Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Ukrayna ve çevre

Yayınlanma

Ukrayna’nın çevre meselesinin yeni bir uluslararası kampanya olarak örgütlenmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Bunlar arasında bir dizi siyasi, “bilimsel” ve “aktivist” faaliyeti üzerinde durmaya değer.

İdeolojik mücadelede çevre seferberliği

Geçen ayın sonunda Kiev, bir “ekosit” (ekosistemde meydana gelen aşırı tahribat ve yıkım) uygulaması geliştirdiğini, yerel halk ve uzmanların katılımlarıyla Rusya’nın 2215 çevre suçunu belgelediğini ileri sürdü; bunlar arasında 600 bin hektardan çok orman alanının yok edilmesi, 300 koruma alanının zarar görmesi, askeri ekipman kullanımı ve patlamalar sonucu su ve toprakta ağır metal birikmesi meydana gelmesi sayılmış. İki de ilginç suç var: Harkov’daki bir “havaifişek deposuna” ve benzer yerlere yapılan saldırılar ciddi hava kirliliğine sebep olmuş, Rusya’nın Karadeniz donanmasına bağlı denizaltıların sonar ekipmanları yüzünden de en az 700 yunus ölmüş. Bütün bunların tazminat talebinde bulunmak için rapor edildiği gizlenmiyor.

2022’den beri çevrimiçi yayınlanan “Ukraine War Environmental Consequences” adlı bir dergi var. Bir “uzmanlar” dergisi bu: kendisini tanıtmasına bakılırsa, aynı adı taşıyan ve çevreci aktivistlerden, uzmanlardan ve gazetecilerden oluşan bir çalışma grubu tarafından yayınlanıyor. Son sayısındaki başlıklar şunlar: Ukrayna 1000 kilometrekareden çok ormanını kaybetti; Ukrayna’nın koruma altındaki alanları; Ukrayna’da özgül çevre projeleri; savaşın Ukrayna’da çevresel sonuçları; yenilenebilir enerji. Benzerlerine bizde de çokça rastladığımız şeyler — üstelik tıpkı bizdeki gibi, bütün bunlar “Avrupa entegrasyonuyla” ilişkilendiriliyor. Fon kokuyor yani.

“Conflict of Environment Observatory” de (2018’de kurulmuş uluslararası bir çevre gözlem örgütü) birkaç ay önce etraflı bir rapor hazırladı. Raporda çatışmanın doğal ekosistemlere ciddi zarar vermekte olduğu belirtiliyor, uzun vadeli olası çevresel etkileri üzerinde duruluyor. Benim en çok dikkatimi çeken yanı, savaş yüzünden Kiev rejiminin “çevresel yönetişiminin zayıfladığı” tespiti oldu — çatışma, çevre koruma faaliyetlerini sekteye uğratıyor ve çevre mevzuatının uygulanmasını aksatıyormuş. Norveç, Finlandiya dışişleri bakanlıkları, AGİT ve Britanya tarafından fonlanıyor. Belirtmeden geçemeyeceğim: Ukrayna’yla ilgili 2022’den bu yana 18 çalışma yapmış, onu 6 çalışmayla Yemen takip ediyor (sonuncusu 2021’de), “işgal altındaki Filistin topraklarıyla” ilgili çalışmaların sayısı ise iki ve bunların sonuncusu 2022 tarihli.

El Cezire’nin geçen ayın başında yayınladığı, eski İsveç dışişleri bakanı ve eski İrlanda cumhurbaşkanının imzasını taşıyan bir makale de Rusya’nın Ukrayna’daki “çevre suçları” üzerinde duruyor ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bu suçları yargılama yetkisi verilmesini istiyor. Örnek verdiği çevre suçu: “Bir yıl önce işgalci Rus güçleri tarafından kasıtlı olarak yapıldığı düşünülen Kahovka barajının yıkılması, köyleri ve tarım arazilerini sular altında bırakmış ve Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir ekolojik hasara yol açmıştır.” Matematik öğretmeninin 2+2’yi sorduğu, 5 diyen öğrenciye itiraz eden öğrencinin ise ötekileştirmeyle suçlandığı bir kara mizah güldürüsünü hatırlattı bu bana. Gerçekten büyük bir çevre felaketine neden olan saldırı, geçen yıl 6 Haziran’da Kiev kuvvetleri tarafından gerçekleştirilmişti.

UCM vurgusu rastgele değil. Georgetown Üniversitesi’nin yayınladığı “Journal of National Security Law & Policy” dergisi de nisan ayında aynı çağrıyı yaptığı etraflı bir makale yayınladı. Makalede, daha 2016’da anlaşmasından çekildiği mahkemede Rusya’nın nasıl yargılanacağı üzerine de uzun uzadıya argümanlar sıralanıyor; ama gereksiz bunlar, zira aynı mahkeme, daha 2022’de Putin ve Rusya’nın çocuk ombudsmanı Lvova-Belova hakkında da tutuklama kararı çıkarmıştı. Kaldı ki Britanya kuklası savcı Karim Khan da, batılı liderlerin kendisine, mahkemenin Rusya ve Afrika ülkelerine karşı kurulduğunu söylediğini itiraf etti zaten.

Kiev rejimi çevre bakanlığı geçtiğimiz ay Avrupa entegrasyonunda dev bir adım duyurdu. En önemlisi, “daha Avrupa Birliği’ne üye olmadan Seville sürecinde gözlemci statüsü” kazanmıştı. Şunları da taahhüt ediyordu: sınai kirliliğin azaltılması ve kontrolü, Emerald ağ alanlarının (SEI; Avrupa doğa koruma alanları ağı) korunması, atık yönetimi reformu, vb. Çevre bakanı Ruslan Strilets, “bu değişikliklerin pek yakında Ukraynalılar tarafından günlük hayatlarında hissedileceğini” de vaat etti.

Birkaç “küçük” mesele daha

Bütün bunlar pek harika şeyler. Yalnız birkaç küçük mesele var.

