Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Ukrayna’da tırmanma: Adım adım nükleer savaşa mı?

Yayınlanma

Batı dünyası Ukrayna savaşında tehlikeli bir adım daha atmış görünüyor. Buna göre Kolektif Batı’nın Ukrayna’ya sağladığı göreceli uzun menzilli füzelerle Kiev yönetiminin Rusya topraklarındaki hedefleri vurmasına izin verilmiş durumda. Ukrayna, kendisine sağlanan bu silah sistemleri ile Rusya’da ulaşabileceği hedefleri artık vurabilecek. Aslında son haftalarda birkaç hedefe saldırı düzenlemişti bile. Özellikle Rusya’nın nükleer füzelerle ilgili erken uyarı sistemine yönelik SİHA saldırısı epeyce haber ve yoruma da sebep olmuş ve bu tür eylemlerin Rusya’dan ne karşılık göreceği konuları epeyce tartışılmıştı.

Bu haberleri iki açıdan ele almak gerekiyor. Birincisi, savaşın başından bu yana Batı dünyasının kendi koyduğu kırmızı çizgileri birer birer aşıyor olması, diğeri ise bu çabaların savaşın gidişatı üzerinde ne tür etkiler yaptığı veya yapabileceği… Savaşın başlangıcında Ukrayna’ya F-16 verilmesi adeta bir tabu gibiydi. Batılı liderler böyle bir şeyin olmayacağını/olmaması gerektiğini tekrarlayıp durmuşlardı. Oysa zaman içinde F-16 verilmesinin ötesine geçildi. Şimdilerde özellikle ATACMS füzelerinin sadece Ukrayna toprakları içerisindeki Rus (veya çoğu zaman sivil hedeflere) kuvvetlerine karşı kullanılması değil bu füzelerle Rusya toprakları içerisindeki noktaların vurulması söz konusu. Üstelik Ukrayna buna zaten başlamış durumda. Demek ki, Batı dünyası tıpkı ekonomik yaptırımlar alanında olduğu gibi askerî açıdan da Rusya’yı başlangıçta epeyce hafife almış. Adeta kendi ürettiği propagandanın etkisiyle hareket etmiş gibi görünüyor.

İkinci mesele ise bu çabaların alandaki savaşı ne kadar etkileyeceği… Hatta etkileyip etkilemeyeceği… Çünkü Kolektif Batı açısından bakıldığında Ukrayna’daki savaş kaybedilmiş durumda. Savaşın başlangıcında ortaya konulan abartılı hedeflerin tutmayacağı zaten belliydi. Donbass bölgesinde silahlı çatışmalarla Ukrayna kontrolünden çıkan/çıkarılan iki ‘cumhuriyetin’ etkili ve fiili olarak tekrar Ukrayna egemenliği altına alınması ve Kırım’ın Kiev tarafından ‘fethedilmesi’ savaşın amacı olarak gerek Ukrayna gerekse Kolektif Batı tarafından sürekli dile getirildi. Ukrayna topraklarından süklüm püklüm geri atılacak bir Rusya’da başla(tıl)ması muhtemel toplumsal kargaşa sonucu yönetim devrilecek, Putin savaş suçlusu olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’nde yargılanacaktı. Hatta Rusya’nın ufalanarak parçalanması ve sınırsız kaynaklarına büyük ölçüde el konulması da bu hayallerin parçasıydı; ama olmadı ve kuvvetle muhtemelen de olmayacak.

SAVAŞI RUSYA FİİLEN KAZANMIŞ DURUMDA AMA..

Savaşı Rusya fiilen kazandı. Ekonomik olarak da çökmedi. Tam tersine yaptırım uygulayanlar özellikle de Avrupa ülkeleri bundan dolayı ciddi ekonomik zorluklarla karşı karşıyalar. Normal şartlarda böyle bir durumda diplomasinin çoktan devreye girip ateşkesle birlikte kapsamlı bir uzlaşı oluşturmaya çalışması beklenirdi. Minsk Anlaşmalarının (2004 ve 2005) uygulamaya konulması veya savaşın başlamasından sadece iki ay sonra yani 2022 yılının Nisan ayında İstanbul’da parafe edilen anlaşmaya benzer bir metnin ortaya çıkarılması için harıl harıl çalışılıyor olması gerekirdi. Küba Füzeler Krizi (Ekim 1962) patlak verdiği andan itibaren perde arkası diplomasi devrede olmuş; bir yanda ABD Başkanı John F. Kennedy öbür yanda Sovyet lideri Huruşçev, diğer yanda da dışişleri bakanları ve Kennedy’nin adalet bakanı olan kardeşinin Vaşington’daki Amerikan büyükelçisi Zinovyev ile yürüttüğü diplomatik girişimler sonucu kriz birkaç haftada uzlaşma ile sonlandırılmıştı.

Yani taraflardan birisi iradesini diğerine dikte etmemiş/edememişti. Üstelik 1962 yılı itibariyle nükleer silahlarda Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne karşı bire üç oranında ezici bir üstünlüğü bulunuyordu kriz sırasında. Şimdi Rusya’nın Kolektif Batı’ya (ABD, İngiltere ve Fransa) karşı gerek toplam nükleer başlık sayısı gerek bu nükleer başlıkların tahrip gücü gerekse fırlatma sistemleri itibariyle ciddi bir üstünlüğü olmasına rağmen Amerika ve müttefikleri savaşın başından beri müzakere kapısını kapatmış durumdalar. Rusya bütün Ukrayna topraklarından çıkarılıp, Kırım da Kiev’in etkili egemenliğine girinceye kadar savaşa devam… Devamında neler olacağını/isteneceğini UCM’nin Putin’le ilgili tutuklama kararı ve Batılı özellikle de Doğu Avrupalı düşünce kuruluşlarının ve resmi yetkililerinin Rusya’yı parçalara ayırma açıklamalarında görmek mümkün.

TIRMANDIRMA NEREYE KADAR?

