Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Türkiye’nin ikili stratejisi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Geopolitical Futures’ta (GPF) yayımlandı. GFP’nin kurucusu ünlü George Friedman; konuyla ilgili okurlar onu “Gölge CIA” olarak da bilinen Stratfor’un başkanlığından hatırlayacaktır. Makalede, Türkiye’den ABD’nin “eski müttefiki” olarak bahsedildiği dikkat çekecektir. Yazar, ABD’nin ikili bir siyaset izlemesi gerektiğini savunuyor: Kafkasya-Orta Asya hattında, daha genel olarak Avrasya’da, Türkiye’nin “yayılmacı” özlemlerine ket vurulmamalı, hatta el altından desteklenmelidir; Doğu Akdeniz söz konusu olduğundaysa Yunanistan-Kıbrıs hattında kurulan Türk karşıtı kordon devam etmelidir. Zaten Avrasya havucu, Türkiye’nin dikkatini Doğu Akdeniz’den çekmek için gündeme getirilmektedir. Kafkasya’dan Orta Asya’ya bir ‘Türk koridoru’nun oluşması ve Çin’in bu güzergahı Rusya’ya tercih etmesi, yazara göre ABD’nin desteklemesi (veya göz yumması) gereken bir gelişmedir, çünkü böylece Rusya’nın Hint Okyanusuna erişimi engellenecektir ve ABD’nin esas rakibi Çin’i kontrol etmek de kolaylaşacaktır. Bu siyaset, aynı zamanda, Türkiye’nin İran karşıtı tutumunu da belirginleştirecektir. Tüm bunların yanında yazar, Türk dış politikasının ve jeopolitiğinin ABD-Rusya dengesine artık bağlı olmadığını düşünmektedir. Kafkasya’da ABD ile taktik yakınlaşma, Akdeniz’de ABD’ye karşı Rusya ile birleşik cephe kurma ihtimalini dışlamamaktadır. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.

Daniele Santoro
20 Ekim 2022

1. Ukrayna’daki savaş, Türkiye’nin on yıldan fazla bir süredir kendisini pençesine alan ikilemi çözmesini sağladı. Yıllardır Washington ile Moskova ve Atlantik seçeneği ile Avrasya vehimleri arasındaki yol ayrımında sıkışıp kalan Ankara, 24 Şubat’tan bu yana süper güç [ABD] ile onun gerileyen rakibi arasında daha kolay hareket etmeye başladı, stratejik özerklik konusundaki iddialı söylemini başarılı bir şekilde ispat etti ve Putin’in Ukrayna’daki intiharıyla çağdışı hale gelen iki kutuplu mantıktan kurtuldu. Erdoğan’ın Ukrayna satranç tahtasında yaptığı hamleler, ABD ile Rusya arasındaki taktik dengeleme hareketini hiçe sayıyor; bu hamleler Türkiye’nin jeopolitik yakınlığı hakkında herhangi bir genel sonuç ima etmiyor ve yalnızca Türkiye’nin stratejik zorunluluklarına yanıt veriyor.

Ankara’yı gaz pedalına basmaya iten şey, tam da Rusya’nın Ukrayna’daki yenilgisiydi. Ayrıca Moskova’nın kaynaklarını ve dikkatini batı cephesinde yoğunlaştırma ihtiyacı vardı, bu da Kremlin’i yıllarca şiddetli Türk-Rus rekabeti ile karakterize edilen sektörleri tüketmeye kaçınılmaz olarak zorladı. Bu, Türkiye için çatışmanın arifesine kadar düşünülemeyecek manevra sınırlarının açılmasına yol açtı. Bu, Türklerin vicdansız duruşlarını daha da vurgulamalarına, Rusya’ya giderek artan bir utanmazlıkla meydan okumalarına ve aynı zamanda Rusya’nın güçlüklerini fırsata çevirerek ikili ticaret, enerji ve hatta askeri ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda pekiştirmelerine olanak sağladı.

Fakat bu hamleler, Amerika Birleşik Devletleri’ne simetrik bir yakınlaşma veya ondan simetrik bir uzaklaşma anlamına gelmiyordu. Rus değişkeni Türk-Amerikan jeopolitik denkleminde artık bir faktör değil. Moskova’nın Levant[1], Kafkasya ve Orta Asya’daki etkisine yönelik saldırı, bir dereceye kadar Washington’a hoş geliyor, çünkü süper güç, Rus kayıplarının Türk kazanımlarına dönüştüğünün çok iyi farkında. Ukrayna ihtilafının dinamikleri ve kıtasal sonuçları, Türkiye’nin süper güç için jeopolitik önemini kat be kat artırdı, ama Türkiye’nin büyüyen yayılmacılığının doğasında var olan tehdidin büyüklüğünü de eşit derecede, göze çarpan bir şekilde artırdı. Bu durum ABD’yi, eski müttefiğinin hırslı özlemlerine göre ayarlanmış bir yaklaşımı benimsemeye sevk etti. Washington, Ankara’nın emperyalizmini Anadolu çerçevesine daha fazla sıkıştıramayacağının farkına vardı. Washington, Türkiye’nin dışarıya yönelik önlenemez eğilimine mutlaka bir çıkış yolu vermelidir: Bunu Türkiye’yi Rusya ile rekabetin daha belirgin olduğu cephelere yönlendirmeyi teklif ederek yapabilir. Böylece iki rakip (Türkiye ve Rusya) arasındaki çifte çevrelemeyi daha da teşvik etmiş olur. Ve Rusya’yı Türk etkisinin bir güç çarpanı olarak hareket edeceği düzlemlerde kontrol altında tutabilir. Diğer bir deyişle Amerika Birleşik Devletleri Kafkasya – Orta Asya kara hattı boyunca Ankara’nın elini görece serbest bırakır ve aynı zamanda Trakya ile Kıbrıs arasında anti Türk bir koridor oluşturarak Türkiye’nin Akdeniz’e yönelik projeksiyonuna köstek olur. Amaç, Türklerin denizle ilgili saçma isteklerini bastırmak ve onları Avrasya mücadelesinin içine itmek, aynı zamanda denizden uzaklaştırıp karaya konsantre olmalarını sağlamaktır.

2. Türkiye, Ukrayna savaşını, esas olarak Ukrayna dışında veriyor. Ankara, Rusya’nın Kiev’e yürüyüşünü engellemeye yardım ederek çatışmadaki ana stratejik hedefine ulaştı. Kendisini önceden teçhiz ederek Ukraynalılara 2019 gibi erken bir tarihte ünlü Bayraktar TB2 insansız hava araçlarını sağladı. Fakat Türkiye-Ukrayna askeri işbirliğinin doğası, Erdoğan’ın kaygılarının oldukça göreceli olduğunu ve Türklerin Don’un batısında Rusların karşılaşacağı zorlukları bir ölçüde öngördüklerini ortaya koyuyor. Batılı ülkelerden farklı olarak Türkiye –Polonyalılar, Litvanyalılar ve Ukraynalılar tarafından düzenlenen duygu yüklü yardım toplamalarının ardından ücretsiz olarak dağıtılan insansız hava araçlarının kısmi istisnaları hariç– Kiev’e hiçbir zaman tek bir kurşun bile vermedi. Ankara için, çatışmanın mevcut dinamikleri –Ruslar çıkmaza girmiş ve saldırı altında, Ukraynalılar Amerikan istihbaratının körüklediği geri dönüşe rağmen galip gelemiyorlar– Erdoğan’ın savaşanlar arasında dürüst çöpçatan rolünü başarılı bir şekilde oynamasına ve böylece rakibinin temel çıkarlarını korumaya özen göstererek Rusya’nın talihsizliklerinden yararlanmasına izin verdiği için neredeyse cennet gibi bir durum oluşturuyor. Putin’in artık her gün Türk cumhurbaşkanının bilgeliğini övmesi bunun bir göstergesi ve Kremlin’de hüküm süren çaresizliğin açık bir işareti.