Bunlardan biri, ABD yönetiminin geçen yıldan beri Kiev rejimine göndermekte olduğu seyreltilmiş uranyum içeren mühimmatla ilgili. Bunların ilk partisi 2023 baharında Hmelnitsk ve Ternopol oblastlerindeki depolarda Rusya füzeleriyle vurulmuştu; ama Kiev rejimi savunma sanayisi portalı Militarnyi, daha birkaç hafta önce bile, 21 Mayıs’ta, ABD’nin epeydir Abrams tankları için seyreltilmiş uranyum mühimmatı göndermeye devam ettiğini yazıyordu. Bununla birlikte endişeye mahal yoktu; zira: “Royal Society of Science çalışma grubu tarafından seyreltilmiş uranyum mühimmatının sağlığa yönelik tehlikeleri üzerine yapılan bir araştırma, seyreltilmiş uranyumun silahlarda kullanılmasından kaynaklanan sağlık risklerinin ihmal edilebilir düzeyde olduğu sonucuna vardı.”

Yugoslavya’ya NATO saldırısında 15 ton seyreltilmiş uranyum kullanıldı. Sırp çevre uzmanı Prof. Velimir Nedeljkovic, 1999 bombardımanından sonra Sırbistan’ın Avrupa’da en yüksek kanser oranına sahip ülke haline geldiğini vurgular; buna göre bombardımanı izleyen on yılda en az 30 bin kişi kansere yakalanmış, bunların 10 ila 18 bini ölmüştür. Nükleer fizikçi Chris Bursby, 2008’de yayınlanan bir makalesinde şu kesin araştırma sonuçlarını vurgulamıştı: “Muharebe alanında kullanılan seyreltilmiş uranyum sağlığa ciddi radyolojik etkide bulunuyor; bu bölgelerdeki hastalıklarda artış uranyumla bağıntılı; Irak’ta uranyumdan ötürü kanser ve sakat doğum vakalarında kanıtlanabilir artışlar var; seyreltilmiş uranyum parçacıkları havada uzun süre kalıyor ve kilometrelerce öteye ulaşabiliyor.”

Çevre açısından bir başka önemsiz sorun, misket bombaları.

Kiev’e misket bombaları müjdesi, aşağı yukarı seyreltilmiş uranyum müjdesiyle eş zamanlı verildi. Bu bombalar bir Amerikan klasiğidir; 1964-1973 arasında sadece Laos’a 270 milyon misket bombası attıkları biliniyor. Ama bu bombaların kurbanı çoğunlukla insanlar ve ancak nadiren hayvanlar olduğu için çevre faciası olarak saymaya değmez.

En önemsiz sorun ise, bunca hengamenin, bu dört başı mamur siyasi kampanyanın orta yerinde meselenin bam teline bastığı halde aylardır görmezden gelinen bir haber. Haberi geçen yılın sonunda Fransız gazeteci Jules Vincent yayınladı. Vincent, Kiev rejimiyle Soros’un oğlu Alexander arasında yapılmış bir anlaşmayı ortaya çıkarmıştı; buna göre rejim, kimyasal, farmakolojik ve petrol atıklarını gömmesi için Soros’un oğluna 400 kilometrekare toprak parçasını vermişti. Vincent, Kiev çevre ve doğal kaynaklar bakanlığından bir memurun kendisini bu anlaşmayla ilgili bilgilendirdiğini söylüyordu; üstelik ses kaydını da yayınlamıştı görüşmenin. Bakanlıkta görevli olan bu memur, anlaşmanın Soros’un oğluyla başkanlık ofisi başkanı Andrey Yermak arasında 7 Kasım’da yapıldığını açıklıyordu; başkanlık ofisi anlaşmanın ardından bakanlığa, verimli tarım arazileriyle ünlü Ternopol, Hmelnitsk ve Çernovitsk oblastlerinde batılı şirketlere 400 kilometrekare “süresiz ve karşılıksız imtiyaz mülkü” verilmesi için talimat göndermişti. DuPont, BASF, Evonik Industries, Vitol ve Sanofi şirketleriyle imtiyaz anlaşmalarının belgeleri de vardı.

Belli ki NATO, batı Ukrayna’yı bir tür gri bölge haline getirmeyi planlıyor ve doğrudan doğruya iktidarın en tepesi, bu büyük hayır işinde hizmete koşuluyor. Ve bu, sadece Ukrayna’yı değil, bütün batı komşularını (hepsi de NATO üyesi) ve bütün Karadeniz havzasını (hemen hepsi de NATO üyesi) etkileyebilir.

Ama tabii, faraza bütün bunlar; yoksa seyreltilmiş uranyumun sağlığa zararı olmadığı gibi kimyasal ve farmakolojik, hatta nükleer atıkların bile gübre yerine geçeceği de düşünülebilir. Sahiden, bunca kibar insan neden öldürsün ki halkı, geleceğiyle birlikte?

Yeri gelmişken, Soros’un oğlu 13 Mayıs’ta gene Kiev’deydi (çatışmanın başlamasından beri üçüncü defa), ilk iş Yermak’la özel bir görüşme yaptı, brifing aldı ve yabancı bir hükümet temsilcisi gibi ağırlandı.

İdeoloji olarak bilim

24 Şubat 2022’den bu yana büyük çoğunluğu Ukrayna vatandaşı yüz binlerce insan öldü. Binlerce aile parçalandı. İrili ufaklı onlarca köy ve kasaba yeryüzünden silindi. Milyonlarca Ukrayna vatandaşı başka ülkelerde sefalet içinde yaşamayı göze alarak topraklarını terk etti.

Nihayetinde savaş, kan, demir ve ateşle yapılıyor. Üstelik sadece insanlar değil hayvanlar, bitki örtüsü, toprak, hava, su da paylaşıyor bu felaketi.

Ancak nedenleri boş verip sadece görüngülere bakarak entelektüel geviş getirmek, nedenleri karartmaya yönelik bir siyasi tercihtir.

İlk kurşunun sıkılmasının ardından daha iki gün geçmişken hiçbir olayın bağımsız bir varlığa sahip olmadığını, her münferit olayın uzun bir zincirin halkalarını teşkil ettiğini yazmıştım. Olayları münferit kabul etmek bilinçli bir siyasi tercihtir; çünkü böylelikle gerçek nedenler gizlenebilir ve her münferit olaydan bir meşruiyet devşirilebilir.