Kısaca ifade etmek gerekirse, Kolektif Batı Rusya ile müzakere etmeyi veya Ukrayna’nın müzakere etmesini tek kutuplu dünya düzeninin yıkılmasının tescili olarak görüyor. Savaşın başında ilan ettiği abartılı hedefler de müzakereye engel. Örneğin Rusya tarafı savaş başlamadan önce ve başladıktan sonra Özel Askeri Operasyon adını verdikleri bu savaşa neden mecbur kaldıklarını defalarca ve uzun uzun anlatmasına rağmen hiçbir zaman harekatın nerede duracağını yetkili ağızlardan kamuoyuna açıklamadı. Böylece bir müzakere masasına oturulduğu zaman -ki, buna hazır olduğunu sürekli vurguladı.- hayati konular dışında nasıl pazarlık edebileceğini veya edemeyeceğini açık etmedi. Buna karşılık Batılı yetkililer ve Batı medyası kendi kamuoylarını Ukrayna’ya yapılacak yardıma ikna edebilmek için Rusya’nın kısa sürede ekonomik olarak çökeceğini ve askeri olarak zaten iyi performans göstermediğini iddia ettiği Rus kuvvetlerinin perişan edileceğini geveleyip durdular.

Bu durum Batı dünyasını, en azından mevcut yönetimler açısından, Ukrayna’da Rusya’nın zaferini kabul etmeye psikolojik olarak çok uzak hale getirdi. Bu da Ukrayna’nın geçen yıl Batı medyasında çok anlatılan karşı taarruzunun istenilen sonucu vermemesi gibi veya Ukrayna ordusunda çökme ve dağılma belirtilerinin arttığı her durumda tırmandırma siyasetini beraberinde getiriyor. Ukrayna liderliği ‘siz bize para ve silah verin, biz savaşır hallederiz’ demeyi sürdürdükçe bu politikaya devam ediliyor; ancak, bu tırmandırma politikasının nereye kadar devam ettirilebileceği belli değil. Öte yandan Rusya’nın bunlara nasıl karşılıklar verebileceği de ayrıca ele alınması gereken bir mesele.

Örneğin, Ukrayna Batılı silah sistemleriyle Rusya içindeki hedefleri vururken bunları tamamen Ukrayna silahlı kuvvetleri mi kullanacak yoksa Batılı ülkelerin danışman vd. sıfatlarla orada bulundurdukları personeli mi? Bunların sahada savaşın gidişatını değiştirmesi ihtimalinin çok düşük olduğu gerçeğinden hareketle bir sonraki aşamada Batılı güçler Ukrayna’ya kendi personelini yerleştirip onlarla Rusya’yı hedef alan saldırılar düzenlerler mi?

Ukrayna savaşının başında adeta tabu gibi düşünülen bütün kırmızı çizgiler Kolektif Batı tarafından aşıldığı için bu sorular da oldukça yerinde. Ve en can alıcı soru: Batı dünyasının bütün bu girişimlerine karşı gayet soğukkanlı cevaplar vermeye çalışan Rusya hangi noktada nükleer silahların tetiğine basabilir? Çünkü Moskova, kendi üzerine konvansiyonel silahlarla ve tırmandırma siyasetiyle gelinmesi halinde taktik nükleer silahlarla karşılık vereceğini (verebileceğini değil) defalarca açıkladı ve bunu da savaşı kaybetmeyi kabullenmesinin mümkün olamayacağı değerlendirmesiyle izah etti. Savaşı kaybeden Rusya’nın başına gelecekler açıkça ortada olduğuna göre Moskova’nın böyle bir senaryoyu ihtimaller arasında değerlendirmesi zaten söz konusu olamaz.

Savaş çığırtkanlığı yapan Avrupalı liderlerin Ukrayna savaşı kaybedildiği takdirde Putin’in fütühat politikasına hız vererek Baltıklardan başlayıp ilk etapta Polonya ve Romanya’nın bulunduğu coğrafyayı işgal edeceğini söylemeleri konuları yakından takip edenler açısından Türkiye’deki kahvehane konuşmalarının bile gerisinde; ancak, bu korkuyu NATO Genel Sekreteri ve Avrupa Birliği liderlerinin/yetkililerinin yaymaya çalışması oldukça ilginç. Bunun bir tarafında bu ülkelerin halklarını silah almaya ikna ederek Amerikan şirketlerini mutlu etmek olduğu kesin; fakat, başta Orban olmak üzere daha aklı başında liderlerin Avrupa’nın savaşa hazırlandığını söyleyerek Macaristan’ı her ne olursa olsun böyle bir felaketin dışında tutacağını ısrarla vurgulaması oldukça önemli. Benzeri açıklamaları öldürülmek istenen Slovakya Başbakanı Fico da defalarca söyledi ve Gürcistan’da STK’ların yabancı fonlardan beslenmesini kayıt altına almaya çalışan Başbakan Irakli Kobahidze de ülkesini Rusya’ya karşı ikinci cephe olarak kullanmak istediklerini ve STK’ların bu amaçla kullanıldığını en açık biçimde ve defalarca belirtti.

Trump’ın seçilmesi ve şimdi söylediklerini ABD politikaları haline getirerek uygulamaya koyması halinde kökten değişmesi muhtemel bu tehlikeli girişimler onun gelişinden önce Rusya’yı taktik nükleer silah kullanmaya zorlama amacıyla yapılıyor olabilir mi? Veya Rusya’nın hiçbir halükârda nükleer silaha başvur(a)mayacağı varsayımından hareket ediliyor olunabilir mi? Artık, hiçbir komplo senaryosuna hayır diyebilecek durumda olmadığımızın altını çizmek gerekir. ABD Derin Devleti, Trump’ın gel(e)memesi için elinden geleni yaparken Trump da açık açık adını vererek bu Derin Devleti yok edeceğini söylemeyi sürdürüyor; ancak bazı şeylerin şakası olmadığı/olmayacağı çok açık. Bunların başında da nükleer silahlar geliyor olsa gerektir.

