Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Modi’nin başarısının sırrı ve Hindistan’ın geleceği

Yayınlanma

Hindistan, 44 gün boyunca yedi aşamalı genel seçim için sandık başına gitti. Neredeyse bir milyar insan, yani insanlığın onda birinden fazlası oy kullanma hakkına sahipti. Sonuç kuşku götürmezdi. Modi üçüncü dönemi kazandı ve bu da onun ismini Hindistan’ın bağımsızlık lideri ve Modi’nin hızla yok etmeye çalıştığı laik Hindistan’ın mimarlarından Jawaharlal Nehru’nun yanına yazdırdı. Nehru-Gandhi Kongre partisinin önderlik ettiği zayıf ve hanedan bir muhalefete sahip olduğu için şanslı. Aynı zamanda eşsiz propaganda becerilerine de sahip. Başka hiçbir ülkede Modi’nin Hindistan’da yaptığı gibi Kovid aşı sertifikalarına liderlerinin resmi basılmadı…

2019’da Hindistan’daki genel seçimleri Bharatiya Janata Partisi (BJP) kazandıktan sonra kampanya sloganları da hedefini belirlemişti: “ab ki baar, 300 paar” (bu kez 300 sandalye). İşe yaradı; parti ve müttefikleri ulusal parlamentonun alt meclisindeki 543 sandalyenin 353’ünü kazanarak yeniden iktidara geldi ve Narendra Modi’ye ikinci dönem başbakanlık hakkı kazandırdı. 2024 seçimleri öncesinde BJP neredeyse aynı sloganı benimsedi. Ancak çıta 400’deydi. Bu eşik daha önce yalnızca bir kez aşılmıştı: 1984’te, bugün ana muhalefet partisi olan Kongre tarafından. BJP bu başarıyı tekrarlayabilir miydi? Bu merak konusuydu… Ama tekrarlayamadı… Yani, Modi’nin NDA ittifakı için 400’den fazla sandalye hedefleyen iddialı sloganı “Ab ki baar, 400 paar” bu kez geri tepmiş ve bu kadar büyük bir çoğunlukta anayasa değişikliği korkusunu artırmış olabilir. Kongre partisinin beklenmedik yeniden canlanması ve 2019’daki rakamını neredeyse iki katına çıkarması ise bu değişimin altını çiziyor.

Hindistan, en karizmatik diktatörlerin dahi tamamen hükmetmesi zor olan çeşitli devletlerin bir karışımı olmaya devam ediyor. Bu seçimlerde beklenildiği gibi üçüncü bir Modi dalgası esmedi. Oysa Modi on yıl önce BJP’ye liderlik ederek Hindistan’ın otuz yıldır gördüğü ilk parlamento çoğunluğunu elde etmiş ve beş yıl sonra Pakistan ile yaşanan gerginliklerin ortasında artan destek sayesinde bu dar çoğunluğu daha kararlı bir çoğunluk haline getirmişti. Modi çılgınlığından önceki Hindistan’a dönüşü simgeleyen 2024 genel seçimlerinde Hint seçmenlerin yerel meselelere ve liderlere odaklandığı görüldü. Örneğin, BJP’nin yerel partilerin küçük müttefiki olduğu Andhra Pradesh’te kendi partisini kuran ve buranın resmi dili Telugu dilinde konuşan bölgesel bir film yıldızı olan müttefiki Pawan Kalyan daha coşkulu karşılandı. Ya da son on yılda ulusal ortalamadan çok daha yavaş büyüyen ve kişi başına düşen gelirde Karnataka ve Telangana’yı geride bırakan Maharashtra, borçlu çiftçiler arasındaki intiharlar gibi zorlu konulara odaklandı; Maharashtra’nın düşüşte olduğu çünkü Modi’nin kendi memleketi olan komşu Gujarat’ın kalkınmasından yana olduğu düşüncesi hakimdi. Maharashtra’daki hayal kırıklığı önemliydi çünkü parlamentoda Hint kuşağının kalbi olan Uttar Pradesh dışındaki tüm eyaletlerden daha fazla sandalyeye sahip.

Kısacası, genel olarak kentli orta sınıf, Modi’nin üçüncü dönem için öne sürdüğü temel senaryodan, yani şaha kalkmış bir ekonominin Hindistan’ın küresel itibarını yükselttiğinden, gurur duyarken kırsal kesimdeki seçmenlerin çoğu bunu yapmadı; hâlâ artan gıda fiyatlarından kaynaklanan günlük sıkıntılardan ve daha fazla hükümet yardımına acil ihtiyaç duyulduğundan dem vurdu.

Oysaki mart ortasında Hindistan İçişleri Bakanı -ve Modi’nin yakın arkadaşı- Amit Shah, yeniden seçilme kampanyasını başlatmak için Gujarat’a gitmiş ve BJP çalışanlarından oluşan bir kalabalığa yaptığı konuşmasında BJP’nin hem sıradan Hintlerin kaderini ilerlettiğini hem de Hindistan’ın dünya çapındaki itibarını artırdığını savunmuş ve kendisi gibi “küçük bir parti çalışanının” ve Modi gibi “yoksul bir aileden gelen bir çay satıcısının” ülkedeki en güçlü adamlar olmasını yalnızca BJP’nin sağlayabileceğini ve yalnızca Modi’nin Hindistan’ı güvenli ve müreffeh hale getirebileceğini söylemişti…

Dış politika

Dış politikada öncelikli hedefler Küresel Güney’e liderlik etmek, Güney Asya’nın “ilk müdahale ekibi” olarak hareket etmek ve bulunması zor kalıcı BMGK koltuğunu almak. IMEC’in kuruluşu, SAGAR, Önce Komşuluk politikası, maden güvenliği, diaspora, Bharatiya eserlerini geri getirmek, Lord Ram’ın mirasını tanıtmak, diğer öncelikli dış politika hedefleri. Ancak Küresel Güney’e liderlik, ilk hedef. Hindistan’ın Küresel Güney’in Sesi konumunu güçlendirmeyi hedeflediği gayet açık AMA Herkes küresel güneyin lideri olmak istiyor ve sorun bunun nasıl gerçeğe dönüştürüleceği…

Kampanya sürecinde bölgesel güvenlikle ilgili pek bir şey yoktu, yalnızca Hint Okyanusu’na odaklanma sözü duyuldu. Ve ulusal güvenlikle ilgili odak noktası “terörizm ve naksalizm”, yani Çin değil. Ki Hindistan’ın en büyük dış mücadelesinden, yani Çin’den pek söz edilmedi. Çin’den bahsedilmiyor ama aynı zamanda Hindistan’ın temel stratejik ortağı olan Amerika’dan da bahsedilmiyordu. Yani dış politika veya güvenlik politikası odaklı olmaktan çok, daha ekonomi-kalkınma-refah -ve pek tabii Hindu milliyetçiliği- odaklı bir kampanya yürüdü. Ama çok taraflı ve yumuşak güç konularına odaklandıkları görülüyordu. Bu noktada bu yıl G-20 troykası olarak önemli bir rol oynayacak olan Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika, diğer adıyla IBSA arasında güçlü bir Güney-Güney işbirliği bekleyebiliriz.

