Görüş
Sermaye ve iktidar

Sermaye çıkışı
Rusya Merkez Bankası verilerine göre haziran-ağustos döneminde ülke dışındaki hesaplara rekor seviyede nakit çıkarıldı: 1,47 trilyon ruble. Karşılaştırma için: 2021’in aynı döneminde (üçüncü çeyrek) ülke dışına akan para 57 milyar rubleydi, yani bu yılkinden 26 kat daha az. Başka bir karşılaştırma için: 2022 bütçe gelirleri 25,02 trilyon rubleydi. Demek ki bütün ülkenin bütçe gelirlerinin yüzde 6’sı kadar bir meblağ sadece üçüncü çeyrekte büyük burjuvazi tarafından ülke dışına çıkarıldı. Birinci çeyrekteki 543,4 ve ikinci çeyrekteki 550,7 milyar rubleyi de buna katalım; buna göre “yurtsever” büyük burjuvazi (üstelik de “sınırlamalara” rağmen) bütçe gelirlerinin yüzde 10’dan fazlası kadar bir tutarı üç çeyrekte kaçırmayı başarmış.
Üçüncü çeyrekten sonra da akış durmadı. Merkez Bankası aralık başında 1 Kasım itibariyle Rusya vatandaşlarının yurtdışı banka hesaplarında 4,19 trilyon ruble (o günkü kurla 66,65 milyar dolar) mevduatı olduğunu hesaplamıştı. 13 Şubat’ta yayınlanan MB verilerine göre ise Rusya vatandaşlarının yabancı bankalardaki varlıklarının toplamı 94,3 milyar doları (yaklaşık 7 trilyon ruble; 2022 bütçe gelirlerinin yüzde 30’una yakın) buldu. Bu, yıl boyunca yabancı bankalara yatırılan mevduatın üç kattan fazla arttığı anlamına geliyor. Muazzam bir sermaye çıkışı, üstelik buzdağının sadece su üzerinde kalan kısmı. İstatistikler, çıkışa doğrudan doğruya Merkez Bankası’nın izin verdiğini de açıkça gösteriyor. 2022 ocak ayında Rusya vatandaşlarının yabancı bankalardaki mevduatları 0,5 milyar dolardı; şubat ayında 4,3 milyara yükseldi. Bunun neredeyse tamamı 24-28 Şubat arasında gerçekleşti. Mart-mayıs arasında çıkış yavaşladı çünkü Merkez Bankası döviz işlemlerine sert kısıtlamalar getirmişti. Banka bu kısıtlamaları gevşetir gevşetmez akış şiddetlendi ve yılın ikinci yarısında 48,9 milyar doları, yani yıllık toplamın yüzde 77’sini buldu. Bu bile epey mütevazı bir tahmin olmalı, zira paraların en çok yattığı ülkelerden yaptırımlar sonrası bilgi alması mümkün değil.
Dahası, sermaye çıkışı sadece yabancı bankalarda döviz hesaplarına yatan bu 70-100 milyar dolardan ibaret değil. Merkez Bankası daha temmuz ayında 2022’de toplam sermaye çıkışının 243 milyar dolar olacağını tahmin etmişti. Bu, bir rekordur; son 10 yıldır buna en çok yaklaşan değer 2014’te (Kırım yaptırımları) 152 milyar dolardı. 2012-2021 döneminde toplam sermaye çıkışı 576,5 milyar dolardır. Buna göre sadece geçtiğimiz yıl, kendisini önceleyen 10 yılda kaçan miktarın yarısı kadar sermaye ülke dışına kaçtı.
Elbette, Rusya’daki varlıklarını satan yabancı şirketlerin çıkardığı sermaye veya aynı şekilde, Rusyalı şirketlerin yabancı ülkelerde aldığı tahviller de bu tutara dahil. Yani sermaye kaçırma işi çuvallara veya başka yerlere doldurup sırtlanarak yapılmaz çoğunlukla. Ama offshore şirketlerine kayan muazzam servetler de dahil ve bu, aşağı yukarı çuvala doldurup kaçırmak anlamına geliyor.