GÖRÜŞ

Avrupa’da siyasal deprem: AP seçimleri ve muhtemel senaryolar

Yayınlanma

Yazar

Avrupa Parlamentosu seçimleri tam bir siyasal deprem etkisi yaratmışa benziyor. Göstere göstere gelmesine rağmen uzmanlar özellikle de Avrupa’daki kurulu düzenden beslenen liberaller yıkımın bu derece olacağını muhtemelen beklemediler. Şimdilerde abartmamak lazım savunmasına geçtilerse de mızrak çuvala girecek gibi görünmüyor. Peş peşe gelmesi beklenen genel parlamento seçimlerinde de benzeri sonuçlar ortaya çıkarsa başka bir Avrupa, başka bir AB ve hatta Trump’ın Vaşington’da iktidar olmasıyla da birleşirse başka bir Transatlantik düzeninden bahsetmek durumunda kalabiliriz.

Fransa’da Ulusal Cephe (Front National) olarak başlayan ve adını son yıllarda Ulusal Birlik (Rassemblement National) olarak değiştiren siyasal parti Macron’un partisinin iki mislinden fazla oy alırken, Almanya’da kurulu düzenin korkulu rüyası Almanya için Alternatif (Alternative für Deutchland – AfD) ikinci büyük parti haline geldi. Yine Almanya’da Yeşiller ve Sosyal Demokratlar gibi Amerikan tarzı ve savaş kışkırtıcısı sol partiler hezimete uğrarken ilk defa seçime giren Sahra Wagenknecht’in gerçek sol alternatifi yüzde altı civarında oy aldı. Hollanda ve İtalya’da benzer sonuçlar zaten önceden genel parlamento seçimlerinde ortaya çıkmıştı.

NEOLİBERAL AVRUPA’NIN SONU MU?

Batı’dan aldığı haber ve yorumları süzgeçten geçirme aşamasına (henüz) gelemeyen belki gelmek de istemeyen Türk medyasına göre bu partilerin hepsi aşırı sağ. Bu yaftalama aslında Amerika ve Avrupa’daki neoliberal düzenin sahiplerinin ve o düzenden beslenenlerin uydurduğu bir şey olsa gerek. Gelişmiş Batılı ülkelerin hemen hepsinde zengin kesimler daha da zenginleşirken milli gelirden aldığı pay sürekli azalan kesimlerin giderek fakirleştirmekte olduğu yönündeki eleştirilere/tespitlere rağmen çare olacak hiçbir sosyo-ekonomik politikaya başvurulmaması bugün yaşananların alt yapısını oluşturdu. Ukrayna savaşı ile birlikte Rusya’ya uygulanan yaptırımlar yaşlı kıtayı ucuz enerjiden mahrum bırakırken sanayi üretimini epeyce zora soktu. Halkın başta doğal gaz olmak üzere kullandığı enerji faturası da katlamalı arttı. Zaten kronik hale gelmiş bulunan işsizlik pahalı enerjiyle birleşince ortaya çıkan eksi büyüme sarmalının başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa’yı şiddetle sarsmakta olduğu görülebiliyordu.

Birbirleriyle her konuda birebir uyum içerisinde olmadığı belirgin olan ve kolaycılıkla aşırı sağ diye tanımlanan bu partilerin hepsinin seçmen tabanları göreceli fakir kesimler. Uluslararası ilişkiler açısından ele alındığında, İtalya’da iktidarda olan Giorgiana Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri (Brothers of Italy) partisi hariç hemen hepsi Ukrayna savaşının sürdürülmesine karşı görünüyor; çünkü bu savaş Avrupa ekonomilerini kelimenin tam anlamıyla alt-üst etmiş durumda. Bir yandan Rusya’dan ucuz enerji alımını durdurmanın yarattığı girdi maliyetleri artışı sorunu ve bunun tabii sonucu olan işsizlik vs. bir yandan da Ukrayna’ya yapılan maddi yardımlar Avrupa halkları arasında infiale sebep oluyor. Amerika’da Trump’ın yükselişinde de benzeri eğilimlerini görebildiğimiz bu gidişat Kıta Avrupası’nda halkların tahammül kapasitesinin epeyce ötesine taşmış görünüyor. Dolayısıyla halklar ve destekledikleri aşırı sağ diye damgalanan partiler savaş istemiyorlar. Savaş kışkırtıcısı partilere liberal, demokrat gibi daha cazip isimlendirmeler bulunurken savaş istemeyen ve Ukrayna sorununun müzakerelerle çözülmesinden yana olan partilere aşırı sağ suçlaması yapılması siyaset bilimcilerin üzerinde uzun uzun durmalarını gerektirecek bir dönemden geçmekte olduğumuza işaret ediyor.

YÜKSELEN PARTİLERİN ORTAK PAYDALARINDAN BİRİSİ: AVRUPA BİRLİĞİ KARŞITLIĞI

Yükselen siyasal partilerin ortak özelliklerinden birisi de göç ve göçmen karşıtlığı. Hatta özellikle Fransa, Almanya ve Hollanda’da söz konusu siyasal hareketlerin başlangıcı ve yükselişinde göç ve göçmen karşıtlığının çok önemli bir payı olduğuna hiç şüphe yok. Bu partilerin iktidar olmaları halinde sınırlarını göçe daha sıkı kapatmak isteyeceklerini söylemek mümkün; ancak bunu tam olarak nasıl yapacaklarını bilemiyoruz. Örneğin yeni gelenlere sınırlarını kapatma konusunda ilave tedbirler almak isteyecekleri yeterince açık; fakat bu ülkelerde yerleşik, onlarca yıldır yaşayan; ancak buna rağmen hala yabancı kabul edilen topluluklara ne yapacaklarını bilmiyoruz. Bazı liderler bunları da geldikleri ülkelere geri gönderecekmiş gibi konuşurken bazıları bu konuda kendilerini bağlayacak açıklamalar yapmaktan geri duruyorlar.

