Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Yunanistan’la deprem diplomasisi, ama nasıl?

Yayınlanma

Yaşadığımız büyük felaket sırasında Yunanistan’ın hemen kurtarma ekipleri ve insani yardım göndermesi her türlü takdirin ötesindedir. Yunanistan dışişleri bakanı Dendias’ın bölgeye giderek taziyelerde bulunması ve Yunan basınının sorumlu bir yayıncılık politikası izleyerek iki ülke arasında son aylarda epeyce yükselmiş olan tansiyonun hızla düşmesine katkıda bulunmasının ayrıca sevindirici bir gelişme olduğuna hiç şüphe yok. Başta Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitsotakis olmak üzere Yunan yetkililerin açıklamalarındaki iyi komşuluk, yardımlaşma ve dayanışma mesajları Atina’nın tavrında önemli bir değişikliğe işaret ediyor ki, Başbakan Mitsotakis bunu gayet açık bir şekilde ifade etti.

1999 DEPREM DİPLOMASİSİ TECRÜBELERİ

Bütün bunlardan Yunanistan tarafının yeni bir deprem diplomasisi veya sismik diplomasi beklentisi içerisinde olduğunu çıkarmak mümkün. Daha önce 1999 yılında Türkiye’de yaşanan Körfez Depremi ve ardından Atina’da meydana gelen deprem sırasında iki ülkenin birbirlerinin yardımına koşmasının ardından da bir dostluk ve yardımlaşma havası ortaya çıkmış ve iki ülke arasındaki sorunların önce yönetilebilir hale getirilmesi ve ardından da çözüm yolları bulunabilmesi için gayret gösterilmesi gerektiği kanaati hasıl olmuştu. O zaman başlayan ve maalesef Türkiye-Avrupa Birliği sürecinin içine bocalanan o çabalar Ankara’nın AB üyesi olacakmış gibi bir aldatmayla büyük tavizler vermeye zorlanmasıyla sonuçsuz kaldı; çünkü sürecin kendisi toksikti.

Amacı Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne üye yapmak değil, sanki üye olacakmış gibi Ankara’yı inandırıp/aldatıp özellikle Ege ve Kıbrıs konularında büyük tavizler vermesini sağlamaktı. O yıllarda hükümetin içerde Türkiye’yi değiştirme/dönüştürme çabaları/girişimleri için AB’nin destek ve onayına şiddetle ihtiyaç duyuyor olması da bu süreci Türk dış politikasının önemli konularının değersizleştirilmesi açısından epeyce tehlikeli hale getirmişti. Allah’tan Türkiye somut ve kalıcı kayıplar yaşamadan o sürecin sonu geldi. Bunda Rahmetli Denktaş’ın sıklıkla vurguladığı gibi Rum-Yunan tarafının hırsı ve fanatizmi de etkili oldu. Sonuçta o dönemdeki deprem diplomasisinden pek bir şey çıkmadı; çünkü sorunlar ikili ilişkiler çerçevesinde ve ortak çıkarlar doğrultusunda ele alınmamıştı. Atina AB üyeliğini kullanarak ve diğer üyelerin zevkle suç ortağı olmayı kabul ettikleri o süreçte Türkiye ile arasındaki sorunları AB Müktesebatı ile hiç alakası olmayacak şekilde Türkiye’nin AB’ye girmesi için karşılamak zorunda olduğu kriterler haline getirdi.

Bu yüzden de her Yunan yetkili ağzını açtığında Ege ve Kıbrıs konularında Türkiye’nin hangi yükümlülükler altında olduğunu hatırlatmaktan büyük zevk alır. Yaklaşık iki yıl önce Ankara’da şov yapan Yunan dışişleri bakanı Ege ve Kıbrıs konularında Türkiye’nin neler yapması gerektiğini anlatırken bu AB sürecinde oluşan/oluşturulan kriterlere dikkat çekmekteydi ve kendisi açısından haklı şeyler söylüyordu.

AB SÜRECİ TÜRKİYE’Yİ ÜYE YAPMAYI AMAÇLAMIYORDU

Ankara’da görev yaptığım üniversitelerden birisinde başkentteki büyükelçileri ve Türkiye’yi ziyaret eden üst düzey diplomat ve siyasetçileri konuşma yapmak üzere üniversitemize davet ederdim. Şimdiki Yunanistan Başbakanı Mitsotakis’in ablası Dora Bakoyanni Hanımı da doğrudan Atina’dan gelerek bir konuşma yapması için davet etmiştim. Öğrenciler, öğretim üyeleri ve medya mensuplarının önünde gerçekleşen bu konferanslar serisine 2014 yılının güz döneminde lütfedip katılan, çok iyi eğitimli ve çok cana yakın tavırlarıyla dikkat çeken Bakoyanni Hanım o yıllarda toksik AB sürecinden epeyce uzaklaşmış bir görüntü veren Türkiye’ye ısrarla geri dönmesi çağrısında bulunmuştu. AB üyeliğinin, feci bir mali ve ekonomik kriz içinde debelenen Yunanistan’da bile hiç mi hiç sevimli bir konu olmadığı o dönemde salondaki pek kimseyi söylediklerine ikna edememişti belki; ama ülkesinin dış politika çıkarları doğrultusunda doğru tavsiyelerde bulunmuştu.

Türkiye’nin Kıbrıs’taki haklarından tümüyle vazgeçeceği, Kıbrıs Türk halkını yüzüstü bırakacağı ve Ege’de Yunan tezlerini kabul edeceği beklentilerinin fevkalade yüksek olduğu o dönemde AB ülkelerinin büyükelçilerinden bazılarının benim Financial Times gazetesinde çıkan ‘Türkiye AB Dışında Daha Rahat Olur’ (Turkey would be better off outside the EU) makalesinde ifade ettiğim ve sürecin Türkiye’yi üye yapmak amaçlı olmadığını anlattığım fikir egzersizlerinde ‘doğru söylüyorsunuz çünkü Türkiye’nin AB üyesi ol(a)mayacağını hepimiz biliyoruz; ama Türkiye’yi olacakmış gibi ikna ederek Kıbrıs meselesini çözebileceğimizi düşünüyoruz’ mealindeki konuşmaları hala kulaklarımdadır.

