Bizi Takip Edin

Görüş

Amerika’nın Avrupa’sı, neoliberal model; Slovakya ve Gürcistan

Avatar photo

Yayınlanma

‘Slovak Aslanı’ ve silahlı pasifist tetikçisi

ABD Başkanı Joe Biden’ın Nazi Almanyası’na karşı savaşta Normandiya çıkarmasının 80’inci yıldönümünde Fransa’yı ziyaret etmesi, pek çok ironiyi barındırıyor. İddiaya göre, kendisine Nazi işbirlikçisi banderacıları yüceltmeyi devlet ideolojisi kılmış eski Ukrayna’nın komedyen lideri Zelenskiy de eşlik edecek. Görev süresi dolmuş ve seçim de yapılmamışken, ABD hemen öncesinde Zelenskiy’nin ‘meşruiyetini’ ilan ederek ‘temsili demokrasi’ anlayışını sergiledi.

Biden, geçenlerde Nazilere karşı savaşta 27 milyon insanını kaybetmiş Sovyetler Birliği’nin rolünü anmadan, ‘dünyayı ABD’nin kurtardığını’ iddia etmişti. Salt geçkin yaşından ötürü değil. Biden, şahsi ve kamusal kişiliğiyle, Hollywood tarih anlatısının öncülüğünde tesis edilmiş ‘Avrupa’daki gerçeküstü’ durumu yankılıyor.

Biden; iktidarının sonuna gelirken en büyük silahı ‘değerler’ vurgulu askeri örgüt NATO’yu genişletmek; Rusya Federasyonu’na karşı Avrupa’yı birleştirmek. Ne ki, NATO 35 sene önce bileğini büktüğü Sovyetler’in mirasçısıyla baş edemiyor. Rusya’nın devasa kaynaklarını yutabilecek şekilde parçalamanın mümkün olmaması neoliberal projenin en büyük zaafı. Etno-faşizm kullanılarak Rusya’ya açılan savaş, bumerang gibi dönüp İkinci Dünya Savaşı sonrasının ‘barış projesi’ diye sunulan ‘AB projesini’ vuruyor. ‘Neoliberal özgürlük’ temasının giderek siyaseten ‘illiberal tahakkümün’ tüm görünümlerini barındırır olması, bir bakıma hakikaten şaşırtıcı.

Olgular dağ gibi birikti ama son dönemde ‘AB projesinin’ iki çarpıcı örneği, ‘neoliberal modelin’ felsefi, kavramsal ve pratik siyasi uygulamaları bakımından adeta göze batıyor: Slovakya ve Gürcistan.

Her ikisi de eski Sovyet ve Doğu Bloku’nun üyesi olan, 20’inci yüzyılın real-sosyalist deneyimden geçmiş ülkeler. Her ikisi de özellikle genç kesimin neoliberal doktrinasyondan geçtiği toplumlar.  Ekonomik-demokratik hak mücadelesi örgütleyen sınıfsal temel dayalı eski usül Demokratik Kitle Örgütleri’nin gömüldüğü dünyada, ortaklaştıkları önemli bir husus; sözde ‘kar amacı taşımayan’ ABD patentli Sivil Toplum Kuruluşları endüstrisi. Malum artık bir ülkede meşruiyeti seçimlere dayalı ‘temsili demokrasi’ bulunması, kamusallık, yöneticilerin siyasi çizgileri, ekonomi-politikaları ancak STK’ların hassasiyetleriyle paralelse anlamlı görülüyor. Zelenskiy’i ‘meşru’ bulanların Slovakya ile Gürcistan’daki homurtuları ibretlik.

Slovakya, 2004’de neoliberal AB nizamına eklemlenmiş bir ülkeyken, pandemi ve ardından Ukrayna savaşının etkisiyle geçmişte başarılara imza atmış ‘eski usül’ sosyal demokrat lideri yeniden iktidara getirdi.

İronik olarak AB neoliberal yayılmacılığının ‘aday stütüsüne’ yeni mazhar olmuş Kafkasya ülkesi Gürcistan’ın ise hevesi kursağında kaldı. Tiflis’te de ‘merkezci sosyal demokrat’ bir iktidar var. Ve benimsediği ‘şeffaf Avrupa değerlerinin’ tokadını yemenin şaşkınlığı içinde.

Bu ilk yazıda Slovakya’ya bakacağız.

‘SLOVAK ASLANI’NI VURAN SİLAHLI PASİFİST LİBERAL

Slovakya’nın ‘eski usül’ solcu Başbakanı Robert Fico (Fitso diye okunuyor) 15 Mayıs’ta güpegündüz bir suikast girişiminin hedefi oldu. Bir kısım Batı liderinin ‘gönülsüz ve klişe’ kınamaları ve ‘sağlık dileklerinin’ ardından mevzu birkaç günde kapatıldı. Oysa Avrupa’nın göbeğinde uzun yıllar sonra ilk kez bir başbakanın canına kast edildi.

