Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Xi’nin üçüncü dönemi ve Çin modeli

Yayınlanma

Batılı analistler, Çin’in yüksek tasarruflu ve yatırımlı, ihracata yönelik bir ekonomiden, büyük kapitalistlerin çoğunda, özellikle ABD ve İngiltere’de var olan geleneksel tüketici odaklı bir kapitalist ekonomiye geçmediği sürece, bundan sonra makul bir hızda büyüyemeyeceğini iddia ediyor. (…) Bu görüşler Keynes’in bir ekonomiyi tüketimle birlikte büyüten şeyin yatırım olduğu, görüşünü bile görmezden gelen kaba bir Keynesçi analizdir.

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale iktisatçı Michael Roberts’ın kişisel blogunda yayımlandı. Roberts, yalnızca İngiltere’nin değil, belki de dünyanın finans merkezi sayılabilecek City of London’da uzun yıllar iktisatçı olarak çalışan ve dünya ekonomisinin 2007-8’den beri içinde bulunduğu krizi Marksist ‘kâr oranlarının düşme eğilimi yasası’ ile açıklayan bir isim. Roberts, dünyanın belli başlı kapitalist ekonomilerinin 2007-8 krizinden bu yana ‘Uzun Bunalım’ içerisinde yer aldığını düşünüyor. Aşağıdaki makalesinden de anlaşılacağı üzere, Roberts, Çin için bu türden bir bunalım beklemiyor; aksine, Xi yönetimindeki Çin’in, mali sermayeye yönelik ihtiyatlı tutumunun ve devlet müdahalesinden vazgeçmeyişinin Çin için iyi haber olduğunu düşünüyor. Metindeki köşeli parantezler bana aittir.

Çin: Xi’nin üçüncü dönemi – birinci bölüm: büyüme, yatırım ve tüketim

Michael Roberts
16 Ekim 2022

Çin’de Komünist Parti kongresi bu hafta gerçekleşiyor. Bu yalnızca Çin için değil, küresel olarak da önemli bir olay. Batı medyası, mevcut parti lideri Xi Jinping’in, daha önce görülmemiş bir şekilde, üçüncü dönem parti lideri olarak tasdik edileceği ve bu nedenle önümüzdeki Mart ayında yapılacak Ulusal Kongre toplantısında Çin Devlet Başkanı olmaya devam edeceği gerçeğine odaklandı.

Doğal olarak Batılı uzmanlar Xi’nin üçüncü dönemini geçirmesine şiddetle muhalifler. FT’nin [Financial Times] Keynesçi gurusu Martin Wolf, Xi’nin iktidarda kalmasının Çin ve dünya için ‘tehlikeli’ olacağına hükmetti. “Her ikisi için de tehlikeli. Eşsiz liyakata sahip bir yönetici olduğunu kanıtlamış olsa bile bu tehlikeli olurdu. Ama öyle yapmadı. Şu haliyle riskler, yurt içinde katılaşma ve yurt dışında artan ihtilaf riskleridir… On yıl her zaman yeterlidir… Xi’nin önümüzdeki 10 yılının bir öncekinden daha kötü olmasını beklemek tamamen gerçekçidir.” Ve görünüşe göre önceki on yıl da yeterince kötüydü.

Xi’ye ve mevcut liderliğe karşı düşmanlık, Çin’deki demokrasi eksikliği ve tek parti yönetimiyle pek ilgili değil. Batılı uzmanlar ve uluslararası ajanslar, Xi’nin iktidarı devralmasından önceki Çin’e ilişkin geçmiş analizlerinde bundan nadiren bahsettiler. Şimdiki şiddetli husumet aslında iki şeyle ilgili: 1) Xi yönetiminde Çin’in ekonomi siyaseti devlet kontrolünün artması ve kapitalist sektörün nüfuzunun azaltılması üzerinde durdu; ve 2) Xi yönetiminde Çin; ticaret, teknoloji ve küresel nüfuzda büyük bir rakip olarak Çin’in ilerlemesini durdurmaya yönelik artan girişiminde ABD emperyalizmi tarafından kontrol altına alınmaya ve sıkıştırılmaya direniyor.

Çin ekonomisinin güncel durumu ve gelecekteki beklentileri söz konusu olduğunda, Batılı analistler (ve özellikle Hong Kong, Tayvan vs. dolaylarında yerleşik olanlar), Çin ekonomisinin rekor seviyede borcun ve emlak krizinin ağırlığı altında patlamak üzere olduğu hesabından; demografi, talep eksikliği ve verimliliğin yavaşlaması nedeniyle (Xi’nin piyasaya karşı devletin yanında taraf oluşundan kaynaklı) uzun vadeli durgunluk hesabına doğru yön değiştiriyorlar.

Batılı araştırmacılar on yıllardır, artan borç ve devlet kontrolünün ağırlığı altında Çin’in batışını ve çöküşünü öngörmekteler. Bu gerçekleşmedi. Şimdi asıl vurgu, Çin’in milli hasılasını artık makul bir hızda artıramayacağını ve ‘orta gelir tuzağı’ denilen şeyden kurtulamayacağını ve böylece kentleşmiş bir nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamayacağını –devlet odaklı ekonomisinden kopmadığı ve kapitalist sektörün gelişen orta sınıfın tüketim taleplerini karşılamak için gelişmesine izin vermediği sürece – iddia ediyor.

Fakat Çin’in ekonomik geleceğine ilişkin bu görüş, son yirmi yılda benimsenen Çin’in patlamak üzere olduğu görüşünden daha mı doğru? Öncelikle, ekonominin güncel durumu nedir? 1990’lardan bu yana ilk kez Çin’in reel GSYİH büyümesi bu yıl ve gelecek yıl büyük ihtimalle Doğu Asya bölgesinin ortalamasından daha az olacak. Bu yıl, ekonomik büyüme muhtemelen %3’ün altında olacak ve gelecek yıl %4,5 civarına yükselecek. Bu, yıllık yaklaşık %5’lik uzun vadeli hedefin oldukça altında.

Neden böyle? İki nedeni var. Birincisi, Kovid’in ve Çin’in sıfır Kovid siyasetinin etkisi. Batı hiçbir zaman böyle bir siyaset izlemedi, nihayetinde yaşam ve sağlık üzerindeki en kötü Covid etkilerinin üstesinden gelmek için yalnızca aşılamaya yaslandı. Ancak virüs çeşitli biçimlerde ekonomiler arasında yayılmaya devam ediyor, daha fazla ölüme ve hepsinden önemlisi milyonların çalışmasını engelleyen kalıcı “uzun süreli Kovid” hastalıklarına neden oluyor. Çin, bu ‘ekonomiyi açma’ yaklaşımını reddetti. Bunun yerine, enfeksiyonun yayılmasına dair ilk işarette katı ve sert karantinalar uyguladı, hâlâ da uyguluyor. Hükümet, Wuhan’daki ilk patlamanın felaketini tekrarlamaya hazır değildi. Sonuç itibariyle, Çin dünyadaki en düşük Kovid ölüm oranına sahip.

Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, ülkenin Birleşik Krallık ve ABD gibi ülkeler tarafından kabul edilen dışa açılma stratejilerini izlemesi halinde, salgının toplumun büyük kısmına yayılması durumunda, bunun günde yüz binlerce vakaya neden olacağı ve vakaların 10 binden fazlasının ciddi semptomlar göstereceği konusunda uyardı. Merkez, “Yalnızca belirli batılı ülkeleri tarafından savunulan, aşılamanın sağladığı sürü bağışıklığı hipotezine dayanan ‘açılma’ stratejilerini benimsemeye hazır değiliz” diye yazdı.

Çin’in Kovid’i frenlemek için aşıların yanı sıra kapanmayı benimsemesinin temel nedenlerinden biri, nispeten zayıf halk sağlığı hizmetleri ve en etkili son teknoloji MRNA aşılarının olmayışıydı. Çin, kaynakları yetersiz hastanelerden oluşan düzensiz bir şebekeye, ağır hastalık riski yüksek olan büyük bir yaşlı nüfusa ve ayrıca etkinliği nispeten düşük yerli üretim aşılara sahip. Çin’de kişi başına düşen hastane yatağı ABD ve Birleşik Krallık’takinden daha fazla olsa da, mevcut yoğun bakım yatağı sayısı –Covid-19 ile enfekte hastaları hayatta tutmak için çok önemli– OECD ortalamasının dörtte biri. Kaynaklar özellikle büyük kentlerin dışında seyrekleşiyor; kırsal alanlar, kentsel alanlara göre kişi başına düşen doktor ve yatak sayısının ancak yarısına sahip.

Çin, ilk aşı dalgasını baş döndürücü bir hızla başlattı. Günde 22 milyondan fazla insanı aşılayarak zirveye ulaştı. Yurt içinde, ülkedeki bir milyar 400 milyon insana 3 milyar doz aşı uygulandı. Çin, gelişmekte olan ülkelere yaklaşık 1milyar 600 milyon doz aşı gönderdi ve bu da onu dünyanın en büyük aşı ihracatçısı haline getirdi. Çinli sağlık yetkilileri ve uzmanları, en az 200 milyon enfeksiyon ve 3 milyon ölümü önlediklerine inanıyor.

Bununla birlikte –patojenin öldürüldüğü veya kopyalanamayacak şekilde değiştirildiği– geleneksel inaktif aşıyı kullanan yerli aşıların, Moderna ve BioNTech/Pfizer’de kullanılan daha yeni haberci RNA aşılarına ve Johnson & Johnson ve AstraZeneca’daki viral vektör teknolojisine göre Kovid-19 virüsüne karşı kazandırdığı bağışıklığın daha zayıf olduğuna dair belirtiler var. Son 12 ayda, son derece bulaşıcı Delta ve Omicron varyantlarının yayılması, bu aşıların azalan etkinliğine dikkat çekti. Kapanmalar bu yıl boyunca aralıklarla devam etti ve bu, ekonomik iyileşmeyi sonuç olarak daha kesintili ve daha zayıf hale getirdi.

Fakat Çin, hayat kurtarmayı, ekonomik büyümeye tercih etti. Tabii ki Batılı analistler Çin’in kapanmacı ‘sıfır Kovid’ siyasetinin daha ziyade nüfusun otokratik bir rejim tarafından kontrolüyle ilgili olduğunu iddia ediyorlar. Her ne kadar ‘karantina yorgunluğunun’ etkide bulunmaya başladığı doğru olsa da, bunun başlıca nedeni, sadece yukarıdan dayatılan sağlık politikası üzerinde demokratik bir karar alma mekanizmasının olmamasıdır. Ancak geçmişteki çoğu kamuoyu anketi, halk arasında bu siyasete geniş destek olduğunu gösterdi.

Çin’in ekonomik büyümesinin bu yıl gerilemesinin diğer nedeni, dünyanın geri kalanında ekonomik durguluğa doğru genel yavaşlamadır. Belli başlı kapitalist ekonomiler tedarik zinciri tıkanıklığına, düşük yatırım oranlarına ve şimdi de yükselen faiz oranlarına ve kesin küresel resesyonla tehdit eden enflasyona saplandı.

Dünya ticaretindeki büyüme geriledi. Dünya Ticaret Örgütü, toplam mal ihracat ve ithalatının 2023’te sadece %1 oranında büyüyeceğini tahmin ediyor. En son Dünya Bankası tahminleri, Çin’in bu yılki GSYİH büyümesini, başlangıçtaki %5’lik tahmininden %2,8’e, Asya’nın geri kalanının oldukça altına çekti.

Fakat Çin, G7 ekonomileri gibi bir ekonomik durgunluğa doğru ilerlemiyor. Aslında, hem Dünya Bankası hem de IMF, Çin’in reel GSYİH’sinin gelecek yıl %4’ün üzerinde artmasını beklerken, çoğu G7 ekonomisi küçülecek veya sıfıra yakın bir büyüme gösterecek.

Daha uzun vadeli bakıldığında, Batılı analistler Çin’in çok daha yavaş bir büyümeye doğru gittiğini ve bunun Xi’nin geleceğini tehdit edeceğini düşünüyorlar. Çin’in benzeri görülmemiş ekonomik büyüme rekoru, şimdiye kadar yüksek yatırım oranlarına ve dünyanın geri kalanına mamul mal ihracına dayanıyordu.

Fakat Kovid bunalımı ve darbe alan küresel ekonomik toparlanma, ihracat büyümesini sert bir şekilde vurdu. İhracat, Kovid bunalımı yılında dolar cinsinden %1 düştü ve sonrasında küresel toparlanma yılı 2021’de %21’le kesin şekilde arttı. Fakat bu yılın (2022) ilk sekiz ayında ihracat, bir önceki yılın aynı dönemine göre %7,1 düştü. Bunun sonucunda, endüstriyel üretim yalnızca %3,6 yükseldi ve perakende satışlar yalnızca %0,5 arttı. Sabit varlık yatırımı bir önceki yıla göre, artan altyapı yatırımlarına (yol, demiryolu, köprü ve kamu hizmetleri) bağlı olarak yaklaşık %6 yükselişle güçlü kalmaya devam etti.

Bu noktadan sonra Batılı analistler, Çin’in düşük büyüme dönemine gireceğini ve pek çok sözde yükselen ekonominin içine düştüğü ‘orta gelir tuzağı’ndan kurtulamayacağını iddia ediyorlar. Çin, daha önce beklendiği şekilde ABD’nin GSYİH düzeyine bile yetişemeyecektir.