Ukrayna çatışması 24 Şubat 2022’de Rusya’nın “unprovoked” saldırısıyla başlamadı; Donbass ve Lugansk halk cumhuriyetlerinin bağımsızlık ilanıyla başlamadı; Kırım’ın Rusya’ya katılmasıyla başlamadı. Çatışmanın ortaya çıkmasının bir sosyal zemini vardı (gerici, protofaşist ve faşist Ukrayna milliyetçiliğinin toplumda kök salmış olması); bir ideolojik zemini vardı (bu milliyetçiliğin kapitalist restorasyon sonrası devlet ve millet inşasının temeline konulması); bir siyasi zemini vardı (2014 Maydan darbesi ve Ukrayna’nın çekirdek milletlerinden olan Rusların zorla asimilasyonu); bir güvenlik zemini vardı (NATO dayatması)…

Ve bütün bu zeminler doğrudan doğruya emperyalizmle ilgilidir. Herhangi bir bilimsel disiplinin mensuplarının, çatışmanın bu gerçek nedenlerine gözlerini kapayarak toplum, tarih, ideoloji ve siyasetten bağımsız yapacağı çalışmalar, sunduğu veriler açısından değer taşıyabilir; ancak bu çalışmaların muhtevası kelimenin en olumsuz anlamında (hakikatin başaşağı konulması) ideolojiktir.

İdeoloji bütün düşünsel faaliyet alanlarını kapsar. İdeolojik mücadele bu faaliyet alanlarının hepsini: sadece ahlakı, hukuku, kültürü, sosyal alışkanlıkları, sanatı, vb. değil bilimleri de ilgilendirir. Bilim dalları en saf biçiminde bile kullanım amaçları ölçüsünde sınıfsaldır; sosyal ve beşeri bilimlere kaydıkça muhteva itibariyle de daha sınıfsal hale gelir. Ssınıflarüstü değildir hiçbiri: ideolojiktir, söylenen her şey siyasi anlam taşır.

Ekoloji, görünürde daha az siyasi; çünkü beşeri veya sosyal olmaktan çok biyolojiyle ilgili, bir tabiat bilimi. Ama çevre meselesi emperyalist siyasetin ana halkalarından biri haline geldiği ölçüde alabildiğine siyasileşmiş bir bilim o da.

Binlerce sayfayla sayısız doğru şey söyleyebilirsiniz; doğruluğundan şüphe edilemeyecek benzersiz veri setleri hazırlayabilirsiniz; ama söyledikleriniz, söylemediklerinizi gizlemek için olabilir; veya daha önemlisi (ve çoğu zaman olan budur) öyle bir ideolojik formasyona sahipsinizdir ki söylediğiniz her şey aslında söylemediklerinizi karartmak içindir. Bu yüzden, fon koktuğu yerde bile bu sadece parayı verenin düdüğü çaldığı anlamına gelmez; parayı vermeseler de o düdük çalacaktır (çünkü formasyon budur), para sadece yapılan işin meslek olduğunu gösterir, çünkü yaptığınız iş karşılıksız bir fedakarlık değil düzenli ve öngörülmüş ücret aldığınız bir meslektir.

Bir yerlerden talimat verildiğinden değil, bunun için para aldığından da değil, ama başka türlü yapamayacağı, böyle bir ideolojinin evladı olduğu için, hakikati ya yalan ya da sessizlik kurşunlarıyla kurşuna diziyorlar.

GÖRÜŞ

Avrupa’da siyasal deprem: AP seçimleri ve muhtemel senaryolar

Yayınlanma

Yazar

Avrupa Parlamentosu seçimleri tam bir siyasal deprem etkisi yaratmışa benziyor. Göstere göstere gelmesine rağmen uzmanlar özellikle de Avrupa’daki kurulu düzenden beslenen liberaller yıkımın bu derece olacağını muhtemelen beklemediler. Şimdilerde abartmamak lazım savunmasına geçtilerse de mızrak çuvala girecek gibi görünmüyor. Peş peşe gelmesi beklenen genel parlamento seçimlerinde de benzeri sonuçlar ortaya çıkarsa başka bir Avrupa, başka bir AB ve hatta Trump’ın Vaşington’da iktidar olmasıyla da birleşirse başka bir Transatlantik düzeninden bahsetmek durumunda kalabiliriz.

Fransa’da Ulusal Cephe (Front National) olarak başlayan ve adını son yıllarda Ulusal Birlik (Rassemblement National) olarak değiştiren siyasal parti Macron’un partisinin iki mislinden fazla oy alırken, Almanya’da kurulu düzenin korkulu rüyası Almanya için Alternatif (Alternative für Deutchland – AfD) ikinci büyük parti haline geldi. Yine Almanya’da Yeşiller ve Sosyal Demokratlar gibi Amerikan tarzı ve savaş kışkırtıcısı sol partiler hezimete uğrarken ilk defa seçime giren Sahra Wagenknecht’in gerçek sol alternatifi yüzde altı civarında oy aldı. Hollanda ve İtalya’da benzer sonuçlar zaten önceden genel parlamento seçimlerinde ortaya çıkmıştı.

NEOLİBERAL AVRUPA’NIN SONU MU?

Batı’dan aldığı haber ve yorumları süzgeçten geçirme aşamasına (henüz) gelemeyen belki gelmek de istemeyen Türk medyasına göre bu partilerin hepsi aşırı sağ. Bu yaftalama aslında Amerika ve Avrupa’daki neoliberal düzenin sahiplerinin ve o düzenden beslenenlerin uydurduğu bir şey olsa gerek. Gelişmiş Batılı ülkelerin hemen hepsinde zengin kesimler daha da zenginleşirken milli gelirden aldığı pay sürekli azalan kesimlerin giderek fakirleştirmekte olduğu yönündeki eleştirilere/tespitlere rağmen çare olacak hiçbir sosyo-ekonomik politikaya başvurulmaması bugün yaşananların alt yapısını oluşturdu. Ukrayna savaşı ile birlikte Rusya’ya uygulanan yaptırımlar yaşlı kıtayı ucuz enerjiden mahrum bırakırken sanayi üretimini epeyce zora soktu. Halkın başta doğal gaz olmak üzere kullandığı enerji faturası da katlamalı arttı. Zaten kronik hale gelmiş bulunan işsizlik pahalı enerjiyle birleşince ortaya çıkan eksi büyüme sarmalının başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa’yı şiddetle sarsmakta olduğu görülebiliyordu.