AB SÜRECİNE DÖNÜŞ ZARARLI OLUR

O günler geride kaldı. Tamamen aldatmacaya dayanan AB süreci Türkiye’nin gündeminden çıktı. Öte yandan 2008 yılından itibaren çok sayıda AB ülkesinde yaşanan finansal-ekonomik buhranlar AB’nin cilasını epeyce aşındırdı. Çok kutuplu dünyada AB’nin siyasal bütünleşme işinin büyük ölçüde suya düştüğü konusunda hemen herkes hemfikir. Böyle bir dönemde tekrardan Türkiye-AB üyelik sürecini canlandırmaya çalışarak Yunanistan’ın tepemizde boza pişirmesine fırsat vermek hiç de akıllıca olmaz.

Unutmayalım ki, Yunanistan bugünlerde depremle ortaya çıkan yardımlaşma duygularını da kullanarak yeni bir Türkiye-AB sürecinin başlamasını boşuna istemez. Son aylarda kendilerinin Türkiye’ye karşı Ege’de askeri üstünlük sağlamaları mümkün olabilirmiş gibi gerginliği artırıp Ankara’nın misliyle karşılık vermesi üzerine yükselen gerginliği azaltmaya ihtiyaçları var; çünkü çok kutuplu bir dünyada NATO veya Amerika’nın bir Türk-Yunan çatışmasını son dakikada bile olsa durduracağının garantisi artık yok veya eskiye oranla çok az. Oysa Yunanistan yıllar boyunca NATO üyeliği ve Amerika’nın bir Türk-Yunan savaşının çıkmasına izin vermeyeceği varsayımını kendi politik duruşunu desteklemek için tepe tepe kullandı.

Ağızlara sakız olmuş bir söz vardır: NATO Sovyetler Birliği’nin dağılmasını sağladı ve bir Türk-Yunan savaşının çıkmasını önledi. Doğrudur; çünkü tarihi ve stratejik bir perspektiften bakacak olursak, örneğin iki kutupluluğun ve NATO-Varşova Paktı askeri rekabetinin olmadığı çok kutuplu bir dünya düzeninde Atina Ankara’ya karşı bu denli diklenebilir miydi? Çatışma risklerinin yükseldiği bir dönemde ikili müzakereler yoluyla sorunları çözme konusunda çok daha istekli olurdu. İki savaş arası dönem kabaca buna güzel bir örnektir. Kısacası NATO/Amerika bir Türk-Yunan savaşının çıkmasını gerçekten engellemiş; ancak buna güvenen Yunanistan’ın aşırı taleplerle sürdürdüğü politikaları ve Türkiye’ye karşı kullandığı AB havucu yüzünden iki ülke arasındaki sorunlar adeta çözülemez hale gelmiştir. Atina, Soğuk Savaş sonrasında AB’nin Doğu Avrupa’ya genişleme kararlılığını Kıbrıs Rum tarafının ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adıyla ve adanın tümünü temsilen AB üyelik başvurusu değerlendirilmezse veto etme tehdidine Türkiye NATO içerisinden karşılıklar verebilecekken ‘ağır başlı ve sorumlu davranmak’ adına bu fırsatlar heba edilmiştir.

Oysa o günlerde AB Kıbrıs Rum tarafının başvurusunu kabul edince veya etmeye hazırlanırken Türkiye de NATO’ya katılmak isteyen bütün Doğu Avrupa ülkelerinin önce KKTC’yi tanıyıp büyükelçilik açmalarını, aksi takdirde bunların başvurularının işleme konulmasını veto edeceğini söyleyebilirdi. NATO üyeliği gerçekleşmeden bu ülkelerin AB’ye girmesi söz konusu olamayacağından süreç kilitlenir ve sonuçta ya Rumların üyelik başvurusu askıya alınır ya da Türk tarafının tezlerine uygun bir Kıbrıs çözümü gerçekleşebilirdi. Olmadı; çünkü Türkiye hep AB üyelik beklentisiyle uyutuldu. Buna alet olan medya mensuplarının, akademisyenlerin ve diğerlerinin adeta psikolojik harp yöntemleriyle yazıp söylediklerini de aklımızın bir kenarında tutalım.

Şimdilerde Yunanistan’la yeni bir deprem diplomasisi süreci hiç de fena olmaz; ancak bunun Türkiye-AB süreci içine monte edilmesi büyük sorunlara yol açar. Böylece AB’nin yumruk menzili içerisine alınacak bir Türkiye’ye herkes birkaç yumruk vurmaya gelir. Ne Ege’deki haklı tezlerimizi savunabiliriz ne de Kıbrıs’ta iki devletli çözümü. İsveç bu süreçten çok memnun kalır; çünkü AB sürecimizi bloke edeceğini söyleyerek NATO’ya katılım anlaşmasını onaylamamızı şart koşar. Fransa Ermeni soykırım iftiralarını kabul etmemiz için baskı yapar ve Azerbaycan’ın ezici üstünlüğüyle sona eren savaşın siyasi sonuçlarının elde edilmesini engellemek için elinden geleni yapar. Suriye ile uzlaşma sürecimizi durdurmaya zorlarlar ve ülkemizi bir sığınmacı ve illegal göçmen cennetine çevirirler. Daha önceki deprem/sismik diplomasi Yunanistan’ın terör örgütü PKK’ya destek verirken nasıl suçüstü yakalandığını bir anda unutturuvermişti. Bu defa da Türkiye’nin çok kutuplu dünyada orta büyüklükte ve birden fazla bölgede güç yansıtma kabiliyetine sahip bir ülke olarak elde edeceği fırsatların hepsi AB’nin çöplüğünde heba olur.

Bunlara gerek olmadığı ortada. Yunanistan ve Rumlara çok kutuplu dünyada Türkiye’ye karşı düşmanca politikalar izlemelerinin kendi çıkarlarına olmayacağını, Kıbrıs’ta iki devletli çözümün Rumların çıkaracağı doğal gaz ve petrolün Türkiye üzerinden ihracının mümkün olduğunu, Ege’de sınırların tam olarak belirlenmesinin Atina’nın gelecek planları açısından nasıl olumlu sonuçlar doğuracağını, hidrokarbon rezervlerinin ortak işletilmesinden turizmde ve pek çok başka alanda iş birliği yapmanın faydalarına dikkat çekmek lazım. AB cenderesine girersek bunların hiç birisini telaffuz bile demeyiz.