İç politika

Çin, Myanmar ve Pakistan sınırları boyunca altyapı gelişimini hızlandırma, Hindistan’ın üçüncü büyük ekonomik güç olacağı, Vatandaşlık Değişiklik Yasası’nın uygulanması, Tekdüzen Medeni Kanunun uygulanması, Tek Millet, Tek Seçim’in hayata geçirilmesi, beş yıl boyunca 800 milyon vatandaşa ücretsiz karne, yoksul hanelere ücretsiz elektrik, kadınların işgücüne katılımını teşvik etmek için sanayi ve ticaret merkezlerinin yakınında kadın pansiyonları ve kreşler gibi altyapıların oluşturulması, kadınların sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlamak için sağlık hizmetlerini genişletmek, yaşlı vatandaşlara ücretsiz ve kaliteli sağlık hizmetlerine erişim, çiftçilere sürekli mali destek ve otomobil, taksi, kamyon ve diğer sürücüleri tüm sosyal güvenlik programlarına dahil etmek, verilen önemli vaatlerden…

Jekyll ve Hyde yolculuğuna devam…

Hindistan’da Modi’nin komünalizmi yani Hindistan’ı laik bir ulustan açıkça Hindu bir ulusa dönüştürmeye yönelik arayışı ile Hindistan ekonomisini modernleştirmek için gerekli Thatcher tarzı ilacı sağlama serüveni devam edecek. Yani üçüncü döneminde Modi, bir yandan Hindu milliyetçiliğini perçinlemeye devam ederken bir yandan ekonomik reformlara hız verebilir. Hindistan’daki 200 milyon Müslüman ve ülkedeki çeşitli STK’lar, akademisyenler ve medyadaki laiklik savunucuları için hayat on yıl öncesine göre daha zor ve giderek daha da zorlaşacak gibi görünüyor. Hindistan seçmeli otokrasiye dönüşüyor. Öte yandan Modi aynı zamanda son derece etkili bir proje uygulayıcısı. Ülkenin otoyolları ve havaalanları yeni ve modern. (Ancak bazı otoyol ihalelerinin tek bir yükleniciye verilmemiş, bunun yerine bir millik parçalara bölünerek daha küçük yüklenicilere verilmiş olduğu iddiaları… Yolun her kilometresi farklı kalite ve yükseklikte. Ve bunun amacının BJP’nin siyasi oy kazanması olduğunu ancak bunun ülkenin ikinci sınıf altyapısı pahasına yapıldığını düşünen bazı Hintlerin iddialarını da not edelim.)

Hindistan’da internet kullanımı arttı, hava yolculuğu arttı, 420 milyon daha fazla banka hesabı, 110 milyon daha fazla gaz bağlantısı, 220 milyonunun sigorta kapsamına alınması, otoyol inşa oranının artması, daha fazla vergi mükellefi ve daha fazla vergi ödemesi, pek çok ülkeye anti-Covid aşısı ihracatı, Hindistan’ın küresel prestijinin artması ve tabii ki 800 milyon kişiye bedava kumanya sağlanması…

Hindistan, dünyanın en hızlı büyüyen büyük ülkesi olarak Çin’i geride bıraktı. Ayrıca yakın zamanda İngiltere’yi geride bırakarak dünyanın beşinci büyük ekonomisi ve Çin’i geride bırakarak en kalabalık ekonomi haline geldi. (Ancak Modi’nin Hindistan’ın ekonomik büyümedeki ivmenin mucidi değil, mirasçısı olduğunu belirtelim.) Modi’yi bu kadar popüler yapan şeylerden biri de sıradan seçmenler ve seçkinler arasında onun Hindistan’a refah getireceğine dair bir his var: Sonuçta Hindistan dünyanın en hızlı büyüyen büyük ekonomisi ve 2027’ye kadar üçüncü büyük ekonomisi olması bekleniyor.

Hintlerin durumu on yıl öncesine göre daha iyi. Özellikle azınlıklarla ilgili olarak daha farklı yapabileceği şeylerin olduğunun bilinmesine karşın daha iyi bir yarına dair bir gurur ve inanç var. Önümüzdeki dönemde Hindistan’ı daha da yukarılara taşıyacak daha fazla reform bekleniyor. Ama yoksulluk azalsa da işsizlik hala yüksek. (Yüzde 8 dolaylarında, son 40 yılın en yüksek oranı.) Köyler boşalıyor. Fonu toplayabilen her genç Kanada’ya, Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Avustralya’ya ya da İtalya gibi ülkelere gitmeye çalışıyor. Ve yoksullar hala çok yoksul. Evet orta sınıf artıyor, zenginler zenginleşiyor. En alttaki yüzde 40’lık kesim ise büyük bir yoksulluk içinde yaşıyor. Belki de 1,40 milyar nüfuslu bir ülkenin GSYİH’sını 70 milyon nüfuslu İngiltere ile karşılaştırmak Batılı bir saplantı. Birleşik Krallık’taki GSYİH en alttaki yüzde 40’ın zorluklarını yansıtmıyor. Hintlerin dörtte üçünün sosyal güvenliği yok, ulusal sağlık güvenliği yok, sigortası yok, yurtdışına seyahati yok. Kirlilik çok yaygın. Çok az hijyen var. Oxfam Hindistan raporu “Hintlerin yalnızca yüzde 5’i ülkenin zenginliğinin yüzde 60’ından fazlasına sahipken nüfusun en alttaki yüzde 50’si bu zenginliğin yalnızca yüzde 3’üne sahip” diyor.

