Görüş
Sermaye ve iktidar

Sermaye çıkışı
Rusya Merkez Bankası verilerine göre haziran-ağustos döneminde ülke dışındaki hesaplara rekor seviyede nakit çıkarıldı: 1,47 trilyon ruble. Karşılaştırma için: 2021’in aynı döneminde (üçüncü çeyrek) ülke dışına akan para 57 milyar rubleydi, yani bu yılkinden 26 kat daha az. Başka bir karşılaştırma için: 2022 bütçe gelirleri 25,02 trilyon rubleydi. Demek ki bütün ülkenin bütçe gelirlerinin yüzde 6’sı kadar bir meblağ sadece üçüncü çeyrekte büyük burjuvazi tarafından ülke dışına çıkarıldı. Birinci çeyrekteki 543,4 ve ikinci çeyrekteki 550,7 milyar rubleyi de buna katalım; buna göre “yurtsever” büyük burjuvazi (üstelik de “sınırlamalara” rağmen) bütçe gelirlerinin yüzde 10’dan fazlası kadar bir tutarı üç çeyrekte kaçırmayı başarmış.
Üçüncü çeyrekten sonra da akış durmadı. Merkez Bankası aralık başında 1 Kasım itibariyle Rusya vatandaşlarının yurtdışı banka hesaplarında 4,19 trilyon ruble (o günkü kurla 66,65 milyar dolar) mevduatı olduğunu hesaplamıştı. 13 Şubat’ta yayınlanan MB verilerine göre ise Rusya vatandaşlarının yabancı bankalardaki varlıklarının toplamı 94,3 milyar doları (yaklaşık 7 trilyon ruble; 2022 bütçe gelirlerinin yüzde 30’una yakın) buldu. Bu, yıl boyunca yabancı bankalara yatırılan mevduatın üç kattan fazla arttığı anlamına geliyor. Muazzam bir sermaye çıkışı, üstelik buzdağının sadece su üzerinde kalan kısmı. İstatistikler, çıkışa doğrudan doğruya Merkez Bankası’nın izin verdiğini de açıkça gösteriyor. 2022 ocak ayında Rusya vatandaşlarının yabancı bankalardaki mevduatları 0,5 milyar dolardı; şubat ayında 4,3 milyara yükseldi. Bunun neredeyse tamamı 24-28 Şubat arasında gerçekleşti. Mart-mayıs arasında çıkış yavaşladı çünkü Merkez Bankası döviz işlemlerine sert kısıtlamalar getirmişti. Banka bu kısıtlamaları gevşetir gevşetmez akış şiddetlendi ve yılın ikinci yarısında 48,9 milyar doları, yani yıllık toplamın yüzde 77’sini buldu. Bu bile epey mütevazı bir tahmin olmalı, zira paraların en çok yattığı ülkelerden yaptırımlar sonrası bilgi alması mümkün değil.
Dahası, sermaye çıkışı sadece yabancı bankalarda döviz hesaplarına yatan bu 70-100 milyar dolardan ibaret değil. Merkez Bankası daha temmuz ayında 2022’de toplam sermaye çıkışının 243 milyar dolar olacağını tahmin etmişti. Bu, bir rekordur; son 10 yıldır buna en çok yaklaşan değer 2014’te (Kırım yaptırımları) 152 milyar dolardı. 2012-2021 döneminde toplam sermaye çıkışı 576,5 milyar dolardır. Buna göre sadece geçtiğimiz yıl, kendisini önceleyen 10 yılda kaçan miktarın yarısı kadar sermaye ülke dışına kaçtı.
Elbette, Rusya’daki varlıklarını satan yabancı şirketlerin çıkardığı sermaye veya aynı şekilde, Rusyalı şirketlerin yabancı ülkelerde aldığı tahviller de bu tutara dahil. Yani sermaye kaçırma işi çuvallara veya başka yerlere doldurup sırtlanarak yapılmaz çoğunlukla. Ama offshore şirketlerine kayan muazzam servetler de dahil ve bu, aşağı yukarı çuvala doldurup kaçırmak anlamına geliyor.
