Görüş
Fidan ziyareti Türkiye-Çin ilişkilerinde yeni bir kapı açacak mı?
Doç. Dr. Yang Chen
Şanghay Üniversitesi, Türkiye Araştırmaları Merkezi İcra Direktörü
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, aynı zamanda ÇKP Merkez Komitesi Siyasi Büro üyesi olan Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin daveti üzerine 3-5 Haziran 2024 tarihleri arasında Çin’e resmi bir ziyarette bulundu. Bu, Çin-Türkiye ikili ilişkilerinin geliştirilmesi açısından çok önemli ve anlamlı bir ziyaret.
Benim bakış açıma göre bu ziyaretin bazı arka planları var. Türkiye için Mart 2024’te yapılan yerel seçimler hükümet ve halk için büyük bir sürprizle sonuçlandı ve muhalefetin kazanmasının nedenlerinden biri de ekonomik sorunlar. Çin ise son birkaç yılda birçok Arap ülkesi ile ilişkilerini güncelledi. Bununla birlikte, bazı nedenlerden dolayı, Çin ve Türkiye’nin diplomatik gündemlerinde hala üst sıralarda yer almayan stratejik bir işbirliği ilişkisi meselesi var. Ayrıca, dünya sistemik bir krize tanıklık ediyor. Rusya-Ukrayna çatışması ve Filistin-İsrail çatışması herhangi bir ateşkes belirtisi göstermediği gibi giderek şiddetlenmekte ve uzun süreli bir savaşa, mevzi savaşına ve yıpratma savaşına dönüşmektedir. Bu bağlamda, yükselen ve gelişmekte olan bir ülke olarak Çin ve Türkiye birçok ortak çıkarı paylaşmaktadır ve krizi çözmek için birlikte çalışmalıdır.
- Bu ziyaret önemli bir sembolik öneme sahiptir
Bakan Hakan Fidan’ın ziyareti, Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin geçen yıl Türkiye’ye yaptığı ziyarete iade-i ziyaret, Türkiye’nin yeni dışişleri bakanı olarak Çin’e yaptığı ilk ziyaretti. Ayrıca son 12 yılda Çin’de Sincan’ı ziyaret eden en üst düzey Türk yetkili oldu. Şubat 2019’da Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın Çin’in Sincan politikasına yönelik eleştirileri hala hatırlanıyorsa, bu ziyaret iki ülkenin bu konuda yeni bir fikir birliğine vardığını gösteriyor ve bu da iki ülke arasındaki stratejik karşılıklı güveni artırmaya yardımcı oluyor. Buna ek olarak, Türkiye temel çıkar konularında Çin’i desteklemektedir. Örneğin yapılan açıklamalara göre, Türkiye tek Çin politikasını desteklemektedir; Türkiye topraklarında herhangi bir gücün Çin’in egemenliğine ve güvenliğine zarar verecek eylemlerde bulunmasına izin vermeyecektir; Çin’in gelişiminin dünyaya fayda sağlayacağına inanarak, Batı’nın bu gelişimi kontrol altına alma çabalarını takip etmemektedir.
- Bu ziyaret Çin ve Türkiye ilişkilerini birçok alanda geliştirecektir
Özellikle ekonomi açısından, iki ülkenin ticaret açıkları ve ticaret açıklarının temel nedenlerine ilişkin farklı anlayışları olmasına rağmen, bu iki ülkenin ekonomik işbirliğini artırmasına engel değildir. Örneğin Çin, Türkiye’nin Çin’e tarım ürünleri ve meyve ihracatını artıracak, Türkiye’nin markalarının Çin’deki etkisini artırmak için daha fazla Türk üreticinin Çin İthalat Fuarı ve diğer fuarlara katılmasını memnuniyetle karşılayacak, Türkiye’de daha fazla doğrudan yatırımı teşvik edecek ve turizm işbirliğini teşvik edecektir. Daha da önemlisi, Rusya-Ukrayna çatışması bağlamında Orta Koridor’un önemi daha da ön plana çıkmaktadır. Gelecekte iki taraf Orta Koridor ile Kuşak ve Yol Girişimi arasındaki stratejik uyumu daha da güçlendirmeli ve işbirliği için daha fazla alan ve potansiyel bulmalıdır.
- İki ülke çok sayıda uluslararası konuda görüş birliği içindedir
Örneğin, Rusya-Ukrayna ihtilafı konusunda, süreç ne kadar zor olursa olsun, hem Çin hem de Türkiye arabuluculuk konusunda büyük çaba sarf etmiştir. Çin her zaman barış için çalışma ve görüşmeleri objektif ve tarafsız bir şekilde kolaylaştırma pozisyonuna bağlı kalmıştır. Türkiye de Çin ile benzer görüşleri paylaşıyor. Türkiye’nin bu konudaki önerilerinin Rusya tarafından bir ölçüde kabul edildiğine dair bazı haberler gördüm. 29 Mart 2024 tarihinde Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Rusya’nın Ukrayna konusunda diyaloğa girmeye istekli olduğunu, ancak Kiev tarafından önerilen barış planını veya Rusya’nın katılımı olmadan barış zirvesini dikkate almayacağını, ancak Türkiye tarafından önerilen “İstanbul Barış Girişimi”ni dikkate alacağını ve Türkiye’nin de Başkan Putin’in Türkiye ziyaretine hazırlandığını söyledi. Filistin-İsrail çatışması konusunda iki ülke derhal ateşkes sağlanmasını, insani yardımların arttırılmasını, Filistin sorununa iki devletli bir çözüm bulunmasını ve Filistin içinde iç uzlaşının desteklenmesini savunuyor. Çin ve Türkiye’nin bu sıcak meseleye ilişkin adalet sesleri uluslararası toplum tarafından duyuldu.
