Bizi Takip Edin

Görüş

Amerika’nın Avrupa’sı, neoliberal model; Slovakya ve Gürcistan

Avatar photo

Yayınlanma

‘Slovak Aslanı’ ve silahlı pasifist tetikçisi

ABD Başkanı Joe Biden’ın Nazi Almanyası’na karşı savaşta Normandiya çıkarmasının 80’inci yıldönümünde Fransa’yı ziyaret etmesi, pek çok ironiyi barındırıyor. İddiaya göre, kendisine Nazi işbirlikçisi banderacıları yüceltmeyi devlet ideolojisi kılmış eski Ukrayna’nın komedyen lideri Zelenskiy de eşlik edecek. Görev süresi dolmuş ve seçim de yapılmamışken, ABD hemen öncesinde Zelenskiy’nin ‘meşruiyetini’ ilan ederek ‘temsili demokrasi’ anlayışını sergiledi.

Biden, geçenlerde Nazilere karşı savaşta 27 milyon insanını kaybetmiş Sovyetler Birliği’nin rolünü anmadan, ‘dünyayı ABD’nin kurtardığını’ iddia etmişti. Salt geçkin yaşından ötürü değil. Biden, şahsi ve kamusal kişiliğiyle, Hollywood tarih anlatısının öncülüğünde tesis edilmiş ‘Avrupa’daki gerçeküstü’ durumu yankılıyor.

Biden; iktidarının sonuna gelirken en büyük silahı ‘değerler’ vurgulu askeri örgüt NATO’yu genişletmek; Rusya Federasyonu’na karşı Avrupa’yı birleştirmek. Ne ki, NATO 35 sene önce bileğini büktüğü Sovyetler’in mirasçısıyla baş edemiyor. Rusya’nın devasa kaynaklarını yutabilecek şekilde parçalamanın mümkün olmaması neoliberal projenin en büyük zaafı. Etno-faşizm kullanılarak Rusya’ya açılan savaş, bumerang gibi dönüp İkinci Dünya Savaşı sonrasının ‘barış projesi’ diye sunulan ‘AB projesini’ vuruyor. ‘Neoliberal özgürlük’ temasının giderek siyaseten ‘illiberal tahakkümün’ tüm görünümlerini barındırır olması, bir bakıma hakikaten şaşırtıcı.

Olgular dağ gibi birikti ama son dönemde ‘AB projesinin’ iki çarpıcı örneği, ‘neoliberal modelin’ felsefi, kavramsal ve pratik siyasi uygulamaları bakımından adeta göze batıyor: Slovakya ve Gürcistan.

Her ikisi de eski Sovyet ve Doğu Bloku’nun üyesi olan, 20’inci yüzyılın real-sosyalist deneyimden geçmiş ülkeler. Her ikisi de özellikle genç kesimin neoliberal doktrinasyondan geçtiği toplumlar.  Ekonomik-demokratik hak mücadelesi örgütleyen sınıfsal temel dayalı eski usül Demokratik Kitle Örgütleri’nin gömüldüğü dünyada, ortaklaştıkları önemli bir husus; sözde ‘kar amacı taşımayan’ ABD patentli Sivil Toplum Kuruluşları endüstrisi. Malum artık bir ülkede meşruiyeti seçimlere dayalı ‘temsili demokrasi’ bulunması, kamusallık, yöneticilerin siyasi çizgileri, ekonomi-politikaları ancak STK’ların hassasiyetleriyle paralelse anlamlı görülüyor. Zelenskiy’i ‘meşru’ bulanların Slovakya ile Gürcistan’daki homurtuları ibretlik.

Slovakya, 2004’de neoliberal AB nizamına eklemlenmiş bir ülkeyken, pandemi ve ardından Ukrayna savaşının etkisiyle geçmişte başarılara imza atmış ‘eski usül’ sosyal demokrat lideri yeniden iktidara getirdi.

İronik olarak AB neoliberal yayılmacılığının ‘aday stütüsüne’ yeni mazhar olmuş Kafkasya ülkesi Gürcistan’ın ise hevesi kursağında kaldı. Tiflis’te de ‘merkezci sosyal demokrat’ bir iktidar var. Ve benimsediği ‘şeffaf Avrupa değerlerinin’ tokadını yemenin şaşkınlığı içinde.

Bu ilk yazıda Slovakya’ya bakacağız.

‘SLOVAK ASLANI’NI VURAN SİLAHLI PASİFİST LİBERAL

Slovakya’nın ‘eski usül’ solcu Başbakanı Robert Fico (Fitso diye okunuyor) 15 Mayıs’ta güpegündüz bir suikast girişiminin hedefi oldu. Bir kısım Batı liderinin ‘gönülsüz ve klişe’ kınamaları ve ‘sağlık dileklerinin’ ardından mevzu birkaç günde kapatıldı. Oysa Avrupa’nın göbeğinde uzun yıllar sonra ilk kez bir başbakanın canına kast edildi.