Öte yandan, bu partilerin iktidar olsalar bile göç ve göçmen politikalarını Avrupa Birliği bürokrasisine rağmen nasıl hayata geçirebilecekleri önemli bir soru işareti. Lüksemburg’daki Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın geçen hafta, yeni gelen göçmen dalgalarına sınırlarını tam olarak kapatan Macaristan’a yüz milyonlarca avro ceza verdiğini unutmamak gerekiyor. Kararları içtihat niteliğinde olan ve üye ülkelerin iç hukukunun üzerinde yer alan Avrupa Birliği Adalet Divanı acaba önümüzdeki günlerde benzeri politikalara yönelen bütün üye ülkelere de cezalar yağdıracak mıdır?

Bu soru ve cevabı söz konusu yaşlı kıtada yükselen yeni partilerin bir başka ortak yönünü de ortaya çıkarıyor, ki, bu da hepsinin Avrupa Birliği konusunda tamamen, büyük ölçüde veya kısmen karşıt bir tutum içinde olmaları. Avrupa bütünleşmesinin başlangıcındaki Altılar Avrupası (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg)’nda yükselen AB karşıtlığının bu partiler iktidara geldiğinde hangi politikalara dönüşeceğini tümüyle tahmin edemeyebiliriz; ancak mevcut gidişattan, AB siyasal bütünleşmesinin bu projeyi halklara rağmen başlatan ve aksadığı her zaman kararlılıkla sürdüren Avrupa elitlerinin kafalarında kalacak bir idealin ötesine geçemeyeceğini söylemek mümkün. Altılar Avrupası içinde politikaya dönüşecek AB karşıtlığının çok önemli sonuçları olacağına hiç şüphe olamaz. Hatta Avrupa bütünleşmesinin dinamosu olan Almanya veya Fransa’da tek başına böyle bir hareketin iktidara gelmesi siyasal bütünleşmeyi ciddi bir şekilde aksatabilirdi. Oysa şimdi özellikle Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin – Almanya’da Sahra (muhtemelen İran asıllı babasının verdiği Zehra ismi) Wagenknecht’in kurduğu sol parti de dahil – hepsinde AB karşıtlığı olabildiğince kuvvetli dozlarda gözlemlenebiliyor. 

AMERİKA KARŞITLIĞI

Söz konusu partilerin neredeyse hepsinde – İtalya’da Meloni’nin partisi biraz istisna gibi; çünkü hükümet olan bu partinin göç ve göçmen karşıtlığı dışında verdiği mesajlar net değil – Amerika karşıtlığı dikkat çekiyor. Özellikle Ukrayna savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin kendi ulusal çıkarlarına tümüyle aykırı bir şekilde Amerika’nın yanında yer alarak mevcut savaşı demokrasilerle otokrasilerin/diktatörlüklerin mücadelesi gibi göstermeye çalışmaları halklarda yeterince karşılık bulamamış görünüyor. Amerika’nın kendisi bir dizi demokrasi dışı yönetimler ve rejimlerle gayet sıkı fıkı ilişkiler kurarken Ukrayna savaşını Avrupa hükümetlerine iyilerle kötüler arasındaki bir ölüm-kalım mücadelesi gibi sunması, öte yandan Rusya’dan alınmayan ucuz doğal gaz yerine kendi kaya gazını birkaç misli fiyatla satması bu iddiaların inandırıcılığını ortadan kaldırmış veya azaltmış durumda. Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin Ukrayna savaşı konusunda bunları dile getirirken aynı zamanda Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasını önermeleri ve Rusya’yı düşmanlaştıran politikaların Amerika-İngiltere ekseninde kotarıldığını ifade etmeleri hitap ettikleri halklarda epeyce alıcı bulmuş gibi.

Bu gidişatın genel parlamento ve başkanlık seçimlerinde de (özellikle Fransa) devamlılık göstermesi ihtimalinden ve çok kutuplu dünya düzeninin yerleştiği gerçeğinden hareketle Avrupa’daki bu hareketliliğin önce Ukrayna savaşı ve ardından da AB bütünleşmesi ve o bütünleşmenin oluşturduğu liberal demokrasiler üzerinde belirleyici etkiler yapacağına hiç şüphe olamaz. Amerika’da Trump’ın kazanması ve Ukrayna savaşına ilişkin olarak söylediklerini politikaya dönüştürmesi halinde savaşın kısa sürede sona ereceğini ve varılacak nihai uzlaşmanın Moskova’nın isteklerine epeyce yakın bir şekilde olacağını tahmin edebiliriz.

Böyle bir gelişmenin NATO üzerinde ve NATO içinde nasıl etkiler yaratacağına da ayrıca kafa yormak gerekir. Siyasal bütünleşme çizgisinden uzaklaşan, göç ve göçmen politikaları tamamen değişen bir Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve dış politika oluşturmasının da pek kolay ol(a)mayacağı açıktır. Rusya ile iyi ilişkiler kuracak Almanya ve Fransa gibi ülkelerin kendi ulusal güvenlik politikalarını oluşturmaya başlaması dünya jeopolitiği üzerinde ciddi kırılmalar anlamına gelecektir; ama on yıl öncesinden bugünkü çok kutupluluğun adeta kıtalararası bir deprem şeklinde dünya jeopolitiğini şekillendireceğini söyleyen pek fazla kimse yok gibiydi. En azından Batı’da pek yoktu.

