Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Sermaye ve iktidar

Yayınlanma

Sermaye çıkışı 

Rusya Merkez Bankası verilerine göre haziran-ağustos döneminde ülke dışındaki hesaplara rekor seviyede nakit çıkarıldı: 1,47 trilyon ruble. Karşılaştırma için: 2021’in aynı döneminde (üçüncü çeyrek) ülke dışına akan para 57 milyar rubleydi, yani bu yılkinden 26 kat daha az. Başka bir karşılaştırma için: 2022 bütçe gelirleri 25,02 trilyon rubleydi. Demek ki bütün ülkenin bütçe gelirlerinin yüzde 6’sı kadar bir meblağ sadece üçüncü çeyrekte büyük burjuvazi tarafından ülke dışına çıkarıldı. Birinci çeyrekteki 543,4 ve ikinci çeyrekteki 550,7 milyar rubleyi de buna katalım; buna göre “yurtsever” büyük burjuvazi (üstelik de “sınırlamalara” rağmen) bütçe gelirlerinin yüzde 10’dan fazlası kadar bir tutarı üç çeyrekte kaçırmayı başarmış.

Üçüncü çeyrekten sonra da akış durmadı. Merkez Bankası aralık başında 1 Kasım itibariyle Rusya vatandaşlarının yurtdışı banka hesaplarında 4,19 trilyon ruble (o günkü kurla 66,65 milyar dolar) mevduatı olduğunu hesaplamıştı. 13 Şubat’ta yayınlanan MB verilerine göre ise Rusya vatandaşlarının yabancı bankalardaki varlıklarının toplamı 94,3 milyar doları (yaklaşık 7 trilyon ruble; 2022 bütçe gelirlerinin yüzde 30’una yakın) buldu. Bu, yıl boyunca yabancı bankalara yatırılan mevduatın üç kattan fazla arttığı anlamına geliyor. Muazzam bir sermaye çıkışı, üstelik buzdağının sadece su üzerinde kalan kısmı. İstatistikler, çıkışa doğrudan doğruya Merkez Bankası’nın izin verdiğini de açıkça gösteriyor. 2022 ocak ayında Rusya vatandaşlarının yabancı bankalardaki mevduatları 0,5 milyar dolardı; şubat ayında 4,3 milyara yükseldi. Bunun neredeyse tamamı 24-28 Şubat arasında gerçekleşti. Mart-mayıs arasında çıkış yavaşladı çünkü Merkez Bankası döviz işlemlerine sert kısıtlamalar getirmişti. Banka bu kısıtlamaları gevşetir gevşetmez akış şiddetlendi ve yılın ikinci yarısında 48,9 milyar doları, yani yıllık toplamın yüzde 77’sini buldu. Bu bile epey mütevazı bir tahmin olmalı, zira paraların en çok yattığı ülkelerden yaptırımlar sonrası bilgi alması mümkün değil.

Dahası, sermaye çıkışı sadece yabancı bankalarda döviz hesaplarına yatan bu 70-100 milyar dolardan ibaret değil. Merkez Bankası daha temmuz ayında 2022’de toplam sermaye çıkışının 243 milyar dolar olacağını tahmin etmişti. Bu, bir rekordur; son 10 yıldır buna en çok yaklaşan değer 2014’te (Kırım yaptırımları) 152 milyar dolardı. 2012-2021 döneminde toplam sermaye çıkışı 576,5 milyar dolardır. Buna göre sadece geçtiğimiz yıl, kendisini önceleyen 10 yılda kaçan miktarın yarısı kadar sermaye ülke dışına kaçtı.

Elbette, Rusya’daki varlıklarını satan yabancı şirketlerin çıkardığı sermaye veya aynı şekilde, Rusyalı şirketlerin yabancı ülkelerde aldığı tahviller de bu tutara dahil. Yani sermaye kaçırma işi çuvallara veya başka yerlere doldurup sırtlanarak yapılmaz çoğunlukla. Ama offshore şirketlerine kayan muazzam servetler de dahil ve bu, aşağı yukarı çuvala doldurup kaçırmak anlamına geliyor.

Demek ki her biçimde muazzam bir sermaye çıkışı yaşanıyor ve aslında bunun önüne engel konulmuyor. Çünkü yıl sonunda konuşan Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina’ya göre “yurtdışına döviz akışından ötürü endişelenmeye sebep yok”. Banka da bu hususta tedbir almayı gerekli görmüyor. Bırakınız yapsınlar, diyor hanımefendi: “Bu paraların Rusya bankacılık sistemine, rubleye dönmesi, makroekonomik istikrara ve fiyat istikrarına güvenin artması ölçüsünde olacak.”

“Makroekonomik istikrar” deyimini duyar duymaz irkiliyorum.

Merkez Bankası’ndan yıl sonunda yapılan bir diğer dikkat çekici açıklama, “ithal ikameciliğin hayat seviyesini düşürdüğü” idi. 400 milyar dolara yakın varlıklar batı bankalarında dondurulmuş, bu yıl 250 milyar dolara yakın sermaye çıkışı olmuş, ama hayat seviyesini düşüren ithal ikamecilik. Üstelik bu açıklama, Amerikan hükümeti tarafından Amerikan şirketlerine çip üretiminde 152 milyar dolar sübvansiyon verileceğinin açıklanmasından sonra yapıldı.

Rusya’nın önemli iktisatçılarından Mihail Hazin geçtiğimiz ay telegram kanalından, “bir medya organı için yazdığı, ama orada yayınlamadıkları” makaleyi paylaştı, Glazyev de derhal paylaştı bunu. Hazin “mali bloğun” (Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası) liberal elitin temsilcileri olduğunu ve bunların da Rusya’nın “malûm, liberal” uluslararası toplumda kalmasını istediklerini söylüyordu. Ona göre, bunu gerçekleştirmek için “Washington uzlaşmasının” temel şartlarını yerine getirmeleri gerekiyor. Bu şartların başlıca ikisi: “ruble yatırımlarının yasaklanması ve sermaye çıkışının teşvik edilmesi”. Bu ikincisi, dünya dolar sisteminin akışkanlığının devam ettirilmesinin milli menfaatlere önceliğinin gereği. Hazin, 2022’nin ilk üç çeyreğinde bütün rekorları altüst eden sermaye çıkışını bununla açıklıyor.