Bu iddia iki varsayıma dayanıyor. Birincisi, Çin’in yaşlanan nüfusu ve azalan çalışma çağındaki kesimi, büyüme oranlarını düşürecek ve ikincisi, Çin büyümesinin yüksek tasarruf ve yatırıma dayanan modeli artık işe yaramayacak.

 

Çalışan nüfus azaldıkça Çin eskisi kadar hızlı büyüyemeyecek ve bunu telafi etmek için artırılacak işgücü verimliliği yetersiz kalacak. Batılı uzmanların, Çin’in azalan çalışma çağındaki nüfusu ve yavaşlayan verimlilik artış hızının, onun başarısız olmaya başlayacağı anlamına geldiği yönündeki bu iddialarını önceki yazılarımda uzun uzadıya tartıştım. Argümanlar zayıf ve kusurlu. Gerçekte, Kovid dönemi esnasındaki düzeltilmiş (A) [adjusted] Batılı işgücü verimliliği artışı ölçüleriyle bile Çin, ‘dinamik’ ABD’den çok daha iyisini yaptı.

Daha uzun vadede IMF, Çin’in yılda %5 gibi düşük bir oranda büyüyeceğini tahmin ediyor. Fakat bu oran yine de ABD’nin iki katından ve G7’nin geri kalanının dört katından daha hızlı olacaktır – ve bu, önümüzdeki beş yıl içinde G7 ekonomilerinde herhangi bir ekonomik bunalım olmayacağını varsayıyor.

Batılı analistlerin diğer argümanı, Çin’in yüksek tasarruflu ve yatırımlı, ihracata yönelik bir ekonomiden, büyük kapitalistlerin çoğunda, özellikle ABD ve İngiltere’de var olan geleneksel tüketici odaklı bir kapitalist ekonomiye geçmediği sürece, bundan sonra makul bir hızda büyüyemeyeceğidir. Bu görüşün alışageldik dayanağı, Çin’de kişisel tüketim oranlarının çok düşük olması ve bunun talep kaynaklı büyümeyi engelleyeceğidir.

Örneğin, Hong Kong Üniversitesinde Çin finansı ve ekonomisi profesörü Chen Zhiwu’nun şu görüşünü alalım. Chen, Xi yönetiminde özel sektöre, tüketici odaklı ekonomilere yönelik büyük reformların kenara itildiğini iddia ediyor. “60 reform, tüketimin ve özel girişimlerin rolünü büyük ölçüde genişletecekti” diyor. “Fakat piyasa odaklı reform gündemi büyük oranda bir kenara bırakıldı… bu devletin daha büyük rol oynaması ve özel sektörün rolünün daralması sonucunu doğurdu.” Chen’e göre bu, bundan böyle Çin ekonomisinin durgunlaşacağı anlamına gelmektedir.

Bir diğer önde gelen ve geniş çapta takip edilen Batılı analist, Şanghay’da yaşayan Michael Pettis de benzer bir iddiada bulunuyor. Yani, Çin’i Japon tarzı durgunluğa itecek olan, artan borçlar yoluyla kişisel tüketimi ve yatırımları genişletmeye devam etmedeki başarısızlıktır. Bana göre bu iki analistin de finans sektöründen gelmesi tesadüf değil.

Yine de, G7’nin olgun “tüketici odaklı’ ekonomilerinin istikrarlı ve hızlı ekonomik büyüme sağlamada başarılı olduğunu veya orada reel ücretlerin ve tüketimde büyümenin daha güçlü olduğunu nasıl iddia edebilir? Gerçekten de, G7 kapitalist ekonomilerinde tüketim ekonomik büyümeyi sağlamada başarısız oldu ve ücretler son on yılda reel olarak durağanlaşırken, Çin’de reel ücretler fırladı.

Esas mesele bu. Yatırım daha yüksek olduğu için Çin’de tüketim, G7’ye göre daha hızlı artıyor. Biri, diğerini takip eder; bu sıfır toplamlı bir oyun değildir. Pettis’in görüşü, Keynes’in bir ekonomiyi tüketimle birlikte büyüten şeyin yatırım olduğu, görüşünü bile görmezden gelen kaba bir Keynesçi analizdir.

Ve bütün tüketim ‘kişisel’ olmak zorunda değildir; daha önemlisi ‘toplumsal tüketim’dir; yani, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim ve konut gibi kamu hizmetleridir; sadece otomobil ve ıvır zıvır değil. Temel toplumsal hizmetlerin artan tüketimi, kişisel tüketim oranlarına dahil edilmemektedir. Çin’in toplumsal tüketimde de kat etmesi gereken uzun bir yol var, fakat birçok toplumsal alanda yükselen piyasa emsallerinden çok ileride ve 100 yıldan fazla bir süre önce yola çıkan lider G7 ekonomilerinin çok da gerisinde değil.

Çin ekonomisine ilişkin son geniş kapsamlı araştırmalarında Citibank iktisatçılarını kabul ediyorum. “Bir başka deyişle, Çin ekonomisinin, politikasında tüketim özel bir hedef olmasa da tüketim için daha büyük fırsatlar sunması oldukça mümkündür.” “Hanehalkı harcanabilir geliri, son birkaç yılda (2016 hariç) reel olarak GSYİH’den daha hızlı büyüyor ve bu eğilimin geleceğe yayılması muhtemel. Aynı zamanda, refah etkisinin[1] ortaya çıkması da tüketiciye yardımcı olacaktır.

Çin’in ekonomik geleceğindeki asıl zorluk, yatırımlarının çoğunun, şu anda ciddi sorunlara yol açan finans ve emlak gibi verimsiz alanlara gitmesinden nasıl kaçınılacağıdır. Ve bir de, Çin’de devlet ve kapitalist sektörleri arasında artan çelişkilerin Xi’nin üçüncü döneminde nasıl ele alınacağıdır.

İkinci bölümde, bu meseleleri ele alacağım.

[1] Refah etkisi (wealth effect): Algılanabilir refahtaki artışa eşlik eden harcamalardaki artış. Davranışsal iktisadın bu terimi, bireylerin varlıklarının değerinin artması durumunda harcamalarının da artacağını anlatır. (ç.n.)

Çeviren: Erman Çete

DÜNYA BASINI

İsrailli gazeteci: İsrail yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor

Yayınlanma

Yazar

İsrail’in Haaretz gazetesi yazarı ve gazetenin editörler kurulu üyesi, deneyimli gazeteci Gideon Levy, bugünkü köşe yazısında ülkesi ve toplumuna çarpıcı eleştiriler yönelten dikkat çekici bir yazı kaleme aldı. Dikkatinize sunuyoruz:

***

İsrail kendi utancından kendi dışında herkesi sorumlu tutuyor

Gideon Levy

Ulusal onur ve gurura İsrail kadar ihtiyaç duyan çok fazla ülke yok. İster Olimpiyatlar, ister Eurovision ya da dünya tavla şampiyonası olsun, badminton şampiyonasının 16. yarı finalindeki her İsrail zaferi “ulusal gurur” uyandırıyor. Arnavutluk’taki Tekvando Şampiyonası’nda alınan her madalya “onur getiriyor”. Ritmik Cimnastik grup çember yarışmasındaki altın madalya onu dünya haritasına konumlandırıyor, Avrupa RSX Sörf Şampiyonası uluslar arasındaki statüsünü yükseltiyor. Bu yılki Eurovision’da Lüksemburg’u temsil eden eski bir İsrailli? “Mavi ve Beyazın gururu.”