Birbirleriyle her konuda birebir uyum içerisinde olmadığı belirgin olan ve kolaycılıkla aşırı sağ diye tanımlanan bu partilerin hepsinin seçmen tabanları göreceli fakir kesimler. Uluslararası ilişkiler açısından ele alındığında, İtalya’da iktidarda olan Giorgiana Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri (Brothers of Italy) partisi hariç hemen hepsi Ukrayna savaşının sürdürülmesine karşı görünüyor; çünkü bu savaş Avrupa ekonomilerini kelimenin tam anlamıyla alt-üst etmiş durumda. Bir yandan Rusya’dan ucuz enerji alımını durdurmanın yarattığı girdi maliyetleri artışı sorunu ve bunun tabii sonucu olan işsizlik vs. bir yandan da Ukrayna’ya yapılan maddi yardımlar Avrupa halkları arasında infiale sebep oluyor. Amerika’da Trump’ın yükselişinde de benzeri eğilimlerini görebildiğimiz bu gidişat Kıta Avrupası’nda halkların tahammül kapasitesinin epeyce ötesine taşmış görünüyor. Dolayısıyla halklar ve destekledikleri aşırı sağ diye damgalanan partiler savaş istemiyorlar. Savaş kışkırtıcısı partilere liberal, demokrat gibi daha cazip isimlendirmeler bulunurken savaş istemeyen ve Ukrayna sorununun müzakerelerle çözülmesinden yana olan partilere aşırı sağ suçlaması yapılması siyaset bilimcilerin üzerinde uzun uzun durmalarını gerektirecek bir dönemden geçmekte olduğumuza işaret ediyor.

YÜKSELEN PARTİLERİN ORTAK PAYDALARINDAN BİRİSİ: AVRUPA BİRLİĞİ KARŞITLIĞI

Yükselen siyasal partilerin ortak özelliklerinden birisi de göç ve göçmen karşıtlığı. Hatta özellikle Fransa, Almanya ve Hollanda’da söz konusu siyasal hareketlerin başlangıcı ve yükselişinde göç ve göçmen karşıtlığının çok önemli bir payı olduğuna hiç şüphe yok. Bu partilerin iktidar olmaları halinde sınırlarını göçe daha sıkı kapatmak isteyeceklerini söylemek mümkün; ancak bunu tam olarak nasıl yapacaklarını bilemiyoruz. Örneğin yeni gelenlere sınırlarını kapatma konusunda ilave tedbirler almak isteyecekleri yeterince açık; fakat bu ülkelerde yerleşik, onlarca yıldır yaşayan; ancak buna rağmen hala yabancı kabul edilen topluluklara ne yapacaklarını bilmiyoruz. Bazı liderler bunları da geldikleri ülkelere geri gönderecekmiş gibi konuşurken bazıları bu konuda kendilerini bağlayacak açıklamalar yapmaktan geri duruyorlar.

Öte yandan, bu partilerin iktidar olsalar bile göç ve göçmen politikalarını Avrupa Birliği bürokrasisine rağmen nasıl hayata geçirebilecekleri önemli bir soru işareti. Lüksemburg’daki Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın geçen hafta, yeni gelen göçmen dalgalarına sınırlarını tam olarak kapatan Macaristan’a yüz milyonlarca avro ceza verdiğini unutmamak gerekiyor. Kararları içtihat niteliğinde olan ve üye ülkelerin iç hukukunun üzerinde yer alan Avrupa Birliği Adalet Divanı acaba önümüzdeki günlerde benzeri politikalara yönelen bütün üye ülkelere de cezalar yağdıracak mıdır?

Bu soru ve cevabı söz konusu yaşlı kıtada yükselen yeni partilerin bir başka ortak yönünü de ortaya çıkarıyor, ki, bu da hepsinin Avrupa Birliği konusunda tamamen, büyük ölçüde veya kısmen karşıt bir tutum içinde olmaları. Avrupa bütünleşmesinin başlangıcındaki Altılar Avrupası (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg)’nda yükselen AB karşıtlığının bu partiler iktidara geldiğinde hangi politikalara dönüşeceğini tümüyle tahmin edemeyebiliriz; ancak mevcut gidişattan, AB siyasal bütünleşmesinin bu projeyi halklara rağmen başlatan ve aksadığı her zaman kararlılıkla sürdüren Avrupa elitlerinin kafalarında kalacak bir idealin ötesine geçemeyeceğini söylemek mümkün. Altılar Avrupası içinde politikaya dönüşecek AB karşıtlığının çok önemli sonuçları olacağına hiç şüphe olamaz. Hatta Avrupa bütünleşmesinin dinamosu olan Almanya veya Fransa’da tek başına böyle bir hareketin iktidara gelmesi siyasal bütünleşmeyi ciddi bir şekilde aksatabilirdi. Oysa şimdi özellikle Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin – Almanya’da Sahra (muhtemelen İran asıllı babasının verdiği Zehra ismi) Wagenknecht’in kurduğu sol parti de dahil – hepsinde AB karşıtlığı olabildiğince kuvvetli dozlarda gözlemlenebiliyor. 

AMERİKA KARŞITLIĞI

Söz konusu partilerin neredeyse hepsinde – İtalya’da Meloni’nin partisi biraz istisna gibi; çünkü hükümet olan bu partinin göç ve göçmen karşıtlığı dışında verdiği mesajlar net değil – Amerika karşıtlığı dikkat çekiyor. Özellikle Ukrayna savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin kendi ulusal çıkarlarına tümüyle aykırı bir şekilde Amerika’nın yanında yer alarak mevcut savaşı demokrasilerle otokrasilerin/diktatörlüklerin mücadelesi gibi göstermeye çalışmaları halklarda yeterince karşılık bulamamış görünüyor. Amerika’nın kendisi bir dizi demokrasi dışı yönetimler ve rejimlerle gayet sıkı fıkı ilişkiler kurarken Ukrayna savaşını Avrupa hükümetlerine iyilerle kötüler arasındaki bir ölüm-kalım mücadelesi gibi sunması, öte yandan Rusya’dan alınmayan ucuz doğal gaz yerine kendi kaya gazını birkaç misli fiyatla satması bu iddiaların inandırıcılığını ortadan kaldırmış veya azaltmış durumda. Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin Ukrayna savaşı konusunda bunları dile getirirken aynı zamanda Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasını önermeleri ve Rusya’yı düşmanlaştıran politikaların Amerika-İngiltere ekseninde kotarıldığını ifade etmeleri hitap ettikleri halklarda epeyce alıcı bulmuş gibi.