İktisat ve siyaset arasındaki ilişki burada daha da belirginleşiyor; Hazin “mali bloğun” tutumunu ihanet sayıyor.

Büyük burjuvazinin vergilendirilmesi

Putin’in eylül başında Doğu Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşma büyük bir programatik önem taşıyordu. O zaman bunu “9 nokta” başlığı altında değerlendirmiştim. Sekizinci noktada şöyle yazmıştım:

“Kremlin, büyük burjuvazinin ‘aşırı kârına’ el koymak için ‘pazar mekanizmalarını ve enstrümanlarını’ kullandıklarını ve kullanmaya devam edeceklerini vurguluyor. Bu, büyük burjuvazinin ‘mali blok’ ile yürüttüğü bütün lobi faaliyetine rağmen başarılı olamadığını gösteriyor.”

Putin söz konusu konuşmasında, öngörülen enstrümanları şöyle tanımlamıştı:

“Bunlar pazar enstrümanları; herkesin bildiği şeyler: ya gümrük resimleri, ya da bu aşırı kârın başka yollardan geri alınması.”

Bu sözlerin hedefi ne krizden gelişerek çıkan küçük burjuvaziydi, ne de 24 Şubat’tan sonra deklase olan navalnıycı orta burjuvazi yerine şimdi serpilmeye başlayan yeni orta burjuvazi. Bunlar da “aşırı kâr” elde etmeyi başarmışlardı ve başarıyorlar, ama gerçek hedef, esas itibariyle telekomünikasyon, madencilik ve finans alanında faaliyet gösteren büyük burjuvaziydi ve (her ne kadar Putin aynı yerde “mülkiyetin korunması” güvencesi verdiyse de) belli bir tehdit kokuyordu.

Putin’in programatik konuşmasına rağmen bu mesele uzun süre tekrar gündeme gelmedi. Nihayet Maliye Bakan Yardımcısı Aleksey Sazanov 15 Şubat’ta, yani program ilanından 4,5 ay sonra bu konuda iki formül üzerinde “çalışmaya başladıklarını” duyurdu: gönüllü ödeme veya bir tür mecburi vergilendirme.

Neden bu kadar uzun sürdü ve neden sonuçta gündeme geldi? Birinci sorunun cevabı şu: büyük burjuvazinin Kremlin’den gelen aşırı kârın vergilendirmesi dayatmasına direnmemesi beklenemezdi. Üstelik de eylül başından hampetrol yaptırımlarının getirildiği aralık ayına kadar ekonomik durum nispeten istikrarlıydı; ilk sarsıntı atlatılmış, yıkımın eşiğinden dönülmüştü. Bu abartılı bir retorik, afaki bir ifade de değil. Başbakan Yardımcısı Andrey Belousov 27 Aralık’ta, mart ayındaki durumu anlatırken açık açık, “ekonominin yerle bir olma riskiyle karşı karşıya olduğunu” belirtmiş, o günlerde “ekonominin yönetilebilirliğini kaybetmek üzere olduklarını düşündüğünü” söylemişti. Belousov, bu kıyamet senaryosunu tersine çevirmeye başaran insanları sayarken Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Merkez Bankası’nı zikretmiş, ama Maliye Bakanlığı’nın adını anmamıştı. Dolayısıyla, bu görece rehavet ortamında büyük burjuvazinin direnişi daha fazla momentum kazanmış olmalı.

İkinci sorunun cevabı da şu: “mali blok” programı iğdiş etmeyi artık bırakmak zorundaydı, çünkü yaptırımlar ve Kuzey Akım 2 sabotajı yüzünden doğalgaz ve petrol gelirlerindeki büyük düşüşün neden olduğu bütçenin finansmanı problemi Rusya ekonomisini yıkmakla tehdit ediyor.

Maliye Bakanı Siluanov da Sazanov’dan iki gün sonra konuştu ve “büyük şirketlerin” 2021 ve 2022’de yaptıkları aşırı kâra karşılık hükümete 300 milyar ruble “gönüllü katkıda” bulunmalarını beklediklerini söyledi. Bu para beklenen bütçe açığını zaten kapatmaz, zira 2023’te bütçe açığı planlanan 2,9 trilyon ruble (GSYH’nın yüzde 2’si), üstelik yaptırımlar sonucu petrol ve doğalgaz gelirlerinde ortaya çıkacak büyük düşüş yüzünden 5 trilyon rubleyi de bulabilir. Demek ki bakanlık, büyük burjuvazinin olası vergi yükünü muazzam ölçekte indirmiş ve en iyimser hesapla bile beklenen bütçe açığının yüzde 10’u seviyesine çekmiş. Ama bu da yetmemiş ve “gönüllülük” şartına bağlamaya çalışıyor. Dahası bakanlık “büyük şirketlerle” görüşmüş ve rızalarını almaya çalışmış olmalı, zira Siluanov’a bakılırsa: “Büyük şirketler büyümenin bir kısmını devletle paylaşmaya hazır.” Ve üstüne üstlük Siluanov, petrol ve doğalgaz şirketlerine geçtiğimiz yılların kârından ötürü ek vergi getirilmeyeceği müjdesi de verdi.

Bakanla yardımcısının sözleri arasında bir uyumsuzluk görünüyor; yardımcısı iki formülden söz ediyor, bakana göreyse tek bir formül var. Yardımcısı zor yolunu da işaret ediyor, bakan ise burjuvaziyle bu konuda hâlihazırda bir mutabakata varıldığının altını çiziyor.

Gene de bu ilk günlerde büyük burjuvazi pek de ikna olmuş görünmüyordu. Sanayici ve Girişimciler Birliği Başkanı Aleksandr Şohin, gönüllülüğün olmayacak iş olduğunu açık seçik belirtti. Ama elbette bu “gönüllü vergi olmaz, toplanacaksa doğru düzgün toplayın” değil, “aşırı kârın vergisi mi olurmuş, özel mülkiyet, serbest piyasa, pazar mukaddestir, iyisi mi vergileri hepten azaltın ki serbest piyasa şöyle gönlünce yatırım yapsın, hem güçlü devlet de neymiş,” vb. ezberinin tekrarı anlamına geliyordu.