Demek ki her biçimde muazzam bir sermaye çıkışı yaşanıyor ve aslında bunun önüne engel konulmuyor. Çünkü yıl sonunda konuşan Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina’ya göre “yurtdışına döviz akışından ötürü endişelenmeye sebep yok”. Banka da bu hususta tedbir almayı gerekli görmüyor. Bırakınız yapsınlar, diyor hanımefendi: “Bu paraların Rusya bankacılık sistemine, rubleye dönmesi, makroekonomik istikrara ve fiyat istikrarına güvenin artması ölçüsünde olacak.”
“Makroekonomik istikrar” deyimini duyar duymaz irkiliyorum.
Merkez Bankası’ndan yıl sonunda yapılan bir diğer dikkat çekici açıklama, “ithal ikameciliğin hayat seviyesini düşürdüğü” idi. 400 milyar dolara yakın varlıklar batı bankalarında dondurulmuş, bu yıl 250 milyar dolara yakın sermaye çıkışı olmuş, ama hayat seviyesini düşüren ithal ikamecilik. Üstelik bu açıklama, Amerikan hükümeti tarafından Amerikan şirketlerine çip üretiminde 152 milyar dolar sübvansiyon verileceğinin açıklanmasından sonra yapıldı.
Rusya’nın önemli iktisatçılarından Mihail Hazin geçtiğimiz ay telegram kanalından, “bir medya organı için yazdığı, ama orada yayınlamadıkları” makaleyi paylaştı, Glazyev de derhal paylaştı bunu. Hazin “mali bloğun” (Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası) liberal elitin temsilcileri olduğunu ve bunların da Rusya’nın “malûm, liberal” uluslararası toplumda kalmasını istediklerini söylüyordu. Ona göre, bunu gerçekleştirmek için “Washington uzlaşmasının” temel şartlarını yerine getirmeleri gerekiyor. Bu şartların başlıca ikisi: “ruble yatırımlarının yasaklanması ve sermaye çıkışının teşvik edilmesi”. Bu ikincisi, dünya dolar sisteminin akışkanlığının devam ettirilmesinin milli menfaatlere önceliğinin gereği. Hazin, 2022’nin ilk üç çeyreğinde bütün rekorları altüst eden sermaye çıkışını bununla açıklıyor.
İktisat ve siyaset arasındaki ilişki burada daha da belirginleşiyor; Hazin “mali bloğun” tutumunu ihanet sayıyor.
Büyük burjuvazinin vergilendirilmesi
Putin’in eylül başında Doğu Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşma büyük bir programatik önem taşıyordu. O zaman bunu “9 nokta” başlığı altında değerlendirmiştim. Sekizinci noktada şöyle yazmıştım:
“Kremlin, büyük burjuvazinin ‘aşırı kârına’ el koymak için ‘pazar mekanizmalarını ve enstrümanlarını’ kullandıklarını ve kullanmaya devam edeceklerini vurguluyor. Bu, büyük burjuvazinin ‘mali blok’ ile yürüttüğü bütün lobi faaliyetine rağmen başarılı olamadığını gösteriyor.”
Putin söz konusu konuşmasında, öngörülen enstrümanları şöyle tanımlamıştı:
“Bunlar pazar enstrümanları; herkesin bildiği şeyler: ya gümrük resimleri, ya da bu aşırı kârın başka yollardan geri alınması.”
Bu sözlerin hedefi ne krizden gelişerek çıkan küçük burjuvaziydi, ne de 24 Şubat’tan sonra deklase olan navalnıycı orta burjuvazi yerine şimdi serpilmeye başlayan yeni orta burjuvazi. Bunlar da “aşırı kâr” elde etmeyi başarmışlardı ve başarıyorlar, ama gerçek hedef, esas itibariyle telekomünikasyon, madencilik ve finans alanında faaliyet gösteren büyük burjuvaziydi ve (her ne kadar Putin aynı yerde “mülkiyetin korunması” güvencesi verdiyse de) belli bir tehdit kokuyordu.
Putin’in programatik konuşmasına rağmen bu mesele uzun süre tekrar gündeme gelmedi. Nihayet Maliye Bakan Yardımcısı Aleksey Sazanov 15 Şubat’ta, yani program ilanından 4,5 ay sonra bu konuda iki formül üzerinde “çalışmaya başladıklarını” duyurdu: gönüllü ödeme veya bir tür mecburi vergilendirme.