Durum böyleyken Türk liderlerin sakız çiğner gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinden dönmeyeceğini, sapmayacağını söylemeye devam etmesinin stratejik gelecek planlaması açısından hemen hemen hiçbir ciddiyeti olmadığı ortada. Bunun yerine gelişmeleri yakından takip ederek seçenekler üretmeye çalışmak lazım gelebilir. Örneğin kısa vadede kaçak göçmenlere dair AB ile imzaladığımız geri dönüş anlaşması veya orta vadede üye olmadığımız halde AB ile oluşturduğumuz gümrük birliği gibi konularda ne yapacağımıza, AB ile veya AB üyesi ülkelerle ekonomik/ticari ilişkilerimizi önceleyen nelere yoğunlaşmamız gerektiği konularına kafa yormak çok daha anlamlı ve faydalı olabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Erdoğan’ın ifadesi ile “statüko dışı” bir platform: Türkiye ve BRICS

Yayınlanma

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 3-5 Haziran’ı kapsayan Çin ziyaretinin en önemli neticelerinden biri BRICS konusunda verilen mesajlar oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, burada yaptığı açıklamada Rusya’daki BRICS zirvesine katılacağını duyururken, Çin basını Türkiye’nin tam üyelik yönünde niyet beyan ettiğini ileri sürdü. Medyada yer alan bu iddialara dair resmi bir açıklama gelmese de Türkiye’nin BRICS’e ve BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’na karşı ilgisinin yeni olmadığı biliniyor.

Türkiye’nin gündemine ilk kez 2017 senesinde dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in beyanatları ile giren BRICS, ağırlıklı olarak Yeni Kalkınma Bankası’nın sağladığı fonlar üzerinden ele alındı. Şimşek, Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Olağan Genel Kurulu’nda “BRICS ülkelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası var. Onların vereceği projelerden yararlanmak için üye olunması gerekiyor. Sırf onun için şu anda ciddi ciddi üye olmayı değerlendiriyoruz.” diye konuşmuştu.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kullandığı ifadeler yedi sene evvel tıpkı bugün de olduğu gibi bilgi eksikliği nedeniyle “BRICS’e tam üyelik hedefi” olarak okundu. Oysa Şimşek açıklamasında BRICS’i değil ama BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’nı işaret etmekteydi. Yeni Kalkınma Bankası içinde BRICS’in payı yüzde 55’in altına düşemeyeceği için bankaya üyelikte BRICS’e katılım kolaylaştırıcı olsa da tek seçenek bu değil. Zira Yeni Kalkınma Bankası tüzüğünde kurumun Birleşmiş Milletler üyesi tüm ülkelere açık olduğu vurgulanmakta ki bu nedenle BRICS bileşeni olmamasına karşın Bangladeş, Yeni Kalkınma Bankası içinde yer alıyor. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır da BRICS’e üye olmadan iki sene önce Yeni Kalkınma Bankası içinde temsil edilmeye başlanmıştı.

Düzen dışılıktan inkar edilmez gerçekliğe

Takvim yaprakları 25 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Güney Afrika’da düzenlenen BRICS Liderler Zirvesi’ne katılması da ekonomik çıkarların merkezde olduğu eğilimin devamıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan burada yaptığı konuşmada, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Yeni Kalkınma Bankası arasında devam eden üyelik görüşmelerinin kısa zamanda sonuçlanmasını umduğunu söyledi. İslam İş Birliği Teşkilatı Başkanı sıfatıyla zirveye katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS tartışmalarına eklediği politik boyut ise “statüko dışı platform” tanımı oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, BRICS’in “düzen dışılığına” vurgu yaparken haksız değildi.

BRICS’in düşünsel temellerini atan şahsiyetlerden eski Rusya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, tek kutuplu dünya sistemi karşısında Moskova’nın Asya’ya yönelerek burada Çin ve Hindistan ile yeni bir denklem kurmasını öneriyordu. Primakov’un bu tezi 2009 senesinde Brezilya’nın da oyuna dahil olması ile somutlaşırken, bir sene sonra Güney Afrika’nın katılımı ile BRICS adını aldı. 2023-2024 aralığındaki genişleme dalgası ile Suudi Arabistan, İran, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya’yı bünyesine katan BRICS toplamda 10 üyesi ile inkar edilemeyecek bir kapasiteye ulaştı.

Zenginler kulübü G7 ile makas kapanıyor

Dünyadaki değerli madenlerin yüzde 60’ına sahip olan, tahıl üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren, 10 büyük petrol üreticisinden 6’sını yan yana getiren ve küredeki nüfusun yarısına ev sahipliği yapan BRICS, ekonomide ise en yakın rakibi G7 ile arasındaki makası kapatıyor.

BRICS grubunun dünya GSYH’sindeki payı henüz G7 ülkelerinin payının yarısından biraz fazla olsa da yıllık büyüme ortalamaları hesaba katıldığında yakın gelecekte tablo tersi yönde değişebilir. Nitekim Dünya Bankası İstatistikleri’ne göre 1990 ve 2022 arasında G7 ülkeleri yüzde 1,5 büyürken BRICS üyeleri için bu oran yüzde 4,5 olarak kayıtlara geçti.

Bununla birlikte kuruluşundan itibaren ABD’nin doları, ödemeler sistemini ve yaptırım kartını dış politikasının bir enstrümanı olarak kullanmasından rahatsız olan BRICS’in hedefleri arasında ortak para birimi oluşturmak da yer alıyor. 2023’te Güney Afrika’da beyan edilen bu niyet yerel paralarla ticaretin yükselmesi ile ortaya çıkan dolarsızlaşma eğilimini güçlendirebilir.

Türkiye ve BRICS: Güçlü itirazlar ortak payda

Çin ve Rusya’nın oyun kurucu olarak yer aldığı BRICS’in ekonomide G7’yi tahtından etme potansiyeli kadar yeni bir küresel siyasi düzen arayışında olduğu sır değil. Küresel Güney olarak adlandırılan ülkelerin tamamının beklentilerine uygun düşecek şekilde BRICS üyeleri, uluslararası kurumlarda güçleri oranında temsil edilmediklerini düşünüyor.

Dünya genelinde üretimin Asya’ya kaymasına, özellikle de Çin’in küresel büyümenin ana motoru haline gelmesine karşın Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi örgütlerde Batı’nın tartışmaya kapalı hegemonyası yoğun eleştirileri beraberinde getiriyor. Küresel Güney üyeleri sadece ekonomide değil küresel yönetişimin ana platformu olan Birleşmiş Milletler’in de mevcut sorunları çözmekten uzak olduğunun altını çiziyor. Filistin ve Ukrayna krizinde yaşanan çözümsüzlük ne yazık ki bu tıkanmışlığın son örnekleri olarak kayıtlara geçti.