Gönülsüz gönüllülük

Siluanov’un gönüllülük açıklaması yaptığı gün Kremlin basın sekreteri Peskov’un brifinginde kendisine bu konu soruldu. Peskov, görüşmelerin henüz devam ettiğini, benzer uygulamaların (aşırı kârın vergilendirilmesi) bütün dünyada çok yaygın olduğunu, hükümetin de büyük iş gruplarının temsilcileriyle bu konuda temas içinde bulunduğunu belirtti, ekledi: “Burada kilit kelime, ‘gönüllü’. Tabii ki ülke yönetimiyle iş dünyası, hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı etkileşim sürüyor; bu, iki taraflı bir yol. Bu yüzden tabii ki o tarafın da bu tarafın da (gerçi hepimiz aynı taraftayız) şu an içinde bulunduğumuz şartları ve ülkede mevcut ihtiyaçları net şekilde kavraması zaruri.”

Gayet diplomatik bir cevaptı bu ve her ne kadar işbirliği mesajıyla gönlünü okşadığı büyük burjuvaziye doğrudan meydan okuma anlamına gelmiyor idiyse de, tehdit değilse bile uyarı yeterince açıktı. Aklı başında herkes gibi Kremlin’in de büyük burjuvazinin gönüllü gönüllülük göstermeyeceğinden kuşkusu olamaz; bu nedenle gönülsüz gönüllülük formülü daha işlevsel görünmüş olmalı. Zor, doğumu kolaylaştırır; zor tehdidiyle şirketler yardım sırasına girebilir ve bunun ödülünü de devlet nişanı şeklinde alırlar, ama gücü yetenlerle gücü yetmeyenler arasındaki işbölümü öyle ki, Kremlin “mali bloğun” alıklığını (şartlı kullanılan bir kelime bu) aşmak için gönüllülüğe teşvik vasıtalarını devreye sokmaktan kaçınmayacaktır.

Ama “mali blok” da büyük burjuvazinin kârdan zararını asgariye indirmenin yollarını aramaktan kaçınmayacaktır. Nitekim daha aynı gün ilk büyük atraksiyon, bloğun diğer kalesi Merkez Bankası’ndan geldi; banka, bakanlığın gönüllülük planına arka çıkmakla kalmadı, (büyük burjuvazinin en samimi borazanlarından Banksta’nın haberine bakılırsa) bu sınıfın 300 milyar rublelik “gönüllü katkısına” karşılık şirketlerinin devlet bankalarına borçlarının silinmesini de önerdi.

Harika bir rüşvet formülü! Kısa, orta ve uzun vadeli kredi borçlarını silelim, sen de “bağış” yap. Adı gönüllülük olsun.

Merkez Bankası’nın sulh çağrısı, Deripaska’nın temkinli alkışlarını toplamakta gecikmedi. Rusal’ın patronu şöyle yazdı: “Bu, ideal olmasa bile dengeli bir karar olur.”

“Çatışmalı ittifak” sürüyor; ittifakın varlığı çatışmayı engellemiyor. Kremlin gönülsüz gönüllü vergi dayatmasını sürdürecektir, ama daha geri bir noktadan: uzun vadeli kredi borçlarının silinmesini kabul edebilir, orta vadeli borçların silinmesini kabul etmesi güçtür, kısa vadeli borçların silinmesini ise reddedecektir. Bu pazarlıklarla soruna nihai çözüm getirilemez; petrol ve doğalgaz gelirleri düşerken bütçenin finansmanı için Kremlin büyük burjuvaziye yönelmeye, mali blok ise onu savuşturmak için atraksiyonlarına devam edecektir.

* * *

Ben bu satırları yazdıktan sonra, onları doğrulayan iki gelişme yaşandı. Kısaca değinmeden geçmek olmaz.

İlkin, Putin’in 22 Şubat’ta yaptığı programatik konuşma, burjuvazinin ve (“rahatsızlığı biliyorum” diyerek açıkça adını andığı) “mali bloğun” dayatmasına rağmen vergi meselesinde geri adım atmayacağının ilanını da kapsıyordu. Bu konuşmadan sonra “mali bloğun” şevk ve azmine rağmen büyük burjuvazinin devlet bankalarına uzun vadeli kredi borçlarının iptal edilmesi de büyük ölçüde gündemden çıkmıştır.

İkincisi, Aleksandr Şohin’in Putin’in konuşmasından sonra aynı gün yaptığı açıklama. Şohin burada bir seferlik “windfall tax” için hükümetle anlaşmaya vardıklarını söyledi. Bunun bağış değil vergi olarak tanımlanması, Kremlin’in dayatmasını açıkça gösteriyor. Şohin’e göre tek sorun kalmış: “aşırı kârın” nasıl hesaplanacağı.

GÖRÜŞ

Hindistan’da genel seçimlere doğru-4 / Dış politika

Yayınlanma

Hindistan, iktidardaki Hindistan Halk Partisi (BJP) hükümeti ve ana muhalefetteki Hindistan Ulusal Kongresi (kısaca Kongre Partisi veya Kongre) başta olmak üzere 18. genel seçimlere hazırlanıyor. Seçimlerin kazananının yine BJP hükümetinin olacağı yönünde güçlü bir beklenti söz konusu olsa da muhalefetin başa geçmesi durumunda da özellikle dış politika bağlamında Hindistan’da büyük bir değişiklik yaşanmayacaktır. Çünkü Hindistan’da hem BJP hem de Kongre dış politika veya ekonomi gibi belirli konularda pragmatik ve ideolojik olmayan bir yaklaşım sergiler. Bu, aralarında ideolojik farklılıklar olmadığı anlamına gelmez ama bunlar genellikle çok açıktır ve ülkenin iç politikasında, özellikle de kimlik siyaseti söz konusu olduğunda önemli bir rol oynar. Ancak iki parti örneğin eğitim gibi alanlarda sıklıkla farklı fikirleri savunurken dış politika söz konusu olduğunda yaklaşımları ideolojik değil çıkar odaklıdır.