- Türkiye’nin de bu ziyaretle ilgili bazı talepleri olduğunu görüyorum
Bunlardan biri, Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’nin BRICS Grubu’na katılmayı bir alternatif olarak değerlendirebileceğini söylemesi. Rus tarafı bunu açıkça memnuniyetle karşıladı. Çin’e gelince, Dışişleri Bakanı Wang Yi 10-11 Haziran 2024 tarihlerinde yapılacak BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısına katılacak ve bu konuyu görüşmek üzere Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile tekrar bir araya gelecek. Bir diğer konu da Hakan Fidan’ın Çin’in Irak tarafından önerilen Kalkınma Yolu projesine katılabileceğine dair umudunu dile getirmiş olması. Elbette bu projenin güzergâh üzerindeki ülkeler için iç istikrar, Orta Doğu’nun güvenlik riski, bazı Büyük Güçlerin dış müdahaleleri gibi bazı riskleri bulunmaktadır, ancak Çin bu projenin imkân ve potansiyelini, özellikle de bu projenin Kuşak ve Yol Girişimi ile koordinasyonunu da değerlendirecektir.
- Türk yetkililerinin bazı açıklamaları olumsuz çağrışım yarattı
Türk yetkilileri tarafından yapılan bazı açıklamaların çok tuhaf olduğunu görüyorum, bu da Çinlileri Türkiye’nin samimiyeti konusunda şüpheye düşürüyor.
Örneğin, Türkiye Dışişleri Bakanı Urumçi ve Kaşgar’ı İslam-Türk şehirleri olarak adlandırdı. Bu ifade çok garip, çünkü biz Çinliler hiçbir zaman Çin şehirlerini tanımlamak için İslami, Türki, Hristiyan, Budist gibi kelimeleri kullanmayız, bu da Çinliler arasında birçok olumsuz çağrışımı tetiklemiştir. Bir başka örnek olarak, Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Çin ziyareti vesilesiyle, Türk donanmasına ait bir Yavuz fırkateyni Tayvan Boğazı’nı geçerek Doğu Çin Denizi’ne girmiş ve PLA 052D füze destroyerinin takip ve izleme yapmasına neden olmuştur. Türkiye’nin donanma fırkateyninin bu hareketinin Çin’in temel çıkarlarını ihlal ettiği açıktır.
Son not
Özetle, bu ziyaret iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır, ancak iki taraf arasında stratejik karşılıklı güvenin tesis edilmesi bir gecede gerçekleşmemektedir. İki eski Çin atasözünün de dediği gibi, “Dokuz ayaklı bir platform dünyanın temelinden başlar ve bin millik bir yolculuk tek bir adımla başlar”. Bu, tüm başarılı işlerin sıfırdan, küçük şeylerden başlaması ve hızı biraz yavaş olsa bile kademeli olarak ilerlemesi gerektiği anlamına gelir. Bir diğer örnek söz de şu; “bir kişinin ne söylediğini dinleyin ve ne yaptığını gözlemleyin”. Bu, bir kişinin sadece söylediklerini dinlemek için değil, aynı zamanda eylemlerinin sözleriyle uyuşup uyuşmadığını gözlemlemek için de doğru ve akılcı bir yoldur. Geçtiğimiz on yılda Çin ve Türkiye ilişkilerinin en büyük özelliklerinden biri “iki adım ileri bir adım geri” olmuştur. Bu ziyaretin, her iki tarafın da birbirlerinin temel çıkarlarına gerçekten saygı göstermesi ve ikili ilişkilerin pratik eylemlerle daha yüksek bir seviyeye taşınması için bir fırsat teşkil etmesi umulmaktadır.
Görüş
Savaş Sonrası Gazze: Soykırımın Yaraları ile Siyasi Dönüşüm İmkânları Arasında
Savaşların geride bıraktığı en tehlikeli miras, sadece maddi yıkım ya da kurbanların sayısı değildir; asıl tehlike, yerleşik değerleri silme ve tüm kavram ve davranış sistemlerini yeniden şekillendirme gücüdür. Normalde kuşaklar sürecek değişimler, bir savaşın birkaç ayında gerçekleşebilir. Bu durum sıradan savaşlar için bile geçerliyken, Gazze’de Filistin halkına uygulanan soykırım niteliğindeki savaşta, işgalin amacı yalnızca taşları yıkmak değil, Filistin insanını yeniden inşa etmekti: değerlerini, ilişkilerini ve hayatta kalma anlayışını…
Sözde “insani yardım” politikaları, bu stratejinin en çarpıcı örneği oldu. Yardım ile aşağılamayı birleştiren, görünüşte insancıl ama aslında toplumsal mühendisliğe dayalı bir araç hâline geldi. Filistinlileri, birbirleri pahasına hayatta kalma denklemine sokarak toplumu içeriden çözmeyi ve mücadelenin yönünü işgale karşı direnişten, iç rekabete dönüştürmeyi hedefliyordu. Ancak bu girişimler, Filistin toplumunun direnci ve derin kolektif bilinciyle her defasında duvara çarptı. Filistin toplumu, felakete rağmen değerlerini korudu. İsrail’in şiddeti ne kadar vahşi olursa olsun, Filistinli aileyi —toplumsal dayanışmanın çekirdeğini— yıkmayı başaramadı; Filistin davasının haklılığına ve özgürlük ile kendi kaderini tayin hakkına olan derin inancı kökünden söküp atamadı.