17. yüzyılın sonundan beri Ruslar Türklere, Türklerin Boğazlardan geçmelerine izin verip vermeme eğilimine hiç bu kadar bağımlı olmamıştı. Bu anlamda Ankara, Moskova’ya net sinyaller gönderdi. İstanbul ve Çanakkale boğazlarını savaş gemilerine kapattı, fakat zamanlama Rusların Ukrayna’daki savaş operasyonlarına zarar vermedi. Stratejik boğazlardan geçiş ücretini beş katına çıkardı, ama aynı zamanda (aslında Sovyetler tarafından yazılmış) Montrö Sözleşmesini yeniledi ve Kanal İstanbul’da başlaması gereken çalışmaları geçici olarak durdurdu. Çatışmanın Moskova aleyhine dönmeye başladığı sırada silah yüklü Rus ticari gemilerinin Boğazlardan geçmesine izin verdi –örneğin Suriye’den Ukrayna’ya nakledilen S-300’ler– ve aynı zamanda Kiev’e silah tedarikini daha “dikkatli” değerlendireceğini duyurdu. Bu dinamikler, genel güç dengesini eski haline daha da yaklaştırdı ve Türkiye’nin Rusya karşıtı yaklaşımını, Orta Asya’dan Afrika’nın derinlerine bir yay boyunca uzanan ve odağı sadece coğrafi olmayan bir çok düzlemdeki anlaşmazlığın, özellikle Güney Kafkasya’da önemli ölçüde sertleştirmesine izin verdi.

3. Bu aşamada, Kafkasya düzlemindeki araçsal Türk-Amerikan taktik yakınlaşmaları net ve önemlidir. Ankara’nın emperyal hırslarına karasal bir çıkış sağlamayı garanti etmek ve onları (Türkleri) önemli Akdeniz rotasından uzaklaştırmak amacıyla ABD çıkarları için stratejik olmayan bir bölgeye yönlendirmek Washington’un çıkarınadır. Amaç, Türkleri İranlılar, Ruslar ve Çinlilerle bir çatışma rotasına girmeye ikna etmek ve Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütüne tam kabul talebinde bulunduğunda yeniden başlattığı bir seçenek olan olası bir Avrasya bloğunun ortaya çıkmasını yapısal olarak engellemektir. Simetrik olarak, Ermenistan’ın istikrarsızlaştırılması ve Erivan için Rus-Amerikan rekabeti Türkiye’nin ekmeğine yağ sürüyor, çünkü bu dinamikler Azerbaycan’ın şiddet bakımından çatışma seviyesini yükseltmesine ve Ermenileri alçaltıcı bir uzlaşı aramaya zorluyor. Özellikle de bugün Kafkas ihtilafında mevzubahis asıl mesele (artık) Dağlık Karabağ değil, Rusların açıkça savunamadığı ve Amerikalıların ancak Erivan’ın Moskova’ya sırtını döndüğü takdirde koruyabileceği, Ermenistan’ın toprak bütünlüğü olduğu için. Her şeye rağmen, Rusya’nın bu Kafkas ülkesine yansıtabileceği devam eden ticari, enerji, kültürel ve askeri etkinin ışığında, bu ihtimal yakın gelecekte pek olası değil. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın 13-14 Eylül gecesi parlamentoda yaptığı ve teslimiyet belgesini imzalamaya hazır olduğunu açıkça kabul ettiği konuşma bu anlamda dikkate değerdi. “Birçok insanın [onu] eleştireceğini ve kınayacağını ve [ona] hain demesini” kabul etmeye hazır olduğunu, hatta “görevden uzaklaştırma” riskini göze aldığını söyledi. Ermeni gizli servislerinin Eylül sonunda iki PKK’lı teröristin Türkiye tarafından yakalanmasına katkıda bulunması ve Azerbaycan’ın saldırganlığına rağmen Ankara ile Erivan arasındaki normalleşme sürecinin –sınırın üçüncü ülke vatandaşlarının geçişine açılması ve iki ülke arasında ilk doğrudan ticari uçuşların başlaması bağlamında– herhangi bir aksama yaşamaması da aynı derecede belirleyicidir.

Ankara ile Washington arasındaki Kafkas sinerjisi orta vadede devam edebilir ve Türklerin bu düzlemde izledikleri stratejik hedeflerin gerçekleştirilmesini teşvik edebilir. Türkiye açısından, Güney Kafkasya ihtilafında söz konusu olan kilit mesele, Mustafa Kemal’in ‘Türk geçidi’ olarak adlandırdığı bir toprak şeridi üzerinden Azerbaycan ile Türkiye sınırındaki Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasında bir kara bağlantısının açılmasıdır. Böyle bir operasyon, Ankara’nın İstanbul ile Hazar arasında doğrudan bir bağlantı kurmasına, Türkiye’yi yapısal olarak Türki Asya’ya bağlamasına ve böylece Erdoğan ve Bahçeli’nin jeopolitik anlatısının giderek daha fazla paravan haline gelen, büyüleyici Pan-Türkçü söylemini gerçekleştirmesine olanak sağlayacaktır. Washington, projeyi alenen engellerken, disiplinsiz eski müttefikinin genişlemesini teşvik etmemek ve Rusya’nın bölgedeki hakimiyetine ölümcül bir darbe indirmemek için, Ankara’nın Avrasya projeksiyonunu görmezden gelebilir ve hatta masanın altından cesaretlendirebilir; zira süper güç için, Güney Kafkasya’nın Türkiye yörüngesine kayması, Moskova’nın devam eden etkisinden daha endişe verici bir tehdit oluşturuyor. Gelgelelim Amerikalılar, Türk-Azerbaycan koridoru aracılığıyla, birbiriyle pek de ilgisiz olmayan iki taktik hedefe ulaşabilirler.

Birincisi, Ankara’nın Kafkasya manevrası, ABD’nin, İsrail’in İran’a kuzeyden baskıyı artırmak –süper güç tarafından daha az acil olarak algılanan– arzusunu tatmin etmesine izin verecektir. Türkiye ile Azerbaycan arasında doğrudan bir bağlantı kurmanın ana sonuçlarından biri, aslında, İslam Cumhuriyetinin Anadolu Levhasını atlayarak Ermenistan, Gürcistan, Karadeniz, Bulgaristan ve Yunanistan üzerinden Akdeniz ve Rusya’ya ulaşmayı planladığı kuzey-güney altyapı koridorunu daha başlangıçta durdurmak olacaktır. Bu, Hint-Ganj Ovası ve Hint Okyanusunu Baltık Denizine bağlamaya yönelik daha büyük Rus-Hint projesinin asli bir bölümünü oluşturacaktır. Tahran, riskin doğasını o kadar açık bir şekilde anladı ki, son Ermeni-Azerbaycan çatışmalarının başlangıcında, İran Dışişleri Bakanı, Kafkasya’daki sınırların yeniden şekillendirilmesine karşı olduğunu açıkça ifade etti; İslam Cumhuriyetinin, Türkiye-Azerbaycan koridoru meselesinin Bakü’nün Ermeni topraklarını ilhak etmesiyle sona ereceğinden –oldukça makul bir şekilde– korktuğunun bir göstergesidir, ki bu, onu Ermenistan sınırından mahrum bırakacak ve ‘Türkiye’ ile olan sınırını Zagros’tan Hazar’a kadar genişletecek bir durum