Hindistan’da genel seçimlere doğru-3 / Politik ekonomi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya ile ilişkiler bunun açık bir örneği. Hindistan dış politikasının mevcut değişmez gidişatlarından biri hem ABD hem de Rusya ile “müttefik olmadan” ortaklıkları sürdürme çabasıdır. Örneğin, Kongre Partisi geçmişte şimdikinden çok daha sol eğilimliydi. Ancak Kongre, ABD’nin Hindistan’ın en önemli ekonomik ortaklarından biri, önemli teknolojilerin sağlayıcısı, Çin’e karşı önemli bir destekçisi ve Hint diasporasının etkili ve zengin bir kesiminin üssü olduğu gerçeğini göz ardı edemez. Hem zaten çoğunlukla Modi’ye veya Modi hükümetine atfedilen günümüz Hindistan-ABD yakın ortaklığının temelleri aslında Kongre hükümeti döneminde atılmıştı. Benzer şekilde sağcı ve milliyetçi bir parti olan BJP de Sovyet komünizminden pek hoşlanmıyordu. Ancak iktidara geldikten sonra çoğu Hint silahının hâlâ Sovyet ya da Rus yapımı olduğu ve Rusya’nın nükleer enerji konusunda önemli bir ortak olmayı sürdürdüğü gerçeğini göz ardı edemezdi. Yani hangi parti iktidarda olursa olsun Hindistan dış politikada ılımlılığı korumaya çalışan bir ülkedir; Batı ile Rusya arasında (ve İsrail ile Arap devletleri arasında da) orta konumda kalmak isteyen bir ülke. Bu nedenle, paradoksal olarak, Hindistan’daki olaylar bazen öngörülemezken ve ülkenin çeşitli bölgeleri çoğunlukla siyasi veya sosyal açıdan istikrarsızken Yeni Delhi’nin dış politikası büyük ölçüde partiler/hükümetler üstü, istikrarlı ve öngörülebilir bir nitelik taşır.

Diğer yandan, Hindistan’da seçim anketleri dikkate alındığında Başbakan Modi’nin ve iktidar partisinin muhalefete karşı zaten çok büyük avantajları olduğu görülüyor; çok daha büyük mali kaynaklar, esnek bir medya ve bunların arasında uzlaşılmış bir bürokrasi. Ancak Modi hükümetinin yine de hiçbir şeyi şansa bırakmadığı da görülüyor. Bunlardan üçü ayrıca muazzam bir biçimde öne çıktı. İlki, Hindistan’ın eylül ayında ev sahipliği yaptığı G-20 Zirvesi idi. Hindistan hükümeti zaten dönüşümlü olan G-20 başkanlığını Hint halkına çok muazzam bir dış politika başarısı olarak, dünyaya ise “süper güç adayı” Hindistan’ın “dünya liderliğinin” gösterişli bir avatarı olarak pazarladı. Hem zaten Hindistan’ın G-20 sürecinde de uluslararası basın Modi hükümetinin azınlıklara ve siyasi muhaliflere yönelik saldırılarına pek de ilgi göstermedi. İkinci olarak, tüm Hintleri TV’ye kilitleyen, onlar için hem en sevilen spor hem de en çekici eğlence biçimi olan ve tüm milliyetçi duyguları ortak paydada buluşturup alevlendiren Kriket Dünya Kupası geliyor. Ancak ne yazık ki Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı turnuvaların sonucunda 19 Kasım’da Hindistan’daki Modi’nin de memleketi olan Gujarat’ın Ahmedabad kentindeki Narendra Modi Stadyumu’nda Avustralya’ya karşı oynanan final maçı kaybedildi. Hindistan kazansaydı eğer, Narendra Modi’nin, Narendra Modi Stadyumu’nda Narendra Modi’ye övgüleri büyük bir coşkuyla selamlayarak, Dünya Kupası’nı büyük bir gururla alıp Hindistan takımına takdim etmesi hiç kuşkusuz büyük bir gösteri olacaktı. Ancak yine de Hindistan’ın tartışmasız süper güç olduğu bir alan olan kriketin Hindistan’a getirdiği prestij hâlâ büyük bir kazanç. Ve üçüncüsü ise ocak ayında Hindu tanrısı Rama’ya adanmış yeni ve devasa bir tapınağın açılışı oldu. Bu gösterişli açılış hiç kuşkusuz BJP hükümetinin çoğunlukçu gündemini daha da ileriye taşıyor.

Aynı zamanda Hindistan’ın dış politikası kısa zaman içinde birçok diplomatik zorlukla karşılaştı. Ancak görevdeki Modi rejimi bu birtakım zorlukları kendi lehine avantaj olacak bir biçimde bir seçim stratejisine dönüştürmeyi başardı. Örneğin, bunlardan Hint basınını en uzun meşgul edeni, Sih ayrılıkçılığı anlamına gelen Khalistan hareketi konusunda Kanada ile yaşamakta olduğu kriz ve BJP hükümeti bu kriz üzerinden Sih ayrılıkçılarını olduklarından daha büyük bir güvenlik tehdidi olarak resmederek tabanını genel seçimler öncesinde harekete geçiriyor. Yeni Delhi hükümeti zaten son yıllarda 2020-21 çiftçi protestosundan başlayarak Khalistan hareketine yönelik korkuyu körüklemeye başlamıştı. Çoğunlukla Punjab ve Haryana devletlerinden Sih çiftçiler, hükümetin Eylül 2020’de çiftlik ürünlerinin satışı, fiyatlandırılması ve depolanmasıyla ilgili onları serbest piyasadan koruyan kuralları gevşeten üç Çiftlik Yasası’nı yürürlüğe koymasına karşı protesto başlatmış, Ocak 2021’de Hindistan hükümeti, Khalistan hareketinin protestolara sızdığını iddia etmişti. 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar Punjab, Sih militanların yürüttüğü terör kampanyası ve onlara karşı çıkan Hindistan güvenlik güçlerinin uyguladığı vahşet ve aşırılıklar nedeniyle felaketi yaşamıştı. Bu felaket yaklaşık 25 bin kişinin yaşamına mal olmuştu. Günümüzde Punjab’da Khalistan hareketi fiilen öldü ama Batı’daki Sih diasporasının küçük ama son derece sesli ve görünür kesimleri arasında hayatta kalmaya devam ediyor. Yeni Delhi için bu durum BJP hükümetinin politik ihtiyaçlarına hizmet eden ve Başbakan Narendra Modi’ye “güçlü bir adam olarak” bir kez daha kendini kanıtlama şansı sunan yararlı bir seçim stratejisi haline gelmiş görünüyor. Normalde verilere göre, 2000-2022 yılları arasında Khalistan bağlantılı şiddet, daha düşük bir profilde: Son 22 yılda Punjab’da en az bir ölümle sonuçlanan 33 olay yaşanırken Jammu ve Keşmir’de 11 bin 892 ölümcül olay ve Maocuların dahil olduğu 5 bin 247 ölümcül olay yaşandığı kaydedilmiş. Ancak bugünkü iktidar söylemlerine kulak verildiğinde Khalistan hareketinin çok daha ciddi bir tehdit olduğu düşünülür.