Böylece çatışma, çözümü olmayan bir denkleme dönüştü: mutlak maddi üstünlüğe karşı, adalet, onur ve direnme iradesine dayalı mutlak ahlaki üstünlük. Bugün, eşi görülmemiş bu soykırımın ardından, işgalci yeniden Filistinlilerin ayağa kalkmasını engellemeye çalışıyor. Bunu, iç bölünmeleri körükleyerek ve toplumsal-siyasi mayınlar döşeyerek yapıyor. Washington ise, savaş suçlusu Netanyahu’ya Trump’ın ateşkes planıyla geçici bir çıkış yolu sundu. Bu plan, sorunu çözmekten çok krizi yönetmeye yönelik bir girişim görünümünde; savaşı bitiriyor ama çatışmanın özünü görmezden geliyor ve uluslararası hukuk temelinde gerçekçi bir çözüm yaklaşımından yoksun.
Bu çerçevede, özellikle Hamas’ın başını çektiği Filistinli aktörlerin yeni döneme uyum sağlama kapasitesi hakkında ciddi sorular ortaya çıkıyor. Yıkıcı bir savaşın ardından ağır insani ve siyasi bedeller ödeyen hareket, artık “varoluşsal direniş” mantığından daha esnek ve pragmatik bir siyasi yaklaşıma geçmek zorunda.
Uyum yeteneği üç temel faktöre bağlı olacaktır:
Ulusal rolünü yeniden tanımlamak: Silahlı direniş hareketinden, birleşik bir ulusal sistemin etkin bir siyasi bileşenine dönüşmek.
Arap ve İslam dünyasıyla yapıcı ilişki kurmak: Hamas’ın ateşkes planını kabul etmesi, Arap ve İslam çevrelerinde olumlu karşılandı. Bu da, hareketin bölgesel yaklaşıma kademeli olarak entegre olmasının önünü açtı.
Örgütsel gücü toplum çıkarlarından ayırmak: Yeniden imar ve normal yaşamı parti veya hizip çıkarlarının üstünde tutmak.
Eğer Hamas, ortaklığa ve tamamlayıcılığa dayalı kapsayıcı bir ulusal proje çerçevesinde rolünü yeniden tanımlayabilir; fiili iktidar konumundan çıkıp Filistin siyasal sisteminin yeniden inşasında ortak bir aktör hâline gelebilirse, o zaman ulusal sahnede dengeyi yeniden kurma ve Filistin siyasetinde yeni bir dönemi şekillendirme fırsatını yakalayabilir.
Ancak hareketin uzlaşma ve ortaklık yönündeki söylemleri, somut adımlara dönüşmedikçe sembolik kalacaktır. Bu dönüşüm gerçekleşmezse, yakında şekillenecek bölgesel ve uluslararası düzenlemeler Hamas’ı ya tamamen dışlayacak ya da en azından dikkate almayacaktır. Bunun bedeli ise Gazze’nin ve Filistin davasının geleceği olacaktır. Filistinlilerin elindeki tek kart olan uluslararası ivme ve bölgesel iş birliği kaybolacak; bu da İsrail’in savaş hedeflerinin tamamlanmasının önünü açacaktır.
Bu hedefler, soykırımın yeniden başlatılması veya başka yollarla —örneğin iç çatışmaların körüklenmesiyle— Filistinlilerin zorla göç ettirilmesi şeklinde olabilir. Böylece İsrail, suçlarının sorumluluğundan kurtulacak; bazı ülkeler ise göç planlarına hukuki yükümlülük olmaksızın ortak olabilecektir. Diğer bir hedef olarak öne sürülen “radikalleşmeden arındırma” ise aslında ulusal kimliğin silinmesi anlamına gelmektedir. Gazze, her halükârda, İsrail’in güvenlik ve askerî denetimi altında kalacaktır — aksi iddialar ne olursa olsun.
Bu nedenle savaş sonrası ilk ulusal görev, Gazze’nin derin yaralarını akılla ve sorumlulukla sarmak; toplumsal bölünme ve ahlaki-siyasi sapmalara karşı bağışıklığı güçlendirmektir. Bu da ancak toplumsal güvenliği ve ulusal dokunun bütünlüğünü kalkınmanın temeline koyan kapsayıcı bir ulusal proje ile mümkündür. Hakların kazanılması uğruna verilen her mücadele, eğer toplumun dağılması pahasına yürütülüyorsa, kendi anlamını kaybeder.
Trump’ın sözde barış planı ve savaşın ortaya çıkardığı yeni siyasal dinamikler ışığında, Gazze ve Filistin davasının geleceği için dört ana rota öne çıkmaktadır:
Yönetsel ve siyasi rota: Gazze’nin, Arap ve uluslararası destekli bir Filistin komitesi tarafından geçici olarak yönetileceği bir geçiş dönemi. Bu süreç, gerçek bir ulusal birlik olmadan kırılgan kalacaktır.