Fico, başkent Bratislava’nın 180 kilometre kuzeydoğusundaki eski kömür madeni kasabası Handlova’da halkla buluşması sırasında vuruldu. Karnından iki, omuzundan bir kurşun yarası alan 59 yaşındaki ‘Slovak aslanı’ lakaplı lider, ağır yaralanmasına rağmen hayatta kaldı. 5 milyon nüfuslu Slovakya’daki suikast depremi kolektif Batı’nın turnusol kağıdı oldu.

Fico’yu vuran 71 yaşında Juraj Cintula hemen yakalandı. Kişiliği birkaç gün tartışıldı. Neoliberal modelin her tür ucube tezahürünü barındırıyor: Slovak edebiyat klübü Duha’nın (Gökkuşağı) kurucusu, Yazarlar Derneği üyesi. ‘Hnutie proti nasiliu’ – şiddet karşıtı hareketin kurucularından, silah ruhsatı sahibi pasifist. Ve NATO ve AB yanlısı muhalefet partisi İlerici Slovakya’nın (PS) destekçisi.

24 Nisan’da yerel medyada ‘Yaşasın Ukrayna’ diye bağıranlar arasında görüntülenmiş. Suikast girişimi sonrası kendisini ‘Rus yanlısı paramiliter grup arasında’ gösteren sahte bir fotoğraf üretilip yayıldı. 2 milyon görüntülenme sonrası kaldırıldı. Facebook sayfası da derhal silinmiş. 1980’lerde anti-komünist eylemler ve yabancı bağlantılar nedeniyle Çekoslovak güvenliği tarafından izlendiği ise Batı’da hiç anılmadı.

Cintula cinayete teşebbüsle suçlanıyor, 25 hapis cezası isteniyor. Tipik bir ‘suikastçıya’ benzemeyen bu yaşlı adam medyada ‘yalnız kurt’ diye anıldı. Sorgusunda Fico’nun ‘Ukrayna savaşına karşı çıkması ve AB’ye ihanet etmesinin’ eylemini tetiklediğini söylemiş.

Batı’nın neoliberal medyası, kendisine adeta ‘kol kanat gerdi’. Şair ve yazar geçmişi anılarak insani yanı ve ‘motivasyonunun haklılığı’ öne çıkarıldı. BBC, Fico’nun önceki merkez sağ hükümete karşı ‘asi ve çirkin gösterilerde elinde megafonla öfkeli kalabalıkları kışkırtan’ öncü rolünü anımsattı. Skynews yorumcusu, onu ‘Rusya yardakçısı’ diye niteleyip ‘Slovakya mutsuz ülke’ diye buyurdu. The Guardian, ‘ilerici kültüre sahip, daha zengin ve eğitimli nüfus’ ile ‘muhafazakar taşra’ arasındaki bölünmeyi kışkırtmak için Fico’nun ‘çok çalıştığı’ temasını işledi. Daily Mail ‘Putin’in saldırıdan faydalanacağına dair korkular artarken, yardımcısının ağır yaralı başbakanın silahlı saldırıdan sağ çıkacağında ısrar ettiğini’ yazdı!

ESKİ USÜL SOSYAL DEMOKRAT

Fico’nun en büyük günahı ‘eski usül’ sosyal demokrat olması. Gayet iyi tanınan bir siyasi. SMER (Yön) partisiyle 2006-2010, 2012-2018 yıllarında da başbakandı; sadece ikincisinde partisinin tek başına iktidarı mümkün oldu, kalanı koalisyonlarla şekillendi. Arada başbakanlık görevini alıp kuramadığı hükümetler var.

En son Eylül 2023’te; Batı’nın Ukrayna vekalet savaşının en münasebetsiz anlarında Smer sandıktan birinci parti çıkınca üçüncü kez koalisyon kurdu. ABD ve AB’yi çok rahatsız etti. Uğradığı saldırıyı yaratılan toksik ortamdan ayrı düşünmek zor.

Fico, son seçim kampanyasında ‘Ukrayna Projesi’nin Slovakya, Avrupa ve özellikle emekçi sınıflara verdiği zararı öne çıkarmıştı. Gerçekten savaşın ekonomik faturası Slovakya için ağırdı. GSYİH büyüme revizyonu yüzde 5’ten 2.3’e düştü, sanayi üretimi ve ana imalat sanayi olan otomotiv sektörü büyük darbe yedi. Enerji fiyatları ülkeyi vurdu. Rusya nükleer yakıtı en önemli ihtiyaçken, AB var olmayan alternatifler dayattı. Pandemiyle başa çıkmaya çalışırken, AB militarizminin Slovakya’ya faturası yüksek kamu borcu altında kemer sıkmak oldu.