Böylesine küçük başarıların bu kadar önemli görüldüğü başka bir ülke olması pek olası değil. Dünyanın bir yerinde bir atletinin bir buz pateni yarışmasını kazandığı için Kazakistan hakkında daha iyi hisseden biri varmış gibi. İsrail’de bu, cumhurbaşkanından bir arama gerektiren milli bir olay olarak kabul ediliyor.

İsrail önemli konularda onurunu kaybetmeseydi bu çocuksu tanınma özlemi genç bir ülkenin kendi yolunu çizmesi açısından çocuksu hatta dokunaklı olabilirdi. Spor ve Eurovision’daki başarılarını saymazsak İsrail onursuz bir ülke. Belki de Eden Golan’ın Malmö’de sahne almasının Han Yunus’ta yaşananları örtbas edeceğini düşünüyor. Ancak elbette bu boş bir umut.

Onuru konusunda bu kadar kaygılı bir ülkenin uluslararası konumunu umursamıyormuş gibi davranmasına inanmak zor. Gazze Şeridi’ndeki savaş İsrail’in statüsünü daha önce görülmemiş bir seviyeye düşürdü ama İsrail yine çocukça bir tavırla gözlerini ve zihnini kapattı, gerçekleri görmezden gelirse bu utancı da görmezden gelebileceğini umuyor. Duruşunu ve saygınlığını iyileştirmek ve biraz olsun gururunu yeniden kazanmak için hiçbir şey yapmıyor.

Soykırım suçlamasıyla ve yasa dışı işgalin açıkça ne olduğu konusunda görüşünün alınması için bir kaç hafta içinde iki kez Lahey’e giden başka bir ülke düşünmek zor. Peki İsrail? Yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor. Lanetli hakimi, antisemitizmi, dünyanın ikiyüzlülüğünü ve kötülüğünü suçluyor. Kendisine yöneltilen suçlamalara karşı çıkmaya yanaşmıyor. Bunlar ilgisini çekmiyor bile. Dünyanın tüm önemli televizyon kanalları bu hafta Lahey’deki mahkeme oturumlarını yayınlarken, sadece İsrail bunu görmezden geldi. İlginç değil, önemli değil. Gözlerimizi kapatırsak bizi görmezler. Lahey’i görmezden gelirsek, Lahey de yok olur gider.

Ancak Lahey yaşıyor ve nefes alıyor ve duruşmaları İsrail için büyük bir utanç ve mahcubiyete neden olmalıydı. Dünya Gazze’yi gördükten, gördükten ve ürktükten sonra -böyle tepki vermeyen insan yoktur- Lahey duruşmaları geldi. Soykırım suçlaması ve daha da ötesi işgal konusu keskin, ayakları yere basan ve ciddi suçlamalar. Ancak İsrail bunu görmezden geliyor.

İsrail, dünyanın gözündeki itibarının daha da düşmesi anlamına gelse bile Refah’a saldıracak. Lahey’in işgalle ilgili müzakerelerine katılmayacak. Bu sadece hiçbir savunma hattı olmadığını gösterecektir. İsrail saygınlığının kalıntılarından vazgeçti. Dışlanmış, ötekileştirilmiş bir ülke olmak (tüm dünya bize karşıysa, nasıl davrandığımızın bir önemi yok) kendisine karşı herhangi bir pratik önlem alınmadığı sürece umurunda değil.

Ancak ABD’nin silah ikmalinin, BM Güvenlik Konseyi vetosunun ve şu ana kadar yaptırım uygulanmamasının ötesinde, tıpkı bir insan gibi ülkenin de imajı önemlidir. İsrail bundan vazgeçti. Belki dünyadan umudunu kesti, belki de iyi bir imajı olmadan da idare edebileceğini keşfetti. Her savaştan önce ve sonra göz önünde bulundurduğu faktörler arasında bu kesinlikle yok.

Aynı dünyanın, uluslar ailesinin bir üyesi olarak hareket eden İsrail Devleti’ne aşık olmasının üzerinden çok uzun yıllar geçmedi. İsrail’in kendi kendine söylediği gibi, dünya değerleri küçümseyebilir ve sadece gücü sevebilir, ancak adalet, uluslararası hukuk ve ahlaki düşünceler, sivil toplum ve kamuoyu da var ve bunlar en azından Eurovision 2023’teki “onurlu” üçüncülük kadar önemli.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Politico ‘Jake Sullivan ve Bidenizm’i yazdı

Yayınlanma

Politico’da yer alan bir değerlendirmede, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın çerçevesini çizdiği yeni iktisadi politikalar masaya yatırılıyor ve ‘küreselleşme ve serbest piyasa’ çağının adından ‘Bidenizm’ çağının başlayabileceği öne sürülüyor.

Alexander Ward imzalı yazdıda, geçen sene Brookings Enstitüsü’nde Sullivan’ın yaptığı konuşmanın yarattığı sarsıntıya dikkat çekiliyor. Bunun ‘sessiz bir devrim’ olduğunu öne süren Ward, “Haftalarca, Jake Sullivan ve ekibi, sözümona yönetimin ekonomi hakkındaki görüşleri üzerine bir konuşma hazırlamıştı. Ama bu gerçekte Amerika’nın başkentindeki ortodoksluğun bir eleştirisi, Brookings’in yaldızlı salonlarında ve Washington’un varlıklı kesimleri arasında çok belirgin olan ABD dış politika düşüncesine bir sopa çekme işlevi görecekti,” diye yazıyor.

Ulusal Güvenlik Danışmanı ‘Bidenizm’i yaratırken

Ward’a göre Sullivan’ın son altı yıllık macerası bu konuşmada yankısını bulmuştu. Donald Trump’ın Hillary Clinton’a karşı zafer kazanması ile birlikte Sullivan, modern çağdaki Amerikan dış politika geleneklerinin, ‘neden Minnesota’da birlikte büyüdüğü insanlar arasında bir etki yaratmadığını’ düşünmeye başlamıştı. Böylece Sullivan, Demokratlar arasında kök salan ve 6 Ocak 2021 Kongre baskınından sonra Biden yönetiminin dünya hakkındaki düşüncesinin bel kemiğini oluşturan yeni bir vizyonun oluşturulmasına yardımcı oldu.