Ulusal Filistin rotası: Siyasi meşruiyetin yeniden inşası ve kurumların birleştirilmesi; Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kapsayıcı temsil çerçevesi olarak itibarının iadesi ve genel seçimlere zemin hazırlayan yeni bir ulusal sözleşmenin oluşturulması.
Arap ve bölgesel rota: Savaşın dayattığı Arap-İslam uzlaşısından yararlanarak, Gazze için sürdürülebilir siyasi ve ekonomik destek sağlayacak bir bölgesel koruma kalkanı oluşturmak. Ancak bu uzlaşıyı zayıflatma veya bölgesel rekabetlere çekme girişimlerine karşı dikkatli olunmalıdır.
Uluslararası ve hukuki rota: Küresel kamuoyundaki Filistin yanlısı dönüşümü kullanarak Filistin devletinin tanınması sürecini yeniden canlandırmak ve toprak, halk ve temsilde birlik esasına dayalı bir çözüm için baskı kurmak.
Bugün Gazze bir yol ayrımında duruyor: Ya dış aktörlerin “yeniden inşa” bahanesiyle yöneteceği örtülü bir uluslararası vesayet sahasına dönüşecek, ya da birlik, vatandaşlık ve katılım ilkelerine dayalı yeni bir ulusal meşruiyetin inşa platformu hâline gelecek. Her iki durumda da Gazze’nin geleceği, özellikle Hamas ve Filistin Yönetimi’nin bölünme mantığını aşma; direniş ile siyaset, silah ile devlet, otorite ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlama kapasitesine bağlı olacaktır.
Filistin davası, tüm silme girişimlerine rağmen ne ahlaki özünü ne de tarihsel meşruiyetini kaybetmiştir. Gazze’de yaşananlar, Filistin varlığının sonu değil; bu halkın acıyı bilince, trajediyi yeniden doğuşa dönüştürme yeteneğinin yeni bir sınavıdır. İşgal, ölüm araçlarına sahip olabilir; ama Filistinliler — defalarca kanıtladıkları gibi — hâlâ iradeye ve hayatı yeniden kurma gücüne sahiptir.
Bu nedenle, önümüzdeki dönem Filistin ulusal projesinin yeniden tanımlanmasına adanmalıdır: saldırılara bir tepki olarak değil, adalet, birlik ve insan onuruna dayalı bağımsız Filistin devletinin inşası için kurucu bir vizyon olarak.
Görüş
Neofaşist olsa hadi neyse de bu klasik Latin Amerika faşisti!
Nobel Barış Ödülünün tarihine şöyle bir göz atan herkes, bu ödülün ABD Devlet Başkanı Donald Trump’a verilmesinin pek de şaşırtıcı olmayacağını rahatlıkla düşünebilirdi. Değil mi ki bu ödül, Vietnam Savaşı sırasında sadece Vietnam’da değil, Kamboçya ve Laos’ta da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan vahşi saldırıların emrini veren Henry Kissinger’a verilmişti, öyleyse herkese verilebilirdi. Öyle de oldu!..
Nobel Barış Ödülü, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu eski Irgun teröristi İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Myanmar’daki Rohingya azınlığına karşı katliamlardan sorumlu tutulan Aung San Suu Kyi gibi siyasetçilere verilmesinde bir beis görülmedi. ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında, Afganistan’a büyük bir askerî harekât başlatmanın arifesinde bir dizi insansız hava aracı suikastı başlatırken ödülü aldı. Şimdilerde biraz daha tabana yayıldı, artık emperyalizmin saldırgan baş aktörlerinin yanı sıra onların işbirlikçilerine de layık görülüyor!
Bu kez kuklacı ödülü kuklasına kaptırdı
Bu kez belki Trump biraz hayal kırıklığına uğramıştır, ancak herhalde Güney Amerika’daki bir kuklasına giden ödül, en azından onu biraz rahatlatır. Zira Amerikalı söz yazarı ve matematikçi Tom Lehrer’in 1973’te söylediği gibi, “Henry Kissinger Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde siyasî hiciv modası geçmiş olduysa”, Machado’ya verilen ödül bu trajikomik hikâyeye tüy dikmiş oldu.
Oysaki, dinamitin de mucidi olan İsveçli Alfred Nobel’in vasiyeti doğrultusunda kurulan ve ilk kez 1901 yılında verilen Nobel Ödülleri, dünyanın en saygın ödülleri arasında görülüyordu. Nobel Barış Ödülü, 1901-2024 yılları arasında 111 kişi ve 31 kuruluş olmak üzere toplam 142 kişiye 105 kez verildi. 28 kuruluş Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü; Uluslararası Kızılhaç Komitesi üç kez, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ise iki kez ödüle layık görüldü. Ancak biraz önce verdiğim örneklerde olduğu gibi katliamcılara da bu ödülün veriliyor olması, Nobel ödüllerinin saygınlığını ciddi biçimde sarsıyor.
Barış Komitesinin gerekçesi kararı kadar utanç verici!
Bu yıl olduğu gibi, utanç verici kararın gerekçesi de evlere şenlik! Ancak Nobel Barış Komitesinin utanç denen duyguyla uzaktan yakından ilgisi yok. Nobel Barış Komitesi Başkanı Jørgen Watne Frydnes, ödülün Venezuelalı muhalif siyasetçi Maria Corina Machado’ya verilmesi kararıyla ilgili gerekçelerini, “Demokrasi kalıcı barışın ön koşuludur, ancak demokrasinin gerilediği bir dünyada yaşıyoruz. Giderek daha fazla otoriter rejim normlara meydan okuyor ve şiddete yöneliyor” sözleriyle açıkladı.
