Bizi Takip Edin

Görüş

Amerika’nın Avrupa’sı, neoliberal model; Slovakya ve Gürcistan

Avatar photo

Yayınlanma

‘Slovak Aslanı’ ve silahlı pasifist tetikçisi

ABD Başkanı Joe Biden’ın Nazi Almanyası’na karşı savaşta Normandiya çıkarmasının 80’inci yıldönümünde Fransa’yı ziyaret etmesi, pek çok ironiyi barındırıyor. İddiaya göre, kendisine Nazi işbirlikçisi banderacıları yüceltmeyi devlet ideolojisi kılmış eski Ukrayna’nın komedyen lideri Zelenskiy de eşlik edecek. Görev süresi dolmuş ve seçim de yapılmamışken, ABD hemen öncesinde Zelenskiy’nin ‘meşruiyetini’ ilan ederek ‘temsili demokrasi’ anlayışını sergiledi.

Biden, geçenlerde Nazilere karşı savaşta 27 milyon insanını kaybetmiş Sovyetler Birliği’nin rolünü anmadan, ‘dünyayı ABD’nin kurtardığını’ iddia etmişti. Salt geçkin yaşından ötürü değil. Biden, şahsi ve kamusal kişiliğiyle, Hollywood tarih anlatısının öncülüğünde tesis edilmiş ‘Avrupa’daki gerçeküstü’ durumu yankılıyor.

Biden; iktidarının sonuna gelirken en büyük silahı ‘değerler’ vurgulu askeri örgüt NATO’yu genişletmek; Rusya Federasyonu’na karşı Avrupa’yı birleştirmek. Ne ki, NATO 35 sene önce bileğini büktüğü Sovyetler’in mirasçısıyla baş edemiyor. Rusya’nın devasa kaynaklarını yutabilecek şekilde parçalamanın mümkün olmaması neoliberal projenin en büyük zaafı. Etno-faşizm kullanılarak Rusya’ya açılan savaş, bumerang gibi dönüp İkinci Dünya Savaşı sonrasının ‘barış projesi’ diye sunulan ‘AB projesini’ vuruyor. ‘Neoliberal özgürlük’ temasının giderek siyaseten ‘illiberal tahakkümün’ tüm görünümlerini barındırır olması, bir bakıma hakikaten şaşırtıcı.

Olgular dağ gibi birikti ama son dönemde ‘AB projesinin’ iki çarpıcı örneği, ‘neoliberal modelin’ felsefi, kavramsal ve pratik siyasi uygulamaları bakımından adeta göze batıyor: Slovakya ve Gürcistan.

Her ikisi de eski Sovyet ve Doğu Bloku’nun üyesi olan, 20’inci yüzyılın real-sosyalist deneyimden geçmiş ülkeler. Her ikisi de özellikle genç kesimin neoliberal doktrinasyondan geçtiği toplumlar.  Ekonomik-demokratik hak mücadelesi örgütleyen sınıfsal temel dayalı eski usül Demokratik Kitle Örgütleri’nin gömüldüğü dünyada, ortaklaştıkları önemli bir husus; sözde ‘kar amacı taşımayan’ ABD patentli Sivil Toplum Kuruluşları endüstrisi. Malum artık bir ülkede meşruiyeti seçimlere dayalı ‘temsili demokrasi’ bulunması, kamusallık, yöneticilerin siyasi çizgileri, ekonomi-politikaları ancak STK’ların hassasiyetleriyle paralelse anlamlı görülüyor. Zelenskiy’i ‘meşru’ bulanların Slovakya ile Gürcistan’daki homurtuları ibretlik.

Slovakya, 2004’de neoliberal AB nizamına eklemlenmiş bir ülkeyken, pandemi ve ardından Ukrayna savaşının etkisiyle geçmişte başarılara imza atmış ‘eski usül’ sosyal demokrat lideri yeniden iktidara getirdi.

İronik olarak AB neoliberal yayılmacılığının ‘aday stütüsüne’ yeni mazhar olmuş Kafkasya ülkesi Gürcistan’ın ise hevesi kursağında kaldı. Tiflis’te de ‘merkezci sosyal demokrat’ bir iktidar var. Ve benimsediği ‘şeffaf Avrupa değerlerinin’ tokadını yemenin şaşkınlığı içinde.

Bu ilk yazıda Slovakya’ya bakacağız.

‘SLOVAK ASLANI’NI VURAN SİLAHLI PASİFİST LİBERAL

Slovakya’nın ‘eski usül’ solcu Başbakanı Robert Fico (Fitso diye okunuyor) 15 Mayıs’ta güpegündüz bir suikast girişiminin hedefi oldu. Bir kısım Batı liderinin ‘gönülsüz ve klişe’ kınamaları ve ‘sağlık dileklerinin’ ardından mevzu birkaç günde kapatıldı. Oysa Avrupa’nın göbeğinde uzun yıllar sonra ilk kez bir başbakanın canına kast edildi.