ABD’nin yaşadığı güç kaybına paralel olarak Küresel Güney ülkelerinin elde ettiği karşılaştırmalı üstünlük Türkiye gibi ülkeler nezdinde de BRICS’e dair bakış açısında zenginliği beraberinde getirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 12 Haziran’da yaptığı açıklamada BRICS’in yaklaşım, kimlik ve çeşitliliğini artırarak mevcut sistemin de çeşitliliğine hizmet ettiğini vurgulaması politikleşen bir yaklaşımın son tezahürünü teşkil ediyor.

Türkiye ve BRICS: Belirsiz bir iyimserlik

Türkiye’nin BRICS’e gösterdiği ilginin boyutları çeşitlenirken, BRICS’in Türkiye’ye gönderdiği mesajlar ise belirsiz bir iyimserlik taşıyor. Bakan Fidan’ı ağırlayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Türkiye’nin BRICS’in faaliyetlerine gösterdiği ilgiden memnunuz. Doğal olarak üye ülkelerle birlikte olma, yakınlaşma ve ortak sorunları çözme taahhüdü ve isteğini destekleyeceğiz” ifadelerini kullanırken bu yakınlaşmanın derecesi hakkında net bir tarif yapmaktan kaçındı. Bu beyanatın arkasında Türkiye’den henüz resmi bir tam katılım talebi olmaması kadar Ankara’nın Batı dünyası ile kurduğu geleneksel ortaklığın yarattığı şüpheler de yer alıyor olabilir.

Rus uzmanlar bu bağlamda Türkiye’nin NATO üyeliğinin bir engel olduğunu açıkça dile getirirken, Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ise BRICS’e üye olmak isteyen devletlerle “çeşitli formatlar” üzerinde çalıştıklarını vurguladı. Peskov’un, “çeşitli formatlardan” kastının ne olduğunu detaylandırmasa da, Türkiye’nin en çok ilgiyi gösterdiği Yeni Kalkınma Bankası’na üyelik sürecini kastetmesi sürpriz olmayacaktır.

Yeni Kalkınma Bankası’na katılım BRICS’e tam üyeliği gerektirmemekle birlikte Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır örneğinde görüleceği üzere BRICS’le yakın diyaloğu beraberinde getireceği için taraflara birbirini anlamaları için yeterli süre tanıyabilir. Türkiye, bu süre zarfında BRICS’in çeşitliliğinin bir koordinasyon sorununa yol açıp açmayacağını ve platformun kurumsal kimliğini nasıl tanımlayacağını izleyebilir. Benzer şekilde BRICS ise Ankara’nın çok kutuplu dünyanın bir gerekliliği mi yoksa Batı ile müzakerelerde bir kaldıraç olarak mı kendisine yaklaşıldığını ayırdına bu zaman dilimi içinde varabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Faşizm – 1: Görüngü ve muhteva

Yayınlanma

Yazar

Faşizm çok güncel gene; ama teorik açıdan netameli bir konudur. Bir dizi nedeni var bunun. Birincisi, her faşist iktidar o ülkenin özgül nesnel şartları üzerinde yükselir ve bunlardan birinin veya bir bölüğünün niteliklerinin genelleştirilmesi de farklı faşizm kavramsallaştırmalarına yol açar. İkincisi, en genel nitelikler söz konusu olduğunda bile emperyalist ülkelerde faşizmler ile sömürge ülkelerde faşizmler arasında yapısal farklılıklar vardır. Üçüncüsü, kanlı bir rejim olarak faşizmin görüngüleri sık sık onun gerçek muhtevasının yerine konulur.

Aşağıdaki yazı birinci ve ikinci noktaları dışlamamakla birlikte meseleye esas itibariyle üçüncü noktadan bakıyor. Görüngüyü muhtevanın yerine koyan faşizm teorileri sadece yanlış değil aynı zamanda siyasi açıdan da tehlikelidir, çünkü yanlış bir siyasi hedef gösterir bunlar ve bu yanlış çoğu zaman faşizmlere koltuk değneği olmakla sonuçlanır.

Mesela, ABD seçimleri yaklaşırken solda giderek yaygınlık kazanan görüşler genellikle şu çerçevede: Trump’ın yükselişi faşizmin yükselişi demektir; çünkü darkafalı ve sağcı taşralı küçük ve orta burjuvazinin istikrarlı desteğinden yararlanıyor; bu kesimler tabiatları itibariyle “aşırı sağcıdır”; onların desteği kendisi de aşırı sağcı olan Trump’a siyasi meşruiyet sağlıyor ve tekrar başkan seçilmesinin önündeki engelleri kaldırıyor. Bu görüşe göre Trump’ın başkanlığı ABD’de faşistleşme süreci anlamına gelir; bu süreç ona siyasi gücünü veren kesimlerin (Senato baskını sırasında görülen) bir tür “kara gömlekliler” örgütleme süreciyle paralel yürüyor.

Bu görüş, sadece ABD’de değil bütün batı ülkelerinde “aşırı sağa” karşı sol adına “liberallerin” desteklenmesine yol açıyor: ABD’den Fransa’ya, Almanya’dan Hollanda’ya kadar böyle. AfP’ye karşı Yeşiller, Wilders’e karşı Rutte, Le Pen’e karşı Macron, vb. İlk grup bir defa faşist ilan edilince ikinci grup ister istemez faşizmin yükselişine karşı can simidi olarak görülüyor.