Ödülü alan Machado ise büyük bir sürprizle şoke olmuş gibi, “Aman Tanrım, söyleyecek söz bulamıyorum. Ben sadece bir kişiyim. Bunu kesinlikle hak etmiyorum” diye mütevazı bir üslupla sözlerine başlamış ve bu ödülün ‘bütün bir toplumun başarısı’ olduğunu ilave etmiş. Yaklaşık 20 yıldır Venezuela’daki Bolivarcı iktidarları devirmekle uğraşan bu aşırı sağcı siyasî figürün X paylaşımı ise hayli ilgi çekici: “Tüm Venezuelalıların mücadelesinin bu şekilde takdir edilmesi, görevimizi tamamlamak için bize büyük bir güç veriyor: Özgürlüğü kazanmak. Zaferin eşiğindeyiz ve bugün, her zamankinden daha fazla, özgürlük ve demokrasiye ulaşmak için başlıca müttefiklerimiz olarak Başkan Trump’a, Amerika Birleşik Devletleri halkına, Latin Amerika halklarına ve dünyanın demokratik uluslarına güveniyoruz”. Dikkatinizi çekmiştir, sanki bir iç savaş komutanı gibi konuşuyor ve müttefiklerine iltifatlar yağdırıyor. 1970’li yıllardaki Orta ve Güney Amerika’daki CIA destekli faşist çete liderleri de benzer demeçler vermişti. Bol ‘özgürlük ve demokrasi’ tiradlarıyla…
‘Karanlığın ortasında demokrasi ateşini canlı tutan kadına’ bakın!
Machado, geçen yıl NPR’nin ‘All Things Considered’ programına verdiği demeçte, “Venezuela halkına güveniyorum ve mücadelemizin sonucunun Venezuela’nın kurtuluşu olacağından hiç şüphem yok. Maduro tamamen izole olmuş durumda, her zamankinden daha zayıf. Halkımız benim yanlarında olduğumu bilmek istiyor ve bilmeye ihtiyaç duyuyor” diye konuşmuştu.
Norveç Nobel Komitesi, Machado’yu ‘barışın cesur ve kararlı bir savunucusu… büyüyen karanlığın ortasında demokrasinin ateşini canlı tutan bir kadın’ olarak tanımladı ya, yapay zekâ dedektörü ZeroGPT, bu saçmalıkların ve açıklamanın geri kalanının çoğunun ChatGPT’den kopyalanıp yapıştırıldığı sonucuna vardı! Bir woke kültür masalını iyi analiz etmiş!
Kontrgerillalar kadar ‘özgürlükçü’ bir bakışı var
‘Demokrasiye barışçıl geçiş mücadelesinin kahramanı’, ABD’nin ülkesine yönelik askerî saldırganlığını desteklemekle kalmıyor, kışkırtmak için elinden geleni de yapıyor. Washington’ın müdahalesine karşı çıkan herkesin bastırılmasına yönelik planlarda Washington ile doğrudan işbirliği içinde olmaktan hiç de rahatsız değil.
New York Times’da yer alan bir haber şöyle: “Güç kullanımını destekleyen grubun başında Maria Corina Machado var. Bayan Machado’nun danışmanlarından Pedro Urruchurtu, Trump yönetimiyle koordinasyon halinde olduğunu ve Bay Maduro’nun devrilmesinden sonraki ilk 100 saat için bir planı olduğunu belirtti. Bu planın uluslararası müttefiklerin, özellikle de ABD’nin katılımını içerdiğini söyledi”. 1973’te Şili’deki ve 1976’da Arjantin’deki darbeleri hatırlayın, ne kadar kökü dışarıda ve kanlı olacağını tahmin etmek zor değil.

Avrupalı liderlerin ‘demokrasi kahramanı’
Machado’nun bu ödülü alması, Avrupalı liderleri de pek sevindirmiş görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Machado’yu bir ‘özgürlük savaşçısı’ ilan etti. Machado, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Arjantinli Milei gibi isimlerin yanı sıra, faşist İspanyol partisi VOX’un öncülüğünü yaptığı ‘Madrid Forum’ tüzüğünün imzacılarından biri ve Almanya’daki AfD ile birlikte en yakın müttefikleri arasında sayıyor. Avrupalı liderlerin en azından sağcılarıyla arası oldukça iyi.
Üzücü ama tutuklu yargılanan, kendisi de bir siyasî darbeye maruz kalmış İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu da bir tebrik mesajı yayımladı. “Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Maria Corina Machado’yu en içten duygularımla kutluyorum. Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin bu onurlu başarısı, sadece Latin Amerika için değil, otoriter rejimlerin gölgesinde yaşayan tüm halklar için ilham vericidir. Diktatörlüklerin, baskıların ve hukuksuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, halkların iradesini savunan cesur liderler, insanlığın ortak geleceği için umut kaynağıdır. Bugün Maria Corina Machado’nun ödülle taçlandırılan mücadelesi, yarının özgür ve demokratik toplumlarının teminatıdır”. Üzücü değil mi? Bir kez daha CHP’nin dış politika vizyonu konusunda genel başkan yardımcılığı makamını gözden geçirmesi gerektiğinin bir göstergesi olsa gerek bu!