Neden bu kadar uzun sürdü ve neden sonuçta gündeme geldi? Birinci sorunun cevabı şu: büyük burjuvazinin Kremlin’den gelen aşırı kârın vergilendirmesi dayatmasına direnmemesi beklenemezdi. Üstelik de eylül başından hampetrol yaptırımlarının getirildiği aralık ayına kadar ekonomik durum nispeten istikrarlıydı; ilk sarsıntı atlatılmış, yıkımın eşiğinden dönülmüştü. Bu abartılı bir retorik, afaki bir ifade de değil. Başbakan Yardımcısı Andrey Belousov 27 Aralık’ta, mart ayındaki durumu anlatırken açık açık, “ekonominin yerle bir olma riskiyle karşı karşıya olduğunu” belirtmiş, o günlerde “ekonominin yönetilebilirliğini kaybetmek üzere olduklarını düşündüğünü” söylemişti. Belousov, bu kıyamet senaryosunu tersine çevirmeye başaran insanları sayarken Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Merkez Bankası’nı zikretmiş, ama Maliye Bakanlığı’nın adını anmamıştı. Dolayısıyla, bu görece rehavet ortamında büyük burjuvazinin direnişi daha fazla momentum kazanmış olmalı.
İkinci sorunun cevabı da şu: “mali blok” programı iğdiş etmeyi artık bırakmak zorundaydı, çünkü yaptırımlar ve Kuzey Akım 2 sabotajı yüzünden doğalgaz ve petrol gelirlerindeki büyük düşüşün neden olduğu bütçenin finansmanı problemi Rusya ekonomisini yıkmakla tehdit ediyor.
Maliye Bakanı Siluanov da Sazanov’dan iki gün sonra konuştu ve “büyük şirketlerin” 2021 ve 2022’de yaptıkları aşırı kâra karşılık hükümete 300 milyar ruble “gönüllü katkıda” bulunmalarını beklediklerini söyledi. Bu para beklenen bütçe açığını zaten kapatmaz, zira 2023’te bütçe açığı planlanan 2,9 trilyon ruble (GSYH’nın yüzde 2’si), üstelik yaptırımlar sonucu petrol ve doğalgaz gelirlerinde ortaya çıkacak büyük düşüş yüzünden 5 trilyon rubleyi de bulabilir. Demek ki bakanlık, büyük burjuvazinin olası vergi yükünü muazzam ölçekte indirmiş ve en iyimser hesapla bile beklenen bütçe açığının yüzde 10’u seviyesine çekmiş. Ama bu da yetmemiş ve “gönüllülük” şartına bağlamaya çalışıyor. Dahası bakanlık “büyük şirketlerle” görüşmüş ve rızalarını almaya çalışmış olmalı, zira Siluanov’a bakılırsa: “Büyük şirketler büyümenin bir kısmını devletle paylaşmaya hazır.” Ve üstüne üstlük Siluanov, petrol ve doğalgaz şirketlerine geçtiğimiz yılların kârından ötürü ek vergi getirilmeyeceği müjdesi de verdi.
Bakanla yardımcısının sözleri arasında bir uyumsuzluk görünüyor; yardımcısı iki formülden söz ediyor, bakana göreyse tek bir formül var. Yardımcısı zor yolunu da işaret ediyor, bakan ise burjuvaziyle bu konuda hâlihazırda bir mutabakata varıldığının altını çiziyor.
Gene de bu ilk günlerde büyük burjuvazi pek de ikna olmuş görünmüyordu. Sanayici ve Girişimciler Birliği Başkanı Aleksandr Şohin, gönüllülüğün olmayacak iş olduğunu açık seçik belirtti. Ama elbette bu “gönüllü vergi olmaz, toplanacaksa doğru düzgün toplayın” değil, “aşırı kârın vergisi mi olurmuş, özel mülkiyet, serbest piyasa, pazar mukaddestir, iyisi mi vergileri hepten azaltın ki serbest piyasa şöyle gönlünce yatırım yapsın, hem güçlü devlet de neymiş,” vb. ezberinin tekrarı anlamına geliyordu.