Modi’nin tabanındaki popülaritesinin en güçlü nedenlerinden biri de Hindistan’ı güçlü ve iddialı bir Hindu devleti olarak yeniden düzenleme fikri. Modi hükümeti, 2015’te Hindistan’ın Manipur ve Nagaland’daki ayrılıkçıları hedef almak için Myanmar topraklarında nokta operasyon düzenlediğini büyük manşetlerle duyurmuştu. Eylül 2016 sonlarında gündeme Pakistan topraklarındaki “militan fırlatma rampalarına” karşı nokta operasyon düzenlendiği büyük harflerle yansıdı. Modi bu saldırının türünün ilk örneği olduğunu iddia ederken yine Hint basınında Pakistan kontrolündeki bölgeye daha önce yapılan dokuz saldırı belgelenmişti. Daha sonra Modi’nin, grubun Şubat 2019’da Pulwama’daki Merkezi Yedek Polis Gücü (CRPF)  konvoyuna düzenlenen ve 40 kişinin ölümüne yol açan intihar saldırısına misilleme olarak Hindistan’ın Jaish-e-Mohammed (JeM) eğitim kampına düzenlediği hava saldırılarıyla ilgili haberler yansıdı. Ancak Pakistan’ın Hayber-Pahtunhva eyaletindeki “Balakot’taki en büyük JeM kampının” yok edildiği ve “Hindistan’da daha fazla terör saldırısı planlayan çok sayıda teröristin, eğitimcinin ve JeM komutanının” öldürüldüğü iddialarını, uydu görüntülerini kullanan çok sayıda bağımsız çalışma doğrulayamadı. Daha sonra Pakistan’ın cezalandırıcı hava saldırılarına yanıt olarak Hindistan kendi savaş uçaklarını harekete geçirdi. Ardından Pakistan, bir MiG-21 Bison’u düşürmüş ve sonrasında zarar görmeden Hindistan’a dönen pilotu Abhinandan Varthaman’ı kurtarmıştı. Ancak Hindistan, Varthaman’ın düşmeden önce Pakistan’a ait bir F-16’yı düşürdüğünü ve hatta düşen uçak için “inkar edilemez deliller” sunduğunu iddia etmişti.

Hint analistler, Şubat 2019’da CRPF konvoyuna yapılan Pulwama saldırısının ardından bir JeM kampını ortadan kaldırmanın ve bir F-16’yı düşürmenin ikiz zaferinin Modi’nin zaferini mühürlediğini ve Modi’yi seçimin gidişatına ilişkin kaygılardan koruduğunu savunmuş, Pulwama’daki terör saldırısı ve hükümetin tepkisi derin bir milliyetçilik duygusunu harekete geçirmişti. Benzer şekilde yine Hint gözlemciler Modi’nin “güçlü adam” imajını bir kez daha pekiştirebileceği bir sonraki güvenlik krizi olarak Khalistan hareketini kurmaya çalıştığını düşünüyor. Hatta Modi yanlısı medya yorumcuları Kanada’nın “bir sonraki Pakistan” olduğu fikrini dile getirmişti. Kanada Başbakanı Trudeau’nun Hindistan hükümetini suçlayan iddiaları kanıtlansa da kanıtlanmasa da Modi ve partisine genel seçimlerinde bir avantaj sağlamış gibi görünüyor: Ottawa’nın Modi hükümetini suçlayan iddiaları Trudeau hükümeti tarafından kanıtlanamazsa Modi Kanada’nın ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmış olur, eğer Hindistan’ın kendisine suikast düzenlediğine dair ikna edici kanıtlar ortaya çıkarsa bu kez Hindistan’ın artık yabancı topraklarda kendi ülkesine yönelik olduğu iddia edilen tehditleri ortadan kaldıracak kadar güçlü olduğu algısı geliştirilebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

İran misillemesi: Komplo teorileri arasından ilerlemek

Yayınlanma

Yazar

İran’ın İsrail’e yaptığı misilleme komplo teorisi sanayimizin muhteşem ürünlerini bir kez daha ortaya döktü. Bu alanda dünya ligine hiç maç yapmadan ilk üçe çağrılacağımıza ve formumuz iyiyse finali de ya Orta Doğu ülkelerinden veya Balkanlardan birisiyle oynayacağımıza hiç şüphem kalmadı. Eğer komplo teorileri ihraç edilebilir bir ürün olsaydı kişi başına düşen milli gelirde dünyada ilk beş arasında yerimizi kesinlikle alırdık.

Aslında İran’la İsrail arasındaki gerginlik kelimenin tam anlamıyla bir orta oyunuymuş. Hatta İran rejimi İsrail’in kuklalarından sadece biriymiş. Tahran yönetimi İsrail’e karşıymış gibi yapıp perde arkasında onlarla iş tutarmış. Madem yüzlerce İHA’yı harekete geçirebiliyor; o halde neden İsrail’in önemli hedeflerini vurmuyormuş. Veya İsrail’de neden hiç kimse ölmemiş.