Daha da kötüsü, Azerbaycan’ın askeri başarıları ve teritoryal bir sürekliliğe sahip ‘Batı Türkistan’ın ortaya çıkışı, ölçülü tahminlere göre İran nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül eden İslam Cumhuriyetinin büyük Türk azınlığına benzeri görülmemiş bir Pan-Azeri milliyetçi duygu aşılama riski taşıyor. Bu vaziyet İranlıların ellerini bağlıyor. Kafkasya’nın artan biçimde “Türkleşme”sinin doğasında var olan tehdit ve Ermenistan ile kara sınırını kaybetme riski, Tahran’ın, Erivan’ın savunulmasına müdahale etmesine sebep olmalıdır. Bununla birlikte, açıktan açığa Azerbaycan karşıtı bir yaklaşım benimsemek İran’ın Azerilerinin sadakatine olumsuz biçimde etki edebilir. Bu durum, İranlılara, İsraillilere mutluluk veren bir şekilde, Türklerin bölgedeki aktivizmini hüsran dolu bir endişeyle izlemekten başka bir seçenek bırakmıyor. İkinci Dağlık Karabağ Savaşında Bakü’ye verdiği destek sayesinde İsrail, İran’ın Suriye’de yarattığı sınır tehdidine karşılık olarak ve İslam Cumhuriyetindeki Azerbaycanlı azınlığı kışkırtarak, düşmanı kuzey cephesinde de kendisini savunmak zorunda bırakma niyetiyle, kendisini Azerbaycan’a yerleştirmeyi başardı. İsrail’in eklektik Bakü büyükelçisi George Deek tarafından Ayetullahlara verilen “Tebriz’in gizemleri” hakkındaki şifreli mesajın da gösterdiği gibi.[2]

Türkiye-Azerbaycan koridorunun olası açılışı, ABD’nin kendisini Rusya ve Çin arasındaki krize sokmasına ve “tesadüfi çiftin” ayrışmasını körüklemesine de izin verecektir. Şi Cinping’in 15 Eylül’de Semerkant’ta, iki lider arasında Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana ilk yüz yüze görüşmede Vladimir Putin’e ifade ettiği endişeler, Pekin’in çatışmanın gelişimiyle ilgili artan rahatsızlığına işaret ediyor. Gerçekten de ‘özel askeri operasyon’, Yeni İpek Yolunun kuzey güzergahını, Halk Cumhuriyetinin kendi Pasifik limanlarını Rusya ve Ukrayna aracılığıyla kıta Avrupasına bağlamayı arzuladığı güzergahı –belki de tamiri imkânsız biçimde– riske attı. Batının Moskova’ya yaptırımları ve Ukrayna kavşağının elverişsizliği bu duruma yol açtı.

Çin alternatifleri araştırıyor ve risksiz olmasa da, Kazakistan, Hazar, Azerbaycan ve Gürcistan aracılığıyla Pekin’i İstanbul’a bağlayan Türk koridoru şu anda tek uygulanabilir seçenek. 1990’ların sonunda Ankara’nın Kafkasya-Orta Asya güzergahını adlandırdığı şekliyle ‘orta koridor’un Gürcistan bölümü aslında potansiyel olarak ölümcül Rus baskısı ile karşı karşıya. Bu durum, Moskova’nın istikrarsızlaştırıcı eylemlerine daha az maruz kalan Ermeni kolunu Pekin için özellikle değerli kılıyor. Çinliler, Şi Cinping’in Semerkant’ta Putin ile görüşmesinden bir gün önce, 14 Eylül’de Nur-Sultan’a yaptığı ziyarette Kazakistan’ın toprak bütünlüğünü savunmaya verdiği desteği ifade ettiğindeki kararlılığının gösterdiği gibi, Moskova’nın eylemlerine karşı giderek artan bir tahammülsüzlük sergiliyor. Kendi açılarından Amerikalılar ise Türk-Çin koridorunun açılmasına göz yumabilirler, çünkü böyle bir dinamik Çin-Rus ayrışmasını kolaylaştıracak, Rusya, Hindistan ve İran arasındaki altyapı bağlantısını engelleyecek ve böylece Moskova’nın kara yoluyla Hint-Pasifik’e ulaşmasını engelleyecektir. Fakat hepsinden önemlisi, Washington, ana rakibinin Avrasya projeksiyonunun ana arteri haline gelecek olan bölgeyi giderek daha fazla kontrol edeceği için [buna göz yumabilir].

4. Ankara ile Suriye hükümeti arasında son zamanlarda ivmelenen uzlaşma –Ağustos gibi erken bir tarihte Erdoğan ve Bahçeli tarafından etkili biçimde onaylanmıştı– Rusya’nın Ukrayna’daki güçlüklerinin bir başka yansımasıdır ve Akdeniz bağlamında da Türk-Rus güç ilişkilerinin yeniden dengelendiğini gayet güzel biçimde doğrulamaktadır. Türkiye Avrasya’da, iki gücün çıkarlarının örtüştüğü tüm düzlemlerde Rusya’nın nüfuzuna saldırırsa, Akdeniz’de kendi artan hırslarını rakibinin stratejik mecburiyetleri ile eşleştirmeye çalışır. Türkiye için bu kaçınılması mümkün olmayan bir zorunluluk meselesidir. Erdoğan’ın önceliği yakın vadede, Rusya’nın Levant’taki küçülen varlığının İran’ın Akdeniz’e yönelik tasarısını desteklemesini önlemek; İsrail ile anlaşmasına rağmen Ankara henüz [İran’la] doğrudan karşı karşıya gelmeye hazır hissetmiyor. Stratejik açıdan, Ruslar, kendi iç denizlerinde Birleşik Devletleri çifte biçimde çevrelemeye zorlamak için Türklere hizmet ediyorlar. Türk-Rus İçsel Aile Sistemleri Terapisi[3] oyunu kısmen nihayete ermek üzere, çünkü Amerikalılar uyandı ve kahvenin kokusunu aldı. Artık söz konusu olan, Türkiye’nin bakış açısına göre, Rusya’yı, süper gücün gözünde denizlerdeki dışa dönüklüğünü haklı çıkarmak için taktik bir kaldıraç olarak kullanmak değil, Akdeniz’de çakışan stratejik çıkarları, Washington tarafından Doğu Akdeniz ile Ege Denizi arasında kurulan kordonu delmek için kullanmaktır.

Türkiye ve Rusya, okyanussal bir boyut kazanma zorunluluğunu giderek daha fazla algılayan, radikal biçimde karada yerleşik iki güçtür. Ruslar için Karadeniz-Akdeniz-Hint Okyanusu güzergahı Amerikan kuşatmasından yegane çıkıştır. Türkler için Ak-Okyanus[4] [MedOcean] projeksiyonu emperyal görkemin restorasyonu ile eşanlamlıdır. Başlangıç ​​koşulları, parabolün eğimi ve motivasyonları farklıdır ancak temel amaç benzerdir. Ve ABD’nin saldırgan duruşu, Avrasya’dan farklı olarak, Türk-Rus çıkarlarının mükemmel bir şekilde örtüşmesinin Ankara ve Moskova’yı birleşik bir cephe oluşturmaya teşvik etmesi anlamına geliyor.

Türkiye ve Rusya’yı sıkıştırmak, Amerikalılar tarafından Yunanistan ve Kıbrıs eksenleri üzerinde düzenlenen ikili çevrelemedir. Mayıs ayında Yunan Parlamentosu, ABD ile Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşmasındaki değişikliği onaylayarak süper güce Girit Adasındaki Suda’da yer alana ek olarak üç askeri üs daha kullanma hakkı tanıdı. Bunlardan en stratejik olanı, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Ankara ve Moskova’nın Ak-Okyanus’taki dışa dönüklüğünü izleyebileceği ve muhtemelen önleyebileceği liman kenti Alexandropoli/Dedeağaç’ta bulunandır. ABD şimdi Yunan yarımadasını, açık bir şekilde, Atina’nın nazikçe verdiği askeri teçhizatları resmi olarak Rusları, gizlice Türkleri ve esasen her ikisini de kontrol altına almak için kullanmak amacıyla, Akdeniz, Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’ya yönelik tasarılarının ileri karakolu olarak seçti.