Demek ki her biçimde muazzam bir sermaye çıkışı yaşanıyor ve aslında bunun önüne engel konulmuyor. Çünkü yıl sonunda konuşan Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina’ya göre “yurtdışına döviz akışından ötürü endişelenmeye sebep yok”. Banka da bu hususta tedbir almayı gerekli görmüyor. Bırakınız yapsınlar, diyor hanımefendi: “Bu paraların Rusya bankacılık sistemine, rubleye dönmesi, makroekonomik istikrara ve fiyat istikrarına güvenin artması ölçüsünde olacak.”
“Makroekonomik istikrar” deyimini duyar duymaz irkiliyorum.
Merkez Bankası’ndan yıl sonunda yapılan bir diğer dikkat çekici açıklama, “ithal ikameciliğin hayat seviyesini düşürdüğü” idi. 400 milyar dolara yakın varlıklar batı bankalarında dondurulmuş, bu yıl 250 milyar dolara yakın sermaye çıkışı olmuş, ama hayat seviyesini düşüren ithal ikamecilik. Üstelik bu açıklama, Amerikan hükümeti tarafından Amerikan şirketlerine çip üretiminde 152 milyar dolar sübvansiyon verileceğinin açıklanmasından sonra yapıldı.
Rusya’nın önemli iktisatçılarından Mihail Hazin geçtiğimiz ay telegram kanalından, “bir medya organı için yazdığı, ama orada yayınlamadıkları” makaleyi paylaştı, Glazyev de derhal paylaştı bunu. Hazin “mali bloğun” (Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası) liberal elitin temsilcileri olduğunu ve bunların da Rusya’nın “malûm, liberal” uluslararası toplumda kalmasını istediklerini söylüyordu. Ona göre, bunu gerçekleştirmek için “Washington uzlaşmasının” temel şartlarını yerine getirmeleri gerekiyor. Bu şartların başlıca ikisi: “ruble yatırımlarının yasaklanması ve sermaye çıkışının teşvik edilmesi”. Bu ikincisi, dünya dolar sisteminin akışkanlığının devam ettirilmesinin milli menfaatlere önceliğinin gereği. Hazin, 2022’nin ilk üç çeyreğinde bütün rekorları altüst eden sermaye çıkışını bununla açıklıyor.
İktisat ve siyaset arasındaki ilişki burada daha da belirginleşiyor; Hazin “mali bloğun” tutumunu ihanet sayıyor.
Büyük burjuvazinin vergilendirilmesi
Putin’in eylül başında Doğu Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşma büyük bir programatik önem taşıyordu. O zaman bunu “9 nokta” başlığı altında değerlendirmiştim. Sekizinci noktada şöyle yazmıştım:
“Kremlin, büyük burjuvazinin ‘aşırı kârına’ el koymak için ‘pazar mekanizmalarını ve enstrümanlarını’ kullandıklarını ve kullanmaya devam edeceklerini vurguluyor. Bu, büyük burjuvazinin ‘mali blok’ ile yürüttüğü bütün lobi faaliyetine rağmen başarılı olamadığını gösteriyor.”
Putin söz konusu konuşmasında, öngörülen enstrümanları şöyle tanımlamıştı:
“Bunlar pazar enstrümanları; herkesin bildiği şeyler: ya gümrük resimleri, ya da bu aşırı kârın başka yollardan geri alınması.”
Bu sözlerin hedefi ne krizden gelişerek çıkan küçük burjuvaziydi, ne de 24 Şubat’tan sonra deklase olan navalnıycı orta burjuvazi yerine şimdi serpilmeye başlayan yeni orta burjuvazi. Bunlar da “aşırı kâr” elde etmeyi başarmışlardı ve başarıyorlar, ama gerçek hedef, esas itibariyle telekomünikasyon, madencilik ve finans alanında faaliyet gösteren büyük burjuvaziydi ve (her ne kadar Putin aynı yerde “mülkiyetin korunması” güvencesi verdiyse de) belli bir tehdit kokuyordu.
Putin’in programatik konuşmasına rağmen bu mesele uzun süre tekrar gündeme gelmedi. Nihayet Maliye Bakan Yardımcısı Aleksey Sazanov 15 Şubat’ta, yani program ilanından 4,5 ay sonra bu konuda iki formül üzerinde “çalışmaya başladıklarını” duyurdu: gönüllü ödeme veya bir tür mecburi vergilendirme.