Öte yandan, Hindistan’da muhalefet alanı giderek küçülüyor. Mahkemeler çoğunlukla uyumlu ve uysal. İdari düzeyde, anayasal kurumların özerkliği, çoğu hükümetin yani Modi’nin emirlerini yerine getirmesi nedeni ile bir gerileme yaşadı. Başta Gautam Adani ve Mukesh Ambani olmak üzere iş dünyasının en zengin isimleri iktidar partisiyle el ele çalışıyor. Kurumsal vergiler düşüyor ve düzenleyici ayrıcalıklar sadık iş adamlarına dağıtılıyor. Ancak çoğulcu bir toplumu dini çoğunlukçu çizgilerde yeniden yaratmayı amaçlayan bir strateji sorun biriktiriyor.

ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu’nun 2023 raporu şöyle diyordu: “Yıl boyunca Hindistan hükümeti ulusal, eyalet ve yerel düzeylerde din değiştirmeyi, dinler arası ilişkileri, başörtüsü takmayı ve inek kesimini hedef alan yasalar da dahil dini açıdan ayrımcı politikaları teşvik etti ve uyguladı; bunlar Müslümanları, Hristiyanları, Sihleri, Dalitleri ve Adivasileri (yerli halklar ve planlanmış kabileler) olumsuz etkiliyor.” İnsan Hakları İzleme Örgütü ise Hindistan’daki Müslüman azınlıkların durumunu şöyle özetliyordu: “Hindistan’daki yetkililer, Müslümanlara karşı sistematik olarak ayrımcılık yapan ve hükümeti eleştirenleri damgalayan yasa ve politikalar benimsedi.”

Üst üste elde edilen üç başarı, yani üçüncü dönem, Hindutva projesinin yoğunlaştırılması için bir talimat aynı zamanda. Bu, Hindistan’ı bağımsızlık sonrası yılların en parlak özelliği olan çoksesli muhalif ve hoşgörü kültüründen arındırmaya devam edecek gibi. Zaten ülke içinde dahi, BJP yönetiminin son on yılı fragmandı, daha fazlası gelecek, söylemleri duyuluyor… Artık söz nereye çekilirse…

Hindistan Hindu toplumuna dönüşüp diktatörlüğe mi dönüşecek? Hayır, Hintler bunu önlemenin bir yolunu bulacaktır.

***

Sonnot: Hindistan’da rasyonel düşünce yerine inanca dayalı bilgiye öncelik verilmesi ile eğitim ve bilim araştırmalarının değeri de düşüyor. Modi’nin, Hindistan’da geçmişte insana fil kafası takabilen plastik cerrahların bulunduğunu veya bulutlar nedeniyle uçakların radarlar tarafından tespit edilemeyeceğini iddia ettiğini ve daha da vahimi tüm bunlara tereddütsüz inananları duymuştum…

GÖRÜŞ

Avrupa’da siyasal deprem: AP seçimleri ve muhtemel senaryolar

Yayınlanma

Yazar

Avrupa Parlamentosu seçimleri tam bir siyasal deprem etkisi yaratmışa benziyor. Göstere göstere gelmesine rağmen uzmanlar özellikle de Avrupa’daki kurulu düzenden beslenen liberaller yıkımın bu derece olacağını muhtemelen beklemediler. Şimdilerde abartmamak lazım savunmasına geçtilerse de mızrak çuvala girecek gibi görünmüyor. Peş peşe gelmesi beklenen genel parlamento seçimlerinde de benzeri sonuçlar ortaya çıkarsa başka bir Avrupa, başka bir AB ve hatta Trump’ın Vaşington’da iktidar olmasıyla da birleşirse başka bir Transatlantik düzeninden bahsetmek durumunda kalabiliriz.

Fransa’da Ulusal Cephe (Front National) olarak başlayan ve adını son yıllarda Ulusal Birlik (Rassemblement National) olarak değiştiren siyasal parti Macron’un partisinin iki mislinden fazla oy alırken, Almanya’da kurulu düzenin korkulu rüyası Almanya için Alternatif (Alternative für Deutchland – AfD) ikinci büyük parti haline geldi. Yine Almanya’da Yeşiller ve Sosyal Demokratlar gibi Amerikan tarzı ve savaş kışkırtıcısı sol partiler hezimete uğrarken ilk defa seçime giren Sahra Wagenknecht’in gerçek sol alternatifi yüzde altı civarında oy aldı. Hollanda ve İtalya’da benzer sonuçlar zaten önceden genel parlamento seçimlerinde ortaya çıkmıştı.

NEOLİBERAL AVRUPA’NIN SONU MU?

Batı’dan aldığı haber ve yorumları süzgeçten geçirme aşamasına (henüz) gelemeyen belki gelmek de istemeyen Türk medyasına göre bu partilerin hepsi aşırı sağ. Bu yaftalama aslında Amerika ve Avrupa’daki neoliberal düzenin sahiplerinin ve o düzenden beslenenlerin uydurduğu bir şey olsa gerek. Gelişmiş Batılı ülkelerin hemen hepsinde zengin kesimler daha da zenginleşirken milli gelirden aldığı pay sürekli azalan kesimlerin giderek fakirleştirmekte olduğu yönündeki eleştirilere/tespitlere rağmen çare olacak hiçbir sosyo-ekonomik politikaya başvurulmaması bugün yaşananların alt yapısını oluşturdu. Ukrayna savaşı ile birlikte Rusya’ya uygulanan yaptırımlar yaşlı kıtayı ucuz enerjiden mahrum bırakırken sanayi üretimini epeyce zora soktu. Halkın başta doğal gaz olmak üzere kullandığı enerji faturası da katlamalı arttı. Zaten kronik hale gelmiş bulunan işsizlik pahalı enerjiyle birleşince ortaya çıkan eksi büyüme sarmalının başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa’yı şiddetle sarsmakta olduğu görülebiliyordu.