Fico, başkent Bratislava’nın 180 kilometre kuzeydoğusundaki eski kömür madeni kasabası Handlova’da halkla buluşması sırasında vuruldu. Karnından iki, omuzundan bir kurşun yarası alan 59 yaşındaki ‘Slovak aslanı’ lakaplı lider, ağır yaralanmasına rağmen hayatta kaldı. 5 milyon nüfuslu Slovakya’daki suikast depremi kolektif Batı’nın turnusol kağıdı oldu.

Fico’yu vuran 71 yaşında Juraj Cintula hemen yakalandı. Kişiliği birkaç gün tartışıldı. Neoliberal modelin her tür ucube tezahürünü barındırıyor: Slovak edebiyat klübü Duha’nın (Gökkuşağı) kurucusu, Yazarlar Derneği üyesi. ‘Hnutie proti nasiliu’ – şiddet karşıtı hareketin kurucularından, silah ruhsatı sahibi pasifist. Ve NATO ve AB yanlısı muhalefet partisi İlerici Slovakya’nın (PS) destekçisi.

24 Nisan’da yerel medyada ‘Yaşasın Ukrayna’ diye bağıranlar arasında görüntülenmiş. Suikast girişimi sonrası kendisini ‘Rus yanlısı paramiliter grup arasında’ gösteren sahte bir fotoğraf üretilip yayıldı. 2 milyon görüntülenme sonrası kaldırıldı. Facebook sayfası da derhal silinmiş. 1980’lerde anti-komünist eylemler ve yabancı bağlantılar nedeniyle Çekoslovak güvenliği tarafından izlendiği ise Batı’da hiç anılmadı.

Cintula cinayete teşebbüsle suçlanıyor, 25 hapis cezası isteniyor. Tipik bir ‘suikastçıya’ benzemeyen bu yaşlı adam medyada ‘yalnız kurt’ diye anıldı. Sorgusunda Fico’nun ‘Ukrayna savaşına karşı çıkması ve AB’ye ihanet etmesinin’ eylemini tetiklediğini söylemiş.

Batı’nın neoliberal medyası, kendisine adeta ‘kol kanat gerdi’. Şair ve yazar geçmişi anılarak insani yanı ve ‘motivasyonunun haklılığı’ öne çıkarıldı. BBC, Fico’nun önceki merkez sağ hükümete karşı ‘asi ve çirkin gösterilerde elinde megafonla öfkeli kalabalıkları kışkırtan’ öncü rolünü anımsattı. Skynews yorumcusu, onu ‘Rusya yardakçısı’ diye niteleyip ‘Slovakya mutsuz ülke’ diye buyurdu. The Guardian, ‘ilerici kültüre sahip, daha zengin ve eğitimli nüfus’ ile ‘muhafazakar taşra’ arasındaki bölünmeyi kışkırtmak için Fico’nun ‘çok çalıştığı’ temasını işledi. Daily Mail ‘Putin’in saldırıdan faydalanacağına dair korkular artarken, yardımcısının ağır yaralı başbakanın silahlı saldırıdan sağ çıkacağında ısrar ettiğini’ yazdı!

ESKİ USÜL SOSYAL DEMOKRAT

Fico’nun en büyük günahı ‘eski usül’ sosyal demokrat olması. Gayet iyi tanınan bir siyasi. SMER (Yön) partisiyle 2006-2010, 2012-2018 yıllarında da başbakandı; sadece ikincisinde partisinin tek başına iktidarı mümkün oldu, kalanı koalisyonlarla şekillendi. Arada başbakanlık görevini alıp kuramadığı hükümetler var.

En son Eylül 2023’te; Batı’nın Ukrayna vekalet savaşının en münasebetsiz anlarında Smer sandıktan birinci parti çıkınca üçüncü kez koalisyon kurdu. ABD ve AB’yi çok rahatsız etti. Uğradığı saldırıyı yaratılan toksik ortamdan ayrı düşünmek zor.

Fico, son seçim kampanyasında ‘Ukrayna Projesi’nin Slovakya, Avrupa ve özellikle emekçi sınıflara verdiği zararı öne çıkarmıştı. Gerçekten savaşın ekonomik faturası Slovakya için ağırdı. GSYİH büyüme revizyonu yüzde 5’ten 2.3’e düştü, sanayi üretimi ve ana imalat sanayi olan otomotiv sektörü büyük darbe yedi. Enerji fiyatları ülkeyi vurdu. Rusya nükleer yakıtı en önemli ihtiyaçken, AB var olmayan alternatifler dayattı. Pandemiyle başa çıkmaya çalışırken, AB militarizminin Slovakya’ya faturası yüksek kamu borcu altında kemer sıkmak oldu.