Neden bu kadar uzun sürdü ve neden sonuçta gündeme geldi? Birinci sorunun cevabı şu: büyük burjuvazinin Kremlin’den gelen aşırı kârın vergilendirmesi dayatmasına direnmemesi beklenemezdi. Üstelik de eylül başından hampetrol yaptırımlarının getirildiği aralık ayına kadar ekonomik durum nispeten istikrarlıydı; ilk sarsıntı atlatılmış, yıkımın eşiğinden dönülmüştü. Bu abartılı bir retorik, afaki bir ifade de değil. Başbakan Yardımcısı Andrey Belousov 27 Aralık’ta, mart ayındaki durumu anlatırken açık açık, “ekonominin yerle bir olma riskiyle karşı karşıya olduğunu” belirtmiş, o günlerde “ekonominin yönetilebilirliğini kaybetmek üzere olduklarını düşündüğünü” söylemişti. Belousov, bu kıyamet senaryosunu tersine çevirmeye başaran insanları sayarken Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Merkez Bankası’nı zikretmiş, ama Maliye Bakanlığı’nın adını anmamıştı. Dolayısıyla, bu görece rehavet ortamında büyük burjuvazinin direnişi daha fazla momentum kazanmış olmalı.
İkinci sorunun cevabı da şu: “mali blok” programı iğdiş etmeyi artık bırakmak zorundaydı, çünkü yaptırımlar ve Kuzey Akım 2 sabotajı yüzünden doğalgaz ve petrol gelirlerindeki büyük düşüşün neden olduğu bütçenin finansmanı problemi Rusya ekonomisini yıkmakla tehdit ediyor.
Maliye Bakanı Siluanov da Sazanov’dan iki gün sonra konuştu ve “büyük şirketlerin” 2021 ve 2022’de yaptıkları aşırı kâra karşılık hükümete 300 milyar ruble “gönüllü katkıda” bulunmalarını beklediklerini söyledi. Bu para beklenen bütçe açığını zaten kapatmaz, zira 2023’te bütçe açığı planlanan 2,9 trilyon ruble (GSYH’nın yüzde 2’si), üstelik yaptırımlar sonucu petrol ve doğalgaz gelirlerinde ortaya çıkacak büyük düşüş yüzünden 5 trilyon rubleyi de bulabilir. Demek ki bakanlık, büyük burjuvazinin olası vergi yükünü muazzam ölçekte indirmiş ve en iyimser hesapla bile beklenen bütçe açığının yüzde 10’u seviyesine çekmiş. Ama bu da yetmemiş ve “gönüllülük” şartına bağlamaya çalışıyor. Dahası bakanlık “büyük şirketlerle” görüşmüş ve rızalarını almaya çalışmış olmalı, zira Siluanov’a bakılırsa: “Büyük şirketler büyümenin bir kısmını devletle paylaşmaya hazır.” Ve üstüne üstlük Siluanov, petrol ve doğalgaz şirketlerine geçtiğimiz yılların kârından ötürü ek vergi getirilmeyeceği müjdesi de verdi.
Bakanla yardımcısının sözleri arasında bir uyumsuzluk görünüyor; yardımcısı iki formülden söz ediyor, bakana göreyse tek bir formül var. Yardımcısı zor yolunu da işaret ediyor, bakan ise burjuvaziyle bu konuda hâlihazırda bir mutabakata varıldığının altını çiziyor.
Gene de bu ilk günlerde büyük burjuvazi pek de ikna olmuş görünmüyordu. Sanayici ve Girişimciler Birliği Başkanı Aleksandr Şohin, gönüllülüğün olmayacak iş olduğunu açık seçik belirtti. Ama elbette bu “gönüllü vergi olmaz, toplanacaksa doğru düzgün toplayın” değil, “aşırı kârın vergisi mi olurmuş, özel mülkiyet, serbest piyasa, pazar mukaddestir, iyisi mi vergileri hepten azaltın ki serbest piyasa şöyle gönlünce yatırım yapsın, hem güçlü devlet de neymiş,” vb. ezberinin tekrarı anlamına geliyordu.