Fico, başkent Bratislava’nın 180 kilometre kuzeydoğusundaki eski kömür madeni kasabası Handlova’da halkla buluşması sırasında vuruldu. Karnından iki, omuzundan bir kurşun yarası alan 59 yaşındaki ‘Slovak aslanı’ lakaplı lider, ağır yaralanmasına rağmen hayatta kaldı. 5 milyon nüfuslu Slovakya’daki suikast depremi kolektif Batı’nın turnusol kağıdı oldu.

Fico’yu vuran 71 yaşında Juraj Cintula hemen yakalandı. Kişiliği birkaç gün tartışıldı. Neoliberal modelin her tür ucube tezahürünü barındırıyor: Slovak edebiyat klübü Duha’nın (Gökkuşağı) kurucusu, Yazarlar Derneği üyesi. ‘Hnutie proti nasiliu’ – şiddet karşıtı hareketin kurucularından, silah ruhsatı sahibi pasifist. Ve NATO ve AB yanlısı muhalefet partisi İlerici Slovakya’nın (PS) destekçisi.

24 Nisan’da yerel medyada ‘Yaşasın Ukrayna’ diye bağıranlar arasında görüntülenmiş. Suikast girişimi sonrası kendisini ‘Rus yanlısı paramiliter grup arasında’ gösteren sahte bir fotoğraf üretilip yayıldı. 2 milyon görüntülenme sonrası kaldırıldı. Facebook sayfası da derhal silinmiş. 1980’lerde anti-komünist eylemler ve yabancı bağlantılar nedeniyle Çekoslovak güvenliği tarafından izlendiği ise Batı’da hiç anılmadı.

Cintula cinayete teşebbüsle suçlanıyor, 25 hapis cezası isteniyor. Tipik bir ‘suikastçıya’ benzemeyen bu yaşlı adam medyada ‘yalnız kurt’ diye anıldı. Sorgusunda Fico’nun ‘Ukrayna savaşına karşı çıkması ve AB’ye ihanet etmesinin’ eylemini tetiklediğini söylemiş.

Batı’nın neoliberal medyası, kendisine adeta ‘kol kanat gerdi’. Şair ve yazar geçmişi anılarak insani yanı ve ‘motivasyonunun haklılığı’ öne çıkarıldı. BBC, Fico’nun önceki merkez sağ hükümete karşı ‘asi ve çirkin gösterilerde elinde megafonla öfkeli kalabalıkları kışkırtan’ öncü rolünü anımsattı. Skynews yorumcusu, onu ‘Rusya yardakçısı’ diye niteleyip ‘Slovakya mutsuz ülke’ diye buyurdu. The Guardian, ‘ilerici kültüre sahip, daha zengin ve eğitimli nüfus’ ile ‘muhafazakar taşra’ arasındaki bölünmeyi kışkırtmak için Fico’nun ‘çok çalıştığı’ temasını işledi. Daily Mail ‘Putin’in saldırıdan faydalanacağına dair korkular artarken, yardımcısının ağır yaralı başbakanın silahlı saldırıdan sağ çıkacağında ısrar ettiğini’ yazdı!

ESKİ USÜL SOSYAL DEMOKRAT

Fico’nun en büyük günahı ‘eski usül’ sosyal demokrat olması. Gayet iyi tanınan bir siyasi. SMER (Yön) partisiyle 2006-2010, 2012-2018 yıllarında da başbakandı; sadece ikincisinde partisinin tek başına iktidarı mümkün oldu, kalanı koalisyonlarla şekillendi. Arada başbakanlık görevini alıp kuramadığı hükümetler var.

En son Eylül 2023’te; Batı’nın Ukrayna vekalet savaşının en münasebetsiz anlarında Smer sandıktan birinci parti çıkınca üçüncü kez koalisyon kurdu. ABD ve AB’yi çok rahatsız etti. Uğradığı saldırıyı yaratılan toksik ortamdan ayrı düşünmek zor.

Fico, son seçim kampanyasında ‘Ukrayna Projesi’nin Slovakya, Avrupa ve özellikle emekçi sınıflara verdiği zararı öne çıkarmıştı. Gerçekten savaşın ekonomik faturası Slovakya için ağırdı. GSYİH büyüme revizyonu yüzde 5’ten 2.3’e düştü, sanayi üretimi ve ana imalat sanayi olan otomotiv sektörü büyük darbe yedi. Enerji fiyatları ülkeyi vurdu. Rusya nükleer yakıtı en önemli ihtiyaçken, AB var olmayan alternatifler dayattı. Pandemiyle başa çıkmaya çalışırken, AB militarizminin Slovakya’ya faturası yüksek kamu borcu altında kemer sıkmak oldu.