Yazıda, Ulusal Güvenlik Danışmanının, Washington’un Kiev’e verdiği desteğin başarısından cesaret alarak, artık ABD politikası için yurtiçinde ve yurtdışında farklı bir vizyon sunma konusunda kendine güvendiği vurgulanıyor. Yazar bunun, Biden tarafından da tamamen benimsendiği şekliyle ‘Bidenizm’ olduğunu söylüyor.

Ward’a göre Sullivan’ın tanımlanmasına yardımcı olduğu şekliyle Bidenizm, bu yönetimin dış politikasının her köşesini etkiledi. Biden’ın Afganistan’dan çekilmeyi seçmesinin bir nedeni de iç cepheye odaklanmaktı. ABD güçlerini Rusya-Ukrayna çatışmasının dışında tutmaya yönelik sarsıcı bir inanç, Amerika’nın tepkisini şekillendirmeye yardımcı oldu.

Trumpizm ile Bidenizm arasındaki halka olarak Sullivan

Bunun yanı sıra Çin’in küresel ekonomide oynadığı rol, Biden ekibinin Donald Trump’ın ticaret savaşının bazı unsurlarını benimsemesine yol açtı. Yazara göre Biden ve Sullivan’ın benimsediği ‘Trumpizm’ unsurları, Biden’ın 2024 seçimlerine giderken Trump’ın dış politikasına yönelik ideolojik meydan okumalarını savuşturmasına yardımcı olabilir.

Politico yazarının aktardığına göre, bu ‘yeni’ bakış açısına ulaşmak için, Sullivan’ın önce kendi içindeki düzen ortodoksluklarını ortadan kaldırması gerekiyordu. Bu ortodoksluklar arasında küreselleşme ve serbest ticaret, ekonomileri büyüten ve bu süreçte insanların yaşamlarını iyileştiren ‘katıksız bir iyilik’ olarak görülüyordu. Borsa için iyi olan şey, aslında, herkes için harikaydı.

Yeterli zaman verildiğinde, şişen cüzdanlar, hükümetinden siyasi ve insan haklarını talep eden istikrarlı bir orta sınıf üretecekti. Bu düşünceye göre, en baskıcı rejimler bile, eninde sonunda içeri akan sermayenin ağırlığı altında parçalanacaktı. Dolar yoluyla tutarlı baskı, çoğu insan için en iyi sonucu veriyordu.

Bir dönemin bitişini ilan etmek ona düştü

Sullivan, Brookings’teki konuşmasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başı çektiği küresel kapitalist düzenin, küreselleşme ve serbest piyasanın damgasını vurduğu bu düzenin bir zamanlar çok iyi işlediğini ama artık yeni şeyler söylemek gerektiğini ilan ediyordu.

Sullivan, “Değişen bir küresel ekonomi, birçok çalışan Amerikalıyı ve topluluklarını geride bıraktı. Finansal kriz orta sınıfı sarstı. Pandemi, tedarik zincirlerimizin kırılganlığını ortaya çıkardı. Değişen iklim, yaşamları ve geçim kaynaklarını tehdit etti. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, aşırı bağımlılığın risklerinin altını çizdi,” diyordu.

Peki çözüm neydi? Sullivan’ın konuşması, yaygın küreselleşme yerine, yeniden canlanan bir Amerikan ekonomisinin ülkeyi daha güçlü hale getirmesiydi. Pas Kuşağını bir Kobalt Koridoruna dönüştürmenin, sadece mavi yakalı işlere değil, aynı zamanda ‘masmavi yakalı’ kariyerlere de yol açan endüstriler kurmanın zamanı gelmişti. Bu doğru yapılırsa, güçlendirilmiş bir Amerika dünya çapında daha yetenekli hareket edebilirdi.

‘Biden Doktrini’: İçerisi ile dışarısı için yeni konsensüs

Sullivan, bu ‘iç mesele’yi halletmek için, dışarıda da Amerika’nın ortak ve müttefikleri ile ‘yeni bir konsensüs’ oluşturulması çağrısında bulunuyordu. Sullivan, dolaylı olarak, Amerika’nın dış ve ekonomik politikasını destekleyen temel varsayımların on yıllardır yanlış olduğunu söylüyordu. Çin ve ABD’nin liberalleşmiş pazarlarının sonunda ‘Pekin’deki iktidar salonlarında demokrasiye yol açacağına’ ilişkin inanç en göze çarpan örnekti.

Ward, “Saygın izleyicilerin önünde duran Sullivan, küresel ekonomi etraflarında yeniden şekillenirken düz ayak yakalanmak istemediğini söylüyordu. ABD hükümeti, Amerikan gücünü desteklemek için endüstriyel bir strateji arayışında proaktif, hazırlıklı ve gururlu olacaktır. Bu kelimelerle söylemeden, Amerika’yı yeniden büyük yapmak için bir plan sunuyordu,” diyerek, Trumpizm ile Bidenizm arasındaki ‘Sullivan’ halkasına dikkat çekiyor.

Ward’a göre Biden yönetiminde kendini ‘A Takımı’ ilan eden ve Sullivan’ın da içinde yer aldığı bir grup, Trump döneminin ötesine geçmek için bir araya geldi, fakat bazı yönlerden onun unsurlarını benimsediler.

Bunlar, Trump’a atfettikleri ‘yerlici (nativist) demagojiyi’ değil, temellere geri dönme ihtiyacını kabul ediyorlardı: canlı bir sanayi temeli tarafından desteklenen sağlıklı bir orta sınıf, ABD ordusunun tek başına neler başarabileceğine dair bir alçakgönüllülük, sağlam bir müttefik kadrosu, en varoluşsal tehditlere dikkat ve Amerikan demokrasisini ayakta tutan ilkelerin yenilenmesi. “Sullivan,” diyor Politico yazar, “yeni bir gelecek için eski bir yol haritası önerdi.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Milei ve dünya: Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Son yirmi yıldaki tüm ABD yönetimleri, devletin ekonomiyi canlandırmada oynaması gereken hayati rolü anlamış görünüyor. Diğer ülkelere ve IMF’ye en az bu kadar akıllı olmalarını yasakladılar mı? Görünüşe göre, Javier Milei örneğine bakılacak olursa öyle. Dünyanın radikal liberalleri gözlerini ve algılarını sımsıkı bağlayıp tıpkı Milei’nin yaptığı gibi yürüyorlar. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta da anımsatılan, Macri’nin IMF’nin desteğiyle başarısız olduğu hakikati, bugün ilgili tarafların hiçbirinin kabullenmek istemediği bir şey. Gidişata bakılırsa Javier Milei sadece siyasi açıdan değil, iktisadi açıdan da başarısız olacak. Dünyanın dört bir yanındaki liberteryenlerin onu alkışlıyor olması tam tersinin olacağını garantilemiyor, zira tüm liberteryen-liberal hareket, tamamen yanlış bir dünya algısından mustarip. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Milei ve dünya

Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine mülakat

Camilo Andrés Garzón

Phenomenal World

10 Şubat 2024

Arjantin’in yeni devlet başkanı Javier Milei’nin uluslararası arenada eldivenlerini takması ve dış politikaya yönelik liberteryen yaklaşımını sergilemesi uzun sürmedi. Bazı siyasi jestler, ülkenin en önemli iki ticaret ortağı olan Brezilya ve Çin ile şimdiden çatışmalara yol açtı. Aralık ayında Milei, Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu yemin törenine davet etti ve geçen ay yönetimi, Tayvan ticaret ofisi temsilcileri ve adanın Buenos Aires’teki temsilcisi ile toplantılar düzenleyerek Tayvan ile ilişkileri başlattı.