Birbirleriyle her konuda birebir uyum içerisinde olmadığı belirgin olan ve kolaycılıkla aşırı sağ diye tanımlanan bu partilerin hepsinin seçmen tabanları göreceli fakir kesimler. Uluslararası ilişkiler açısından ele alındığında, İtalya’da iktidarda olan Giorgiana Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri (Brothers of Italy) partisi hariç hemen hepsi Ukrayna savaşının sürdürülmesine karşı görünüyor; çünkü bu savaş Avrupa ekonomilerini kelimenin tam anlamıyla alt-üst etmiş durumda. Bir yandan Rusya’dan ucuz enerji alımını durdurmanın yarattığı girdi maliyetleri artışı sorunu ve bunun tabii sonucu olan işsizlik vs. bir yandan da Ukrayna’ya yapılan maddi yardımlar Avrupa halkları arasında infiale sebep oluyor. Amerika’da Trump’ın yükselişinde de benzeri eğilimlerini görebildiğimiz bu gidişat Kıta Avrupası’nda halkların tahammül kapasitesinin epeyce ötesine taşmış görünüyor. Dolayısıyla halklar ve destekledikleri aşırı sağ diye damgalanan partiler savaş istemiyorlar. Savaş kışkırtıcısı partilere liberal, demokrat gibi daha cazip isimlendirmeler bulunurken savaş istemeyen ve Ukrayna sorununun müzakerelerle çözülmesinden yana olan partilere aşırı sağ suçlaması yapılması siyaset bilimcilerin üzerinde uzun uzun durmalarını gerektirecek bir dönemden geçmekte olduğumuza işaret ediyor.

YÜKSELEN PARTİLERİN ORTAK PAYDALARINDAN BİRİSİ: AVRUPA BİRLİĞİ KARŞITLIĞI

Yükselen siyasal partilerin ortak özelliklerinden birisi de göç ve göçmen karşıtlığı. Hatta özellikle Fransa, Almanya ve Hollanda’da söz konusu siyasal hareketlerin başlangıcı ve yükselişinde göç ve göçmen karşıtlığının çok önemli bir payı olduğuna hiç şüphe yok. Bu partilerin iktidar olmaları halinde sınırlarını göçe daha sıkı kapatmak isteyeceklerini söylemek mümkün; ancak bunu tam olarak nasıl yapacaklarını bilemiyoruz. Örneğin yeni gelenlere sınırlarını kapatma konusunda ilave tedbirler almak isteyecekleri yeterince açık; fakat bu ülkelerde yerleşik, onlarca yıldır yaşayan; ancak buna rağmen hala yabancı kabul edilen topluluklara ne yapacaklarını bilmiyoruz. Bazı liderler bunları da geldikleri ülkelere geri gönderecekmiş gibi konuşurken bazıları bu konuda kendilerini bağlayacak açıklamalar yapmaktan geri duruyorlar.

Öte yandan, bu partilerin iktidar olsalar bile göç ve göçmen politikalarını Avrupa Birliği bürokrasisine rağmen nasıl hayata geçirebilecekleri önemli bir soru işareti. Lüksemburg’daki Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın geçen hafta, yeni gelen göçmen dalgalarına sınırlarını tam olarak kapatan Macaristan’a yüz milyonlarca avro ceza verdiğini unutmamak gerekiyor. Kararları içtihat niteliğinde olan ve üye ülkelerin iç hukukunun üzerinde yer alan Avrupa Birliği Adalet Divanı acaba önümüzdeki günlerde benzeri politikalara yönelen bütün üye ülkelere de cezalar yağdıracak mıdır?

Bu soru ve cevabı söz konusu yaşlı kıtada yükselen yeni partilerin bir başka ortak yönünü de ortaya çıkarıyor, ki, bu da hepsinin Avrupa Birliği konusunda tamamen, büyük ölçüde veya kısmen karşıt bir tutum içinde olmaları. Avrupa bütünleşmesinin başlangıcındaki Altılar Avrupası (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg)’nda yükselen AB karşıtlığının bu partiler iktidara geldiğinde hangi politikalara dönüşeceğini tümüyle tahmin edemeyebiliriz; ancak mevcut gidişattan, AB siyasal bütünleşmesinin bu projeyi halklara rağmen başlatan ve aksadığı her zaman kararlılıkla sürdüren Avrupa elitlerinin kafalarında kalacak bir idealin ötesine geçemeyeceğini söylemek mümkün. Altılar Avrupası içinde politikaya dönüşecek AB karşıtlığının çok önemli sonuçları olacağına hiç şüphe olamaz. Hatta Avrupa bütünleşmesinin dinamosu olan Almanya veya Fransa’da tek başına böyle bir hareketin iktidara gelmesi siyasal bütünleşmeyi ciddi bir şekilde aksatabilirdi. Oysa şimdi özellikle Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin – Almanya’da Sahra (muhtemelen İran asıllı babasının verdiği Zehra ismi) Wagenknecht’in kurduğu sol parti de dahil – hepsinde AB karşıtlığı olabildiğince kuvvetli dozlarda gözlemlenebiliyor. 

AMERİKA KARŞITLIĞI

Söz konusu partilerin neredeyse hepsinde – İtalya’da Meloni’nin partisi biraz istisna gibi; çünkü hükümet olan bu partinin göç ve göçmen karşıtlığı dışında verdiği mesajlar net değil – Amerika karşıtlığı dikkat çekiyor. Özellikle Ukrayna savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin kendi ulusal çıkarlarına tümüyle aykırı bir şekilde Amerika’nın yanında yer alarak mevcut savaşı demokrasilerle otokrasilerin/diktatörlüklerin mücadelesi gibi göstermeye çalışmaları halklarda yeterince karşılık bulamamış görünüyor. Amerika’nın kendisi bir dizi demokrasi dışı yönetimler ve rejimlerle gayet sıkı fıkı ilişkiler kurarken Ukrayna savaşını Avrupa hükümetlerine iyilerle kötüler arasındaki bir ölüm-kalım mücadelesi gibi sunması, öte yandan Rusya’dan alınmayan ucuz doğal gaz yerine kendi kaya gazını birkaç misli fiyatla satması bu iddiaların inandırıcılığını ortadan kaldırmış veya azaltmış durumda. Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin Ukrayna savaşı konusunda bunları dile getirirken aynı zamanda Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasını önermeleri ve Rusya’yı düşmanlaştıran politikaların Amerika-İngiltere ekseninde kotarıldığını ifade etmeleri hitap ettikleri halklarda epeyce alıcı bulmuş gibi.

Bu gidişatın genel parlamento ve başkanlık seçimlerinde de (özellikle Fransa) devamlılık göstermesi ihtimalinden ve çok kutuplu dünya düzeninin yerleştiği gerçeğinden hareketle Avrupa’daki bu hareketliliğin önce Ukrayna savaşı ve ardından da AB bütünleşmesi ve o bütünleşmenin oluşturduğu liberal demokrasiler üzerinde belirleyici etkiler yapacağına hiç şüphe olamaz. Amerika’da Trump’ın kazanması ve Ukrayna savaşına ilişkin olarak söylediklerini politikaya dönüştürmesi halinde savaşın kısa sürede sona ereceğini ve varılacak nihai uzlaşmanın Moskova’nın isteklerine epeyce yakın bir şekilde olacağını tahmin edebiliriz.