Türkiye bit yeniğini sezdi ve Amerika’nın blöfünü görmeye kararlı. Atina ile kesin karşı karşıya gelişteki duruşunu sertleştiriyor, Yunanlıları düelloya davet ediyor ve Ege’deki deniz sınırlarını güç kullanarak yeniden şekillendirmekle tehdit ediyor. Washington, Dışişleri Bakanlığının Yunanistan’ın toprak bütünlüğünü ve Ege adaları üzerindeki Yunan egemenliğini koruma ihtiyacına, Akdeniz’deki güçlü rekabetin en büyük risklerine ilişkin neredeyse her gün yaptığı göndermelerin gösterdiği gibi, Türk baskısını artan bir korkuyla hissediyor. Rusların ise Türk-Yunan anlaşmazlığının tırmanmasını teşvik etmede ve Amerikan kuşatmasından kurtulmaya yönelik hayati girişimi kesin olarak etkileyebilecek bir çatışmada, Türkiye’yi kenardan desteklemede her türlü çıkarı var. Böylece Türkiye ile ABD arasındaki çatlağı genişletmeye, Amerika’nın Akdeniz’den çekilmesinin sonuçlarını derinleştirmeye ve Akdeniz’in tarihi rakibiyle [Türkiye] yakınlaşmasını kamçılamaya çalışıyorlar.

Bu tür dinamikler, Ankara’nın emperyal projeksiyonunu açıkça ikiye bölüyor. Avrasya’da Türkler, süper güçle geçici bir uyum içinde Rusya’ya karşı oynuyorlar. Akdeniz’de, Amerikan deniz kuşatmasını kırmak için Ruslarla birleşik bir cephe inşa ediyorlar. Fakat Türk sarkacı Washington ile Moskova arasında salınmayı durdurdu. İki güçle taktik yakınlaşmaların stratejik bir önemi yok. Bunlar, dönme merkezi artık Anadolu’ya bağlı olan ve Rus ve Amerikan uçlarını göz ardı eden Türkiye’nin jeopolitik ekseninin yönünü değiştirmiyorlar.

Çeviren: Erman Çete

Dipnotlar:

[1] Akdeniz’in doğu kıyısında bulunan bölgeye verilen ad. Bilad’üş Şam ya da Bereketli Hilal olarak da bilinen bölge Nil’den Mezopotamya’ya ve Kızıldeniz’den Kilikya’ya kadar olan toprakları kapsar. Bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin, İsrail, Ürdün ve Mısır bu tarihi alanda yer almaktadır. (ç.n.)

[2] Yazar burada, İsrail’in Azerbaycan Büyükelçisi George Deek’in 20 Temmuz 2022 tarihinde kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşıma atıf yapıyor. Deek bu paylaşımında, “Geçenlerde bana verilen bu harika kitapta Tebriz’deki Azerbaycan tarihi ve kültürü hakkında çok şey öğreniyorum. Millet, siz bu aralar ne okuyorsunuz?” demişti. Deek’in paylaşımına İran’ın Azerbaycan Büyükelçisi Abbas Musevi, “Bu maceraperest çocuğun bilgisine: Biricik Tebrizimiz, İran’ın gururlu tarihinde ilkler diyarı olarak bilinir. Görünüşe göre ilk kötü siyonist de Tebriz’in gayretli halkı tarafından gömülecek. Kırmızı çizgimizi asla geçmeyin, asla!” diyerek tepki göstermişti. (ç.n.)

[3] Internal Family Systems veya (yazarın metinde kullandığı şekliyle) Parts Work Therapy: Kişinin duygusal dünyasında iyileşmeyi engelleyen, birbiriyle çatışan ve farklı “gündemleri” olan parçaların uyumlu hale getirilmesini hedefleyen terapi türü. (ç.n.)

[4] Osmanlı’nın Atlantik’e kadar tüm Akdeniz’i kontrol ettiği döneme atıf. (ç.n.)

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

İsrailli gazeteci: İsrail yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor

Yayınlanma

Yazar

İsrail’in Haaretz gazetesi yazarı ve gazetenin editörler kurulu üyesi, deneyimli gazeteci Gideon Levy, bugünkü köşe yazısında ülkesi ve toplumuna çarpıcı eleştiriler yönelten dikkat çekici bir yazı kaleme aldı. Dikkatinize sunuyoruz:

***

İsrail kendi utancından kendi dışında herkesi sorumlu tutuyor

Gideon Levy

Ulusal onur ve gurura İsrail kadar ihtiyaç duyan çok fazla ülke yok. İster Olimpiyatlar, ister Eurovision ya da dünya tavla şampiyonası olsun, badminton şampiyonasının 16. yarı finalindeki her İsrail zaferi “ulusal gurur” uyandırıyor. Arnavutluk’taki Tekvando Şampiyonası’nda alınan her madalya “onur getiriyor”. Ritmik Cimnastik grup çember yarışmasındaki altın madalya onu dünya haritasına konumlandırıyor, Avrupa RSX Sörf Şampiyonası uluslar arasındaki statüsünü yükseltiyor. Bu yılki Eurovision’da Lüksemburg’u temsil eden eski bir İsrailli? “Mavi ve Beyazın gururu.”

Böylesine küçük başarıların bu kadar önemli görüldüğü başka bir ülke olması pek olası değil. Dünyanın bir yerinde bir atletinin bir buz pateni yarışmasını kazandığı için Kazakistan hakkında daha iyi hisseden biri varmış gibi. İsrail’de bu, cumhurbaşkanından bir arama gerektiren milli bir olay olarak kabul ediliyor.

İsrail önemli konularda onurunu kaybetmeseydi bu çocuksu tanınma özlemi genç bir ülkenin kendi yolunu çizmesi açısından çocuksu hatta dokunaklı olabilirdi. Spor ve Eurovision’daki başarılarını saymazsak İsrail onursuz bir ülke. Belki de Eden Golan’ın Malmö’de sahne almasının Han Yunus’ta yaşananları örtbas edeceğini düşünüyor. Ancak elbette bu boş bir umut.

Onuru konusunda bu kadar kaygılı bir ülkenin uluslararası konumunu umursamıyormuş gibi davranmasına inanmak zor. Gazze Şeridi’ndeki savaş İsrail’in statüsünü daha önce görülmemiş bir seviyeye düşürdü ama İsrail yine çocukça bir tavırla gözlerini ve zihnini kapattı, gerçekleri görmezden gelirse bu utancı da görmezden gelebileceğini umuyor. Duruşunu ve saygınlığını iyileştirmek ve biraz olsun gururunu yeniden kazanmak için hiçbir şey yapmıyor.

Soykırım suçlamasıyla ve yasa dışı işgalin açıkça ne olduğu konusunda görüşünün alınması için bir kaç hafta içinde iki kez Lahey’e giden başka bir ülke düşünmek zor. Peki İsrail? Yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor. Lanetli hakimi, antisemitizmi, dünyanın ikiyüzlülüğünü ve kötülüğünü suçluyor. Kendisine yöneltilen suçlamalara karşı çıkmaya yanaşmıyor. Bunlar ilgisini çekmiyor bile. Dünyanın tüm önemli televizyon kanalları bu hafta Lahey’deki mahkeme oturumlarını yayınlarken, sadece İsrail bunu görmezden geldi. İlginç değil, önemli değil. Gözlerimizi kapatırsak bizi görmezler. Lahey’i görmezden gelirsek, Lahey de yok olur gider.