Bu gidişatın genel parlamento ve başkanlık seçimlerinde de (özellikle Fransa) devamlılık göstermesi ihtimalinden ve çok kutuplu dünya düzeninin yerleştiği gerçeğinden hareketle Avrupa’daki bu hareketliliğin önce Ukrayna savaşı ve ardından da AB bütünleşmesi ve o bütünleşmenin oluşturduğu liberal demokrasiler üzerinde belirleyici etkiler yapacağına hiç şüphe olamaz. Amerika’da Trump’ın kazanması ve Ukrayna savaşına ilişkin olarak söylediklerini politikaya dönüştürmesi halinde savaşın kısa sürede sona ereceğini ve varılacak nihai uzlaşmanın Moskova’nın isteklerine epeyce yakın bir şekilde olacağını tahmin edebiliriz.

Böyle bir gelişmenin NATO üzerinde ve NATO içinde nasıl etkiler yaratacağına da ayrıca kafa yormak gerekir. Siyasal bütünleşme çizgisinden uzaklaşan, göç ve göçmen politikaları tamamen değişen bir Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve dış politika oluşturmasının da pek kolay ol(a)mayacağı açıktır. Rusya ile iyi ilişkiler kuracak Almanya ve Fransa gibi ülkelerin kendi ulusal güvenlik politikalarını oluşturmaya başlaması dünya jeopolitiği üzerinde ciddi kırılmalar anlamına gelecektir; ama on yıl öncesinden bugünkü çok kutupluluğun adeta kıtalararası bir deprem şeklinde dünya jeopolitiğini şekillendireceğini söyleyen pek fazla kimse yok gibiydi. En azından Batı’da pek yoktu.

Durum böyleyken Türk liderlerin sakız çiğner gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinden dönmeyeceğini, sapmayacağını söylemeye devam etmesinin stratejik gelecek planlaması açısından hemen hemen hiçbir ciddiyeti olmadığı ortada. Bunun yerine gelişmeleri yakından takip ederek seçenekler üretmeye çalışmak lazım gelebilir. Örneğin kısa vadede kaçak göçmenlere dair AB ile imzaladığımız geri dönüş anlaşması veya orta vadede üye olmadığımız halde AB ile oluşturduğumuz gümrük birliği gibi konularda ne yapacağımıza, AB ile veya AB üyesi ülkelerle ekonomik/ticari ilişkilerimizi önceleyen nelere yoğunlaşmamız gerektiği konularına kafa yormak çok daha anlamlı ve faydalı olabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Erdoğan’ın ifadesi ile “statüko dışı” bir platform: Türkiye ve BRICS

Yayınlanma

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 3-5 Haziran’ı kapsayan Çin ziyaretinin en önemli neticelerinden biri BRICS konusunda verilen mesajlar oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, burada yaptığı açıklamada Rusya’daki BRICS zirvesine katılacağını duyururken, Çin basını Türkiye’nin tam üyelik yönünde niyet beyan ettiğini ileri sürdü. Medyada yer alan bu iddialara dair resmi bir açıklama gelmese de Türkiye’nin BRICS’e ve BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’na karşı ilgisinin yeni olmadığı biliniyor.

Türkiye’nin gündemine ilk kez 2017 senesinde dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in beyanatları ile giren BRICS, ağırlıklı olarak Yeni Kalkınma Bankası’nın sağladığı fonlar üzerinden ele alındı. Şimşek, Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Olağan Genel Kurulu’nda “BRICS ülkelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası var. Onların vereceği projelerden yararlanmak için üye olunması gerekiyor. Sırf onun için şu anda ciddi ciddi üye olmayı değerlendiriyoruz.” diye konuşmuştu.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kullandığı ifadeler yedi sene evvel tıpkı bugün de olduğu gibi bilgi eksikliği nedeniyle “BRICS’e tam üyelik hedefi” olarak okundu. Oysa Şimşek açıklamasında BRICS’i değil ama BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’nı işaret etmekteydi. Yeni Kalkınma Bankası içinde BRICS’in payı yüzde 55’in altına düşemeyeceği için bankaya üyelikte BRICS’e katılım kolaylaştırıcı olsa da tek seçenek bu değil. Zira Yeni Kalkınma Bankası tüzüğünde kurumun Birleşmiş Milletler üyesi tüm ülkelere açık olduğu vurgulanmakta ki bu nedenle BRICS bileşeni olmamasına karşın Bangladeş, Yeni Kalkınma Bankası içinde yer alıyor. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır da BRICS’e üye olmadan iki sene önce Yeni Kalkınma Bankası içinde temsil edilmeye başlanmıştı.

Düzen dışılıktan inkar edilmez gerçekliğe

Takvim yaprakları 25 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Güney Afrika’da düzenlenen BRICS Liderler Zirvesi’ne katılması da ekonomik çıkarların merkezde olduğu eğilimin devamıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan burada yaptığı konuşmada, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Yeni Kalkınma Bankası arasında devam eden üyelik görüşmelerinin kısa zamanda sonuçlanmasını umduğunu söyledi. İslam İş Birliği Teşkilatı Başkanı sıfatıyla zirveye katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS tartışmalarına eklediği politik boyut ise “statüko dışı platform” tanımı oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, BRICS’in “düzen dışılığına” vurgu yaparken haksız değildi.

BRICS’in düşünsel temellerini atan şahsiyetlerden eski Rusya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, tek kutuplu dünya sistemi karşısında Moskova’nın Asya’ya yönelerek burada Çin ve Hindistan ile yeni bir denklem kurmasını öneriyordu. Primakov’un bu tezi 2009 senesinde Brezilya’nın da oyuna dahil olması ile somutlaşırken, bir sene sonra Güney Afrika’nın katılımı ile BRICS adını aldı. 2023-2024 aralığındaki genişleme dalgası ile Suudi Arabistan, İran, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya’yı bünyesine katan BRICS toplamda 10 üyesi ile inkar edilemeyecek bir kapasiteye ulaştı.

Zenginler kulübü G7 ile makas kapanıyor

Dünyadaki değerli madenlerin yüzde 60’ına sahip olan, tahıl üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren, 10 büyük petrol üreticisinden 6’sını yan yana getiren ve küredeki nüfusun yarısına ev sahipliği yapan BRICS, ekonomide ise en yakın rakibi G7 ile arasındaki makası kapatıyor.

BRICS grubunun dünya GSYH’sindeki payı henüz G7 ülkelerinin payının yarısından biraz fazla olsa da yıllık büyüme ortalamaları hesaba katıldığında yakın gelecekte tablo tersi yönde değişebilir. Nitekim Dünya Bankası İstatistikleri’ne göre 1990 ve 2022 arasında G7 ülkeleri yüzde 1,5 büyürken BRICS üyeleri için bu oran yüzde 4,5 olarak kayıtlara geçti.