Kendisini “anarko-kapitalist” olarak tanımlayan Milei, “hür dünya” olarak nitelendirdiği kesim ile bağlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Fakat Arjantin’in dış politikasındaki bu ideolojik yönelim, başta Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Çin olmak üzere ülkenin son derece özel bağımlılık ilişkileriyle çatışıyor. Milei’nin Güney Amerika bölgesindeki diğer liderlerle erken çatışmaya girmesi ve BRICS ve Mercosur (Güney Ortak Pazarı) gibi forumlardan hemen uzaklaşması, düşmanlarını hızlı bir şekilde seçme arzusunu ortaya koyuyor ve bu çatışmalar pahalıya mal olabilir.

Milei hükümetinin dış politikasının ilk adımlarını daha iyi anlamak için 2019 yılında Alberto Fernández hükümeti döneminde Arjantin Ekonomi Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Birimi Başkanı olan Maia Colodenco ile görüştük. Colodenco, Arjantin’i G20’de temsil etti, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası’nda (IDB) danışman olarak çalıştı ve Washington’daki Dünya Bankası’nda Arjantin İcra Direktörü Baş Danışmanı olarak görev yaptı.

Camilo Garzón: Milei’nin ekonomi ekibinin bazı üyeleri halihazırda açıklandı. Bunlar arasında Ekonomi Bakanı Luis Caputo ve Arjantin Merkez Bankası Başkanı Santiago Bausili gibi daha önce Macri ile çalışmış ekonomi danışmanları da var. Bu ilk ekonomi danışmanları çemberini nasıl görüyorsunuz?

Maia Colodenco: Milei’nin ikinci tur seçimlerini kazanarak iktidara geldiği inkâr edilemez ama bu zaferi elde etmesine yardımcı olacak koalisyon güçlerine ihtiyacı vardı. Bu bir yandan, iktidara gelmesine yardımcı olan güçlerle belirli bir süreklilik müzakeresine işaret ediyor. Öte yandan, ülkenin mevcut iktisadi durumu göz önünde bulundurulduğunda, Milei’nin kampanya söyleminin aksine belirli bir makroekonomik pragmatizme olan ihtiyacı artık kabul ettiğini düşünüyorum. Bu, Macri’nin göreve geldiği ve sonunda iyi sonuçlanmayan şok politikalar uyguladığı dönemden çıkarılan bir ders.

Alberto Fernández’in yönetiminin sonunda çözülmesi gereken bazı makroekonomik dengesizlikler —devam eden ve henüz ele alınmamış olan dengesizlikler— vardı. Döviz kuru sorunlarının analizi hala geçerli ve 2011 yılında uygulanan ve hala yürürlükte olan döviz kıskacının (ülkede döviz birimlerine erişimle ilgili bir dizi kısıtlama) gözden geçirilmesini gerektiriyor. Doların yanı sıra yerel para birimlerini nasıl yapılandıracaklarına dair hala net bir politika yok. Bu zorluklarla karşı karşıya kalan Arjantin Merkez Bankası’nı tasfiye etmek yerine, piyasa sektöründe iyi tanınan Santiago Bausili’yi banka başkanı olarak atadılar. Bu belli bir pragmatizmi yansıtıyor ve bir bakıma Merkez Bankası’nın yükümlülüklerini dolarize etmeye ve nihayetinde tüm ekonomiyi dolarize etmeye dönük bir eğilim ya da odaklanmanın ipuçlarını veriyor.

Dolayısıyla, diğer siyasi alanlarda, en azından ekonomi açısından bazı şok politikaları görebilsem de sektördeki belirli figürlerin devamlılığı pragmatik bir yaklaşıma işaret edebilir. Bu makroekonomik kararın süreklilik tedbirleriyle nasıl uyum sağlayacağı konusunda IMF ile yürütülen dış borç müzakerelerinin rol oynaması muhtemel.

Sizce bu hükümet dış borç ve ülkenin IMF ile ilişkilerini yeniden müzakere ederken nasıl bir yol izleyecek?

IMF ile müzakereler her zaman karmaşıktır ama emsalleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. Macri hükümeti 2018’de IMF tarihindeki en büyük borcu üstlenmişti ve bu borç aynı zamanda 45 milyar dolar ile ülke tarihinde hükümet tarafından üstlenilen en önemli krediydi. Bu anlamda, konuyu çözüme kavuşturmanın ve Arjantin ile iyi ilişkileri sürdürmenin IMF’nin de yararına olacağına inanıyorum.

Benim de bir parçası olduğum Alberto Fernández hükümeti döneminde, ilk ekonomi bakanı olan Martín Guzmán, IMF ile borcu Arjantin’e iyi hizmet edecek şekilde yeniden müzakere etmişti.* Yeniden yapılandırma kemer sıkma tedbirleri içermiyordu; herhangi bir işgücü reformu ya da kamuya ait şirketlerin özelleştirilmesi olmadan borcun yeniden finanse edilmesine izin verdi. Gerici olmadan harcamaları kısıtladı. Dünyanın diğer bölgelerindeki örneklerden farklı olarak Guzmán, özel kreditörlere vadelere dayalı bir restorasyon ve sürdürülebilirlik analizi ile yaklaşarak müzakereyi başlattı ve daha sonra IMF ile müzakere etti. Bu yeni bir stratejiydi ve başarılı olduğu ispatlandı. Şu anda savunulan bazı politikaların aksine, Martín Guzmán tarafından müzakere edilen programın Arjantin’de çeşitli faktörlerin nasıl geliştiğine bağlı olarak kademeli bir uyum sağlamayı amaçladığına ve IMF ek ücretlerinin azaltılması konusunu da gündeme aldığına inanıyoruz.