GÖRÜŞ

Rusya-Kuzey Kore ilişkilerinde Batı yaptırımlarının etkisi: kazan-kazan

Yayınlanma

Mart Ayında Rusya’da gerçekleşen seçimleri beşinci kez zaferle sonuçlandıran Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, seçim sonrası ilk ziyaretini Çin’e gerçekleştirdi. Gözler Asya’ya odaklanmışken, Rusya ve Kuzey Kore ilişkilerine de odaklanmak gerekir. Tarihsel ve ideolojik ortaklığı olan Rusya ve Kuzey Kore ilişkileri, Çin’in akabinde en dikkat çeken örneklerdendir. Rusya ve Kuzey Kore ilişkileri Soğuk Savaş dönemine dayanır. Kuzey Kore, Sovyetler Birliği arasındaki ilişki Joseph Stalin ve Kim Il Sung’un döneminde ideolojik yakınlıklar ile öne çıkar. Kim Il-sung yönetiminde, başkenti Pyongyang’la 38. paralelin kuzeyinde kurulan Kuzey Kore’nin ideolojik yaklaşımına istinaden Sovyetler Birliği ile ilişkileri derinleşmiştir. SSCB ile Kuzey Kore arasındaki ilişkilerde, Sovyetlerin ekonomik ve askeri desteği önemlidir. Nikita Kruşçev döneminde iki ülke arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması imzalanmıştır.[1] 1970’lerde başlayan Çin-Sovyet ayrılığı, Kuzey-Kore ilişkilerini derinden etkilememiş ve Pyongyang, Moskova’yla bağlarını kaybetmemiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Rusya Federasyonu iç siyasete dönerken, Kuzey Kore en önemli ekonomik ve askeri destekçisini kaybetmişti. 1995 yılında, Soğuk Savaş döneminde imzalanan Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması sona ermiştir. İki ülke arasındaki ilişkiler 2000’li yıllara kadar sınırlı kalmıştır. Vladimir Putin’in görev süresinin başlamasıyla birlikte Rusya’nın Kuzey Kore ile ilişkileri canlanmaya başladı. Kim Jong Il’in ölümünün ardından yerine geçen oğlu Kim Jong Un döneminde de ikili ilişkilerde devamlılık sağlandı. İkili ilişkilerde gelinen son noktada Pyongyang’ın, Rusya-Ukrayna Savaşı devam ederken, Batı’nın yaptırımları karşısında Rusya’yı destekleyen açıklamaları tarihsel olarak var olan ilişkilerin değişmediğinin göstergesidir.

Ötekileşen Kuzey Kore ve Rusya

2010 sonrası dönem özellikle küresel anlamda savaşların ve çatışmaların yeniden üretimi haline gelmiştir. Orta Doğu ve Eski Sovyet coğrafyası başta olmak üzere çatışmalar giderek artmıştır. Var olan bu durum Rusya-Çin ve ABD arasındaki ilişkilerinin gerginliği artarken bu durum Kuzey Kore’nin pozisyonunu da etkilemektedir. Konuya Rusya-Ukrayna Savaşı akabinde Batı’nın uyguladığı yaptırımlar ekseninde bakıldığında, Kuzey Kore ve Rusya’nın ilişkilerinde artan işbirliği daha net görülecektir. Bunun en önemli nedeni Kuzey Kore’nin nükleer füze diplomasisi nedeni ile uluslararası sistemden siyasi olarak dışlanmış olmasıdır. Bu durum Soğuk Savaş süreci de düşünüldüğünde sistemde her daim öteki olarak kalan bir Kuzey Kore’yi karşımıza çıkarmaktadır. Dolayısıyla 2022 Şubat ayı sonrasında da Rusya’nın Batı tarafından sistemden izole edilme politikası tarafları daha da yakınlaştırmıştır denebilir.

2023 yılında Kim Jong-un ve Putin, Vostochniy Kozmodromu’nda bir araya gelmiştir.  Kim, bu ziyarete güvenli “yeşil tren” ile geldi. Bu tarihsel bir mesaj taşımakta idi. Çünkü bu trende Josef Stalin’in, Kim İl-Sung’a hediye ettiği özel donanımlı bir vagon mevcut. Bu, Kim ailesinin tren ile seyahat geleneği açısından da önemli. Var olan sistem içinde Rusya’nın ve Kuzey Kore’nin hala Batı karşısında öteki konumlarının da bir yansımasıdır. Nedeni ise iki ülkeye de uygulanan Batı yaptırımları ve sistemde öteki olarak gösterilmeleridir.

 Kazan-kazan politikası ve yaptırımları kırmak

Rusya ve Kuzey Kore açısından var olan yaptırımları kırmanın en büyük aracı birbirleriyle ilişkilerini derinleştirme olarak görülmektedir. Bu bağlamda gerçekleşen görüşme sonrasında ABD’nin en çok korktuğu konu taraflar arası silah ve teknoloji satışıydı. Pentagon Sözcüsü Patrick Ryder, Kim ve Vladimir Putin arasındaki görüşmeleri silah antlaşmasına yol açabileceğine dikkat çekerek değerlendirmişti. Bu endişe yersiz değildir, bunun nedeni Kuzey Kore’nin nükleer cephaneliğinin tam boyutu ve gücü bilinmemektedir. Bu nedenle de ABD ile müttefikleri Japonya ve Güney Kore açısından, Pyongyang’ın sahip olduğu nükleer silahlarının büyük bir endişe uyandırdığı görülmektedir.[2] Elbette Putin ve Kim’in Vostochniy Kozmodromu’nda bir araya gelmesi sadece ABD’ye bir mesaj değil aynı zamanda askeri istihbarat uydusu geliştirme için Kuzey Kore’nin, Rusya ile işbirliğine dair de bir mesaj olarak görülmüştür. Böylece Rusya’nın, Kuzey Kore’ye sadece gıda yardımı değil aynı zamanda askeri ve teknolojik olarak da vereceği destek ortaya çıkmıştır.