Bununla birlikte kuruluşundan itibaren ABD’nin doları, ödemeler sistemini ve yaptırım kartını dış politikasının bir enstrümanı olarak kullanmasından rahatsız olan BRICS’in hedefleri arasında ortak para birimi oluşturmak da yer alıyor. 2023’te Güney Afrika’da beyan edilen bu niyet yerel paralarla ticaretin yükselmesi ile ortaya çıkan dolarsızlaşma eğilimini güçlendirebilir.

Türkiye ve BRICS: Güçlü itirazlar ortak payda

Çin ve Rusya’nın oyun kurucu olarak yer aldığı BRICS’in ekonomide G7’yi tahtından etme potansiyeli kadar yeni bir küresel siyasi düzen arayışında olduğu sır değil. Küresel Güney olarak adlandırılan ülkelerin tamamının beklentilerine uygun düşecek şekilde BRICS üyeleri, uluslararası kurumlarda güçleri oranında temsil edilmediklerini düşünüyor.

Dünya genelinde üretimin Asya’ya kaymasına, özellikle de Çin’in küresel büyümenin ana motoru haline gelmesine karşın Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi örgütlerde Batı’nın tartışmaya kapalı hegemonyası yoğun eleştirileri beraberinde getiriyor. Küresel Güney üyeleri sadece ekonomide değil küresel yönetişimin ana platformu olan Birleşmiş Milletler’in de mevcut sorunları çözmekten uzak olduğunun altını çiziyor. Filistin ve Ukrayna krizinde yaşanan çözümsüzlük ne yazık ki bu tıkanmışlığın son örnekleri olarak kayıtlara geçti.

ABD’nin yaşadığı güç kaybına paralel olarak Küresel Güney ülkelerinin elde ettiği karşılaştırmalı üstünlük Türkiye gibi ülkeler nezdinde de BRICS’e dair bakış açısında zenginliği beraberinde getirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 12 Haziran’da yaptığı açıklamada BRICS’in yaklaşım, kimlik ve çeşitliliğini artırarak mevcut sistemin de çeşitliliğine hizmet ettiğini vurgulaması politikleşen bir yaklaşımın son tezahürünü teşkil ediyor.

Türkiye ve BRICS: Belirsiz bir iyimserlik

Türkiye’nin BRICS’e gösterdiği ilginin boyutları çeşitlenirken, BRICS’in Türkiye’ye gönderdiği mesajlar ise belirsiz bir iyimserlik taşıyor. Bakan Fidan’ı ağırlayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Türkiye’nin BRICS’in faaliyetlerine gösterdiği ilgiden memnunuz. Doğal olarak üye ülkelerle birlikte olma, yakınlaşma ve ortak sorunları çözme taahhüdü ve isteğini destekleyeceğiz” ifadelerini kullanırken bu yakınlaşmanın derecesi hakkında net bir tarif yapmaktan kaçındı. Bu beyanatın arkasında Türkiye’den henüz resmi bir tam katılım talebi olmaması kadar Ankara’nın Batı dünyası ile kurduğu geleneksel ortaklığın yarattığı şüpheler de yer alıyor olabilir.

Rus uzmanlar bu bağlamda Türkiye’nin NATO üyeliğinin bir engel olduğunu açıkça dile getirirken, Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ise BRICS’e üye olmak isteyen devletlerle “çeşitli formatlar” üzerinde çalıştıklarını vurguladı. Peskov’un, “çeşitli formatlardan” kastının ne olduğunu detaylandırmasa da, Türkiye’nin en çok ilgiyi gösterdiği Yeni Kalkınma Bankası’na üyelik sürecini kastetmesi sürpriz olmayacaktır.

Yeni Kalkınma Bankası’na katılım BRICS’e tam üyeliği gerektirmemekle birlikte Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır örneğinde görüleceği üzere BRICS’le yakın diyaloğu beraberinde getireceği için taraflara birbirini anlamaları için yeterli süre tanıyabilir. Türkiye, bu süre zarfında BRICS’in çeşitliliğinin bir koordinasyon sorununa yol açıp açmayacağını ve platformun kurumsal kimliğini nasıl tanımlayacağını izleyebilir. Benzer şekilde BRICS ise Ankara’nın çok kutuplu dünyanın bir gerekliliği mi yoksa Batı ile müzakerelerde bir kaldıraç olarak mı kendisine yaklaşıldığını ayırdına bu zaman dilimi içinde varabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Faşizm – 1: Görüngü ve muhteva

Yayınlanma

Yazar

Faşizm çok güncel gene; ama teorik açıdan netameli bir konudur. Bir dizi nedeni var bunun. Birincisi, her faşist iktidar o ülkenin özgül nesnel şartları üzerinde yükselir ve bunlardan birinin veya bir bölüğünün niteliklerinin genelleştirilmesi de farklı faşizm kavramsallaştırmalarına yol açar. İkincisi, en genel nitelikler söz konusu olduğunda bile emperyalist ülkelerde faşizmler ile sömürge ülkelerde faşizmler arasında yapısal farklılıklar vardır. Üçüncüsü, kanlı bir rejim olarak faşizmin görüngüleri sık sık onun gerçek muhtevasının yerine konulur.

Aşağıdaki yazı birinci ve ikinci noktaları dışlamamakla birlikte meseleye esas itibariyle üçüncü noktadan bakıyor. Görüngüyü muhtevanın yerine koyan faşizm teorileri sadece yanlış değil aynı zamanda siyasi açıdan da tehlikelidir, çünkü yanlış bir siyasi hedef gösterir bunlar ve bu yanlış çoğu zaman faşizmlere koltuk değneği olmakla sonuçlanır.

Mesela, ABD seçimleri yaklaşırken solda giderek yaygınlık kazanan görüşler genellikle şu çerçevede: Trump’ın yükselişi faşizmin yükselişi demektir; çünkü darkafalı ve sağcı taşralı küçük ve orta burjuvazinin istikrarlı desteğinden yararlanıyor; bu kesimler tabiatları itibariyle “aşırı sağcıdır”; onların desteği kendisi de aşırı sağcı olan Trump’a siyasi meşruiyet sağlıyor ve tekrar başkan seçilmesinin önündeki engelleri kaldırıyor. Bu görüşe göre Trump’ın başkanlığı ABD’de faşistleşme süreci anlamına gelir; bu süreç ona siyasi gücünü veren kesimlerin (Senato baskını sırasında görülen) bir tür “kara gömlekliler” örgütleme süreciyle paralel yürüyor.