Bunları çürütmeye çalışmanın hiçbir anlamlı tarafı olmadığının pek tabii ki farkındayım; ama ülkemizin entelektüel seviyesinin göstergesi olması açısından bu komplo teorilerinin medyanın önemli bir bölümünde kontrolsüzce konuşulabiliyor olmasına hayıflanmamak mümkün değil. Bunları dinledikçe içimden ‘Hitler de Sovyet ajanıydı. Stalin onu erken dönemlerde devşirmişti. İkinci Dünya Savaşı zaten orta oyunuydu. Hitler’in amacı da Almanya’nın yenilmesini sağlayıp Sovyetler Birliği’nin geniş Doğu Avrupa topraklarını hakimiyeti altına almak için yapılmıştı’ demek geliyor. Bu arada sadece Sovyetler Birliği’nin 27 milyon kayıp vermiş olması (1945’de on sekiz milyon olan Türkiye nüfusunun bir buçuk katı) zaten küçük bir ayrıntı. Komplo teorimi çürütmesi düşünülemez. Kaldı ki, bunları soracak kimse de yok ortalıkta.

İRAN MİSİLLEMESİNİN KODLARI

İşin esasına gelince, İran, Şam’daki büyükelçilik binasına İsrail’in yaptığı saldırıya mislinden fazlasıyla cevap verdi. Fazlasıyla, çünkü, İran da İsrail toprakları dışında bazı İsrail hedeflerini vurabilirdi. Nitekim önceki aylarda Kuzey Irak’ta İsrail istihbaratı tarafından kullanıldığı iddia edilen bazı yerleri vurmuştu. Fakat bu defa doğrudan İsrail topraklarını hedef aldı. Ve hemen altını çizmek gerekir ki, bu, kuruluşundan bu yana İsrail topraklarının tümüne yönelik en kapsamlı saldırı olarak askeri/siyasi tarihteki yerini aldı.

İran’ın İsrail’e daha büyük çapta zarar verecek silahlar kullanmamış veya kullansa da başarısız olmuş olma iddialarına gelince, ilkine verilecek cevap Tahran’ın bölgesel bir savaş istememesiyle doğrudan alakalı. İran açısından bakıldığında, zaman kendi lehine işliyor; çünkü Vaşington’un pek de akıllıca sayılmayacak hesaplarla sırf İsrail karşıtı oldukları için tarumar ettiği – güya demokrasi götürmüştü – Irak ve Suriye’de İran’ın nüfuzu olağanüstü arttı. İran yanlısı olarak bilinen ve kendilerini Direniş Ekseni olarak tanımlayan gruplar bu iki ülkede güç kazanırken İsrail’in şiddet dışında bir şey bilmeyen politikalarından dolayı Lübnan’da oluşan Hizbullah hareketi ile de Suriye üzerinden tam bir irtibat sağlamış oldular. Bunlara Yemen’de Ensarullah hareketinin kuvvetlenmesi ve Hamas’ın giderek Hizbullahlaşması yani etkili bir direniş örgütüne dönüşmesi de eklendiğinde İran İsrail’i bölgede ciddi bir kuşatmaya almış görünüyor.

Çok kutupluluk geri döndürülemez bir biçimde dünya dengelerini yeniden yapılandırırken İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ve Avrupa’nın ciddi bir güç ve nüfuz alanı kaybına uğrayacağını hesap ediyorlar ki, bu hesaplarında hiç de yanlış/haksız sayılmazlar. ABD ve Kolektif Batı’nın gücünün azalmasının Orta Doğu’da İsrail’in hareket alanını daraltacağına hiç şüphe yok. Ayrıca nükleer silah yapma çalışmalarında son aşamaya geldiği söylenen İran’ın bölgesel savaş istemesi için hiçbir neden yok. Buna karşılık bölgesel savaş isteyen ve Amerika’yı bunun içine çekmeye çalışan Netanyahu ve İsrail; çünkü Tel Aviv yönetimi Gazze’de gerçekleştirdiği ve ilk defa Batı kamuoylarında bile şiddetle eleştirilen soykırımsal etnik temizlik harekâtından kendi açısından başarı sayılabilecek (rehinelerin kurtarılması, önde gelen Hamas liderlerinin yakalanması/öldürülmesi vs.) hiçbir sonuç alamayınca kurtuluşu İran’ı savaşın içine çekmek olarak görüyor. Gerek Hizbullah’a gerekse İran’a yönelik provokasyonlarını da bu amaçla gerçekleştiriyor.

Ayrıca Netanyahu İran ile savaş istemeyen Amerikan yönetimini işin içine çekmek için de İran’a karşılık vermek zorunda kalacağı provokasyonlar yapıyor. En son Şam’daki konsolosluk binasının vurulması tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Dolayısıyla İran elindeki vuruş kabiliyetini nüanslar (komplo teorisyenlerinin çok fakir olduğu bir alan) üzerine inşa etmek zorundaydı. Yani hem karşılık vermeliydi hem de bunu Amerika ile koordinasyon kurarak büyük bir savaşa sebep olmayacak şekilde icra etmeliydi. Hafta sonu İran’ın yaptığı tam da bu oldu. Yüzlerce İHA ve onların İsrail hava sahasına yaklaşmasıyla başlayan Hizbullah seri atışları İsrail’in Demir Kubbe olarak adlandırılan hava savunma sistemini baş edemeyeceği sayıda hedef ile meşgul etmeyi amaçlıyor olmalıydı. O meşguliyetin (saturation) yarattığı boşluktan yararlanan balistik füzeler İsrail’in kritik önemdeki havaalanlarında (Nevatim ve Ramon), öyle anlaşılıyor ki, ciddi tahribata sebep oldu.

Üstelik, anlaşılan o ki, İran bu havaalanlarını elindeki hipersonik füzelerle de vurmamış; çünkü öyle yapsaydı Tahran’ın envanterindeki önemli bir silahın ayrıntıları ortaya çıkmış olacak ve bir yandan İsrail öte yandan Amerika, İngiltere ve müttefikleri bu silaha karşı neler yapılabileceğine dair hummalı bir çalışma başlatacaklardı. Yani stratejinin en önemli kuralını uygulamış görünüyor İran, elindeki kartların hepsini göstermeden misillemesini gerçekleştirmiş. Hipersonik füzeleri devreye sokmadan da İsrail’in her yerini vurabileceğini Tel Aviv’e göstermiş.