Fico’nun halkı için siyasi çözümler üretmek zorunda olduğu bu tablo neoliberal elitlerin ‘ideallerine’ uymuyor. O yüzden onu ‘Rusçuluk’ ve ‘popülist milliyetçilik’ ile etiketlediler. Oysa Slovakya’nın geleneksel enerji ortağı Rusya ile etkileşimi ekonomik ilişkilerin ötesinde değil.

Anketlere bakılırsa, Slovak halkının yüzde 40’ı Ukrayna’daki vekalet savaşından ötürü Moskova’yı sorumlu tutuyor, ama yüzde 69’u Batı’nın Rusya’yı kışkırttığını düşünüyor. Yüzde 50’si ABD’yi ‘ulusal güvenliğe’ tehdit görüyor ve yüzde 66’sı da ABD’nin savaştan kazançlı çıktığı görüşünde. NATO üyeliğine destek son bir yılda yüzde 72’den yüzde 58’e düşmüş görünüyor.

Fico başbakan olur olmaz Kiev’e silah tedarikini durdurduğunu duyurdu. “Putin’e diz çöktüreceğiniz yanılsamasıyla yüz binlerce Ukrayna askerini anlamsızca ölüme göndermekten vazgeçin” dedi. “Ukrayna’daki savaş 2014’te Ukraynalı Naziler ve faşistler Donbass ve Lugansk’ta Rusları öldürmeye başladığında başladı” diye anımsattı. Kiev’in ABD’nin mutlak kontrolü altında olduğunu söyledi. Müzakere ve barış isteyip Avrupa liderlerinin savaş yanlısı tutumundan yakındı. Ukrayna’nın NATO üyeliğini açıkça veto edeceğini söyledi. Rusya’ya yaptırımları ‘Slovak ekonomisine tehdit’ diye niteledi. Ve tabii “Çekoslovakya’nın kurtuluşunda faşizme karşı mücadelede Kızıl Ordu’nun, eski SSCB’nin fedakarlıklarına saygı duyuyoruz” sözleri tarihi unutmak yanlısı Avrupa elitlerini rahatsız etti.

Ancak mevzu salt Ukrayna değil. Fico ve partisi SMER; kimlik siyaseti yerine halkın geçimine odaklı. Hakkında yazılan makalelerde -özellikle 2012’de tek başına iktidar olduğunda- hiç anılmayan ekonomi-politikaları şöyle özetlenebilir:

“Asgari ücreti yükseltti, arttan oranlı gelir vergisini uygulamaya koydu, iş kanununda taşeronlaşmayı önleyici, işten çıkarmaları işveren için daha pahalı kılan tedbirler aldı, öğrenciler ile emekliler için ücretsiz tren taşımacılığı getirdi, ilaç ve kitaplara düşük KDV uyguladı, özel sağlık sigortası şirketlerinin sınırsız karlarına set çekmeye çalıştı, hala tahkimde davaları var. Fico mortgage oranlarını yükselten bankacıların ‘açgözlülüğünün’ yarattığı ‘saatli bombayı’ eleştirerek banka karlarını vergilendirerek ipotekleri sübvanse etmekten söz ediyordu.”

Nev-i şahsına münhasır bir kişilik olduğu açık. Fico, 1986’da genç bir hukukçu olarak Komünist Parti’ye katılmışken, Varşova Paktı’nın tepesine çöktüğü kuşaktan. 1989 sonrası Amerikan Dışişleri gezilerine katılmış, 1990’larda Strasbourg’da AİHM’de görev yapmış. Smer’i ‘üçüncü yol’ olarak 1999’da kurduğunda sosyal demokrasinin günümüz neoliberalizminin alaycı oyuncağına döneceği aklına gelmemiş olsa gerek. Dolayısıyla ‘sol popülist’ diye aşağılananlardan.

Sağı-solu meçhul Wikipedia kuşağı için o ve partisi ‘sol-kanat ulusalcı’ etiketi taşıyor. Neoliberal alemde hakkında kanıtları meçhul ‘yolsuzluklar’ ve bağlantılara dair tonlarca karmaşık malzeme var.

Dobra bir siyasetçi. Örneğin 2010 seçimi öncesi SMER güçlü pozisyondayken, seçim bağışlarına dair sahte ses kaydı ile sıkıştırılınca “Siz alçaksınız diye oraya gidip size bir tokat mı atayım? Yaptığınız duyulmamış bir şey. Her gün başbakanın üzerinde mastürbasyon yapıyorsunuz” yanıtını veriyor.