Ancak Lahey yaşıyor ve nefes alıyor ve duruşmaları İsrail için büyük bir utanç ve mahcubiyete neden olmalıydı. Dünya Gazze’yi gördükten, gördükten ve ürktükten sonra -böyle tepki vermeyen insan yoktur- Lahey duruşmaları geldi. Soykırım suçlaması ve daha da ötesi işgal konusu keskin, ayakları yere basan ve ciddi suçlamalar. Ancak İsrail bunu görmezden geliyor.

İsrail, dünyanın gözündeki itibarının daha da düşmesi anlamına gelse bile Refah’a saldıracak. Lahey’in işgalle ilgili müzakerelerine katılmayacak. Bu sadece hiçbir savunma hattı olmadığını gösterecektir. İsrail saygınlığının kalıntılarından vazgeçti. Dışlanmış, ötekileştirilmiş bir ülke olmak (tüm dünya bize karşıysa, nasıl davrandığımızın bir önemi yok) kendisine karşı herhangi bir pratik önlem alınmadığı sürece umurunda değil.

Ancak ABD’nin silah ikmalinin, BM Güvenlik Konseyi vetosunun ve şu ana kadar yaptırım uygulanmamasının ötesinde, tıpkı bir insan gibi ülkenin de imajı önemlidir. İsrail bundan vazgeçti. Belki dünyadan umudunu kesti, belki de iyi bir imajı olmadan da idare edebileceğini keşfetti. Her savaştan önce ve sonra göz önünde bulundurduğu faktörler arasında bu kesinlikle yok.

Aynı dünyanın, uluslar ailesinin bir üyesi olarak hareket eden İsrail Devleti’ne aşık olmasının üzerinden çok uzun yıllar geçmedi. İsrail’in kendi kendine söylediği gibi, dünya değerleri küçümseyebilir ve sadece gücü sevebilir, ancak adalet, uluslararası hukuk ve ahlaki düşünceler, sivil toplum ve kamuoyu da var ve bunlar en azından Eurovision 2023’teki “onurlu” üçüncülük kadar önemli.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Politico ‘Jake Sullivan ve Bidenizm’i yazdı

Yayınlanma

Politico’da yer alan bir değerlendirmede, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın çerçevesini çizdiği yeni iktisadi politikalar masaya yatırılıyor ve ‘küreselleşme ve serbest piyasa’ çağının adından ‘Bidenizm’ çağının başlayabileceği öne sürülüyor.

Alexander Ward imzalı yazdıda, geçen sene Brookings Enstitüsü’nde Sullivan’ın yaptığı konuşmanın yarattığı sarsıntıya dikkat çekiliyor. Bunun ‘sessiz bir devrim’ olduğunu öne süren Ward, “Haftalarca, Jake Sullivan ve ekibi, sözümona yönetimin ekonomi hakkındaki görüşleri üzerine bir konuşma hazırlamıştı. Ama bu gerçekte Amerika’nın başkentindeki ortodoksluğun bir eleştirisi, Brookings’in yaldızlı salonlarında ve Washington’un varlıklı kesimleri arasında çok belirgin olan ABD dış politika düşüncesine bir sopa çekme işlevi görecekti,” diye yazıyor.

Ulusal Güvenlik Danışmanı ‘Bidenizm’i yaratırken

Ward’a göre Sullivan’ın son altı yıllık macerası bu konuşmada yankısını bulmuştu. Donald Trump’ın Hillary Clinton’a karşı zafer kazanması ile birlikte Sullivan, modern çağdaki Amerikan dış politika geleneklerinin, ‘neden Minnesota’da birlikte büyüdüğü insanlar arasında bir etki yaratmadığını’ düşünmeye başlamıştı. Böylece Sullivan, Demokratlar arasında kök salan ve 6 Ocak 2021 Kongre baskınından sonra Biden yönetiminin dünya hakkındaki düşüncesinin bel kemiğini oluşturan yeni bir vizyonun oluşturulmasına yardımcı oldu.

Yazıda, Ulusal Güvenlik Danışmanının, Washington’un Kiev’e verdiği desteğin başarısından cesaret alarak, artık ABD politikası için yurtiçinde ve yurtdışında farklı bir vizyon sunma konusunda kendine güvendiği vurgulanıyor. Yazar bunun, Biden tarafından da tamamen benimsendiği şekliyle ‘Bidenizm’ olduğunu söylüyor.

Ward’a göre Sullivan’ın tanımlanmasına yardımcı olduğu şekliyle Bidenizm, bu yönetimin dış politikasının her köşesini etkiledi. Biden’ın Afganistan’dan çekilmeyi seçmesinin bir nedeni de iç cepheye odaklanmaktı. ABD güçlerini Rusya-Ukrayna çatışmasının dışında tutmaya yönelik sarsıcı bir inanç, Amerika’nın tepkisini şekillendirmeye yardımcı oldu.

Trumpizm ile Bidenizm arasındaki halka olarak Sullivan

Bunun yanı sıra Çin’in küresel ekonomide oynadığı rol, Biden ekibinin Donald Trump’ın ticaret savaşının bazı unsurlarını benimsemesine yol açtı. Yazara göre Biden ve Sullivan’ın benimsediği ‘Trumpizm’ unsurları, Biden’ın 2024 seçimlerine giderken Trump’ın dış politikasına yönelik ideolojik meydan okumalarını savuşturmasına yardımcı olabilir.

Politico yazarının aktardığına göre, bu ‘yeni’ bakış açısına ulaşmak için, Sullivan’ın önce kendi içindeki düzen ortodoksluklarını ortadan kaldırması gerekiyordu. Bu ortodoksluklar arasında küreselleşme ve serbest ticaret, ekonomileri büyüten ve bu süreçte insanların yaşamlarını iyileştiren ‘katıksız bir iyilik’ olarak görülüyordu. Borsa için iyi olan şey, aslında, herkes için harikaydı.

Yeterli zaman verildiğinde, şişen cüzdanlar, hükümetinden siyasi ve insan haklarını talep eden istikrarlı bir orta sınıf üretecekti. Bu düşünceye göre, en baskıcı rejimler bile, eninde sonunda içeri akan sermayenin ağırlığı altında parçalanacaktı. Dolar yoluyla tutarlı baskı, çoğu insan için en iyi sonucu veriyordu.

Bir dönemin bitişini ilan etmek ona düştü

Sullivan, Brookings’teki konuşmasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başı çektiği küresel kapitalist düzenin, küreselleşme ve serbest piyasanın damgasını vurduğu bu düzenin bir zamanlar çok iyi işlediğini ama artık yeni şeyler söylemek gerektiğini ilan ediyordu.

Sullivan, “Değişen bir küresel ekonomi, birçok çalışan Amerikalıyı ve topluluklarını geride bıraktı. Finansal kriz orta sınıfı sarstı. Pandemi, tedarik zincirlerimizin kırılganlığını ortaya çıkardı. Değişen iklim, yaşamları ve geçim kaynaklarını tehdit etti. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, aşırı bağımlılığın risklerinin altını çizdi,” diyordu.

Peki çözüm neydi? Sullivan’ın konuşması, yaygın küreselleşme yerine, yeniden canlanan bir Amerikan ekonomisinin ülkeyi daha güçlü hale getirmesiydi. Pas Kuşağını bir Kobalt Koridoruna dönüştürmenin, sadece mavi yakalı işlere değil, aynı zamanda ‘masmavi yakalı’ kariyerlere de yol açan endüstriler kurmanın zamanı gelmişti. Bu doğru yapılırsa, güçlendirilmiş bir Amerika dünya çapında daha yetenekli hareket edebilirdi.