Öte yandan Güney Kore ise özellikle Kuzey komşusunun takip etiği silahlanma politikaları karşısında en fazla endişe duyan ülkedir. Rusya ve Kuzey Kore ilişkilerinin derinleşmesi ve taraflar arası antlaşmanın neticelerinin görülmesi açısından, Güney Kore süreci yakından takip etmektedir. Yetkili açıklamalara göre Kuzey Kore, Rusya’ya Şubat 2024’e kadar geçen sürede 6 bin 700 konteyner dolusu mühimmat göndermiştir ki bunların içinde üç milyondan fazla 152 milimetrelik top mermisi olduğu düşünülmektedir.[3] Rusya-Ukrayna Savaşı’nın devamı ve Rusya’ya uygulanan yaptırımlar düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı değildir.

Bir diğer konu ise Kuzey Kore’ye karşı uygulanan BM nezdindeki yaptırımalar dair Rusya’nın sağladığı açık kapıdır. 2017 yılında kabul edilen 2397 sayılı BM Kararı, Kuzey Kore ile yasaklanmış alanlarda faaliyetlerde bulunduğuna ilişkin şüphe duyulan gemilere koymasına, denetlemesine vermektedir. Nisan 2024’te Güney Kore, bu karar kapsamında Kuzey Kore’den Çin üzerinden Rusya’ya gitmekte olduğu bildirilen 3.000 tonluk kargo Yeosu açıklarında yakalandığını ilan etmişti.[4] Ancak bu örnek tek değildir.  Kuzey Kore- Rusya ve Çin ilişkileri ticari diplomatik boyutlarının yanı sıra ticari ve askeri olarak da devamlılık arz etmektedir. Bu açıdan Rusya’dan doğrudan petrol tedarik etmesi konusu eleştirilmektedir. Kuzey Kore’ye uygulanan uluslararası yaptırımlar kapsamında enerji sınırlamasına dair Kuzey Kore’nin rafine petrol ithalatı BM Güvenlik Konseyi tarafından yılda 500.000 varil olarak belirlenmişti. BM’nin 2397 sayılına rağmen iki ülke arasında petrol ihraç edilmesi bu kararın ihlal edildiğini gösteriyor. Mart Ayında RUSI’nın analize göre, Kuzey Kore tankerleri ülkenin Uzak Doğu’sundaki bir Rus limanından petrol yüklemekte ki bu aslında iddiaya göre mühimmat ve füze transferi karşılığında gerçekleşmektedir.[5]

Mayıs 2024’ten itibaren ise konu ABD yaptırımlarına yeni eklenen şirketlerin ilan edilmesi ile yeniden gündeme geldi. Rafort Limited Liability Company, Trans Kapital Limited Liability Company ve Tekhnologiya, OOO adlı firmalar ABD tarafından yeni yaptırım kararı kapsamına dâhil edildiler. Bunun nedeni Kuzey Kore ve Rusya arasında silah alışverişini sağlamaları olarak açıklandı. ABD açısından Rusya’nın, Kuzey Kore’ye silah ve teknoloji sağlaması, bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden istikrarı bozan bir girişim olarak görülmektedir.  Fakat aynı şekilde bu durum iki ülkeyi daha da yakın hale getiren bir reel politik çıkar alanı sunmaktadır. Fakat taraflar arası askeri odaklı ilişkilerin boyutunun, uluslararası bir çatışma bağlamında Batı ile karşı karşıya gelmeye doğrudan yol açmasa da her iki ülke için de kazan-kazan temelinde Batı’ya karşı caydırıcı bir etki yarattığı aşikârdır.

[1] https://treaties.un.org/doc/Publication/UNTS/Volume%20420/volume-420-I-6045-English.pdf

[2] https://www.cfr.org/backgrounder/north-korea-nuclear-weapons-missile-tests-military-capabilities

[3] https://www.reuters.com/world/north-korea-has-sent-6700-containers-munitions-russia-south-korea-says-2024-02-27/

[4] https://en.yna.co.kr/view/AEN20240403005351315

[5] https://www.rusi.org/explore-our-research/publications/commentary/report-blood-and-oil-russian-oil-deliveries-follow-north-korean-weapons-transfers

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Hindistan ve istihbarat üzerine -2

Yayınlanma

Hindistan’ın Dış İstihbarat Teşkilatı – R&AW / RAW

007 James Bond’u hepimiz biliriz. En azından serinin bir filmini muhakkak izlemişizdir. Ya Bourne, MI/Görevimiz Tehlike serileri… Pek çoğumuz – ben de dahil – İngiliz gizli ajanı James Bond film serisinden veya Amerikan aksiyon casus film ya da dizilerinden büyük keyif alıyoruz… Ne kadar doğruyu yansıttığı ayrı bir tartışma konusu ancak Hollywood başta olmak üzere Batılı sinema sektörünün baskın gücü ile Batı istihbarat teşkilatlarına biraz olsun aşinayız. Peki ya Hindistan’ın istihbarat teşkilatı hakkında bir fikriniz var mı? Haydi o zaman biraz Hindistan’ın önde gelen dış istihbarat teşkilatı R&AW/RAW yani Araştırma ve Analiz Kanadı üzerine konuşalım…

Hindistan ve istihbarat üzerine -1

***

Research and Analysis Wing, Hindistan’ın en gizli istihbarat teşkilatıdır. RAW’ın yapısı hakkında bilgi edinmek zor. Organizasyon 250 kişi ve yaklaşık 400 bin dolarla başladı. O zamandan beri birkaç bin personele ulaştı, ancak personel sayısı ve bütçesi gizli kalıyor. 2000’lerin başında Amerika merkezli yapılan bir tahmin, RAW’ın yaklaşık 8 ile 10 bin dolaylarında ajana ve 145 milyon dolar civarlarında bir bütçeye sahip olduğunu öne sürmüştü. Amerikan CIA veya İngiliz MI6’sının aksine RAW, Savunma Bakanlığı yerine doğrudan başbakana rapor veriyor. RAW şefi, Başbakanlık Ofisi’nin bir parçası olan Kabine Sekreterliği’ne de araştırma sekreteri olarak atanır. RAW’ın bazı memurları, Araştırma ve Analiz Servisi isimli özel bir servisin üyeleridir, ancak birkaç memur aynı zamanda Hindistan Polis Teşkilatı gibi diğer servislerden de vekil olarak görev yapıyor.