Bu görüş, sadece ABD’de değil bütün batı ülkelerinde “aşırı sağa” karşı sol adına “liberallerin” desteklenmesine yol açıyor: ABD’den Fransa’ya, Almanya’dan Hollanda’ya kadar böyle. AfP’ye karşı Yeşiller, Wilders’e karşı Rutte, Le Pen’e karşı Macron, vb. İlk grup bir defa faşist ilan edilince ikinci grup ister istemez faşizmin yükselişine karşı can simidi olarak görülüyor.

Burada “aşırı sağcılık” milliyetçilikle ilişkilendiriliyor. Bu büsbütün yanlış sayılmaz, ama büsbütün yanlış olmayan her şeyde olduğu gibi aslında yanlıştır; çünkü ana halkayı görüngüde arıyor. Sayılan bu hareketlerin milliyetçi ve hatta yabancı düşmanı olduklarına şüphe yok, sağcı ve hatta “aşırı sağcı” olduklarına da şüphe yok. Ama milliyetçi oldukları için değil, sağcılığı ve solculuğu tartmak için tek gerçek teraziye, antiemperyalizm ve antifaşizmin terazisine vurulduklarında emperyalizmden (ve faşizmden) yana oldukları için sağcılar bunlar.

Milliyetçilik sağcılığın görüngülerindendir, ama sağcılığın kendisi değildir. Milliyetçilikler 20’nci yüzyıl tarihi boyunca gerici olduğu kadar ilerici rol de oynamıştır; dahası, antiemperyalist mücadeleler tarihi bir anlamda milliyetçiliklerin tarihidir. Eğer sağcılık tanımı tek bir niteliğe: milliyetçiliğe sıkıştırılırsa milliyetçi olmayan birinin pekâlâ solcu olduğu da ileri sürülebilir. Oysa doğru değildir bu; liberaller ne milliyetçi ne yabancı düşmanıdırlar ama bu kavramın en saf anlamıyla katıksız sağcıdırlar. Milliyetçilik ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Faşizm zulmün belli bir limiti aşma hali değildir (böyle meselelerde “belli” diye tanımlanan her şey belirsizi gizlemek içindir; “belli bir limit” tamamen belirsiz, keyfi, sübjektif bir tasarımdır zaten). Yani mesela şöyle tanımlanamaz faşizm: bir ülke halkının yüzde şu kadarı siyasi iktidar tarafından takibat altında tutulur, yüzde şu kadarı öldürülür veya hapsedilirse o ülkede faşizm var demektir. Bu, görüngünün muhtevanın karşısına konulmasıdır. Faşizm kıyıcı bir rejimdir, ama başka kıyıcı rejimler de vardır ve bazı tarihi kesitlerde bunlardan kimisinin kurbanlarının sayısı itibariyle faşizme rahmet okuttuğu bile olur. Avrupa’da cadı avı 50 binin üzerinde kurbana mal olmuştur; sayıları 145 milyonu bulan Amerika kıtaları yerlilerinin yüzde 90-95 kadarı sadece iki yüzyıl içinde yok edilmiştir; Roma Kartaca’yı yeryüzünden silmiş ve öldürmediklerini köleleştirmiştir; ama bunların hiçbiri faşizm değildir. Faşizm bütünüyle moderndir ve kıyıcılık ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm muhtelif kimliklerin baskı altına alınmasından ibaret de değildir; beli bir veya bir grup etnik, kültürel, cinsel kimliğin bastırılması faşizm demek değildir. En azılı biçimiyle şovenizmler bile kendi başına faşizm değildir. Aksi takdirde bu bir kez daha görüngünün muhtevanın karşısına konulması anlamına gelir. Görüngü, bastırılan belli bir kesimdir, görüngüde bastırılan grubun niteliği (enik, kültürel, cinsel bir azınlık vb.) öne çıkar; muhteva ise bastırma eyleminin kendisidir. Neden bastırılıyor ve kimin değirmenine su taşıyor? Eğer emperyalizm çağında bastırılan grubun niteliği ancak tali bir önem taşıyor, bastırma eylemi ise halk sınıf ve tabakaları içinde düşmanlıklar yaratmak, antagonistik sınıf farklılıklarını belirsizleştirmek, sınıfları örgütsüzleştirmek ve amorflaştırmak hedefini güdüyorsa, bu, bastırma eyleminin mali sermayenin değirmenine su taşıması demektir ve ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm, “yeniye” karşı “muhafazakârın” kendini dayatması da değildir; bunlar da belirsiz, kerameti kendinden menkul kavramlardır. “Yeni” her zaman iyi anlamına gelmez.  Burada önem taşıyan şudur: faşizmler bugüne kadar hep eskiyi (eskinin bir biçimini: genellikle “güçlü” olunan, “cihan hâkimiyeti mefkûresinin” doğduğu kadim zamanları, geçmiş “asr-ı saadetleri” vb.) vazettiler. Bunun küçük burjuvazinin varoluş krizi yaşadığı ortamlarda son derece işlevsel demagojik bir rol oynadığına kuşku yoktur. Ama faşizmlerde görüngünün muhtevanın önüne konulması tehlikesi bir kez daha karşımıza çıkar burada: görüngü, gelenekselcilik; muhteva, küçük burjuvazinin varoluş krizi. Bu varoluş krizine karşı küçük burjuvaziyi tahkim etmek amacıyla kullanılan bir ideolojik formdur sadece gelenekselcilik. Bu form mali sermayenin değirmenine su taşıyorsa, işte ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Bütün marksist hareketler birbirleriyle kanlı bıçaklı oldukları dönemlerde bile faşizmin iki temel niteliğini öne çıkarırlar: 1) mali sermayeyle ilişkisi; 2) küçük burjuvaziyle ilişkisi.

