bilinen meşhur saldırmazlık paktının doğrudan bir sonucu olarak ‘patlak verdiği’” ileri sürülmüştü.

AP’ye göre bu iki devlet, “dünya hakimiyeti hedefini eşit ölçüde güden (…) totaliter (…) rejimler”di.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English