Neredeyse ABD’ye ülkesini işgal etmesi için yalvaracak
Oysaki şöyle bir Machado’nun demeçlerine baksaydılar, nasıl bir kötülük yumağı olduğunu anlayabilirdiler. Yakın zamanda Fox News’e çıkarak Karayipler’deki devam eden ABD askeri yığınağını ve Maduro’ya bağlı olduğu iddia edilen kartellerle çalıştıkları iddia edilen balıkçıların delil olmaksızın yargısız infaz edilmesini destekledi. “Venezuela’nın yaşadığı trajediyi ele aldıkları için Başkan Trump ve yönetime ne kadar minnettar olduğumuzu söylemek istiyorum. Maduro, Venezuela’yı ABD’nin ulusal güvenliği ve bölgenin istikrarı için en büyük tehdit haline getirdi” deyiverdi. “Hadi lütfen askerî operasyon yap ülkeme” diye yalvaracak neredeyse!..
Bildiğiniz üzere, Washington, Venezuela açıklarında bir donanma filosu, çok sayıda savaş uçağı ve 4 bin 500 denizci ve asker topladı. ABD Donanması’na bağlı savaş gemileri en az beş küçük gemiyi batırarak en az 21 sivili öldürdü. ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik ilk askeri operasyonu değil bu. Grenada ve Panama işgallerini hatırlayın! Domuzlar Körfezi rezaletini unutmayın. O operasyonda bilfiil yer alan Kübalı vatan hainlerini de!… Machado da onlar gibi bir şey, tek farkı ülkeyi terk etmeyecek kadar cesur ve gözü kara biri olması.
Komploların her biri bir başarısızlık öyküsü
Machado’nun nasıl bir siyasî görüşü olduğuna dair bazı ipuçları verdikten sonra gelelim siyasi kariyerine… Machado, Venezuela muhalefetinde sembolik bir figürdü, ancak onun geçmişi, takipçilerini defalarca hayal kırıklığına uğratan bir dizi başarısız darbe girişimiyle dolu. 2002’den 2024’e kadar, Venezuela’nın Bolivarcı hükûmetlerini darbeyle devirme girişimleri, yabancı güçler ve radikal kesimlerle kurduğu ittifaklara rağmen başarısız oldu. Bu arada hemen belirteyim, özellikle Nicolás Maduro’nun iktidarı sol popülist ve başarısızlıklarla dolu… Ancak alternatif eğer böyle bir işbirlikçi faşistse sütten çıkmış ak kaşık sayılmalı!
Machado’nun işbirlikçilik ve halk düşmanlığıyla dolu CV’sinin ilk bölümünde, Nisan 2002’de, Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı darbeyi destekleyen belge olan Carmona Kararnamesi’ni imzalaması yer alıyor. Bu kararname, demokratik kurumları ortadan kaldırmaya çalışmasının yanı sıra, fiili bir hükûmet kurmayı amaçlayan darbe kesimlerine olan bağlılıklarını da yansıtıyordu. Bu darbe başarısız olmuş ve Chávez 48 saatten kısa bir sürede yeniden iktidara gelmişti.
Súmate’yı fonlayanlara bak, nasıl bir STK olduğunu anla
Machado yeminli bir sol düşmanı olduğundan hiç pes etmedi, zaten arkasında kapı gibi ABD vardı. Temmuz 2002’de Alejandro Plaz ile birlikte, ABD çıkarlarıyla bağlantılı kuruluşlar olan Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy-NED), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (United States Agency for International Development-USAID) ve Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic-NDI) gibi kuruluşlardan fon alan Súmate adlı sivil toplum örgütünü kurdu. Bu üç kuruluşu nerede darbe, seçim yolsuzluğu ya da ‘turuncu devrim’ varsa orada görürsünüz! Súmate, Ulusal Seçim Konseyi’ne yönelik mücadeleye odaklandı ve hükûmeti ekonomik bunalım yoluyla devirme girişimi olan petrol grevini destekleyen medya kampanyalarında önemli bir rol üstlendi. Ancak bu strateji de başarısız oldu.
Referandumda halk yolunu kesti
2004 yılında Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı bir geri çağırma referandumu için Súmate aracılığıyla imza toplama sürecini koordine eden de Machado’ydu. Ancak referandum gerçekleştiğinde, Venezuela halkı Chávez’in yetkilerini onaylayarak Bolivarcı rejime bir kez daha destek verdi.
Kendisini klasik bir Latin Amerikan faşisti olarak Washington’a yeterince kanıtlamıştı artık. 2005 yılında dönemin ABD Başkanı George Walker Bush tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı ve devlet başkanı muamelesi gördü. Ancak bu seremoni de iç siyasetteki etkisini güçlendirmek için yetersiz kalacaktı.
Ancak hakkını vermek lazım, hiç yılmak bilmiyordu Machado! 2011 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı için Demokratik Birlik Yuvarlak Masasının (Mesa de la Unidad Democrática-MUD) ön seçimlerine katıldı. Medya imajına rağmen, oyların yalnızca yüzde 3.7’sini alabildi. Ön seçimlerdeki bu başarısızlık, siyasî kariyerine bir darbe daha indirdi. Kendi seçmenleriyle bile bağ kuramıyordu!