***

1968’de öncelikle Çin etkisine karşı koymak amacıyla kurulan RAW, zamanla odağını Hindistan’ın diğer geleneksel rakibi Pakistan’a kaydırdı. Ajanları Pakistan’ı yendi, Çin hakkında casusluk yaptı ve iç savaşlara girdi. Esas olarak Çin ve Pakistan’a odaklanmak üzere kurulan teşkilat, son elli altı yılda görev alanını genişletti ve Hindistan’ın yurtdışındaki nüfuzunu büyük ölçüde artırmasıyla itibar kazandı. Ancak hala RAW’ın hakkında çok az şey biliyoruz… Bir örnek, RAW’ın yetkileri ve Hindistan’ın dış politikasındaki rolü farklı başbakanlar döneminde farklılık gösteriyor. Bu nedenle RAW’ın Hindistan’ın dış politikası üzerinde ileri sürdüğü etkinin miktarı konusunda hemfikir olunamıyor; dış politika üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını savunan argümanlar da var, RAW başkanının bilgi ve analiz sağladığı devlet başkanına doğrudan erişimi olduğunu savunan argümanlar da… Ancak aynı zamanda RAW’ın katkıda bulunduğu birçok dış politika başarısı da var: 1971’de Bangladeş’in kurulması, Hindistan’ın Afganistan’da artan etkisi, kuzeydoğu devleti Sikkim’in 1975’te Hindistan’a katılımı, Hindistan’ın nükleer programının güvenliği, Soğuk Savaş sırasında Afrika kurtuluş hareketlerinin başarısı, Hindistan’ın Afrika Ulusal Kongresi’nin Güney Afrika’daki apartheid karşıtı mücadelesine gizli yardımı… Ama örgüt aynı zamanda iç istihbarat ve güvenlik teşkilatları ile koordinasyon eksikliği, zayıf analitik yetenekler ve şeffaflıktan tamamen yoksun olması nedeni ile eleştiriliyordu da…

***

Kuruluşundan günümüze RAW’ın Tarihsel Serüveni

Hindistan 1947’de bağımsızlığını kazandığında, İstihbarat Bürosu’nu İngiliz Raj‘ından (sömürge yönetiminden) devraldı. İstihbarat Bürosu yirmi yıl boyunca hem iç hem de dış istihbaratı yönetti. Ancak Hindistan’ın 1962 Hindistan-Çin savaşındaki yenilgisinden sonra işler değişmeye başladı. Hindistan’ın 1962’de Çin ile olan sınır savaşındaki berbat performansından sonra, ayrı bir dış istihbarat teşkilatına olan ihtiyaç açıktı. İstihbarat Bürosu’nun Çin’in askeri niyetlerini değerlendirmedeki başarısızlığı, Hindistan’ın askeri yenilgisinin büyük bir nedeni olarak görülüyordu. Öyle ki Çin’in saldırı için hazırlığını dahi tespit edememişti. 1965 Hindistan-Pakistan savaşı da İstihbarat Bürosu’nun Pakistan saldırısını öngörmede başarısız olduğunu gördü. 1950’li ve 60’lı yıllarda Hindistan, Nagaland ve Mizoram’daki isyanlarla da uğraştı. Her iki isyan da Çin ve Pakistan’dan dış destek aldı.

1968’de Başbakan Indira Gandhi Research and Analysis Wing – Araştırma ve Analiz Kanadı‘nı kurdu ve ondan dış istihbarat konularını ele almasını istedi. Hindistan’ın en efsanevi istihbarat şeflerinden biri olacak Rameshwar Nath Kao’yu ilk lideri olarak atadı. Eski bir polis ve İstihbarat Bürosu yetkilisi olan Kao, teşkilatı kurmaya başladı. Ve 1977’de emekli olana kadar teşkilatı yönetti.

RAW’ın başlangıçta iki önemli önceliği vardı: Pakistan ve Çin hakkında istihbarat toplama yeteneğini geliştirmek ve Doğu Pakistan’da (şimdiki Bangladeş) gizli eylem yeteneğini geliştirmek. (Zamanla hedefleri şu iki yönde genişledi: Hindistan’ın ulusal güvenliği ve dış politikasının oluşturulması üzerinde doğrudan etkisi olan komşu ülkelerdeki siyasi ve askeri gelişmeleri izlemek ve çoğunlukla Avrupa ülkeleri, Amerika ve Çin’den olmak üzere Pakistan’a askeri donanım tedariğinin kontrol edilmesini ve sınırlandırılmasını gözetmek.) (Ayrıca, RAW’ın ilk günlerinden itibaren İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad ile gizli bir irtibat ilişkisi olduğu ve bunun üzerine asıl amacın İsrail’in Batı Asya yani Orta Doğu ve Kuzey Afrika bilgisinden faydalanmak ve terörle mücadele tekniklerinden ders almak olduğu da argümanlar arasında…)

İlk büyük sınavı 1971’de gerçekleşti. RAW, Hindistan’ın 1971 savaşını kazanmasına yardımcı olarak itibar kazandı. Bengal direniş güçlerini eğitti ve Pakistan’ın aralık başında Hindistan’a yapacağı ve savaşı başlatacak hava saldırısını başarıyla öngördü. Savaşın başlamasıyla birlikte RAW ekipleri de militan gruplara yönelik baskınlar düzenledi. Naga ve Mizo militan birlikleri, isyanlarını yürütmek için Doğu Pakistan’daki Chittagong Tepe Bölgeleri gibi bölgeleri üs olarak kullanmıştı. RAW tarafından yapılan bu baskınlar üslerini yok etti. Pakistan’ın yenilgisi ve Bangladeş’in kurulması bu gruplara verilen desteği kesti. Yani 1971 yılı RAW açısından son derece başarılıydı. (Burada RAW’ın ayrıca kuzeydoğudaki Sikkim devletinin 1975’te Hindistan’a katılımını kolaylaştırdığı ve Kachin Bağımsızlık Ordusu gibi Myanmar’daki Çin yanlısı rejime düşman olan gruplara askeri yardım sağladığı notlarını da düşelim.)