Fico’nun halkı için siyasi çözümler üretmek zorunda olduğu bu tablo neoliberal elitlerin ‘ideallerine’ uymuyor. O yüzden onu ‘Rusçuluk’ ve ‘popülist milliyetçilik’ ile etiketlediler. Oysa Slovakya’nın geleneksel enerji ortağı Rusya ile etkileşimi ekonomik ilişkilerin ötesinde değil.

Anketlere bakılırsa, Slovak halkının yüzde 40’ı Ukrayna’daki vekalet savaşından ötürü Moskova’yı sorumlu tutuyor, ama yüzde 69’u Batı’nın Rusya’yı kışkırttığını düşünüyor. Yüzde 50’si ABD’yi ‘ulusal güvenliğe’ tehdit görüyor ve yüzde 66’sı da ABD’nin savaştan kazançlı çıktığı görüşünde. NATO üyeliğine destek son bir yılda yüzde 72’den yüzde 58’e düşmüş görünüyor.

Fico başbakan olur olmaz Kiev’e silah tedarikini durdurduğunu duyurdu. “Putin’e diz çöktüreceğiniz yanılsamasıyla yüz binlerce Ukrayna askerini anlamsızca ölüme göndermekten vazgeçin” dedi. “Ukrayna’daki savaş 2014’te Ukraynalı Naziler ve faşistler Donbass ve Lugansk’ta Rusları öldürmeye başladığında başladı” diye anımsattı. Kiev’in ABD’nin mutlak kontrolü altında olduğunu söyledi. Müzakere ve barış isteyip Avrupa liderlerinin savaş yanlısı tutumundan yakındı. Ukrayna’nın NATO üyeliğini açıkça veto edeceğini söyledi. Rusya’ya yaptırımları ‘Slovak ekonomisine tehdit’ diye niteledi. Ve tabii “Çekoslovakya’nın kurtuluşunda faşizme karşı mücadelede Kızıl Ordu’nun, eski SSCB’nin fedakarlıklarına saygı duyuyoruz” sözleri tarihi unutmak yanlısı Avrupa elitlerini rahatsız etti.

Ancak mevzu salt Ukrayna değil. Fico ve partisi SMER; kimlik siyaseti yerine halkın geçimine odaklı. Hakkında yazılan makalelerde -özellikle 2012’de tek başına iktidar olduğunda- hiç anılmayan ekonomi-politikaları şöyle özetlenebilir:

“Asgari ücreti yükseltti, arttan oranlı gelir vergisini uygulamaya koydu, iş kanununda taşeronlaşmayı önleyici, işten çıkarmaları işveren için daha pahalı kılan tedbirler aldı, öğrenciler ile emekliler için ücretsiz tren taşımacılığı getirdi, ilaç ve kitaplara düşük KDV uyguladı, özel sağlık sigortası şirketlerinin sınırsız karlarına set çekmeye çalıştı, hala tahkimde davaları var. Fico mortgage oranlarını yükselten bankacıların ‘açgözlülüğünün’ yarattığı ‘saatli bombayı’ eleştirerek banka karlarını vergilendirerek ipotekleri sübvanse etmekten söz ediyordu.”

Nev-i şahsına münhasır bir kişilik olduğu açık. Fico, 1986’da genç bir hukukçu olarak Komünist Parti’ye katılmışken, Varşova Paktı’nın tepesine çöktüğü kuşaktan. 1989 sonrası Amerikan Dışişleri gezilerine katılmış, 1990’larda Strasbourg’da AİHM’de görev yapmış. Smer’i ‘üçüncü yol’ olarak 1999’da kurduğunda sosyal demokrasinin günümüz neoliberalizminin alaycı oyuncağına döneceği aklına gelmemiş olsa gerek. Dolayısıyla ‘sol popülist’ diye aşağılananlardan.

Sağı-solu meçhul Wikipedia kuşağı için o ve partisi ‘sol-kanat ulusalcı’ etiketi taşıyor. Neoliberal alemde hakkında kanıtları meçhul ‘yolsuzluklar’ ve bağlantılara dair tonlarca karmaşık malzeme var.

Dobra bir siyasetçi. Örneğin 2010 seçimi öncesi SMER güçlü pozisyondayken, seçim bağışlarına dair sahte ses kaydı ile sıkıştırılınca “Siz alçaksınız diye oraya gidip size bir tokat mı atayım? Yaptığınız duyulmamış bir şey. Her gün başbakanın üzerinde mastürbasyon yapıyorsunuz” yanıtını veriyor.