‘Biden Doktrini’: İçerisi ile dışarısı için yeni konsensüs

Sullivan, bu ‘iç mesele’yi halletmek için, dışarıda da Amerika’nın ortak ve müttefikleri ile ‘yeni bir konsensüs’ oluşturulması çağrısında bulunuyordu. Sullivan, dolaylı olarak, Amerika’nın dış ve ekonomik politikasını destekleyen temel varsayımların on yıllardır yanlış olduğunu söylüyordu. Çin ve ABD’nin liberalleşmiş pazarlarının sonunda ‘Pekin’deki iktidar salonlarında demokrasiye yol açacağına’ ilişkin inanç en göze çarpan örnekti.

Ward, “Saygın izleyicilerin önünde duran Sullivan, küresel ekonomi etraflarında yeniden şekillenirken düz ayak yakalanmak istemediğini söylüyordu. ABD hükümeti, Amerikan gücünü desteklemek için endüstriyel bir strateji arayışında proaktif, hazırlıklı ve gururlu olacaktır. Bu kelimelerle söylemeden, Amerika’yı yeniden büyük yapmak için bir plan sunuyordu,” diyerek, Trumpizm ile Bidenizm arasındaki ‘Sullivan’ halkasına dikkat çekiyor.

Ward’a göre Biden yönetiminde kendini ‘A Takımı’ ilan eden ve Sullivan’ın da içinde yer aldığı bir grup, Trump döneminin ötesine geçmek için bir araya geldi, fakat bazı yönlerden onun unsurlarını benimsediler.

Bunlar, Trump’a atfettikleri ‘yerlici (nativist) demagojiyi’ değil, temellere geri dönme ihtiyacını kabul ediyorlardı: canlı bir sanayi temeli tarafından desteklenen sağlıklı bir orta sınıf, ABD ordusunun tek başına neler başarabileceğine dair bir alçakgönüllülük, sağlam bir müttefik kadrosu, en varoluşsal tehditlere dikkat ve Amerikan demokrasisini ayakta tutan ilkelerin yenilenmesi. “Sullivan,” diyor Politico yazar, “yeni bir gelecek için eski bir yol haritası önerdi.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Milei ve dünya: Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Son yirmi yıldaki tüm ABD yönetimleri, devletin ekonomiyi canlandırmada oynaması gereken hayati rolü anlamış görünüyor. Diğer ülkelere ve IMF’ye en az bu kadar akıllı olmalarını yasakladılar mı? Görünüşe göre, Javier Milei örneğine bakılacak olursa öyle. Dünyanın radikal liberalleri gözlerini ve algılarını sımsıkı bağlayıp tıpkı Milei’nin yaptığı gibi yürüyorlar. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta da anımsatılan, Macri’nin IMF’nin desteğiyle başarısız olduğu hakikati, bugün ilgili tarafların hiçbirinin kabullenmek istemediği bir şey. Gidişata bakılırsa Javier Milei sadece siyasi açıdan değil, iktisadi açıdan da başarısız olacak. Dünyanın dört bir yanındaki liberteryenlerin onu alkışlıyor olması tam tersinin olacağını garantilemiyor, zira tüm liberteryen-liberal hareket, tamamen yanlış bir dünya algısından mustarip. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Milei ve dünya

Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine mülakat

Camilo Andrés Garzón

Phenomenal World

10 Şubat 2024

Arjantin’in yeni devlet başkanı Javier Milei’nin uluslararası arenada eldivenlerini takması ve dış politikaya yönelik liberteryen yaklaşımını sergilemesi uzun sürmedi. Bazı siyasi jestler, ülkenin en önemli iki ticaret ortağı olan Brezilya ve Çin ile şimdiden çatışmalara yol açtı. Aralık ayında Milei, Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu yemin törenine davet etti ve geçen ay yönetimi, Tayvan ticaret ofisi temsilcileri ve adanın Buenos Aires’teki temsilcisi ile toplantılar düzenleyerek Tayvan ile ilişkileri başlattı.

Kendisini “anarko-kapitalist” olarak tanımlayan Milei, “hür dünya” olarak nitelendirdiği kesim ile bağlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Fakat Arjantin’in dış politikasındaki bu ideolojik yönelim, başta Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Çin olmak üzere ülkenin son derece özel bağımlılık ilişkileriyle çatışıyor. Milei’nin Güney Amerika bölgesindeki diğer liderlerle erken çatışmaya girmesi ve BRICS ve Mercosur (Güney Ortak Pazarı) gibi forumlardan hemen uzaklaşması, düşmanlarını hızlı bir şekilde seçme arzusunu ortaya koyuyor ve bu çatışmalar pahalıya mal olabilir.

Milei hükümetinin dış politikasının ilk adımlarını daha iyi anlamak için 2019 yılında Alberto Fernández hükümeti döneminde Arjantin Ekonomi Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Birimi Başkanı olan Maia Colodenco ile görüştük. Colodenco, Arjantin’i G20’de temsil etti, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası’nda (IDB) danışman olarak çalıştı ve Washington’daki Dünya Bankası’nda Arjantin İcra Direktörü Baş Danışmanı olarak görev yaptı.

Camilo Garzón: Milei’nin ekonomi ekibinin bazı üyeleri halihazırda açıklandı. Bunlar arasında Ekonomi Bakanı Luis Caputo ve Arjantin Merkez Bankası Başkanı Santiago Bausili gibi daha önce Macri ile çalışmış ekonomi danışmanları da var. Bu ilk ekonomi danışmanları çemberini nasıl görüyorsunuz?

Maia Colodenco: Milei’nin ikinci tur seçimlerini kazanarak iktidara geldiği inkâr edilemez ama bu zaferi elde etmesine yardımcı olacak koalisyon güçlerine ihtiyacı vardı. Bu bir yandan, iktidara gelmesine yardımcı olan güçlerle belirli bir süreklilik müzakeresine işaret ediyor. Öte yandan, ülkenin mevcut iktisadi durumu göz önünde bulundurulduğunda, Milei’nin kampanya söyleminin aksine belirli bir makroekonomik pragmatizme olan ihtiyacı artık kabul ettiğini düşünüyorum. Bu, Macri’nin göreve geldiği ve sonunda iyi sonuçlanmayan şok politikalar uyguladığı dönemden çıkarılan bir ders.

Alberto Fernández’in yönetiminin sonunda çözülmesi gereken bazı makroekonomik dengesizlikler —devam eden ve henüz ele alınmamış olan dengesizlikler— vardı. Döviz kuru sorunlarının analizi hala geçerli ve 2011 yılında uygulanan ve hala yürürlükte olan döviz kıskacının (ülkede döviz birimlerine erişimle ilgili bir dizi kısıtlama) gözden geçirilmesini gerektiriyor. Doların yanı sıra yerel para birimlerini nasıl yapılandıracaklarına dair hala net bir politika yok. Bu zorluklarla karşı karşıya kalan Arjantin Merkez Bankası’nı tasfiye etmek yerine, piyasa sektöründe iyi tanınan Santiago Bausili’yi banka başkanı olarak atadılar. Bu belli bir pragmatizmi yansıtıyor ve bir bakıma Merkez Bankası’nın yükümlülüklerini dolarize etmeye ve nihayetinde tüm ekonomiyi dolarize etmeye dönük bir eğilim ya da odaklanmanın ipuçlarını veriyor.

Dolayısıyla, diğer siyasi alanlarda, en azından ekonomi açısından bazı şok politikaları görebilsem de sektördeki belirli figürlerin devamlılığı pragmatik bir yaklaşıma işaret edebilir. Bu makroekonomik kararın süreklilik tedbirleriyle nasıl uyum sağlayacağı konusunda IMF ile yürütülen dış borç müzakerelerinin rol oynaması muhtemel.

Sizce bu hükümet dış borç ve ülkenin IMF ile ilişkilerini yeniden müzakere ederken nasıl bir yol izleyecek?