Burada “aşırı sağcılık” milliyetçilikle ilişkilendiriliyor. Bu büsbütün yanlış sayılmaz, ama büsbütün yanlış olmayan her şeyde olduğu gibi aslında yanlıştır; çünkü ana halkayı görüngüde arıyor. Sayılan bu hareketlerin milliyetçi ve hatta yabancı düşmanı olduklarına şüphe yok, sağcı ve hatta “aşırı sağcı” olduklarına da şüphe yok. Ama milliyetçi oldukları için değil, sağcılığı ve solculuğu tartmak için tek gerçek teraziye, antiemperyalizm ve antifaşizmin terazisine vurulduklarında emperyalizmden (ve faşizmden) yana oldukları için sağcılar bunlar.

Milliyetçilik sağcılığın görüngülerindendir, ama sağcılığın kendisi değildir. Milliyetçilikler 20’nci yüzyıl tarihi boyunca gerici olduğu kadar ilerici rol de oynamıştır; dahası, antiemperyalist mücadeleler tarihi bir anlamda milliyetçiliklerin tarihidir. Eğer sağcılık tanımı tek bir niteliğe: milliyetçiliğe sıkıştırılırsa milliyetçi olmayan birinin pekâlâ solcu olduğu da ileri sürülebilir. Oysa doğru değildir bu; liberaller ne milliyetçi ne yabancı düşmanıdırlar ama bu kavramın en saf anlamıyla katıksız sağcıdırlar. Milliyetçilik ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Faşizm zulmün belli bir limiti aşma hali değildir (böyle meselelerde “belli” diye tanımlanan her şey belirsizi gizlemek içindir; “belli bir limit” tamamen belirsiz, keyfi, sübjektif bir tasarımdır zaten). Yani mesela şöyle tanımlanamaz faşizm: bir ülke halkının yüzde şu kadarı siyasi iktidar tarafından takibat altında tutulur, yüzde şu kadarı öldürülür veya hapsedilirse o ülkede faşizm var demektir. Bu, görüngünün muhtevanın karşısına konulmasıdır. Faşizm kıyıcı bir rejimdir, ama başka kıyıcı rejimler de vardır ve bazı tarihi kesitlerde bunlardan kimisinin kurbanlarının sayısı itibariyle faşizme rahmet okuttuğu bile olur. Avrupa’da cadı avı 50 binin üzerinde kurbana mal olmuştur; sayıları 145 milyonu bulan Amerika kıtaları yerlilerinin yüzde 90-95 kadarı sadece iki yüzyıl içinde yok edilmiştir; Roma Kartaca’yı yeryüzünden silmiş ve öldürmediklerini köleleştirmiştir; ama bunların hiçbiri faşizm değildir. Faşizm bütünüyle moderndir ve kıyıcılık ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm muhtelif kimliklerin baskı altına alınmasından ibaret de değildir; beli bir veya bir grup etnik, kültürel, cinsel kimliğin bastırılması faşizm demek değildir. En azılı biçimiyle şovenizmler bile kendi başına faşizm değildir. Aksi takdirde bu bir kez daha görüngünün muhtevanın karşısına konulması anlamına gelir. Görüngü, bastırılan belli bir kesimdir, görüngüde bastırılan grubun niteliği (enik, kültürel, cinsel bir azınlık vb.) öne çıkar; muhteva ise bastırma eyleminin kendisidir. Neden bastırılıyor ve kimin değirmenine su taşıyor? Eğer emperyalizm çağında bastırılan grubun niteliği ancak tali bir önem taşıyor, bastırma eylemi ise halk sınıf ve tabakaları içinde düşmanlıklar yaratmak, antagonistik sınıf farklılıklarını belirsizleştirmek, sınıfları örgütsüzleştirmek ve amorflaştırmak hedefini güdüyorsa, bu, bastırma eyleminin mali sermayenin değirmenine su taşıması demektir ve ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm, “yeniye” karşı “muhafazakârın” kendini dayatması da değildir; bunlar da belirsiz, kerameti kendinden menkul kavramlardır. “Yeni” her zaman iyi anlamına gelmez.  Burada önem taşıyan şudur: faşizmler bugüne kadar hep eskiyi (eskinin bir biçimini: genellikle “güçlü” olunan, “cihan hâkimiyeti mefkûresinin” doğduğu kadim zamanları, geçmiş “asr-ı saadetleri” vb.) vazettiler. Bunun küçük burjuvazinin varoluş krizi yaşadığı ortamlarda son derece işlevsel demagojik bir rol oynadığına kuşku yoktur. Ama faşizmlerde görüngünün muhtevanın önüne konulması tehlikesi bir kez daha karşımıza çıkar burada: görüngü, gelenekselcilik; muhteva, küçük burjuvazinin varoluş krizi. Bu varoluş krizine karşı küçük burjuvaziyi tahkim etmek amacıyla kullanılan bir ideolojik formdur sadece gelenekselcilik. Bu form mali sermayenin değirmenine su taşıyorsa, işte ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Bütün marksist hareketler birbirleriyle kanlı bıçaklı oldukları dönemlerde bile faşizmin iki temel niteliğini öne çıkarırlar: 1) mali sermayeyle ilişkisi; 2) küçük burjuvaziyle ilişkisi.

Temel teorik problem faşizmin birden fazla yüzü oluşundadır. Faşizm bir anda iktidara gelmez; ilkin faşist hareketler olarak ortaya çıkar. Bir faşist hareket bütün siyasi hareketler gibi kitle hareketidir; onun yükselişinin arkasındaki neden küçük burjuvazinin varoluş krizidir. Varoluş krizi, sadece iktisadi krizin neden olduğu bir fiziki varoluş krizi (küçük ve orta burjuvazinin kütlesel mülksüzleştirilmesi) değil, dolayısıyla ideolojik bir krizdir: sosyal altüst oluş bütün eski ideolojik “paradigmaları” yıkmıştır ve küçükburjuvazi şimdi kendisi için yeni “paradigmalar” arayışındadır. Klasik faşizmlerde devr-i saadet özlemi, şovenizmin yükselişi, şiddet fetişizmi, geleneksel sınıf ilişkilerinin yerine milli düşmanlıkların geçirilmesi bunun sonucudur. Bu, Poulantzas’ın dönemlendirmesini takip edersek, birinci dönemdir: “sürecin başlangıcından dönüşsüzlük noktasına kadar olan dönem”. Dönüşsüzlük noktasından iktidara gelinceye kadar olan dönem onu takip eder; sonra da iktidarda iki döneme ayrılır.