Gönülsüz gönüllülük
Siluanov’un gönüllülük açıklaması yaptığı gün Kremlin basın sekreteri Peskov’un brifinginde kendisine bu konu soruldu. Peskov, görüşmelerin henüz devam ettiğini, benzer uygulamaların (aşırı kârın vergilendirilmesi) bütün dünyada çok yaygın olduğunu, hükümetin de büyük iş gruplarının temsilcileriyle bu konuda temas içinde bulunduğunu belirtti, ekledi: “Burada kilit kelime, ‘gönüllü’. Tabii ki ülke yönetimiyle iş dünyası, hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı etkileşim sürüyor; bu, iki taraflı bir yol. Bu yüzden tabii ki o tarafın da bu tarafın da (gerçi hepimiz aynı taraftayız) şu an içinde bulunduğumuz şartları ve ülkede mevcut ihtiyaçları net şekilde kavraması zaruri.”
Gayet diplomatik bir cevaptı bu ve her ne kadar işbirliği mesajıyla gönlünü okşadığı büyük burjuvaziye doğrudan meydan okuma anlamına gelmiyor idiyse de, tehdit değilse bile uyarı yeterince açıktı. Aklı başında herkes gibi Kremlin’in de büyük burjuvazinin gönüllü gönüllülük göstermeyeceğinden kuşkusu olamaz; bu nedenle gönülsüz gönüllülük formülü daha işlevsel görünmüş olmalı. Zor, doğumu kolaylaştırır; zor tehdidiyle şirketler yardım sırasına girebilir ve bunun ödülünü de devlet nişanı şeklinde alırlar, ama gücü yetenlerle gücü yetmeyenler arasındaki işbölümü öyle ki, Kremlin “mali bloğun” alıklığını (şartlı kullanılan bir kelime bu) aşmak için gönüllülüğe teşvik vasıtalarını devreye sokmaktan kaçınmayacaktır.
Ama “mali blok” da büyük burjuvazinin kârdan zararını asgariye indirmenin yollarını aramaktan kaçınmayacaktır. Nitekim daha aynı gün ilk büyük atraksiyon, bloğun diğer kalesi Merkez Bankası’ndan geldi; banka, bakanlığın gönüllülük planına arka çıkmakla kalmadı, (büyük burjuvazinin en samimi borazanlarından Banksta’nın haberine bakılırsa) bu sınıfın 300 milyar rublelik “gönüllü katkısına” karşılık şirketlerinin devlet bankalarına borçlarının silinmesini de önerdi.
Harika bir rüşvet formülü! Kısa, orta ve uzun vadeli kredi borçlarını silelim, sen de “bağış” yap. Adı gönüllülük olsun.
Merkez Bankası’nın sulh çağrısı, Deripaska’nın temkinli alkışlarını toplamakta gecikmedi. Rusal’ın patronu şöyle yazdı: “Bu, ideal olmasa bile dengeli bir karar olur.”
“Çatışmalı ittifak” sürüyor; ittifakın varlığı çatışmayı engellemiyor. Kremlin gönülsüz gönüllü vergi dayatmasını sürdürecektir, ama daha geri bir noktadan: uzun vadeli kredi borçlarının silinmesini kabul edebilir, orta vadeli borçların silinmesini kabul etmesi güçtür, kısa vadeli borçların silinmesini ise reddedecektir. Bu pazarlıklarla soruna nihai çözüm getirilemez; petrol ve doğalgaz gelirleri düşerken bütçenin finansmanı için Kremlin büyük burjuvaziye yönelmeye, mali blok ise onu savuşturmak için atraksiyonlarına devam edecektir.
* * *
Ben bu satırları yazdıktan sonra, onları doğrulayan iki gelişme yaşandı. Kısaca değinmeden geçmek olmaz.
İlkin, Putin’in 22 Şubat’ta yaptığı programatik konuşma, burjuvazinin ve (“rahatsızlığı biliyorum” diyerek açıkça adını andığı) “mali bloğun” dayatmasına rağmen vergi meselesinde geri adım atmayacağının ilanını da kapsıyordu. Bu konuşmadan sonra “mali bloğun” şevk ve azmine rağmen büyük burjuvazinin devlet bankalarına uzun vadeli kredi borçlarının iptal edilmesi de büyük ölçüde gündemden çıkmıştır.
İkincisi, Aleksandr Şohin’in Putin’in konuşmasından sonra aynı gün yaptığı açıklama. Şohin burada bir seferlik “windfall tax” için hükümetle anlaşmaya vardıklarını söyledi. Bunun bağış değil vergi olarak tanımlanması, Kremlin’in dayatmasını açıkça gösteriyor. Şohin’e göre tek sorun kalmış: “aşırı kârın” nasıl hesaplanacağı.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