Böyle bir gelişmenin NATO üzerinde ve NATO içinde nasıl etkiler yaratacağına da ayrıca kafa yormak gerekir. Siyasal bütünleşme çizgisinden uzaklaşan, göç ve göçmen politikaları tamamen değişen bir Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve dış politika oluşturmasının da pek kolay ol(a)mayacağı açıktır. Rusya ile iyi ilişkiler kuracak Almanya ve Fransa gibi ülkelerin kendi ulusal güvenlik politikalarını oluşturmaya başlaması dünya jeopolitiği üzerinde ciddi kırılmalar anlamına gelecektir; ama on yıl öncesinden bugünkü çok kutupluluğun adeta kıtalararası bir deprem şeklinde dünya jeopolitiğini şekillendireceğini söyleyen pek fazla kimse yok gibiydi. En azından Batı’da pek yoktu.

Durum böyleyken Türk liderlerin sakız çiğner gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinden dönmeyeceğini, sapmayacağını söylemeye devam etmesinin stratejik gelecek planlaması açısından hemen hemen hiçbir ciddiyeti olmadığı ortada. Bunun yerine gelişmeleri yakından takip ederek seçenekler üretmeye çalışmak lazım gelebilir. Örneğin kısa vadede kaçak göçmenlere dair AB ile imzaladığımız geri dönüş anlaşması veya orta vadede üye olmadığımız halde AB ile oluşturduğumuz gümrük birliği gibi konularda ne yapacağımıza, AB ile veya AB üyesi ülkelerle ekonomik/ticari ilişkilerimizi önceleyen nelere yoğunlaşmamız gerektiği konularına kafa yormak çok daha anlamlı ve faydalı olabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Erdoğan’ın ifadesi ile “statüko dışı” bir platform: Türkiye ve BRICS

Yayınlanma

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 3-5 Haziran’ı kapsayan Çin ziyaretinin en önemli neticelerinden biri BRICS konusunda verilen mesajlar oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, burada yaptığı açıklamada Rusya’daki BRICS zirvesine katılacağını duyururken, Çin basını Türkiye’nin tam üyelik yönünde niyet beyan ettiğini ileri sürdü. Medyada yer alan bu iddialara dair resmi bir açıklama gelmese de Türkiye’nin BRICS’e ve BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’na karşı ilgisinin yeni olmadığı biliniyor.

Türkiye’nin gündemine ilk kez 2017 senesinde dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in beyanatları ile giren BRICS, ağırlıklı olarak Yeni Kalkınma Bankası’nın sağladığı fonlar üzerinden ele alındı. Şimşek, Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Olağan Genel Kurulu’nda “BRICS ülkelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası var. Onların vereceği projelerden yararlanmak için üye olunması gerekiyor. Sırf onun için şu anda ciddi ciddi üye olmayı değerlendiriyoruz.” diye konuşmuştu.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kullandığı ifadeler yedi sene evvel tıpkı bugün de olduğu gibi bilgi eksikliği nedeniyle “BRICS’e tam üyelik hedefi” olarak okundu. Oysa Şimşek açıklamasında BRICS’i değil ama BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’nı işaret etmekteydi. Yeni Kalkınma Bankası içinde BRICS’in payı yüzde 55’in altına düşemeyeceği için bankaya üyelikte BRICS’e katılım kolaylaştırıcı olsa da tek seçenek bu değil. Zira Yeni Kalkınma Bankası tüzüğünde kurumun Birleşmiş Milletler üyesi tüm ülkelere açık olduğu vurgulanmakta ki bu nedenle BRICS bileşeni olmamasına karşın Bangladeş, Yeni Kalkınma Bankası içinde yer alıyor. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır da BRICS’e üye olmadan iki sene önce Yeni Kalkınma Bankası içinde temsil edilmeye başlanmıştı.

Düzen dışılıktan inkar edilmez gerçekliğe

Takvim yaprakları 25 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Güney Afrika’da düzenlenen BRICS Liderler Zirvesi’ne katılması da ekonomik çıkarların merkezde olduğu eğilimin devamıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan burada yaptığı konuşmada, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Yeni Kalkınma Bankası arasında devam eden üyelik görüşmelerinin kısa zamanda sonuçlanmasını umduğunu söyledi. İslam İş Birliği Teşkilatı Başkanı sıfatıyla zirveye katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS tartışmalarına eklediği politik boyut ise “statüko dışı platform” tanımı oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, BRICS’in “düzen dışılığına” vurgu yaparken haksız değildi.

BRICS’in düşünsel temellerini atan şahsiyetlerden eski Rusya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, tek kutuplu dünya sistemi karşısında Moskova’nın Asya’ya yönelerek burada Çin ve Hindistan ile yeni bir denklem kurmasını öneriyordu. Primakov’un bu tezi 2009 senesinde Brezilya’nın da oyuna dahil olması ile somutlaşırken, bir sene sonra Güney Afrika’nın katılımı ile BRICS adını aldı. 2023-2024 aralığındaki genişleme dalgası ile Suudi Arabistan, İran, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya’yı bünyesine katan BRICS toplamda 10 üyesi ile inkar edilemeyecek bir kapasiteye ulaştı.

Zenginler kulübü G7 ile makas kapanıyor

Dünyadaki değerli madenlerin yüzde 60’ına sahip olan, tahıl üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren, 10 büyük petrol üreticisinden 6’sını yan yana getiren ve küredeki nüfusun yarısına ev sahipliği yapan BRICS, ekonomide ise en yakın rakibi G7 ile arasındaki makası kapatıyor.

BRICS grubunun dünya GSYH’sindeki payı henüz G7 ülkelerinin payının yarısından biraz fazla olsa da yıllık büyüme ortalamaları hesaba katıldığında yakın gelecekte tablo tersi yönde değişebilir. Nitekim Dünya Bankası İstatistikleri’ne göre 1990 ve 2022 arasında G7 ülkeleri yüzde 1,5 büyürken BRICS üyeleri için bu oran yüzde 4,5 olarak kayıtlara geçti.