Ancak 1970’ler RAW için zorluklarla doluydu. Khalistan hareketi, yurtdışındaki Sihler arasında Pakistan’ın ISI’si ve Amerika’nın CIA’nin şüpheli desteği ile başladı. Ve 1975’te Bangladeş’te bir askeri darbenin Sheikh Mujibur Rehman’ı devirip öldürmesi RAW’ı şaşırttı. RAW ve Hindistan Dışişleri Bakanlığı tetikte kalmayı başaramadı ve Mujib hükümetine yönelik tehdidi göremedi. Sheikh Mujib’in yerini alan hükümetin Hindistan’dan kuşkulanması nedeni ile bunun Hindistan için olumsuz sonuçları oldu. Ama RAW kendi evinde büyük zorluklarla karşılaşmaya başladı.

1975’te Indira Gandhi Olağanüstü Hal ilan etti ve birçok sivil özgürlüğü askıya aldı. RAW ve şefi RN Kao’nun Başbakan Gandhi’ye olan yakınlığı göz önüne alındığında, birçok muhalefet lideri teşkilatın OHAL’in uygulanmasına yardımcı olduğunu düşünüyordu. Hatta bazıları tarafından teşkilata “Hindistan’ın KGB’si” dahi deniyordu. RAW OHAL ile yakından ilişkili olduğundan 1977’den sonra sıkıntı çekti. 1977 seçimleri, RAW’dan kuşkulanan Morarji Desai’yi Başbakan olarak getirdi. Kao şeflik görevinden ayrıldı ve ajansın bütçesi yüzde 50 azaldı. Yeni işe alım durduruldu ve birçok dış istasyon kapatıldı.

Uluslararası gelişmeler yurttaki baskıyı daha da artırdı. 1979’da Sovyetler Birliği, Hindistan’ın yakın ortağı olan Afganistan’ı işgal etti. RAW ve Hindistan hükümetinin diğer bölümleri hazırlıksız yakalandı. Ama daha da kötüsü, Amerika’nın CIA ve Pakistan’ın ISI istihbarat teşkilatları Afganistan’da devreye girdi. İki teşkilat, Kabil’deki Sovyet destekli hükümeti devirmek için mücahit savaşçıları finanse etmeye başladı. RAW, ISI’nin faaliyetlerini takip etmek için Sovyet Rusya’nın KGB’si ve Afganistan’ın KHAD istihbarat teşkilatları ile yakın işbirliği içinde çalıştı. RAW, 1968’deki kuruluşundan bu yana, Pakistan hakkında RAW’a sağladığı istihbarat nedeni ile Afgan istihbarat teşkilatı KHAD ile yakın bir irtibat ilişkisine sahip. Bu ilişki, 1980’lerin başında RAW, KHAD ve Sovyet KGB’yi kapsayan üçlü bir işbirliğinin temellerinin atılmasıyla daha da güçlendi.

1980’ler ayrıca RAW için iki büyük güvenlik krizine yol açtı. İlki Khalistan’dı. 1980’lerin başında Khalistanlı ayrılıkçılar uçak kaçırma olayları ve saldırılar gerçekleştirdi. (Bunların çoğunun ISI desteğiyle gerçekleştirildiği ve RAW’ın Pakistan’ın kabile bölgelerindeki Sih militanların faaliyetlerini izleme konusunda KHAD’ın işbirliğine değer verdiği argümanlar arasında.) RAW bu gruplarla mücadelede önemli bir rol oynadı. Ayrıca Mavi Yıldız Operasyonu’nda da tartışmalı bir rol oynadı.

1980’lerdeki ikinci büyük kriz Sri Lanka’ydı. Ülkedeki Tamil azınlık ile Sinhala çoğunluk arasındaki gerilim artıyordu. 1983’te Tamillere yönelik büyük çaplı saldırıların ardından Indira Gandhi, Tamil gruplarına yardım yetkisi verdi. RAW, Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları / Tamil Kaplanları (LTTE) gibi grupları eğitmeye başladı. Ancak bu politika 1987’de Sri Lanka’da yaşanan trajik Hindistan Barışı Koruma Gücü misyonuna yol açacaktı… Grubun terörist faaliyetleri (Güney Hindistan’ın Tamil Nadu devletindeki ayrılıkçı gruplarla ittifakları da dahil) büyüdükten sonra RAW desteğini geri çekti ve 1987’de Yeni Delhi, Sri Lanka hükümeti ile adaya barışı koruma birlikleri gönderme konusunda bir anlaşma yaptı ve Hint güçleri, RAW’ın silahlandırdığı grupla çatışmaya girdi. Hindistan’ın aleyhine dönecek olan Tamil Kaplanları’nı Hindistan’ın yanlış okuması nedeni ile binlerce Hint askeri öldürüldü. Ve 1991’de, barış gücü konuşlandırıldığı sırada Hindistan’ın başbakanı olan Rajiv Gandhi, Tamil Kaplanları’nın bir intihar bombacısı tarafından öldürüldü. Hindistan Dışişleri Bakanı JN Dixit, RAW’ı Rajiv Gandhi’ye Tamil Kaplanları’nın “Hindistan’ın evlatları” olduğuna ve Hindistan ile savaşmayacağına dair güvence vermekle suçladı. Ayrıca bu arada RAW’a insan hakları örgütlerinden çok fazla eleştiri getiren şey de Tamil Kaplanları’na verilen destekti.

Ancak RAW, 1980’lerde Punjab’daki şiddeti desteklediği için Pakistan’ı cezalandırmak amacı ile ona karşı gizli operasyonlar başlattı. RAW, Karachi ve Lahore gibi şehirlerde Pakistan içinde saldırılar başlattı. Bu, ISI’yi RAW ile anlaşma yapmaya ve Punjab’daki katılımını kesmeye zorladı.

RAW Çin’de de önemli bir rol oynadı. 1962 savaşından bu yana Hindistan ve Çin’in diplomatik ilişkileri donmuştu. RAW yetkilileri bu bağları yeniden kurmak için Çinli bağlantılarla gizlice çalıştı. Bu, Rajiv Gandhi’nin 1988’de ikili ilişkileri normalleştiren Pekin ziyaretine yol açtı.