İkinci başbakanlık döneminin, 2018’de bir araştırmacı gazeteci ve nişanlısına düzenlenen mafya suikastının Smer ile ilişkilendirilen bir işadamı üzerinden bitirilmesi manidar. Fico’nun suikastı çözmek için görev gücü kurması işe yaramıyor, neoliberal medyanın halkta infiali körükleyen tutumu eşliğinde köşeye sıkıştırılıyor. Fico George Soros’la Eylül 2017’de New York’ta görüşmüş dönemin Cumhurbaşkanı Andrej Kiska ile uzlaşıp Smer iktidarı için liderliğini feda edip istifa ediyor.

Esasında Fico, ABD patentli STK endüstrisinin hedefinden hiç çıkmıyor. 1990’larda NED kanalıyla ‘demokratikleşme’ doktrinasyonu için onca çabalar harcanmış, 11 STK’dan oluşan anti-komünist Sivil Kampanya 98 (OK’98) bugünleri şekillendirmişken, inatçı sosyal demokrat lideri bir türlü ekarte edemiyorlar.

Fico ve SMER iktidarı nisan başındaki cumhurbaşkanlığı seçimiyle daha da sağlamlaşmıştı. 2019’da ABD elçiliği ve STK’ların desteğiyle ‘kötülüğe karşı dur’ sloganıyla seçilmiş, kimilerinin ‘Soroscu Barbie’ diye andığı ‘İlerlemeci’ Zuzana Çaputova’nın yerine Fico’nun ‘müttefiki’ Peter Pelegrini seçilmişti.

Fico ve SMER suikast girişimi öncesinde ülkede ‘Yabancı Nüfuzunun Şeffaflığı’ yasası için kolları sıvamıştı. Hazırlanan tasarıda yıllık geliri 50 bin euro’nun üzerinde kuruluşların finansman kaynaklarını beyan etmeleri yer alıyor. Yasa tasarısı hala parlamentodan çıkmış değil. Ancak AB yetkilileri derhal ‘örgütlenme özgürlüğü ve AB hukuku ile uyumsuz’ diye buyurdu.

Neoliberal medyanın sorularına ‘aptallar’, ‘kalleşler’ diye yanıt vermişliği de var. 2021’de gazetecileri “Soros’un su kaynatan yozlaşmış domuz çetesi” diye tanımlamışlığı da… Son dönemde yine Slovak kamu televizyonu ve radyosunu dönüştürme hamlesi ‘liberal özgürlüklere’ aykırı bulunduğundan kitlesel protestolar örgütlenmişti.

Fico yine Kovid-19 krizinde ‘big pharma’ diye anılan dev ilaç şirketlerini ihya eden aşılar ve tedavi için sunulan ilaçları sorgulamaktan çekinmedi. Ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla dayatılan anlaşmaya itiraz bayrağı açtı.

Yine Fico da partisi de Amerikan patentli wokeizmi ve 12 yaşında hormonları ‘zıplayan’ çocuklara yönelik cinsiyet ideolojisini benimsemediği için ‘sosyal muhafazakarlıkla’ itham ediliyor.

Avrupa Komisyonu’nun Orta Doğu ve Afrika’dan sığınmacılarla ekonomik göçmenleri AB ülkeleri arasında pay etme planına “Ben başbakan olduğum sürece, Slovak topraklarında zorunlu kota uygulanmayacaktır” diyerek reddetti.

Dış politikada jeopolitik çok kutupluluk Fico’nun öteden beri mayasında; Irak işgalini ‘haksız ve yanlış’ diye eleştirip 2007’de Slovak askerlerini Irak’tan çeken o. Gürcistan’ı 2008’de Rusya’yı kışkırtmakla itham eden de… Yugoslavya’nın imhası sürecinde de Kosova’nın Sırbistan’dan koparılmasına itiraz etmişti. 2014 darbesi Ukrayna iç savaşını tetiklediğinde 2015’de Rusya’yı ziyaret edip yaptırımların kaldırılması çağrısı yapmıştı.

Kuşağının dramını yansıtan Fico açık sözlülükle AB ve ABD politikalarını eleştirmekten geri durmadığı gibi Brüksel’in ideolojik yansıması da olmadı. Kendi dünya görüşünü yansıtan duruşu, politikaları, neoliberal Batı’nın distopyasıyla kan uyuşmazlığı taşıyor.

Fico, 15 günlük tedavinin ardından 31 Mayıs’ta nihayet Bratislava’daki hastaneye nakledilebildi. Tamamen iyileştikten sonra siyasetteki varlığı ve yaşadığı travma ile ne yapacağı bilinmiyor.

AB komiseri Oliver Varhelyi’nin 23 Mayıs’ta STK’lara gelir kaynaklarını belirtme kuralı getiren yasa nedeniyle ‘Fico suikastını’ örnek göstererek ‘aynı kaderi paylaşabileceği’ tehdidi savurduğu Gürcistan, iktidardaki merkez solcu Gürcü Rüyası ve lideri Irakli Kobakhidze de sonraki yazıya…

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English