Şimdi, IMF açıkça rakamların toplanmasını istiyor ve ülkedeki insanlara ne olduğu umurunda değil. Bu —Luis Caputo ve kabine sekreteri Nicolás Posse liderliğindeki— hükümet için Milei’nin en son görev hedefi, Arjantin’in IMF’ye olan toplam 1,95 milyar dolarlık borcunun ilk vadelerini yeniden müzakere etmek. Bununla beraber Javier Milei tarafından önerilen ve halen Kongre’de görüşülmekte olan yeni iç tedbirlerin IMF ile müzakerelere de yansıyabileceğinden, etkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu tedbirler arasında, kamu harcamalarının kayda değer bir kısmını oluşturan emekli maaşlarına dönük reformlar ve sosyal planların azaltılması yer alıyor. Ayrıca sağlık sistemlerine yönelik reformların yanı sıra elektrik ve ulaşım teşviklerinin azaltılmasıyla ilgili her şey de öneriliyor. Bu reformlar IMF ile olan ilişkileri dolaylı olarak etkiliyor, zira bu düzenlemelerle kamu harcamalarının azaltılması ve mali açığın azaltılması hedeflerine ulaşılması amaçlanıyor. Hangi değişkenlere dokunduklarına bağlı olarak, bu hedeflere artan istihdam yoluyla mı yoksa daha az tüketim ve daha az iktisadi teşvik yoluyla mı ulaşıldığına bağlı olarak, etki değişebilir. Her halükârda IMF, mali açığın azaltılması başarılırsa Milei’yi açıkça takdir edecektir. Rakamlar iyileşme gösterdiği sürece bunun nasıl yapıldığının umurlarında olduğunu sanmıyorum.

Öte yandan Arjantin’in bazı küresel ekonomi forumlarındaki varlığı da söz konusu. Milei’nin Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda yaptığı son konuşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Bence bu, mevcut duruma ilişkin yanlış yönlendirilmiş ve modası geçmiş, başka bir döneme ait bir teşhisten kaynaklanıyor. Örneğin, konuşmasının artık geçerli olmadığını düşündüğüm tarafları var. Batı’nın iktisadi açıdan başarısız olduğunu iddia ediyor ama bir alternatif sunmuyor. Eğer Güneydoğu Asya iktisadi modeline atıfta bulunuyorsa, bu onun hayranlık duyduğu bir model değil. Bu anlamda biraz çelişki ve sanki Doğu ile Batı arasında hala keskin bir ayrım varmış gibi Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bir kategoriler dünyası görüyoruz. Dünya şu anda çok kutuplu, aktörler çok daha atomize ve daha çatışmalı bir küre, fakat sorunlarımızın cevabı kesinlikle onun sunduğu gibi sosyalizme karşı bir haçlı seferi değil. Ayrıca Arjantin’in ulusal ve uluslararası rolüne ilişkin öz farkındalığı konusunda da teşhisin yanlış olduğunu düşünüyorum. Latin Amerika bağlamında Arjantin gibi bir ülke önemsiz olmaktan son derece uzak ama uluslararası ekonominin daha geniş bağlamında sistemik bir aktör değil.

Günümüzün uluslararası sahnesinde önemli eğilimlerden biri, özel sektörün ciddi bir ağırlığa sahip olması. Davos gibi toplantılar, bilhassa borçların yeniden yapılandırılmasına ilişkin tartışmaları etkilemek açısından epey önemli hale geldi. Ülkenin sadece devlet aktörleriyle ilişki içinde olmadığını anlaması gerekiyor; artık çeşitli alanlarda bazı devletler kadar nüfuz sahibi olan bir özel sektör var. Ancak bu, Milei’nin yalnızca bağımsız ve kendi kendine yeten birimler olarak özel şirketlere odaklanması gerektiği anlamına gelmez. Elektrikli otomobil sektöründe meydana gelenler gibi pek çok gelişmeye, kapsamlı devlet kalkınma gündemleri ve yatırımlarıyla yön verildi. Elon Musk gibi biri girişimci inisiyatifini istediği kadar övebilir ama çeşitli sektörlerdeki büyümesi devlet tarafından önemli ölçüde kolaylaştırılmıştı. Bu anlamda, Milei’nin söylemi girişimcileri devlete karşı tek taraflı olarak kutladığında, çelişkiler algılamadan edemyorum. Milei’nin, girişimciler ve devlet temsilcileri olmak üzere her iki tür aktörden oluşan Davos dinleyicilerini yanlış anladığını düşünüyorum.

Milei’nin halihazırda ABD ve İsrail ile yakınlaşmaya işaret ederken Brezilya ve Çin ile arasına mesafe koymasını ilginç buluyorum. Sizce bu değişiklikler Arjantin’in BRICS gibi bir gruptaki varlığını nasıl etkiler?

Arjantin hükümeti BRICS’e katılma davetini reddettiğini resmi olarak açıkladı. Sonuç olarak Arjantin artık küresel Kuzey’in kurumlarına paralel diplomaside kilit öneme sahip bu grubun parçası olmayacak. Daha önce de belirttiğim gibi, Arjantin gibi bir ülkenin daha fazla uluslararası forumda, özellikle de ekonomi forumlarında yer almasının faydalı olacağı aşikâr. Bu forumlara katılım faydalı diplomatik ve güç dinamiklerini geliştirebilir, hatta çeşitli anlaşmalara verilen desteği etkileyebilir.

Örneğin Alberto Fernández’in hükümetinde G20’de yoğun bir şekilde çalıştık. Orada vardığımız anlaşmaların pek çoğu daha sonra IMF veya BM’ye de genişletildi. Tüm bu ısmarlama çalışmalar diğer ülkelerle ilişkiler kurulmasına katkıda bulunuyor. Bu anlamda, [BRICS’e] katılmamanın bir hata olduğuna inanıyorum ve ayrıca Milei’nin bu tür bir mesafeyi diplomatik bir aşırı tepkiye yol açan yanlış bir teşhise dayandırdığını düşünüyorum. ABD Dışişleri Bakanlığı bile hiçbir zaman ülkelerden BRICS’e katılmamaları yönünde talepte bulunmayacağını teyit etmişti.

Milei’nin potansiyel üyelikten çekilmesine baktığımızda, Çin’e karşı resmi bir mesafeden ziyade İran’ın BRICS forumuna yakın zamanda dahil olmasının bu muhalefeti daha güçlü bir şekilde tetiklediğini düşünüyorum. Fakat bu yine de bir hata, Arjantin’in ana ortakları olan Brezilya ve Çin ile ticari ilişkilerini geliştirmesi lazım.

Resmi toplantılar henüz gerçekleşmediği için Mercosur’a ne olacağını bekleyip görmemiz gerekiyor. Dışişleri Bakanı Diana Mondino, kısa bir süre önce Avrupa Birliği ile bir serbest ticaret anlaşması müzakere etmek üzere bu forumun üyeleriyle bir araya geldi; bu, Milei’nin geçen yıl Mercosur’un kusurlu bir gümrük birliği olduğu için lağvedilmesi gerektiğini söylemesine rağmen gerçekleşti. Mondino’nun açıklamaları daha nüanslı; Mercosur’u “modernleştirmekten” söz ediyor ve dört üye ülkenin aralarındaki gümrük engellerinin sayısını azaltması gerektiğini söylüyor. Bir başka cephede, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile ilgili olarak, Arjantin kesinlikle katılmak için ısrar edecektir; buradaki mesele, OECD’nin girişini kabul edip etmeyeceği.