1990’lar Keşmir’i RAW gündeminin başına taşıdı. ISI desteği bölgedeki İslamcı grupların büyük bir kampanya başlatmasına yol açmıştı. RAW, CIA ve ISI parasıyla eğitilen Afganistanlı mücahitlerin Hindistan’a yönlendirilebileceğinden kaygılıydı. Bu, 1990’larda Afganistan iç savaşına Hindistan’ın daha fazla dahil olmasına yol açtı. RAW 1970’li ve 80’li yıllarda ülkede faaliyet gösteriyordu. Ancak ISI destekli Taliban’ın yükselişi büyük bir tehditti. Hindistan, Ahmed Şah Mesud gibi Taliban karşıtı liderlere mali destek verdi.

RAW Pakistan destekli kampanyalar ile uğraşırken İslamabad 1999 Kargil savaşını başlattı. Binlerce Pakistan askerinin Hindistan’a sızması Hindistan’ı şaşırttı ve RAW’ın istihbarat başarısızlığı kaygılarına yol açtı. Çatışmanın bir istihbarat hatası olarak görülme eğilimi doğsa da RAW yetkilileri istihbaratı kendilerinin sağladıklarını ancak siyasi liderliğin bu konuda harekete geçmediğini savundu. Hindistan hükümeti, başarısızlığı incelemek ve iyileştirici önlemler önermek için bir komite kurdu. Kargil inceleme komitesinin raporu daha sonra 2000 yılında kurulan bir grup bakan tarafından incelendi. Grup resmi bir yazılı tüzük önererek çeşitli istihbarat teşkilatları arasında koordinasyon ve iletişim eksikliğine dikkat çekti. İncelemenin ardından yeni bir organizasyon kuruldu: Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nı örnek alan Ulusal Teknik Araştırma Organizasyonu. Hindistan hükümeti ayrıca başkanının, Genelkurmay Başkanı Komitesi’nin ve savunma bakanının danışmanı da olacak bir Savunma İstihbarat Teşkilatı kurmaya karar verdi. Ve bu teşkilata sınır ötesi operasyonlar yürütme yetkisi verildi. Ancak daha önce RAW yurtdışında casusluk operasyonları yürütmesine izin verilen tek organizasyon iken artık hem İstihbarat Bürosu’nun hem de Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın bu tür operasyonları yürütme yetkisine sahip olması, teşkilat faaliyetlerinin örtüşmesi ile ilgili bazı sorunları ortadan kaldırmadığı için eleştiriliyor. Bu arada Kargil savaşı aynı zamanda RAW tarafından büyük bir istihbarat darbesine de sahne oldu. Pakistanlı General Pervez Müşerref ile üst düzey bir general arasında, Kargil’de Pakistan düzenli askerlerinin kullanıldığını doğrulayan bir telefon görüşmesi ele geçirildi. Bu, Pakistan’ın katılımını inkar ettiğini ortaya çıkardı ve Amerika ile Çin’i Pakistan’a Kargil’i terk etmesi için baskı yapmaya zorladı.

21. yüzyılda RAW eski ile yeni arasında denge kurdu. Pakistan, 2001 Parlamento, 26/11 ve Uri terör saldırılarından sonra kilit odak noktası olmaya devam ediyor. 26/11, Hindistan istihbarat teşkilatlarının Hindistan’ın güvenliğini sağlamaya hazır olup olmadığı konusunda soruları gündeme getirdi. 2020’deki Galwan Vadisi çatışmalarının ardından mevcut sınır çatışması göz önüne alındığında, Çin bir diğer büyük odak noktası olmaya devam ediyor. RAW aynı zamanda Hindistan’ın mahallesindeki zorluklarla da ilgilendi. Bunlar arasında Sri Lanka ve Nepal’deki iç savaşların sona erdirilmesine yardımcı olmak da yer alıyor.

Hindistan’ın gücü arttıkça RAW küresel ayak izini de genişletti. Ama bu aynı zamanda sorunları da beraberinde getiriyor. Son iki yılda RAW, yurtdışı operasyonları ile ilgili önemli sorularla karşı karşıya. Bunlar arasında Nijjar ve Pannun suikast planlarına karıştığı iddiası da yer alıyor. Bu iki olay RAW’ın Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisine zarar verdi. Gölgede çalışırken artan küresel ilgiyi yönetmek, önümüzdeki yıllarda RAW’ın karşılaşacağı zorluklardan biri olacak… Bu arada – Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisi demişken – CIA’in RAW’ın oluşturulmasına yardım ettiği veya Hindistan’ın CIA ile istihbarat ilişkilerinin RAW’ın kuruluşundan dahi önce başladığı; Hindistan’ın 1962’de Çin ile yaptığı savaştan sonra, CIA eğitmenlerinin Çin’de terör operasyonları yürütmek üzere Hindistan’daki Tibetli mülteciler arasından oluşturulan Kuruluş 22 isimli gizli bir örgütü eğittiğini de not edelim… Ve zaman zaman medyada RAW’a diğer kurumların, özellikle de CIA’in sızdığına dair haberler de çıkıyor…

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Ölümcül helikopter kazasının ardından İran’ın geleceği

Yayınlanma

Mohammad Mazhari, İranlı gazeteci

Aralarında Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan ve yedi diğer üst düzey İranlı yetkilinin bulunduğu son helikopter kazası, İran’ın siyasi manzarasına önemli bir gölge düşürdü ve ülkenin yakın siyasi geleceği ve uzun vadeli istikrarı hakkında acil sorular ortaya çıkardı.

Yetkililer, Reisi ve arkadaşlarının helikopterin yoğun siste düşmesi sonucu öldüğünü bildirdi. Kazanın nedeni henüz doğrulanmamış olsa da, birçok gözlemci ve sosyal medya kullanıcısı, düşman ülkeler ve iç rakiplerden olumsuz hava koşullarına veya mekanik bir arızaya kadar değişen olası suçlular hakkında spekülasyon yaptı.

İran anayasasına göre, cumhurbaşkanının görev yapamaz hale gelmesi ya da ölmesi durumunda, cumhurbaşkanı birinci yardımcısı Muhammed Mokhber, 50 gün içinde yeni seçimler yapılana kadar geçici olarak cumhurbaşkanlığını üstlenmekle görevlendirilmiştir.