IMF ile müzakereler her zaman karmaşıktır ama emsalleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. Macri hükümeti 2018’de IMF tarihindeki en büyük borcu üstlenmişti ve bu borç aynı zamanda 45 milyar dolar ile ülke tarihinde hükümet tarafından üstlenilen en önemli krediydi. Bu anlamda, konuyu çözüme kavuşturmanın ve Arjantin ile iyi ilişkileri sürdürmenin IMF’nin de yararına olacağına inanıyorum.

Benim de bir parçası olduğum Alberto Fernández hükümeti döneminde, ilk ekonomi bakanı olan Martín Guzmán, IMF ile borcu Arjantin’e iyi hizmet edecek şekilde yeniden müzakere etmişti.* Yeniden yapılandırma kemer sıkma tedbirleri içermiyordu; herhangi bir işgücü reformu ya da kamuya ait şirketlerin özelleştirilmesi olmadan borcun yeniden finanse edilmesine izin verdi. Gerici olmadan harcamaları kısıtladı. Dünyanın diğer bölgelerindeki örneklerden farklı olarak Guzmán, özel kreditörlere vadelere dayalı bir restorasyon ve sürdürülebilirlik analizi ile yaklaşarak müzakereyi başlattı ve daha sonra IMF ile müzakere etti. Bu yeni bir stratejiydi ve başarılı olduğu ispatlandı. Şu anda savunulan bazı politikaların aksine, Martín Guzmán tarafından müzakere edilen programın Arjantin’de çeşitli faktörlerin nasıl geliştiğine bağlı olarak kademeli bir uyum sağlamayı amaçladığına ve IMF ek ücretlerinin azaltılması konusunu da gündeme aldığına inanıyoruz.

Şimdi, IMF açıkça rakamların toplanmasını istiyor ve ülkedeki insanlara ne olduğu umurunda değil. Bu —Luis Caputo ve kabine sekreteri Nicolás Posse liderliğindeki— hükümet için Milei’nin en son görev hedefi, Arjantin’in IMF’ye olan toplam 1,95 milyar dolarlık borcunun ilk vadelerini yeniden müzakere etmek. Bununla beraber Javier Milei tarafından önerilen ve halen Kongre’de görüşülmekte olan yeni iç tedbirlerin IMF ile müzakerelere de yansıyabileceğinden, etkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu tedbirler arasında, kamu harcamalarının kayda değer bir kısmını oluşturan emekli maaşlarına dönük reformlar ve sosyal planların azaltılması yer alıyor. Ayrıca sağlık sistemlerine yönelik reformların yanı sıra elektrik ve ulaşım teşviklerinin azaltılmasıyla ilgili her şey de öneriliyor. Bu reformlar IMF ile olan ilişkileri dolaylı olarak etkiliyor, zira bu düzenlemelerle kamu harcamalarının azaltılması ve mali açığın azaltılması hedeflerine ulaşılması amaçlanıyor. Hangi değişkenlere dokunduklarına bağlı olarak, bu hedeflere artan istihdam yoluyla mı yoksa daha az tüketim ve daha az iktisadi teşvik yoluyla mı ulaşıldığına bağlı olarak, etki değişebilir. Her halükârda IMF, mali açığın azaltılması başarılırsa Milei’yi açıkça takdir edecektir. Rakamlar iyileşme gösterdiği sürece bunun nasıl yapıldığının umurlarında olduğunu sanmıyorum.

Öte yandan Arjantin’in bazı küresel ekonomi forumlarındaki varlığı da söz konusu. Milei’nin Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda yaptığı son konuşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Bence bu, mevcut duruma ilişkin yanlış yönlendirilmiş ve modası geçmiş, başka bir döneme ait bir teşhisten kaynaklanıyor. Örneğin, konuşmasının artık geçerli olmadığını düşündüğüm tarafları var. Batı’nın iktisadi açıdan başarısız olduğunu iddia ediyor ama bir alternatif sunmuyor. Eğer Güneydoğu Asya iktisadi modeline atıfta bulunuyorsa, bu onun hayranlık duyduğu bir model değil. Bu anlamda biraz çelişki ve sanki Doğu ile Batı arasında hala keskin bir ayrım varmış gibi Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bir kategoriler dünyası görüyoruz. Dünya şu anda çok kutuplu, aktörler çok daha atomize ve daha çatışmalı bir küre, fakat sorunlarımızın cevabı kesinlikle onun sunduğu gibi sosyalizme karşı bir haçlı seferi değil. Ayrıca Arjantin’in ulusal ve uluslararası rolüne ilişkin öz farkındalığı konusunda da teşhisin yanlış olduğunu düşünüyorum. Latin Amerika bağlamında Arjantin gibi bir ülke önemsiz olmaktan son derece uzak ama uluslararası ekonominin daha geniş bağlamında sistemik bir aktör değil.

Günümüzün uluslararası sahnesinde önemli eğilimlerden biri, özel sektörün ciddi bir ağırlığa sahip olması. Davos gibi toplantılar, bilhassa borçların yeniden yapılandırılmasına ilişkin tartışmaları etkilemek açısından epey önemli hale geldi. Ülkenin sadece devlet aktörleriyle ilişki içinde olmadığını anlaması gerekiyor; artık çeşitli alanlarda bazı devletler kadar nüfuz sahibi olan bir özel sektör var. Ancak bu, Milei’nin yalnızca bağımsız ve kendi kendine yeten birimler olarak özel şirketlere odaklanması gerektiği anlamına gelmez. Elektrikli otomobil sektöründe meydana gelenler gibi pek çok gelişmeye, kapsamlı devlet kalkınma gündemleri ve yatırımlarıyla yön verildi. Elon Musk gibi biri girişimci inisiyatifini istediği kadar övebilir ama çeşitli sektörlerdeki büyümesi devlet tarafından önemli ölçüde kolaylaştırılmıştı. Bu anlamda, Milei’nin söylemi girişimcileri devlete karşı tek taraflı olarak kutladığında, çelişkiler algılamadan edemyorum. Milei’nin, girişimciler ve devlet temsilcileri olmak üzere her iki tür aktörden oluşan Davos dinleyicilerini yanlış anladığını düşünüyorum.

Milei’nin halihazırda ABD ve İsrail ile yakınlaşmaya işaret ederken Brezilya ve Çin ile arasına mesafe koymasını ilginç buluyorum. Sizce bu değişiklikler Arjantin’in BRICS gibi bir gruptaki varlığını nasıl etkiler?

Arjantin hükümeti BRICS’e katılma davetini reddettiğini resmi olarak açıkladı. Sonuç olarak Arjantin artık küresel Kuzey’in kurumlarına paralel diplomaside kilit öneme sahip bu grubun parçası olmayacak. Daha önce de belirttiğim gibi, Arjantin gibi bir ülkenin daha fazla uluslararası forumda, özellikle de ekonomi forumlarında yer almasının faydalı olacağı aşikâr. Bu forumlara katılım faydalı diplomatik ve güç dinamiklerini geliştirebilir, hatta çeşitli anlaşmalara verilen desteği etkileyebilir.

Örneğin Alberto Fernández’in hükümetinde G20’de yoğun bir şekilde çalıştık. Orada vardığımız anlaşmaların pek çoğu daha sonra IMF veya BM’ye de genişletildi. Tüm bu ısmarlama çalışmalar diğer ülkelerle ilişkiler kurulmasına katkıda bulunuyor. Bu anlamda, [BRICS’e] katılmamanın bir hata olduğuna inanıyorum ve ayrıca Milei’nin bu tür bir mesafeyi diplomatik bir aşırı tepkiye yol açan yanlış bir teşhise dayandırdığını düşünüyorum. ABD Dışişleri Bakanlığı bile hiçbir zaman ülkelerden BRICS’e katılmamaları yönünde talepte bulunmayacağını teyit etmişti.