CNN EZBERİ

İran’ın Gazze üzerinde odaklanmış İsrail karşıtı veya İsrail’i eleştiren kamuoyunun veya Batılı devletlerin dikkatinin bir anda İran-İsrail çatışmasına döndüğü, Gazze’nin unutulduğu laflarının hiçbir ciddi tarafı olmadığı ayrıca ortada. Böyle bir laf kalabalığı, İsrail’in Gazze operasyonların durduğu veya duracağı varsayımına dayanıyor. Oysa İran’ın İsrail’e neler yapabileceğini gösterdiği bu misillemenin ardından gözler yeniden Gazze’ye dönecektir. Öte yandan eğer Gazze’de İsrail harekâtına ara verilecek tamamen veya duracaksa/durdurulacaksa, bu, zaten İran lehine ciddi bir puan olarak döner; çünkü sonuçta Gazze halkını Netanyahu soykırımından koruyan/kurtaran ülke konumuna sokar. Yok, eğer İsrail harekâtı aynen devam edecek olursa, gözler bir kere daha oraya çevrilecektir.

Ayrıca Batı ülkelerinde giderek İsrail’i çok sert bir biçimde eleştiren kamuoyları ile İsrail’e destek veren yönetimler arasında yaşanmakta olan çelişkili bir durum var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Yani İran misilleme yapsa da yapmasa da İsrail’e destek vermekten geri durmayan/duramayan bir Batı dünyasından söz ediyoruz. Bu açıdan İran’ın kendi kamuoyunun misilleme talepleriyle bu konuyu tartıya koyduğunda nüanslara dayanan bir karşılık verdiği sonucunu çıkarabiliriz. Hem misilleme fazlasıyla yapıldı hem de bölgesel bir savaş çıkmasına sebebiyet verilmedi. Yani Netanyahu kazanan olmadı.

İran’ın yaptığı misillemenin bölgesel politikalardaki yansıması Arap ülkelerinden siyasal destek almamış/alamamış ve muhtemelen bundan sonra da alamayacak olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesiydi. Arap ülkelerinden Ürdün doğrudan İsrail ve Amerika ile İran’a karşı kendi hava sahasını aktif korumaya alırken Suriye hariç diğerleri İran İHA’larının ve füzelerinin geçişine izin vermediler. Bu da Arap ülkelerinin Filistin meselesini kendi aile sorunları gibi görmekten yana olduklarına işaret ediyor. İsrail ve Amerika ile Filistin konusunda müzakere, mücadele eden bu Arap ülkeleri Arap olmayan Müslüman devletlerin siyasal İslamcı sloganlarla ve İslam kardeşliği gibi dini gerekçelerle Filistin meselesinde merkezi rol kapma girişimlerini kendi meşru alanlarına başkalarının izinsiz girmesi gibi algılıyorlar ki, bu konuda aktif olma istediğini her vesileyle sergileyen Türkiye hükümetinin çıkarması gereken dersler olduğuna hiç şüphe yok.

Şimdilik bir bölgesel savaş ihtimali atlatılmış gibi; ancak Amerika’yı da yanına alarak İran’a karşı topyekün bir savaş başlatmak isteyen Netanyahu veya başka bir İsrail hükümetinin hangi tahriklere başvurabileceğini kestirmek hemen hemen imkansız. Çok kutuplu dünyada Amerika’nın yardımlarının azalması ihtimalini dikkate alarak Filistin’de ciddi geri adımlar atarak iki devletli bir çözümü içselleştirecek bir İsrail siyasi oluşumu/hükümeti de ufukta görünmüyor. Öte yandan Gazze’dekiler soykırımsal bir etnik temizliğe tabi tutulurken evlerine, arazilerine el konulan, sürekli baskı gören ve zulmedilen Batı Şeria’daki Filistinliler için de direnmekten başka bir yol görünmüyor. Bölge muhtemelen çok kutuplu dünyanın sıcak çatışma alanlarından birisi olarak kalacak, ta ki, Amerikan başkanlık seçimlerine kadar. Trump’ın seçilmesi ve telaffuz ettiği fikirleri dış politikaya dönüştürdüğü takdirde bölgedeki denklem önemli ölçüde değişebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Venezuela’da devlet başkanlığı seçimleri

Yayınlanma

Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde şimdiden en çok beklenen seçimlerden biri olan ve 28 Temmuz’da düzenlenecek seçimlerde siyasi partilerin Bolivarcı cumhuriyetin devlet başkanlığı adaylarını resmi olarak göstermeleri için Ulusal Seçim Konseyi (CNE) tarafından belirlenen süre 25 Mart’ta sona erdi. Toplamda 13 aday kaydedildi, bunlar arasında beklendiği üzere Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen, ancak her halükarda Karayip ülkesi genelinde kampanya yürüterek Venezuela’nın en yüksek seçim otoritesi ve Nicolás Maduro hükümetiyle doğrudan karşı karşıya gelen María Corina Machado yer almıyor.

Venezuela’daki seçim sürecinin tamamı, Nicolás Maduro’yu devirmeye çalışmak için aralarında komplo ve ülkeye ihanetin öne çıktığı çeşitli usulsüzlükler nedeniyle Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen María Corina Machado gibi adayların seçilmesi yönünde ABD ve Avrupa Birliği’nin baskı ve müdahalesine ek olarak, siyasi partiler içinde ve arasında eleştiri, spekülasyon ve çatışmalarla çevrili. İktisadi ve sosyal durum son bir yıl içerisinde hafif bir iyileşme göstermiş olsa da Venezuela, halen önemli bir sosyo-ekonomik krizden geçiyor ve bu nedenle bir sonraki devlet başkanlığı seçimlerinin sonucu belirsiz.

Seçim takvimi

5 Mart’ta Venezuela Ulusal Seçim Konseyi (CNE) Yönetim Kurulu oybirliğiyle önümüzdeki haftalarda ve aylarda gerçekleştirilecek programın tarihini belirleyerek, en yüksek seçim otoritesinin başkanı Dr. Elvis Amoroso’nun yardımcısı Carlos Quintero ve rektörler Rosalba Gil, Aimé Nogal ve rektör Juan Carlos Delpino ile birlikte açıkladığı üzere 28 Temmuz 2024’ü seçimlerin yapılacağı gün olarak belirledi.

CNE kararı uyarınca, özel Seçim Kayıt günü 18 Mart-16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek, alt seçim organlarının üyeleri 20 Mart’ta seçilecek, aday başvurularının sunumu 21-25 Mart tarihleri arasında planlandı ve seçim kampanyası 4’ünde başlayacak ve 25 Temmuz’da sona erecek.