Temel teorik problem faşizmin birden fazla yüzü oluşundadır. Faşizm bir anda iktidara gelmez; ilkin faşist hareketler olarak ortaya çıkar. Bir faşist hareket bütün siyasi hareketler gibi kitle hareketidir; onun yükselişinin arkasındaki neden küçük burjuvazinin varoluş krizidir. Varoluş krizi, sadece iktisadi krizin neden olduğu bir fiziki varoluş krizi (küçük ve orta burjuvazinin kütlesel mülksüzleştirilmesi) değil, dolayısıyla ideolojik bir krizdir: sosyal altüst oluş bütün eski ideolojik “paradigmaları” yıkmıştır ve küçükburjuvazi şimdi kendisi için yeni “paradigmalar” arayışındadır. Klasik faşizmlerde devr-i saadet özlemi, şovenizmin yükselişi, şiddet fetişizmi, geleneksel sınıf ilişkilerinin yerine milli düşmanlıkların geçirilmesi bunun sonucudur. Bu, Poulantzas’ın dönemlendirmesini takip edersek, birinci dönemdir: “sürecin başlangıcından dönüşsüzlük noktasına kadar olan dönem”. Dönüşsüzlük noktasından iktidara gelinceye kadar olan dönem onu takip eder; sonra da iktidarda iki döneme ayrılır.

Klasik faşizmlerin değerlendirilmesinde solda hâlâ çok yaygın olan, ama kesin olarak yanlışlanmış görüş şudur: faşizm, işçi sınıfının iktidar mücadelesi karşısında devrim ve karşıdevrim ikileminin sonucu olarak, emekçi sınıfların mücadelesini bastırmak için iktidara geldi. Doğru değildir bu; faşizm devrimin kesin yenilgisinden çok sonra, burjuvazinin iktidarının pekişmesinden çok sonra, ama burjuvazinin iki temel fraksiyonunun: sanayi sermayesiyle banka sermayesinin çatışması sonucunda iktidara gelmiştir ve bu iktidara geliş sürecinde, “ikinci dönemde”, emekçi sınıfların muhalefeti tali bir önem taşır, çünkü bu muhalefet artık önemsizdir.

Burada daha da önemli olan şey şudur: birinci dönemin küçük burjuva sağcı hareketi eğer büyük burjuvazi tarafından finanse edilmiyor, desteklenmiyorsa, eğer sadece bir küçük burjuva sağcılığından ibaretse faşist değildir veya henüz değildir. Günlük jargonda bütün küçük burjuva sağcılıklarının faşist sayıldığına sıkça rastlanır, ama siyasi mücadelede aradaki fark tayin edici olabilir.

Klasik faşizmlerde ona damgasını vuran şey, bu ülkelerde sanayi sermayesi ile banka sermayesi arasındaki çatışmadır; bu çatışmanın banka sermayesi yararına çözümü süreci küçük burjuva sağcılığının yükselişi süreciyle iç içe geçtiği için “dönüşsüzlük noktası” aşılmış, faşist diktatörlükler ortaya çıkmıştır.

Faşizm milliyetçiliğin, baskının, milli-kültürel düşmanlıkların, muhafazakârlığın belli (yani belirsiz) bir limiti aşması değildir. Bunlar görüngüdür, ama muhteva değildir. Muhteva emperyalist yayılmacılıktır ve milliyetçilik ancak bunun görüngüsüdür. Faşizm hukuksuz kıyıcılık değildir. Kıyıcılık görüngüdür; onu başka kıyıcılıklardan ayırt eden muhtevası ise mali sermayenin ihtiyaçlarıyla çakışması ve ileride doğrudan doğruya onun eylemlerinin sonucu haline gelmesidir. Faşizm belli bir etnik, kültürel veya cinsel kimliğin “tekçilik” adına bastırılması da değil. Bastırılanın ne olduğu bir görüngüdür; ama faşizmin muhtevası bastırma eyleminin kendisidir; bastırmanın emekçi sınıfları atomize etmek, boğmak, amorflaştırmak için yapılıyor olmasıdır. Faşizm muhafazakârlığa dönüş değildir. Muhafazakârlık görüngüdür, muhteva ise küçük burjuvazinin varoluş krizidir ve bu, klasik faşizmlerin ilk dönemini niteler. Bütün bunlar, klasik faşizmlerin ortaya çıkışında burjuva fraksiyonları arasındaki çatışmalarla çakışır; çatışmanın bir tarafında esas itibariyle sanayi sermayesi, diğer tarafında esas itibariyle banka sermayesi vardır ve çatışma, her halükârda, banka sermayesinin zaferi ve bu sermaye gruplarının kaynaşmasıyla sonuçlanır.

Süreç bugün karmaşıklaşmıştır kuşkusuz; (Erman Çete’nin deyişiyle) “hem finansal hem de endüstriyel holdingler, artık non-financial kurumların etrafında yeniden yapılandırılmıştır” — ancak bu, emperyalist sistemin niteliğinin değiştiği değil, teoride idealize edilen biçimine daha çok yakınsadığı anlamına gelir.

Görüngüler değişebilir, ama nitelik değişmez. Milliyetçiliğin yerine tamamen başka bir şey, mesela din veya kozmopolitizm geçebilir; kıyıcılık kör bir şiddet sarmalı yerine gayet hukuki biçimler kazanabilir; sınıf bağlarını amorflaştırmak için ille de “tekçilik” gerekmez, bastırma eylemi pekâlâ “çoğulculuk” adına da yapılabilir; küçük burjuvazinin varoluş krizinde muhafazakârlığa dönüş görüngüsünün yerini pekâlâ “woke” da alabilir.

Geçebilir, kazanabilir, yapılabilir, alabilir… bir ihtimal değil; tam da böyle oluyor. Batı ülkelerinde milliyetçiliğin yerini kozmopolitizm aldı; alabildiğine hukuksuz şiddet alabildiğine hukuki biçimler altında uygulanıyor ve bütün kapitalizm tarihi boyunca kazanılmış sosyal haklar hızla budanıyor; toplumu atomize etmeye yönelik yapısalcılık, postyapısalcılık, postmodernizm gibi tamamen marksizme karşı icat edilmiş, çağdaş, hatta genellikle solcu sayılan alabildiğine gerici yöntemler kullanılıyor; küçükburjuva gericiliği ise hem görünürde muhafazakârlığın antitezini andıran woke ve iptal kültürü üzerinde, hem de geleneksel küçükburjuva sağcılığı üzerinde yükseliyor.

Ve bu süreç bir kez daha büyük burjuvazinin iç çatışması ve düşmanlıklarıyla çakışıyor, gerçek tehlikesi de tam burada yatıyor. Kapitalizmde altüst oluş, hâkim sınıfların kendi aralarındaki mücadelelerinde altüst oluş, bölüşüm modelinde altüst oluş, küçükburjuvazinin çeşitli biçimlerde gericileşmesi, işçi sınıfının deklase olması — bütün bunlar tek bir sürecin farklı momentleri.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English