Fico’nun halkı için siyasi çözümler üretmek zorunda olduğu bu tablo neoliberal elitlerin ‘ideallerine’ uymuyor. O yüzden onu ‘Rusçuluk’ ve ‘popülist milliyetçilik’ ile etiketlediler. Oysa Slovakya’nın geleneksel enerji ortağı Rusya ile etkileşimi ekonomik ilişkilerin ötesinde değil.

Anketlere bakılırsa, Slovak halkının yüzde 40’ı Ukrayna’daki vekalet savaşından ötürü Moskova’yı sorumlu tutuyor, ama yüzde 69’u Batı’nın Rusya’yı kışkırttığını düşünüyor. Yüzde 50’si ABD’yi ‘ulusal güvenliğe’ tehdit görüyor ve yüzde 66’sı da ABD’nin savaştan kazançlı çıktığı görüşünde. NATO üyeliğine destek son bir yılda yüzde 72’den yüzde 58’e düşmüş görünüyor.

Fico başbakan olur olmaz Kiev’e silah tedarikini durdurduğunu duyurdu. “Putin’e diz çöktüreceğiniz yanılsamasıyla yüz binlerce Ukrayna askerini anlamsızca ölüme göndermekten vazgeçin” dedi. “Ukrayna’daki savaş 2014’te Ukraynalı Naziler ve faşistler Donbass ve Lugansk’ta Rusları öldürmeye başladığında başladı” diye anımsattı. Kiev’in ABD’nin mutlak kontrolü altında olduğunu söyledi. Müzakere ve barış isteyip Avrupa liderlerinin savaş yanlısı tutumundan yakındı. Ukrayna’nın NATO üyeliğini açıkça veto edeceğini söyledi. Rusya’ya yaptırımları ‘Slovak ekonomisine tehdit’ diye niteledi. Ve tabii “Çekoslovakya’nın kurtuluşunda faşizme karşı mücadelede Kızıl Ordu’nun, eski SSCB’nin fedakarlıklarına saygı duyuyoruz” sözleri tarihi unutmak yanlısı Avrupa elitlerini rahatsız etti.

Ancak mevzu salt Ukrayna değil. Fico ve partisi SMER; kimlik siyaseti yerine halkın geçimine odaklı. Hakkında yazılan makalelerde -özellikle 2012’de tek başına iktidar olduğunda- hiç anılmayan ekonomi-politikaları şöyle özetlenebilir:

“Asgari ücreti yükseltti, arttan oranlı gelir vergisini uygulamaya koydu, iş kanununda taşeronlaşmayı önleyici, işten çıkarmaları işveren için daha pahalı kılan tedbirler aldı, öğrenciler ile emekliler için ücretsiz tren taşımacılığı getirdi, ilaç ve kitaplara düşük KDV uyguladı, özel sağlık sigortası şirketlerinin sınırsız karlarına set çekmeye çalıştı, hala tahkimde davaları var. Fico mortgage oranlarını yükselten bankacıların ‘açgözlülüğünün’ yarattığı ‘saatli bombayı’ eleştirerek banka karlarını vergilendirerek ipotekleri sübvanse etmekten söz ediyordu.”

Nev-i şahsına münhasır bir kişilik olduğu açık. Fico, 1986’da genç bir hukukçu olarak Komünist Parti’ye katılmışken, Varşova Paktı’nın tepesine çöktüğü kuşaktan. 1989 sonrası Amerikan Dışişleri gezilerine katılmış, 1990’larda Strasbourg’da AİHM’de görev yapmış. Smer’i ‘üçüncü yol’ olarak 1999’da kurduğunda sosyal demokrasinin günümüz neoliberalizminin alaycı oyuncağına döneceği aklına gelmemiş olsa gerek. Dolayısıyla ‘sol popülist’ diye aşağılananlardan.

Sağı-solu meçhul Wikipedia kuşağı için o ve partisi ‘sol-kanat ulusalcı’ etiketi taşıyor. Neoliberal alemde hakkında kanıtları meçhul ‘yolsuzluklar’ ve bağlantılara dair tonlarca karmaşık malzeme var.

Dobra bir siyasetçi. Örneğin 2010 seçimi öncesi SMER güçlü pozisyondayken, seçim bağışlarına dair sahte ses kaydı ile sıkıştırılınca “Siz alçaksınız diye oraya gidip size bir tokat mı atayım? Yaptığınız duyulmamış bir şey. Her gün başbakanın üzerinde mastürbasyon yapıyorsunuz” yanıtını veriyor.