Milei’nin potansiyel üyelikten çekilmesine baktığımızda, Çin’e karşı resmi bir mesafeden ziyade İran’ın BRICS forumuna yakın zamanda dahil olmasının bu muhalefeti daha güçlü bir şekilde tetiklediğini düşünüyorum. Fakat bu yine de bir hata, Arjantin’in ana ortakları olan Brezilya ve Çin ile ticari ilişkilerini geliştirmesi lazım.

Resmi toplantılar henüz gerçekleşmediği için Mercosur’a ne olacağını bekleyip görmemiz gerekiyor. Dışişleri Bakanı Diana Mondino, kısa bir süre önce Avrupa Birliği ile bir serbest ticaret anlaşması müzakere etmek üzere bu forumun üyeleriyle bir araya geldi; bu, Milei’nin geçen yıl Mercosur’un kusurlu bir gümrük birliği olduğu için lağvedilmesi gerektiğini söylemesine rağmen gerçekleşti. Mondino’nun açıklamaları daha nüanslı; Mercosur’u “modernleştirmekten” söz ediyor ve dört üye ülkenin aralarındaki gümrük engellerinin sayısını azaltması gerektiğini söylüyor. Bir başka cephede, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile ilgili olarak, Arjantin kesinlikle katılmak için ısrar edecektir; buradaki mesele, OECD’nin girişini kabul edip etmeyeceği.

Arjantin’in bir forum ya da diğeri arasında seçim yapmak zorunda olmaması gerektiğine inanıyorum. Her ikisinde de varlık gösterebilir ama ikisi arasında seçim yapmak Milei’nin siyasi kararı oldu. Bana göre bu karar, hiçbir zaman açıkça talep edilmemiş olan abartılı bir eylem çizgisinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Arjantin daha önce hiç Çin ile ABD arasında seçim yapmak zorunda kalmamıştı.

Esasında Arjantin Merkez Bankası ile yaptıkları swap anlaşması aracılığıyla Çin hükümeti ile tarihsel olarak çok iyi bir mali ilişkimiz oldu ve bu iki ülkenin iktisadi ilişkileri açısından oldukça önemliydi. Aynı zamanda IMF ile yapılan anlaşma da oldukça önemli oldu. Bu da gösteriyor ki ABD ile Çin ile iyi ilişkiler sürdürmeye aykırı olmayan çok uygun anlaşmalar yapabiliyoruz.

Arjantin’in Çin ve Tayvan ile ilişkilerini detaylandırabilir misiniz?

Arjantin her zaman Tek Çin ilkesine bağlı kaldı. Bölgemizde yalnızca Paraguay Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak açıkça tanıdı. 2012 yılından bu yana Arjantin ile Çin arasındaki ilişki, altyapı yatırımlarının artmasıyla birlikte gelişti. Sadece 2007-2020 yılları arasında Arjantin, Çinli şirketlerden, özellikle enerji, madencilik ve finans sektörüne odaklanan 10 milyar dolarlık yatırım aldı.

Tarihsel olarak Arjantin, Çin ile güçlü ve olumlu bir bağ kurdu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi kilit bir unsur oldu. İkinci en büyük ticaret ortağımız olarak, ticari işlemler için bir kredi hattına sahip olma imkânı çok önemli oldu. Bu düzenleme, döviz takaslarında doların doğrudan kullanılmasının önüne geçmemizi ve dolayısıyla ticaret hacmimizin artmasını sağladı. Ayrıca Çin, takas anlaşması yoluyla Arjantin’in uluslararası rezervlerinin desteklenmesinde kayda değer bir rol oynadı. Ayrıca Arjantin’de, Santa Cruz’daki demiryolları ve barajlar da dahil olmak üzere Çin tarafından finanse edilen büyük altyapı projeleri bulunuyor. Bu yatırımların çoğu ihracata yönelik lojistikle ilgili olup genel olarak altyapı geliştirmeye odaklanıyor.

Elbette, Çin’in zaman içinde başlıca çıkarlarını yönlendirdiği yerlere bakıldığında Arjantin’in Çin yatırımlarında oynadığı rolün bir miktar azaldığı görülüyor. Fakat Arjantin hala Latin Amerika’da doğrudan yabancı yatırım alan ilk üç ülke arasında yer alıyor. Bu anlamda, Çin’e ilişkin bu görüş değişikliğinin iyi işlemediğine inanıyorum; Arjantin’in Çin pazarını kaybetmekten, hatta sadece kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktan kazançlı çıkmayacağı açık.

Arjantin’in başlıca ticaret ortağı olan Brezilya örneğinden devam edelim. Her iki hükümet de bu kadar farklı siyasi tutumlara sahipken bu ilişkinin nasıl geliştiğini görüyorsunuz?

Alberto Fernández yönetimindeki ulusal hükümet Mercosur’u güçlendirme konusunda çaba sarf etmişti. Mercosur’un modernize edilmesi ve daha verimli hale getirilmesi gerektiğine inanırken, komşu ülkeler arasındaki bu önemli ittifakı da korumaya devam ettik. Lula’nın şimdi bu ilişkinin koruyucusu olacağını ve Mercosur’u bir çerçeve olarak korumaktan sorumlu olacağını düşünüyorum ama şu anda alternatif bölgesel kurumlar oluşturma ihtimalini araştırmak istemediğinden şüpheleniyorum.

Brezilya ile doğrudan ilişkilerimize gelince, Bolsonaro’nun iktidarda olduğu dönemden farklı bir durum söz konusu. O zamanlar, dostane bir ilişki olmasa bile, pek çok ilişki iyi korunuyordu. Brezilya stratejik ve tarihi bir ortak olduğu için ortak kimliklerimizi gözden kaçırma lüksümüz yok. Ancak Milei daha çatışmacı bir tutum takınabileceğini şimdiden gösterdi. Nikaragua, Küba ve Venezuela’daki Arjantin büyükelçilerini geri çekti ve şu anda [Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo] Petro ile şimdilik sadece sosyal medya üzerinden olsa da bir anlaşmazlık içinde.

Milei, Donald Trump veya Jair Bolsonaro gibi ideolojik muadillerinin artık iktidarda olmadığı bir kavşağa geldi. Latin Amerika’da Venezuela, Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde sol eğilimli politikaların hükümetler arasında sıklaştığı ve nihayetinde UNASUR (Güney Amerika Ülkeleri Birliği) ve BancoSur (Güney Bankası) gibi bölgesel kurumların önünü açtığı bir dönem vardı. Sizce Milei kendi liberteryen politikalarıyla uyumlu bölgesel muhataplar bulursa benzer bir şey olabilir mi?

Milei’nin “pembe dalga” olarak nitelendirilen dönemde var olana benzer bir şey yaratmak istediğine dair herhangi bir işaret görmedim. Bu eninde sonunda gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor ama Milei gibi bir şekilde kurum karşıtı bir karaktere sahip biri için benzer bir bölgesel kurum geliştirmenin daha zor olacağını görüyorum. Trump ve Bolsonaro’dan farklı olarak tüm bu çok taraflı ortamlara daha kuşkuyla yaklaşıyor. Üçü de çeşitli çok taraflı forumlardan çekilme yönünde diplomatik bir eğilimi paylaşıyor.

Milei’nin ikili ilişkileri genelde pragmatizmden yoksun, ancak bazı makroekonomik konularda gerçekçi olduğunu gösterdi. Uluslararası siyasetin bazı yönlerinin nasıl yeniden şekilleneceğini göreceğiz ama Arjantin’in ne uluslararası çatışmaların içinde kalması ne de bunlara aşırı tepki vermesi gerektiğine inanıyorum.


(*) Guzmán Aralık 2019’dan Temmuz 2022’ye kadar ekonomi bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra Sergio Massa, Alberto Fernández’in devlet başkanlığı döneminin sonuna kadar bu görevi üstlendi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English