Arjantin’in bir forum ya da diğeri arasında seçim yapmak zorunda olmaması gerektiğine inanıyorum. Her ikisinde de varlık gösterebilir ama ikisi arasında seçim yapmak Milei’nin siyasi kararı oldu. Bana göre bu karar, hiçbir zaman açıkça talep edilmemiş olan abartılı bir eylem çizgisinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Arjantin daha önce hiç Çin ile ABD arasında seçim yapmak zorunda kalmamıştı.

Esasında Arjantin Merkez Bankası ile yaptıkları swap anlaşması aracılığıyla Çin hükümeti ile tarihsel olarak çok iyi bir mali ilişkimiz oldu ve bu iki ülkenin iktisadi ilişkileri açısından oldukça önemliydi. Aynı zamanda IMF ile yapılan anlaşma da oldukça önemli oldu. Bu da gösteriyor ki ABD ile Çin ile iyi ilişkiler sürdürmeye aykırı olmayan çok uygun anlaşmalar yapabiliyoruz.

Arjantin’in Çin ve Tayvan ile ilişkilerini detaylandırabilir misiniz?

Arjantin her zaman Tek Çin ilkesine bağlı kaldı. Bölgemizde yalnızca Paraguay Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak açıkça tanıdı. 2012 yılından bu yana Arjantin ile Çin arasındaki ilişki, altyapı yatırımlarının artmasıyla birlikte gelişti. Sadece 2007-2020 yılları arasında Arjantin, Çinli şirketlerden, özellikle enerji, madencilik ve finans sektörüne odaklanan 10 milyar dolarlık yatırım aldı.

Tarihsel olarak Arjantin, Çin ile güçlü ve olumlu bir bağ kurdu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi kilit bir unsur oldu. İkinci en büyük ticaret ortağımız olarak, ticari işlemler için bir kredi hattına sahip olma imkânı çok önemli oldu. Bu düzenleme, döviz takaslarında doların doğrudan kullanılmasının önüne geçmemizi ve dolayısıyla ticaret hacmimizin artmasını sağladı. Ayrıca Çin, takas anlaşması yoluyla Arjantin’in uluslararası rezervlerinin desteklenmesinde kayda değer bir rol oynadı. Ayrıca Arjantin’de, Santa Cruz’daki demiryolları ve barajlar da dahil olmak üzere Çin tarafından finanse edilen büyük altyapı projeleri bulunuyor. Bu yatırımların çoğu ihracata yönelik lojistikle ilgili olup genel olarak altyapı geliştirmeye odaklanıyor.

Elbette, Çin’in zaman içinde başlıca çıkarlarını yönlendirdiği yerlere bakıldığında Arjantin’in Çin yatırımlarında oynadığı rolün bir miktar azaldığı görülüyor. Fakat Arjantin hala Latin Amerika’da doğrudan yabancı yatırım alan ilk üç ülke arasında yer alıyor. Bu anlamda, Çin’e ilişkin bu görüş değişikliğinin iyi işlemediğine inanıyorum; Arjantin’in Çin pazarını kaybetmekten, hatta sadece kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktan kazançlı çıkmayacağı açık.

Arjantin’in başlıca ticaret ortağı olan Brezilya örneğinden devam edelim. Her iki hükümet de bu kadar farklı siyasi tutumlara sahipken bu ilişkinin nasıl geliştiğini görüyorsunuz?

Alberto Fernández yönetimindeki ulusal hükümet Mercosur’u güçlendirme konusunda çaba sarf etmişti. Mercosur’un modernize edilmesi ve daha verimli hale getirilmesi gerektiğine inanırken, komşu ülkeler arasındaki bu önemli ittifakı da korumaya devam ettik. Lula’nın şimdi bu ilişkinin koruyucusu olacağını ve Mercosur’u bir çerçeve olarak korumaktan sorumlu olacağını düşünüyorum ama şu anda alternatif bölgesel kurumlar oluşturma ihtimalini araştırmak istemediğinden şüpheleniyorum.

Brezilya ile doğrudan ilişkilerimize gelince, Bolsonaro’nun iktidarda olduğu dönemden farklı bir durum söz konusu. O zamanlar, dostane bir ilişki olmasa bile, pek çok ilişki iyi korunuyordu. Brezilya stratejik ve tarihi bir ortak olduğu için ortak kimliklerimizi gözden kaçırma lüksümüz yok. Ancak Milei daha çatışmacı bir tutum takınabileceğini şimdiden gösterdi. Nikaragua, Küba ve Venezuela’daki Arjantin büyükelçilerini geri çekti ve şu anda [Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo] Petro ile şimdilik sadece sosyal medya üzerinden olsa da bir anlaşmazlık içinde.

Milei, Donald Trump veya Jair Bolsonaro gibi ideolojik muadillerinin artık iktidarda olmadığı bir kavşağa geldi. Latin Amerika’da Venezuela, Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde sol eğilimli politikaların hükümetler arasında sıklaştığı ve nihayetinde UNASUR (Güney Amerika Ülkeleri Birliği) ve BancoSur (Güney Bankası) gibi bölgesel kurumların önünü açtığı bir dönem vardı. Sizce Milei kendi liberteryen politikalarıyla uyumlu bölgesel muhataplar bulursa benzer bir şey olabilir mi?

Milei’nin “pembe dalga” olarak nitelendirilen dönemde var olana benzer bir şey yaratmak istediğine dair herhangi bir işaret görmedim. Bu eninde sonunda gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor ama Milei gibi bir şekilde kurum karşıtı bir karaktere sahip biri için benzer bir bölgesel kurum geliştirmenin daha zor olacağını görüyorum. Trump ve Bolsonaro’dan farklı olarak tüm bu çok taraflı ortamlara daha kuşkuyla yaklaşıyor. Üçü de çeşitli çok taraflı forumlardan çekilme yönünde diplomatik bir eğilimi paylaşıyor.

Milei’nin ikili ilişkileri genelde pragmatizmden yoksun, ancak bazı makroekonomik konularda gerçekçi olduğunu gösterdi. Uluslararası siyasetin bazı yönlerinin nasıl yeniden şekilleneceğini göreceğiz ama Arjantin’in ne uluslararası çatışmaların içinde kalması ne de bunlara aşırı tepki vermesi gerektiğine inanıyorum.


(*) Guzmán Aralık 2019’dan Temmuz 2022’ye kadar ekonomi bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra Sergio Massa, Alberto Fernández’in devlet başkanlığı döneminin sonuna kadar bu görevi üstlendi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English