Gönülsüz gönüllülük
Siluanov’un gönüllülük açıklaması yaptığı gün Kremlin basın sekreteri Peskov’un brifinginde kendisine bu konu soruldu. Peskov, görüşmelerin henüz devam ettiğini, benzer uygulamaların (aşırı kârın vergilendirilmesi) bütün dünyada çok yaygın olduğunu, hükümetin de büyük iş gruplarının temsilcileriyle bu konuda temas içinde bulunduğunu belirtti, ekledi: “Burada kilit kelime, ‘gönüllü’. Tabii ki ülke yönetimiyle iş dünyası, hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı etkileşim sürüyor; bu, iki taraflı bir yol. Bu yüzden tabii ki o tarafın da bu tarafın da (gerçi hepimiz aynı taraftayız) şu an içinde bulunduğumuz şartları ve ülkede mevcut ihtiyaçları net şekilde kavraması zaruri.”
Gayet diplomatik bir cevaptı bu ve her ne kadar işbirliği mesajıyla gönlünü okşadığı büyük burjuvaziye doğrudan meydan okuma anlamına gelmiyor idiyse de, tehdit değilse bile uyarı yeterince açıktı. Aklı başında herkes gibi Kremlin’in de büyük burjuvazinin gönüllü gönüllülük göstermeyeceğinden kuşkusu olamaz; bu nedenle gönülsüz gönüllülük formülü daha işlevsel görünmüş olmalı. Zor, doğumu kolaylaştırır; zor tehdidiyle şirketler yardım sırasına girebilir ve bunun ödülünü de devlet nişanı şeklinde alırlar, ama gücü yetenlerle gücü yetmeyenler arasındaki işbölümü öyle ki, Kremlin “mali bloğun” alıklığını (şartlı kullanılan bir kelime bu) aşmak için gönüllülüğe teşvik vasıtalarını devreye sokmaktan kaçınmayacaktır.
Ama “mali blok” da büyük burjuvazinin kârdan zararını asgariye indirmenin yollarını aramaktan kaçınmayacaktır. Nitekim daha aynı gün ilk büyük atraksiyon, bloğun diğer kalesi Merkez Bankası’ndan geldi; banka, bakanlığın gönüllülük planına arka çıkmakla kalmadı, (büyük burjuvazinin en samimi borazanlarından Banksta’nın haberine bakılırsa) bu sınıfın 300 milyar rublelik “gönüllü katkısına” karşılık şirketlerinin devlet bankalarına borçlarının silinmesini de önerdi.
Harika bir rüşvet formülü! Kısa, orta ve uzun vadeli kredi borçlarını silelim, sen de “bağış” yap. Adı gönüllülük olsun.
Merkez Bankası’nın sulh çağrısı, Deripaska’nın temkinli alkışlarını toplamakta gecikmedi. Rusal’ın patronu şöyle yazdı: “Bu, ideal olmasa bile dengeli bir karar olur.”
“Çatışmalı ittifak” sürüyor; ittifakın varlığı çatışmayı engellemiyor. Kremlin gönülsüz gönüllü vergi dayatmasını sürdürecektir, ama daha geri bir noktadan: uzun vadeli kredi borçlarının silinmesini kabul edebilir, orta vadeli borçların silinmesini kabul etmesi güçtür, kısa vadeli borçların silinmesini ise reddedecektir. Bu pazarlıklarla soruna nihai çözüm getirilemez; petrol ve doğalgaz gelirleri düşerken bütçenin finansmanı için Kremlin büyük burjuvaziye yönelmeye, mali blok ise onu savuşturmak için atraksiyonlarına devam edecektir.
* * *
Ben bu satırları yazdıktan sonra, onları doğrulayan iki gelişme yaşandı. Kısaca değinmeden geçmek olmaz.
İlkin, Putin’in 22 Şubat’ta yaptığı programatik konuşma, burjuvazinin ve (“rahatsızlığı biliyorum” diyerek açıkça adını andığı) “mali bloğun” dayatmasına rağmen vergi meselesinde geri adım atmayacağının ilanını da kapsıyordu. Bu konuşmadan sonra “mali bloğun” şevk ve azmine rağmen büyük burjuvazinin devlet bankalarına uzun vadeli kredi borçlarının iptal edilmesi de büyük ölçüde gündemden çıkmıştır.
İkincisi, Aleksandr Şohin’in Putin’in konuşmasından sonra aynı gün yaptığı açıklama. Şohin burada bir seferlik “windfall tax” için hükümetle anlaşmaya vardıklarını söyledi. Bunun bağış değil vergi olarak tanımlanması, Kremlin’in dayatmasını açıkça gösteriyor. Şohin’e göre tek sorun kalmış: “aşırı kârın” nasıl hesaplanacağı.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