Bununla birlikte kuruluşundan itibaren ABD’nin doları, ödemeler sistemini ve yaptırım kartını dış politikasının bir enstrümanı olarak kullanmasından rahatsız olan BRICS’in hedefleri arasında ortak para birimi oluşturmak da yer alıyor. 2023’te Güney Afrika’da beyan edilen bu niyet yerel paralarla ticaretin yükselmesi ile ortaya çıkan dolarsızlaşma eğilimini güçlendirebilir.

Türkiye ve BRICS: Güçlü itirazlar ortak payda

Çin ve Rusya’nın oyun kurucu olarak yer aldığı BRICS’in ekonomide G7’yi tahtından etme potansiyeli kadar yeni bir küresel siyasi düzen arayışında olduğu sır değil. Küresel Güney olarak adlandırılan ülkelerin tamamının beklentilerine uygun düşecek şekilde BRICS üyeleri, uluslararası kurumlarda güçleri oranında temsil edilmediklerini düşünüyor.

Dünya genelinde üretimin Asya’ya kaymasına, özellikle de Çin’in küresel büyümenin ana motoru haline gelmesine karşın Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi örgütlerde Batı’nın tartışmaya kapalı hegemonyası yoğun eleştirileri beraberinde getiriyor. Küresel Güney üyeleri sadece ekonomide değil küresel yönetişimin ana platformu olan Birleşmiş Milletler’in de mevcut sorunları çözmekten uzak olduğunun altını çiziyor. Filistin ve Ukrayna krizinde yaşanan çözümsüzlük ne yazık ki bu tıkanmışlığın son örnekleri olarak kayıtlara geçti.

ABD’nin yaşadığı güç kaybına paralel olarak Küresel Güney ülkelerinin elde ettiği karşılaştırmalı üstünlük Türkiye gibi ülkeler nezdinde de BRICS’e dair bakış açısında zenginliği beraberinde getirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 12 Haziran’da yaptığı açıklamada BRICS’in yaklaşım, kimlik ve çeşitliliğini artırarak mevcut sistemin de çeşitliliğine hizmet ettiğini vurgulaması politikleşen bir yaklaşımın son tezahürünü teşkil ediyor.

Türkiye ve BRICS: Belirsiz bir iyimserlik

Türkiye’nin BRICS’e gösterdiği ilginin boyutları çeşitlenirken, BRICS’in Türkiye’ye gönderdiği mesajlar ise belirsiz bir iyimserlik taşıyor. Bakan Fidan’ı ağırlayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Türkiye’nin BRICS’in faaliyetlerine gösterdiği ilgiden memnunuz. Doğal olarak üye ülkelerle birlikte olma, yakınlaşma ve ortak sorunları çözme taahhüdü ve isteğini destekleyeceğiz” ifadelerini kullanırken bu yakınlaşmanın derecesi hakkında net bir tarif yapmaktan kaçındı. Bu beyanatın arkasında Türkiye’den henüz resmi bir tam katılım talebi olmaması kadar Ankara’nın Batı dünyası ile kurduğu geleneksel ortaklığın yarattığı şüpheler de yer alıyor olabilir.

Rus uzmanlar bu bağlamda Türkiye’nin NATO üyeliğinin bir engel olduğunu açıkça dile getirirken, Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ise BRICS’e üye olmak isteyen devletlerle “çeşitli formatlar” üzerinde çalıştıklarını vurguladı. Peskov’un, “çeşitli formatlardan” kastının ne olduğunu detaylandırmasa da, Türkiye’nin en çok ilgiyi gösterdiği Yeni Kalkınma Bankası’na üyelik sürecini kastetmesi sürpriz olmayacaktır.

Yeni Kalkınma Bankası’na katılım BRICS’e tam üyeliği gerektirmemekle birlikte Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır örneğinde görüleceği üzere BRICS’le yakın diyaloğu beraberinde getireceği için taraflara birbirini anlamaları için yeterli süre tanıyabilir. Türkiye, bu süre zarfında BRICS’in çeşitliliğinin bir koordinasyon sorununa yol açıp açmayacağını ve platformun kurumsal kimliğini nasıl tanımlayacağını izleyebilir. Benzer şekilde BRICS ise Ankara’nın çok kutuplu dünyanın bir gerekliliği mi yoksa Batı ile müzakerelerde bir kaldıraç olarak mı kendisine yaklaşıldığını ayırdına bu zaman dilimi içinde varabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Faşizm – 1: Görüngü ve muhteva

Yayınlanma

Yazar

Faşizm çok güncel gene; ama teorik açıdan netameli bir konudur. Bir dizi nedeni var bunun. Birincisi, her faşist iktidar o ülkenin özgül nesnel şartları üzerinde yükselir ve bunlardan birinin veya bir bölüğünün niteliklerinin genelleştirilmesi de farklı faşizm kavramsallaştırmalarına yol açar. İkincisi, en genel nitelikler söz konusu olduğunda bile emperyalist ülkelerde faşizmler ile sömürge ülkelerde faşizmler arasında yapısal farklılıklar vardır. Üçüncüsü, kanlı bir rejim olarak faşizmin görüngüleri sık sık onun gerçek muhtevasının yerine konulur.

Aşağıdaki yazı birinci ve ikinci noktaları dışlamamakla birlikte meseleye esas itibariyle üçüncü noktadan bakıyor. Görüngüyü muhtevanın yerine koyan faşizm teorileri sadece yanlış değil aynı zamanda siyasi açıdan da tehlikelidir, çünkü yanlış bir siyasi hedef gösterir bunlar ve bu yanlış çoğu zaman faşizmlere koltuk değneği olmakla sonuçlanır.

Mesela, ABD seçimleri yaklaşırken solda giderek yaygınlık kazanan görüşler genellikle şu çerçevede: Trump’ın yükselişi faşizmin yükselişi demektir; çünkü darkafalı ve sağcı taşralı küçük ve orta burjuvazinin istikrarlı desteğinden yararlanıyor; bu kesimler tabiatları itibariyle “aşırı sağcıdır”; onların desteği kendisi de aşırı sağcı olan Trump’a siyasi meşruiyet sağlıyor ve tekrar başkan seçilmesinin önündeki engelleri kaldırıyor. Bu görüşe göre Trump’ın başkanlığı ABD’de faşistleşme süreci anlamına gelir; bu süreç ona siyasi gücünü veren kesimlerin (Senato baskını sırasında görülen) bir tür “kara gömlekliler” örgütleme süreciyle paralel yürüyor.