‘La Salida’ darbesinin mimarlarından biriydi
2012’de Ulusal Meclis oturumunda, medyanın ilgisini çekmek amacıyla Chávez’i hırsızlıkla suçladı. Bu da tutmadı. Yenildikçe daha saldırganlaşıyor ve ülkeyi iç savaşa sürükleyecek komplolar kurmaya yöneliyordu. Kariyerinin en karanlık dönemlerinden biri, 2014 yılında, Başkan Nicolás Maduro’yu sokak şiddetiyle devirmeyi amaçlayan ‘La Salida’ planının başlıca destekçilerinden biri olduğu dönemde yaşandı. Bu çağrı, Machado ve müttefikleri tarafından desteklenen şiddet yüklü eylemler sonucunda 43 Venezuelalının ölümüne neden olan bir dizi sokak çatışmasını tetikledi. Şiddet eylemleriyle hükûmet değişikliği yapma girişimi Venezuela’de yeterince destek bulmadı ve Machado milletvekilliğinden ihraç edildi ve siyaset yapması yasaklandı.
Bolivya’daki darbeye canı gönülden destek
Güney Amerika’da faşist siyaset sınırötesi bir özelliğe sahiptir. Kendi ülkesinde darbe yapamayanlar, başka ülkelerdeki faşistlere destek verir. Çoğunlukla da Washington’dan aldıkları emirlerle… Machado, 2019’da yine bir Bolivarcı olan Bolivya’da Devlet Başkanı Evo Morales’i deviren darbeyi destekledi.
Machado 2023’te muhalefetin ön seçimlerine katıldı. Súmate tarafından yönetilen bu süreçte, resmi bir rapor sunulmadan kazanan ilan edildi ve bu durum muhalefet kesimlerinde bile güvensizlik yarattı. Bu, seçim süreçlerini kendi lehine manipüle etme girişiminin bir başka örneğiydi ve destekçileri için daha fazla hayal kırıklığına yol açtı.
En son kozunu 2024’te oynadı, yine başaramadı
Bir darbe girişimi için daha kolları sıvadı. Nicolás Maduro’nun yeniden seçildiği cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından 29 Temmuz 2024’te yaşandı. Machado, demokrasiyi her zamanki gibi reddederek sonuçları görmezden geldi ve şiddete dönüşen protestoları destekledi. Maduro’nun teşvik ettiği ayaklanmalarda en az 25 kişi öldü ve çok sayıda kamu kurumu ateşe verildi. Kaos ve şiddet yoluyla bir darbe girişiminde bulunma girişimi bir kez daha etkisiz hale getirildi ve eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşemeyen Machado, yeraltına çekildi. Büyük olasılıkla Maduro yandaşları buldukları yerde onu yok edecekler.
Siyonizmin destekçisi, Netanyahu hayranı
Böyle bir siyasetçinin dış politikadaki yaklaşımının saldırgan, gerici, din istismarcılarına ve ırkçılara açık destek vermek olması şaşırtıcı değil tabii… Machado’nun en sevdiği liderlerden biri de doğal olarak Benyamin Netanyahu, daha doğrusu siyonistlere aşık bir siyasetçi. Likud Partisinin fanı ve Gazze işgaline de açık destek veriyor. Bu sebeple Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR), Nobel Komitesi’nin bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü Venezuela muhalefet lideri Machado’ya verme kararını sert bir dille kınadı. CAIR’in açıklaması şöyle: “Machado, İsrail’in ırkçı Likud Partisi’nin açık sözlü bir destekçisidir ve bu yılın başlarında, aralarında Geert Wilders ve Marine Le Pen’in de bulunduğu Avrupalı faşistlerin katıldığı bir konferansta, 1500’lerde İspanya’daki müslümanlara ve Yahudilere uygulanan etnik temizliğe atıfta bulunarak açıkça yeni bir ‘Reconquista’ çağrısında bulunmuştu”.
Dünyadaki eğilimleri anlamak açısından Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü bir gösterge… Avrupa’da sosyal demokratların ve Yeşiller’in savaş kırşkırtıcısı, NATO’nun şahin kanadının destekçisi olduğu bir dönemde, Venezuela’da da bir darbeci faşist ‘barış elçisi’ olmuş çok mu!
Görüş
Ateşkes anlaşması: Savaşın sonu ve dönüşümün başlangıcı
ABD Başkanı Donald Trump tarafından sunulan plan çerçevesinde gerçekleştirilen Gazze’deki ateşkes anlaşması, Filistin-İsrail çatışmasının seyrinde belirleyici bir dönüm noktasını temsil ediyor.
Bu anlaşma sadece iki yıllık yıkım ve kan dökülmesine son vermekle kalmıyor, aynı zamanda Gazze’nin, Hamas’ın ve genel olarak Filistin meselesinin geleceğini yeniden tanımlayabilecek yeni bir siyasi dönemin kapılarını açıyor.
Önceki girişimlerden farklı olarak Trump’ın planı, savaşı sonlandırmayı ve yeni bir siyasi ufuk açmayı hedefleyen açık bir Arap ve İslam desteğiyle birlikte, geniş uluslararası ve bölgesel bir ivmeyle ortaya çıktı.
Ancak planın özü, gerçek bir barış anlaşmasından ziyade, krizi yönetmeye ve dondurmaya yönelik kırılgan bir denge politikası üzerine kurulu. Bu denge, siyasi kontrolü Washington ve Tel Aviv’in elinde tutarken, insani baskıyı kısmen hafifletmeyi amaçlıyor.