İkinci başbakanlık döneminin, 2018’de bir araştırmacı gazeteci ve nişanlısına düzenlenen mafya suikastının Smer ile ilişkilendirilen bir işadamı üzerinden bitirilmesi manidar. Fico’nun suikastı çözmek için görev gücü kurması işe yaramıyor, neoliberal medyanın halkta infiali körükleyen tutumu eşliğinde köşeye sıkıştırılıyor. Fico George Soros’la Eylül 2017’de New York’ta görüşmüş dönemin Cumhurbaşkanı Andrej Kiska ile uzlaşıp Smer iktidarı için liderliğini feda edip istifa ediyor.

Esasında Fico, ABD patentli STK endüstrisinin hedefinden hiç çıkmıyor. 1990’larda NED kanalıyla ‘demokratikleşme’ doktrinasyonu için onca çabalar harcanmış, 11 STK’dan oluşan anti-komünist Sivil Kampanya 98 (OK’98) bugünleri şekillendirmişken, inatçı sosyal demokrat lideri bir türlü ekarte edemiyorlar.

Fico ve SMER iktidarı nisan başındaki cumhurbaşkanlığı seçimiyle daha da sağlamlaşmıştı. 2019’da ABD elçiliği ve STK’ların desteğiyle ‘kötülüğe karşı dur’ sloganıyla seçilmiş, kimilerinin ‘Soroscu Barbie’ diye andığı ‘İlerlemeci’ Zuzana Çaputova’nın yerine Fico’nun ‘müttefiki’ Peter Pelegrini seçilmişti.

Fico ve SMER suikast girişimi öncesinde ülkede ‘Yabancı Nüfuzunun Şeffaflığı’ yasası için kolları sıvamıştı. Hazırlanan tasarıda yıllık geliri 50 bin euro’nun üzerinde kuruluşların finansman kaynaklarını beyan etmeleri yer alıyor. Yasa tasarısı hala parlamentodan çıkmış değil. Ancak AB yetkilileri derhal ‘örgütlenme özgürlüğü ve AB hukuku ile uyumsuz’ diye buyurdu.

Neoliberal medyanın sorularına ‘aptallar’, ‘kalleşler’ diye yanıt vermişliği de var. 2021’de gazetecileri “Soros’un su kaynatan yozlaşmış domuz çetesi” diye tanımlamışlığı da… Son dönemde yine Slovak kamu televizyonu ve radyosunu dönüştürme hamlesi ‘liberal özgürlüklere’ aykırı bulunduğundan kitlesel protestolar örgütlenmişti.

Fico yine Kovid-19 krizinde ‘big pharma’ diye anılan dev ilaç şirketlerini ihya eden aşılar ve tedavi için sunulan ilaçları sorgulamaktan çekinmedi. Ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla dayatılan anlaşmaya itiraz bayrağı açtı.

Yine Fico da partisi de Amerikan patentli wokeizmi ve 12 yaşında hormonları ‘zıplayan’ çocuklara yönelik cinsiyet ideolojisini benimsemediği için ‘sosyal muhafazakarlıkla’ itham ediliyor.

Avrupa Komisyonu’nun Orta Doğu ve Afrika’dan sığınmacılarla ekonomik göçmenleri AB ülkeleri arasında pay etme planına “Ben başbakan olduğum sürece, Slovak topraklarında zorunlu kota uygulanmayacaktır” diyerek reddetti.

Dış politikada jeopolitik çok kutupluluk Fico’nun öteden beri mayasında; Irak işgalini ‘haksız ve yanlış’ diye eleştirip 2007’de Slovak askerlerini Irak’tan çeken o. Gürcistan’ı 2008’de Rusya’yı kışkırtmakla itham eden de… Yugoslavya’nın imhası sürecinde de Kosova’nın Sırbistan’dan koparılmasına itiraz etmişti. 2014 darbesi Ukrayna iç savaşını tetiklediğinde 2015’de Rusya’yı ziyaret edip yaptırımların kaldırılması çağrısı yapmıştı.

Kuşağının dramını yansıtan Fico açık sözlülükle AB ve ABD politikalarını eleştirmekten geri durmadığı gibi Brüksel’in ideolojik yansıması da olmadı. Kendi dünya görüşünü yansıtan duruşu, politikaları, neoliberal Batı’nın distopyasıyla kan uyuşmazlığı taşıyor.

Fico, 15 günlük tedavinin ardından 31 Mayıs’ta nihayet Bratislava’daki hastaneye nakledilebildi. Tamamen iyileştikten sonra siyasetteki varlığı ve yaşadığı travma ile ne yapacağı bilinmiyor.

AB komiseri Oliver Varhelyi’nin 23 Mayıs’ta STK’lara gelir kaynaklarını belirtme kuralı getiren yasa nedeniyle ‘Fico suikastını’ örnek göstererek ‘aynı kaderi paylaşabileceği’ tehdidi savurduğu Gürcistan, iktidardaki merkez solcu Gürcü Rüyası ve lideri Irakli Kobakhidze de sonraki yazıya…

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English