İkinci başbakanlık döneminin, 2018’de bir araştırmacı gazeteci ve nişanlısına düzenlenen mafya suikastının Smer ile ilişkilendirilen bir işadamı üzerinden bitirilmesi manidar. Fico’nun suikastı çözmek için görev gücü kurması işe yaramıyor, neoliberal medyanın halkta infiali körükleyen tutumu eşliğinde köşeye sıkıştırılıyor. Fico George Soros’la Eylül 2017’de New York’ta görüşmüş dönemin Cumhurbaşkanı Andrej Kiska ile uzlaşıp Smer iktidarı için liderliğini feda edip istifa ediyor.

Esasında Fico, ABD patentli STK endüstrisinin hedefinden hiç çıkmıyor. 1990’larda NED kanalıyla ‘demokratikleşme’ doktrinasyonu için onca çabalar harcanmış, 11 STK’dan oluşan anti-komünist Sivil Kampanya 98 (OK’98) bugünleri şekillendirmişken, inatçı sosyal demokrat lideri bir türlü ekarte edemiyorlar.

Fico ve SMER iktidarı nisan başındaki cumhurbaşkanlığı seçimiyle daha da sağlamlaşmıştı. 2019’da ABD elçiliği ve STK’ların desteğiyle ‘kötülüğe karşı dur’ sloganıyla seçilmiş, kimilerinin ‘Soroscu Barbie’ diye andığı ‘İlerlemeci’ Zuzana Çaputova’nın yerine Fico’nun ‘müttefiki’ Peter Pelegrini seçilmişti.

Fico ve SMER suikast girişimi öncesinde ülkede ‘Yabancı Nüfuzunun Şeffaflığı’ yasası için kolları sıvamıştı. Hazırlanan tasarıda yıllık geliri 50 bin euro’nun üzerinde kuruluşların finansman kaynaklarını beyan etmeleri yer alıyor. Yasa tasarısı hala parlamentodan çıkmış değil. Ancak AB yetkilileri derhal ‘örgütlenme özgürlüğü ve AB hukuku ile uyumsuz’ diye buyurdu.

Neoliberal medyanın sorularına ‘aptallar’, ‘kalleşler’ diye yanıt vermişliği de var. 2021’de gazetecileri “Soros’un su kaynatan yozlaşmış domuz çetesi” diye tanımlamışlığı da… Son dönemde yine Slovak kamu televizyonu ve radyosunu dönüştürme hamlesi ‘liberal özgürlüklere’ aykırı bulunduğundan kitlesel protestolar örgütlenmişti.

Fico yine Kovid-19 krizinde ‘big pharma’ diye anılan dev ilaç şirketlerini ihya eden aşılar ve tedavi için sunulan ilaçları sorgulamaktan çekinmedi. Ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla dayatılan anlaşmaya itiraz bayrağı açtı.

Yine Fico da partisi de Amerikan patentli wokeizmi ve 12 yaşında hormonları ‘zıplayan’ çocuklara yönelik cinsiyet ideolojisini benimsemediği için ‘sosyal muhafazakarlıkla’ itham ediliyor.

Avrupa Komisyonu’nun Orta Doğu ve Afrika’dan sığınmacılarla ekonomik göçmenleri AB ülkeleri arasında pay etme planına “Ben başbakan olduğum sürece, Slovak topraklarında zorunlu kota uygulanmayacaktır” diyerek reddetti.

Dış politikada jeopolitik çok kutupluluk Fico’nun öteden beri mayasında; Irak işgalini ‘haksız ve yanlış’ diye eleştirip 2007’de Slovak askerlerini Irak’tan çeken o. Gürcistan’ı 2008’de Rusya’yı kışkırtmakla itham eden de… Yugoslavya’nın imhası sürecinde de Kosova’nın Sırbistan’dan koparılmasına itiraz etmişti. 2014 darbesi Ukrayna iç savaşını tetiklediğinde 2015’de Rusya’yı ziyaret edip yaptırımların kaldırılması çağrısı yapmıştı.

Kuşağının dramını yansıtan Fico açık sözlülükle AB ve ABD politikalarını eleştirmekten geri durmadığı gibi Brüksel’in ideolojik yansıması da olmadı. Kendi dünya görüşünü yansıtan duruşu, politikaları, neoliberal Batı’nın distopyasıyla kan uyuşmazlığı taşıyor.

Fico, 15 günlük tedavinin ardından 31 Mayıs’ta nihayet Bratislava’daki hastaneye nakledilebildi. Tamamen iyileştikten sonra siyasetteki varlığı ve yaşadığı travma ile ne yapacağı bilinmiyor.

AB komiseri Oliver Varhelyi’nin 23 Mayıs’ta STK’lara gelir kaynaklarını belirtme kuralı getiren yasa nedeniyle ‘Fico suikastını’ örnek göstererek ‘aynı kaderi paylaşabileceği’ tehdidi savurduğu Gürcistan, iktidardaki merkez solcu Gürcü Rüyası ve lideri Irakli Kobakhidze de sonraki yazıya…

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English