Klasik faşizmlerin değerlendirilmesinde solda hâlâ çok yaygın olan, ama kesin olarak yanlışlanmış görüş şudur: faşizm, işçi sınıfının iktidar mücadelesi karşısında devrim ve karşıdevrim ikileminin sonucu olarak, emekçi sınıfların mücadelesini bastırmak için iktidara geldi. Doğru değildir bu; faşizm devrimin kesin yenilgisinden çok sonra, burjuvazinin iktidarının pekişmesinden çok sonra, ama burjuvazinin iki temel fraksiyonunun: sanayi sermayesiyle banka sermayesinin çatışması sonucunda iktidara gelmiştir ve bu iktidara geliş sürecinde, “ikinci dönemde”, emekçi sınıfların muhalefeti tali bir önem taşır, çünkü bu muhalefet artık önemsizdir.

Burada daha da önemli olan şey şudur: birinci dönemin küçük burjuva sağcı hareketi eğer büyük burjuvazi tarafından finanse edilmiyor, desteklenmiyorsa, eğer sadece bir küçük burjuva sağcılığından ibaretse faşist değildir veya henüz değildir. Günlük jargonda bütün küçük burjuva sağcılıklarının faşist sayıldığına sıkça rastlanır, ama siyasi mücadelede aradaki fark tayin edici olabilir.

Klasik faşizmlerde ona damgasını vuran şey, bu ülkelerde sanayi sermayesi ile banka sermayesi arasındaki çatışmadır; bu çatışmanın banka sermayesi yararına çözümü süreci küçük burjuva sağcılığının yükselişi süreciyle iç içe geçtiği için “dönüşsüzlük noktası” aşılmış, faşist diktatörlükler ortaya çıkmıştır.

Faşizm milliyetçiliğin, baskının, milli-kültürel düşmanlıkların, muhafazakârlığın belli (yani belirsiz) bir limiti aşması değildir. Bunlar görüngüdür, ama muhteva değildir. Muhteva emperyalist yayılmacılıktır ve milliyetçilik ancak bunun görüngüsüdür. Faşizm hukuksuz kıyıcılık değildir. Kıyıcılık görüngüdür; onu başka kıyıcılıklardan ayırt eden muhtevası ise mali sermayenin ihtiyaçlarıyla çakışması ve ileride doğrudan doğruya onun eylemlerinin sonucu haline gelmesidir. Faşizm belli bir etnik, kültürel veya cinsel kimliğin “tekçilik” adına bastırılması da değil. Bastırılanın ne olduğu bir görüngüdür; ama faşizmin muhtevası bastırma eyleminin kendisidir; bastırmanın emekçi sınıfları atomize etmek, boğmak, amorflaştırmak için yapılıyor olmasıdır. Faşizm muhafazakârlığa dönüş değildir. Muhafazakârlık görüngüdür, muhteva ise küçük burjuvazinin varoluş krizidir ve bu, klasik faşizmlerin ilk dönemini niteler. Bütün bunlar, klasik faşizmlerin ortaya çıkışında burjuva fraksiyonları arasındaki çatışmalarla çakışır; çatışmanın bir tarafında esas itibariyle sanayi sermayesi, diğer tarafında esas itibariyle banka sermayesi vardır ve çatışma, her halükârda, banka sermayesinin zaferi ve bu sermaye gruplarının kaynaşmasıyla sonuçlanır.

Süreç bugün karmaşıklaşmıştır kuşkusuz; (Erman Çete’nin deyişiyle) “hem finansal hem de endüstriyel holdingler, artık non-financial kurumların etrafında yeniden yapılandırılmıştır” — ancak bu, emperyalist sistemin niteliğinin değiştiği değil, teoride idealize edilen biçimine daha çok yakınsadığı anlamına gelir.

Görüngüler değişebilir, ama nitelik değişmez. Milliyetçiliğin yerine tamamen başka bir şey, mesela din veya kozmopolitizm geçebilir; kıyıcılık kör bir şiddet sarmalı yerine gayet hukuki biçimler kazanabilir; sınıf bağlarını amorflaştırmak için ille de “tekçilik” gerekmez, bastırma eylemi pekâlâ “çoğulculuk” adına da yapılabilir; küçük burjuvazinin varoluş krizinde muhafazakârlığa dönüş görüngüsünün yerini pekâlâ “woke” da alabilir.

Geçebilir, kazanabilir, yapılabilir, alabilir… bir ihtimal değil; tam da böyle oluyor. Batı ülkelerinde milliyetçiliğin yerini kozmopolitizm aldı; alabildiğine hukuksuz şiddet alabildiğine hukuki biçimler altında uygulanıyor ve bütün kapitalizm tarihi boyunca kazanılmış sosyal haklar hızla budanıyor; toplumu atomize etmeye yönelik yapısalcılık, postyapısalcılık, postmodernizm gibi tamamen marksizme karşı icat edilmiş, çağdaş, hatta genellikle solcu sayılan alabildiğine gerici yöntemler kullanılıyor; küçükburjuva gericiliği ise hem görünürde muhafazakârlığın antitezini andıran woke ve iptal kültürü üzerinde, hem de geleneksel küçükburjuva sağcılığı üzerinde yükseliyor.

Ve bu süreç bir kez daha büyük burjuvazinin iç çatışması ve düşmanlıklarıyla çakışıyor, gerçek tehlikesi de tam burada yatıyor. Kapitalizmde altüst oluş, hâkim sınıfların kendi aralarındaki mücadelelerinde altüst oluş, bölüşüm modelinde altüst oluş, küçükburjuvazinin çeşitli biçimlerde gericileşmesi, işçi sınıfının deklase olması — bütün bunlar tek bir sürecin farklı momentleri.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English