Bu görüş, sadece ABD’de değil bütün batı ülkelerinde “aşırı sağa” karşı sol adına “liberallerin” desteklenmesine yol açıyor: ABD’den Fransa’ya, Almanya’dan Hollanda’ya kadar böyle. AfP’ye karşı Yeşiller, Wilders’e karşı Rutte, Le Pen’e karşı Macron, vb. İlk grup bir defa faşist ilan edilince ikinci grup ister istemez faşizmin yükselişine karşı can simidi olarak görülüyor.

Burada “aşırı sağcılık” milliyetçilikle ilişkilendiriliyor. Bu büsbütün yanlış sayılmaz, ama büsbütün yanlış olmayan her şeyde olduğu gibi aslında yanlıştır; çünkü ana halkayı görüngüde arıyor. Sayılan bu hareketlerin milliyetçi ve hatta yabancı düşmanı olduklarına şüphe yok, sağcı ve hatta “aşırı sağcı” olduklarına da şüphe yok. Ama milliyetçi oldukları için değil, sağcılığı ve solculuğu tartmak için tek gerçek teraziye, antiemperyalizm ve antifaşizmin terazisine vurulduklarında emperyalizmden (ve faşizmden) yana oldukları için sağcılar bunlar.

Milliyetçilik sağcılığın görüngülerindendir, ama sağcılığın kendisi değildir. Milliyetçilikler 20’nci yüzyıl tarihi boyunca gerici olduğu kadar ilerici rol de oynamıştır; dahası, antiemperyalist mücadeleler tarihi bir anlamda milliyetçiliklerin tarihidir. Eğer sağcılık tanımı tek bir niteliğe: milliyetçiliğe sıkıştırılırsa milliyetçi olmayan birinin pekâlâ solcu olduğu da ileri sürülebilir. Oysa doğru değildir bu; liberaller ne milliyetçi ne yabancı düşmanıdırlar ama bu kavramın en saf anlamıyla katıksız sağcıdırlar. Milliyetçilik ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Faşizm zulmün belli bir limiti aşma hali değildir (böyle meselelerde “belli” diye tanımlanan her şey belirsizi gizlemek içindir; “belli bir limit” tamamen belirsiz, keyfi, sübjektif bir tasarımdır zaten). Yani mesela şöyle tanımlanamaz faşizm: bir ülke halkının yüzde şu kadarı siyasi iktidar tarafından takibat altında tutulur, yüzde şu kadarı öldürülür veya hapsedilirse o ülkede faşizm var demektir. Bu, görüngünün muhtevanın karşısına konulmasıdır. Faşizm kıyıcı bir rejimdir, ama başka kıyıcı rejimler de vardır ve bazı tarihi kesitlerde bunlardan kimisinin kurbanlarının sayısı itibariyle faşizme rahmet okuttuğu bile olur. Avrupa’da cadı avı 50 binin üzerinde kurbana mal olmuştur; sayıları 145 milyonu bulan Amerika kıtaları yerlilerinin yüzde 90-95 kadarı sadece iki yüzyıl içinde yok edilmiştir; Roma Kartaca’yı yeryüzünden silmiş ve öldürmediklerini köleleştirmiştir; ama bunların hiçbiri faşizm değildir. Faşizm bütünüyle moderndir ve kıyıcılık ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm muhtelif kimliklerin baskı altına alınmasından ibaret de değildir; beli bir veya bir grup etnik, kültürel, cinsel kimliğin bastırılması faşizm demek değildir. En azılı biçimiyle şovenizmler bile kendi başına faşizm değildir. Aksi takdirde bu bir kez daha görüngünün muhtevanın karşısına konulması anlamına gelir. Görüngü, bastırılan belli bir kesimdir, görüngüde bastırılan grubun niteliği (enik, kültürel, cinsel bir azınlık vb.) öne çıkar; muhteva ise bastırma eyleminin kendisidir. Neden bastırılıyor ve kimin değirmenine su taşıyor? Eğer emperyalizm çağında bastırılan grubun niteliği ancak tali bir önem taşıyor, bastırma eylemi ise halk sınıf ve tabakaları içinde düşmanlıklar yaratmak, antagonistik sınıf farklılıklarını belirsizleştirmek, sınıfları örgütsüzleştirmek ve amorflaştırmak hedefini güdüyorsa, bu, bastırma eyleminin mali sermayenin değirmenine su taşıması demektir ve ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm, “yeniye” karşı “muhafazakârın” kendini dayatması da değildir; bunlar da belirsiz, kerameti kendinden menkul kavramlardır. “Yeni” her zaman iyi anlamına gelmez.  Burada önem taşıyan şudur: faşizmler bugüne kadar hep eskiyi (eskinin bir biçimini: genellikle “güçlü” olunan, “cihan hâkimiyeti mefkûresinin” doğduğu kadim zamanları, geçmiş “asr-ı saadetleri” vb.) vazettiler. Bunun küçük burjuvazinin varoluş krizi yaşadığı ortamlarda son derece işlevsel demagojik bir rol oynadığına kuşku yoktur. Ama faşizmlerde görüngünün muhtevanın önüne konulması tehlikesi bir kez daha karşımıza çıkar burada: görüngü, gelenekselcilik; muhteva, küçük burjuvazinin varoluş krizi. Bu varoluş krizine karşı küçük burjuvaziyi tahkim etmek amacıyla kullanılan bir ideolojik formdur sadece gelenekselcilik. Bu form mali sermayenin değirmenine su taşıyorsa, işte ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Bütün marksist hareketler birbirleriyle kanlı bıçaklı oldukları dönemlerde bile faşizmin iki temel niteliğini öne çıkarırlar: 1) mali sermayeyle ilişkisi; 2) küçük burjuvaziyle ilişkisi.