Planın başlangıcından itibaren birçok gözlemci, bunu iki devletli çözümün uygulanmasına ilişkin New York Konferansı’nı baypas etme girişimi ve Filistin Devleti’ni tanıyan ülkelerin artan dalgasını dizginleme çabası olarak değerlendirdi. Bu anlamda, ABD’nin amacı çatışmayı çözmek değil, onu yeni koşullar altında yeniden yapılandırmaktı.
Buna rağmen, Filistin tarafının ateşkesi kabul etmesi, özellikle Hamas’ın karara katılması, Gazze’nin çöküşünü önlemek ve daha geniş bir siyasi sürecin kapısını aralamak açısından pragmatik ve gerekli bir adım olarak görülüyor. İki yıllık yıkıcı savaşın ardından, siyasi arenaya geçişin artık taktiksel bir tercih değil ulusal bir zorunluluk olduğu açıkça ortaya çıktı.
Bu yeni tutum, Hamas’ın Arap ve İslam dünyasındaki imajını da güçlendirdi. Hareketin kararı, yenilgi değil, siyasi sorumluluk üstlenme isteği olarak değerlendirildi. Bu da Hamas’ın Filistin ulusal sistemine yeni temeller üzerinde dâhil edilmesi yönündeki tartışmaları yeniden canlandırdı.
Fakat Hamas’ın geleceği, savaş sonrası dönemdeki rolünü yeniden tanımlama; silahlı direnişten, birlikte yönetilen Filistin siyasal sistemine katkı sağlayan bir aktöre dönüşebilme kapasitesine bağlı olacak.
Bu bağlamda, anlaşma Gazze’de karmaşık bir geçiş sürecinin başlangıcını işaret ediyor. Bu sürecin, Arap ülkeleri ve uluslararası tarafların gözetimi altında, teknokratlardan oluşan bir Filistin komitesi tarafından yürütülmesi bekleniyor.
Filistinli taraflar, Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgesel temas grubunun desteğiyle bölünmüşlüğü aşmayı başarırsa, Gazze ulusal birlik ve kurumsal meşruiyetin yeniden inşası için bir platforma dönüşebilir. Ancak bu süreç kötü yönetilirse veya bölgesel güçler arasında rekabet artarsa, Gazze kısmi bir uluslararası vesayet ya da iç istikrarsızlık riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bu da fiilen işgalin başka araçlarla yeniden üretilmesi anlamına gelir.
Trump’ın planı, savaşı durdurma ve sıkı güvenlik düzenlemeleri getirme iddiasıyla sunulmuş olsa da, iki devletli çözüm konusundaki küresel tartışmayı yeniden alevlendirdi. Yine de, Filistin Devleti’ne giden yol hâlâ zorluklarla dolu.
İsrail, Gazze ile Batı Şeria arasındaki bölünmeyi kalıcı hale getirmeye ve Filistin egemenliğini sembolik kılacak uzun vadeli ekonomik ve güvenlik düzenlemeleri dayatmaya çalışıyor.
Bugün siyasi fırsat, bölgesel ve uluslararası ivmeden yararlanarak, 152 ülke tarafından tanınan Filistin Devleti’nin hukuki meşruiyetine dayalı birleşik bir müzakere sürecini yeniden canlandırma olasılığında yatıyor. Ancak bu, iç güvenin yeniden tesis edilmesi ve ulusal projenin ortaklık ve birlik temelinde yeniden inşa edilmesi olmadan mümkün olmayacak.
Sonuç olarak, ateşkes anlaşması bir dönemin sonunu ve diğerinin başlangıcını temsil ediyor.
Savaşı durduruyor ama çatışmayı sona erdirmiyor; Filistinlilere ve Araplara ulusal duruşlarını yeniden inşa etmek için kısa bir fırsat penceresi sunuyor.
Doğru yönetilirse, bu süreç Filistin meselesinin bölgesel ve uluslararası düzeyde yeniden merkezî konuma taşınması için tarihi bir fırsata dönüşebilir. Fakat kötü yönetilirse, bu sadece kırılgan bir ateşkes olur ve yeni bir şiddet döngüsüne veya Filistin meselesinin tamamen tasfiyesine yol açabilir.
Sonuçta umut, Filistinlilerin bilincinde ve birliğinde yatıyor. Bu ateşkesi, sonsuz bir savaşın geçici bir molası değil, yeni bir siyasi başlangıç haline getirme becerilerinde gizli. Tehlike hâlâ büyük, eğer gerçekçilik slogandan, birlik bölünmeden ve ulusal vizyon hizip çıkarından öne çıkarsa fırsat da aynı ölçüde mevcut.
-
Söyleşi2 hafta önceQuinn Slobodian: Ne ulusa, ne imparatorluğa benzeyen teritoryal örgütlenme biçimleri çoğalacak
-
Görüş1 hafta önce“Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler
-
Dünya Basını7 gün önceSovyet Gürcistanı’nı yeniden düşünmek
-
Görüş2 hafta önceMilletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 2
-
Görüş2 hafta önceÇin’e Komşu Asya Ülkelerindeki Son Çalkantılar: Nedenler ve Eğilimler
-
Görüş6 gün önceNeofaşist olsa hadi neyse de bu klasik Latin Amerika faşisti!
-
Görüş2 hafta önceHint gözüyle Amerikan H-1B vizesi, bir diğer baskı aracı
-
Görüş2 hafta önceMilletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 1