Devrim Muhafızları Ordusu’nun eski bir subayı ve Dini Lider Ali Hamaney’in yakın müttefiki olan  Mokhber’in mevcut siyasi gidişatı sürdürmesi bekleniyor. Zira İran’da gerçek güç, hükümetin yürütme, yargı ve yasama organları üzerinde nihai yetkiye sahip olan Dini Lider’e aittir.

Reisi’nin ölümü, son parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki düşük katılım oranlarının ardından halefi hakkındaki spekülasyonları yoğunlaştırdı. 59.310.307 seçmenin oy kullanma hakkına sahip olduğu 2021 cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılım oranı yüzde 48,8 ile İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şimdiye kadarki en düşük oran olurken, 1989’daki yüzde 51’lik bir önceki düşük oranın da altında kaldı. Benzer şekilde, her ikisi de 1 Mart’ta gerçekleşen parlamento ve Uzmanlar Meclisi seçimlerinde seçmenlerin sadece %41’i sandığa gitti; İran’ın 61 milyon seçme hakkı olan seçmeninden yaklaşık 25 milyonu oy kullandı.

Bu trajik olay hiç şüphesiz İran’ı bir belirsizlik dönemine sürüklemiştir ve yaklaşan seçimlerin ülkenin geleceği açısından kritik bir dönüm noktası olması muhtemeldir.

Erken cumhurbaşkanlığı seçimleri İslam Cumhuriyeti’ne ve devletin üst kademelerine gidişatı tersine çevirmek ve hayal kırıklığına uğramış seçmenleri yeniden kazanmak için önemli bir fırsat sunabilir. Ancak bunun için, giderek daralan bir siyasi çemberi genişletmeye yönelik stratejik bir karar alınması gerekiyor. Şimdiye kadar siyaset kurumunun eğilimi muhafazakar yönetimi ikiye katlamak yönünde olmuştur.

Muhafız Konseyi’nin, eski Meclis Başkanı Ali Laricani gibi önde gelen isimlerin cumhurbaşkanlığı yarışında yarışmasını engelleyen toplu diskalifiye kararları, İbrahim Reisi’nin 2021’de cumhurbaşkanlığına yükselmesinin yolunu etkili bir şekilde açtı. Bu diskalifiye politikası, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Uzmanlar Meclisi’ne girmesinin yasaklandığı 2024 parlamento ve Uzmanlar Meclisi seçimlerinde de devam etti.

Cumhurbaşkanlığı için aday olabilecek önemli siyasetçiler arasında eski Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Eshagh Jahangiri, her ikisi de reformcu gruptan olan mevcut milletvekili Masoud Pezeshkian, mevcut Meclis Başkanı Mohammad Bagher Ghalibaf ve büyük olasılıkla her ikisi de muhafazakar gruba atfedilen mevcut geçici cumhurbaşkanı Mohammad Mokhber yer almaktadır.

Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile yakın bağları olan Ghalibaf ya da Mokhber’in iktidara gelmesi halinde, DMO’nun devlet kurumları üzerindeki etkisinin artacağını öngörebiliriz. DMO ekonominin hayati bölümlerini kontrol etmekte ve askeri ve güvenlik politikaları üzerinde önemli bir etkiye sahip bulunmaktadır. Generaller şüphesiz ki Reisi sonrası dönemi iç kamuoyundaki etkilerini derinleştirmek için kullanmaya çalışacaklardır.

Ancak bu gidişat birçok üst düzey siyasetçiyi marjinalleştirmiş ve seçmen katılımının düşük olmasına yol açmıştır. Bu durum ise ülkede yeni bir protesto dalgasına ve istikrarsızlığa yol açabilir. Mahsa Amini’nin ölümüyle ateşlenen 2022-2023 yıllarındaki ülke çapındaki protestolar, halkın rejime meydan okumaya hazır olduğunu gösterdi. Daha fazla özgürlük talep eden yeni nesil kadınların öncülük ettiği bu protestolar rejim tarafından bastırıldı. Ekonominin darmadağın olduğu ve İranlıların yüzde altmışından fazlasının yoksulluk içinde yaşadığı bir ortamda hükümetin meşruiyeti ciddi şekilde sarsılmış durumda. Reisi’nin ölümü zaten istikrarsız olan bu duruma yeni bir istikrarsızlık katmanı daha ekledi.

Muhafazakar rejim halihazırda ekonomik zorluklar nedeniyle yaygın bir hoşnutsuzlukla boğuşuyor ve Reisi’nin ölümü, özellikle de yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin özgür ya da adil olarak algılanmaması halinde yeni protestoları tetikleyebilir.

Uluslararası alanda ise, Reisi’nin ölümü Tahran ve Washington arasında devam eden müzakereleri veya özellikle İran’ın tartışmalı nükleer programı konusunda Batı ile ilişkileri önemli ölçüde etkilemeyebilir. Sert tutumuyla tanınan Reisi’nin halefi, iç ve dış baskılar karşısında ılımlı politikalar izleyerek bu karmaşık meselelerin üstesinden gelmek için daha fazla alana sahip olabilir.

İran’ın dış politikası, iktidardaki hükümetin siyasi yöneliminden bağımsız olarak Dini Lider’in gözetimi altındadır. Dış politikadaki genel politikalar ve kritik kararlar Ayetullah Hamaney tarafından onaylanmalıdır.

Bununla birlikte İran rejimi kritik bir dönemeçle karşı karşıya. Dini Lideri seçmekten sorumlu olan Uzmanlar Meclisi, gelecekteki liderliği dikkatle değerlendirmelidir. Rejimin başlıca hedefleri seçmen tabanını yeniden inşa etmek, Devrim Muhafızları Ordusu’nun yerel ve bölgesel etkisi aracılığıyla askeri kabiliyetlerini genişletmek ve muhalif güçleri kontrol altına almaktır.

Mohammad Mazhari, Siyaset Bilimi alanında akademik çalışmalar yürütmektedir.

2013-2020 yılları arasında Arapça Mehr Haber Ajansı’nda ve 2020-2021 yıllarında da Tehran Times’ta gazeteci olarak çalışmıştır.

Twitter/X: @epicoria

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English