Tarihin belirlenmesi ne kolay bir işti ne de özgür iradeden kaynaklanıyordu, bilakis bu, çeşitli ideolojik yönelimlere sahip siyasi güçlerin katılımını içeren bir tartışma ve demokratik istişare süreciydi. Tartışma Venezuela sokaklarında ve ilgili kitle örgütlerinde olduğu kadar geleneksel siyasi partiler içinde de gerçekleşti ve geçici tarih önerileri sunuldu.

Genel İlkeler; Takvimler ve Seçim Garantilerine ilişkin Ulusal Mutabakat çerçevesinde Venezuela Ulusal Meclisinde savunuldu. Bu mutabakat, Ulusal Meclis tarafından Karayip ülkesinin farklı siyasi kesimleriyle imzalanmış ve ardından 1 Mart’ta CNE’nin değerlendirmesine sunulmuştu. Son olarak yasama organından Venezuela seçim organına iletilen tarih önerileri, bir sonraki seçimlerin Devlet Başkanı Hugo Chavez’in (1954) doğum gününe denk gelen 28 Temmuz’da yapılmasına karar verilmesine yol açtı.

Kabul edilen adaylar

CNE nezdinde 2024 devlet başkanlığı seçimlerinde yarışacak adaylar aşağıdaki gibi:

  • Chavez’cilerin adayı: Nicolás Maduro (Gran Polo Patriótico)

Muhalefet adayları:

  • Antonio Ecarri (Kalem İttifakı)
  • José Brito (İlk Venezuela)
  • Juan Carlos Alvarado (Copei)
  • Luis Eduardo Martínez (Demokratik Eylem – AD)
  • Luis Ratti (Popüler Demokratik Sağ)
  • Benjamín Rausseo (Ulusal Demokratik Konfederasyon – Conde)
  • Daniel Ceballos (Arepa Digital)
  • Javier Bertucci (Değişim)
  • Leocenis García (Prociudadanos)
  • Claudio Fermín (Venezuela için Çözümler)
  • Luis Enrique Márquez (Merkezler)
  • Manuel Rosales (Fuerza Vecinal)

Bu anlamda, devlet başkanlığı seçimlerine katılmak istediklerini ifade eden Venezuelalı siyasi örgütler şunlar: Podemos, Venezuela Komünist Partisi (PCV), Venezuela için Sevgi; Herkes için Vatan (PPT), Biz Venezuela’yız, Değişim İttifakı, Venezuela Yeşil Hareketi, Gelecek Venezuela, Venezuela Halk Birliği; Otantik Yenilenme Örgütü, Örgütlü Devrimci Eylem Hareketi (Tupamaro), Halkın Seçim Hareketi’nin yanı sıra Demokratik Eylem (AD), Kızıl Bayrak (BR), Cumhuriyetçi Hareket (MR), Ulusal Öğrenci Birliği (UNE), Aktivist Halk İradesi, Kalem İttifakı, Yurttaş Hareketini Değiştirelim, Ulusal Bütünlük Hareketi – Birliği, İlerici İlerleme, Bağımsız Seçim Siyasi Organizasyon Komitesi (Copei), İlk Venezuela (PV), Venezuela Vizyon Birimi, Birleşik Venezuela; Değişim için Umut, Ulusal Demokratik Konfederasyon (Conde) ve Venezuela için Çözümler, Popüler Demokratik Sağ. Bolivarcı Öfke (La Furia Bolivariana).

Ayrıca 25 Mart Pazartesi günü Bolivarcı Öfke olarak adlandırılan ve Nicolás Maduro’nun liderliğini destekleyen ve tanıyan güçler, başkanlık adaylığının tesciline eşlik edecek ‘Büyük Ulusal Yürüyüş’e katılmak üzere Caracas kentinin merkezini doldurdu.

Öte yandan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) Ulusal Direktörlüğü ve Büyük Yurtsever Kutbu (GPP) oluşturan sosyal hareketler ve siyasi örgütler de bu etkinliğe katıldı.

Bu bağlamda PSUV’nin birinci başkan yardımcısı Diosdado Cabello şunları ifade etti: “Bugün adayını kaydetme sırası PSUV’dadır, ülke genelinde 317 binden fazla toplantıdan sonra, tabanımız egemen ve demokratik bir şekilde kardeşimiz Nicolás Maduro’nun vatan sevgisinin standart taşıyıcısı olmasına karar vermiştir.”

María Corina Machado’nun yedeği

CNE tarafından diskalifiye edilen muhalefet lideri María Corina Machado, Machado’yu devlet başkanı adayı olarak seçen Ekim 2023 muhalefet ön seçimini düzenleyen komisyonun bir üyesi olan 80 yaşındaki ünlü Venezuelalı filozof Corina Yoris’i aday gösterdi. Muhalefet, yasal olarak katılma hakkı olmasa bile, sadece muhalefet tarafından kontrol edilen ve gözlemlenen ön seçimlere katıldı.

Yoris, Venezuela’nın önde gelen akademisyenlerinden biri olmasına rağmen ülke siyasetinde geniş bir deneyime sahip değil ve ülkedeki seçmen nüfusunun çoğunluğu tarafından tanınmıyor. Bununla birlikte, María Corina Machado’nun desteği ve göstergesi, Machado’nun takipçilerinin otomatik olarak onu desteklemesi için yeterli olmalı. Adaylığını destekleyen siyasi güçler Un Nuevo Tiempo partisi ve Demokratik Birlik Yuvarlak Masası.

Son olarak, 25 Mart Pazartesi günü saat 8’de Yoris adaylık kaydını yaptıramadı, kayıtlar şahsen değil internet üzerinden yapılıyor, bu nedenle sosyal ağlarda ve geleneksel basında yeni bir eleştiri dalgası ortaya çıktı, zira adaylığını engelleyenin Nicolás Maduro hükümeti olduğu anlaşıldı. CNE tarafından başvuruların kaydedilmesi için tanınan sürenin uzatılması da değerlendirilecekti. Ancak şu anda bunların hiçbiri teyit edilmiş değil.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English