Temel teorik problem faşizmin birden fazla yüzü oluşundadır. Faşizm bir anda iktidara gelmez; ilkin faşist hareketler olarak ortaya çıkar. Bir faşist hareket bütün siyasi hareketler gibi kitle hareketidir; onun yükselişinin arkasındaki neden küçük burjuvazinin varoluş krizidir. Varoluş krizi, sadece iktisadi krizin neden olduğu bir fiziki varoluş krizi (küçük ve orta burjuvazinin kütlesel mülksüzleştirilmesi) değil, dolayısıyla ideolojik bir krizdir: sosyal altüst oluş bütün eski ideolojik “paradigmaları” yıkmıştır ve küçükburjuvazi şimdi kendisi için yeni “paradigmalar” arayışındadır. Klasik faşizmlerde devr-i saadet özlemi, şovenizmin yükselişi, şiddet fetişizmi, geleneksel sınıf ilişkilerinin yerine milli düşmanlıkların geçirilmesi bunun sonucudur. Bu, Poulantzas’ın dönemlendirmesini takip edersek, birinci dönemdir: “sürecin başlangıcından dönüşsüzlük noktasına kadar olan dönem”. Dönüşsüzlük noktasından iktidara gelinceye kadar olan dönem onu takip eder; sonra da iktidarda iki döneme ayrılır.

Klasik faşizmlerin değerlendirilmesinde solda hâlâ çok yaygın olan, ama kesin olarak yanlışlanmış görüş şudur: faşizm, işçi sınıfının iktidar mücadelesi karşısında devrim ve karşıdevrim ikileminin sonucu olarak, emekçi sınıfların mücadelesini bastırmak için iktidara geldi. Doğru değildir bu; faşizm devrimin kesin yenilgisinden çok sonra, burjuvazinin iktidarının pekişmesinden çok sonra, ama burjuvazinin iki temel fraksiyonunun: sanayi sermayesiyle banka sermayesinin çatışması sonucunda iktidara gelmiştir ve bu iktidara geliş sürecinde, “ikinci dönemde”, emekçi sınıfların muhalefeti tali bir önem taşır, çünkü bu muhalefet artık önemsizdir.

Burada daha da önemli olan şey şudur: birinci dönemin küçük burjuva sağcı hareketi eğer büyük burjuvazi tarafından finanse edilmiyor, desteklenmiyorsa, eğer sadece bir küçük burjuva sağcılığından ibaretse faşist değildir veya henüz değildir. Günlük jargonda bütün küçük burjuva sağcılıklarının faşist sayıldığına sıkça rastlanır, ama siyasi mücadelede aradaki fark tayin edici olabilir.

Klasik faşizmlerde ona damgasını vuran şey, bu ülkelerde sanayi sermayesi ile banka sermayesi arasındaki çatışmadır; bu çatışmanın banka sermayesi yararına çözümü süreci küçük burjuva sağcılığının yükselişi süreciyle iç içe geçtiği için “dönüşsüzlük noktası” aşılmış, faşist diktatörlükler ortaya çıkmıştır.

Faşizm milliyetçiliğin, baskının, milli-kültürel düşmanlıkların, muhafazakârlığın belli (yani belirsiz) bir limiti aşması değildir. Bunlar görüngüdür, ama muhteva değildir. Muhteva emperyalist yayılmacılıktır ve milliyetçilik ancak bunun görüngüsüdür. Faşizm hukuksuz kıyıcılık değildir. Kıyıcılık görüngüdür; onu başka kıyıcılıklardan ayırt eden muhtevası ise mali sermayenin ihtiyaçlarıyla çakışması ve ileride doğrudan doğruya onun eylemlerinin sonucu haline gelmesidir. Faşizm belli bir etnik, kültürel veya cinsel kimliğin “tekçilik” adına bastırılması da değil. Bastırılanın ne olduğu bir görüngüdür; ama faşizmin muhtevası bastırma eyleminin kendisidir; bastırmanın emekçi sınıfları atomize etmek, boğmak, amorflaştırmak için yapılıyor olmasıdır. Faşizm muhafazakârlığa dönüş değildir. Muhafazakârlık görüngüdür, muhteva ise küçük burjuvazinin varoluş krizidir ve bu, klasik faşizmlerin ilk dönemini niteler. Bütün bunlar, klasik faşizmlerin ortaya çıkışında burjuva fraksiyonları arasındaki çatışmalarla çakışır; çatışmanın bir tarafında esas itibariyle sanayi sermayesi, diğer tarafında esas itibariyle banka sermayesi vardır ve çatışma, her halükârda, banka sermayesinin zaferi ve bu sermaye gruplarının kaynaşmasıyla sonuçlanır.

Süreç bugün karmaşıklaşmıştır kuşkusuz; (Erman Çete’nin deyişiyle) “hem finansal hem de endüstriyel holdingler, artık non-financial kurumların etrafında yeniden yapılandırılmıştır” — ancak bu, emperyalist sistemin niteliğinin değiştiği değil, teoride idealize edilen biçimine daha çok yakınsadığı anlamına gelir.

Görüngüler değişebilir, ama nitelik değişmez. Milliyetçiliğin yerine tamamen başka bir şey, mesela din veya kozmopolitizm geçebilir; kıyıcılık kör bir şiddet sarmalı yerine gayet hukuki biçimler kazanabilir; sınıf bağlarını amorflaştırmak için ille de “tekçilik” gerekmez, bastırma eylemi pekâlâ “çoğulculuk” adına da yapılabilir; küçük burjuvazinin varoluş krizinde muhafazakârlığa dönüş görüngüsünün yerini pekâlâ “woke” da alabilir.

Geçebilir, kazanabilir, yapılabilir, alabilir… bir ihtimal değil; tam da böyle oluyor. Batı ülkelerinde milliyetçiliğin yerini kozmopolitizm aldı; alabildiğine hukuksuz şiddet alabildiğine hukuki biçimler altında uygulanıyor ve bütün kapitalizm tarihi boyunca kazanılmış sosyal haklar hızla budanıyor; toplumu atomize etmeye yönelik yapısalcılık, postyapısalcılık, postmodernizm gibi tamamen marksizme karşı icat edilmiş, çağdaş, hatta genellikle solcu sayılan alabildiğine gerici yöntemler kullanılıyor; küçükburjuva gericiliği ise hem görünürde muhafazakârlığın antitezini andıran woke ve iptal kültürü üzerinde, hem de geleneksel küçükburjuva sağcılığı üzerinde yükseliyor.

Ve bu süreç bir kez daha büyük burjuvazinin iç çatışması ve düşmanlıklarıyla çakışıyor, gerçek tehlikesi de tam burada yatıyor. Kapitalizmde altüst oluş, hâkim sınıfların kendi aralarındaki mücadelelerinde altüst oluş, bölüşüm modelinde altüst oluş, küçükburjuvazinin çeşitli biçimlerde gericileşmesi, işçi sınıfının deklase olması — bütün bunlar tek bir sürecin farklı momentleri.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English