Görüş
2025 Venezuela ve Latin Amerika için nasıl geçti?

Dünyanın diğer bölgeleri gibi Latin Amerika ve Karayipler için de 2025 yılı, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin sürekli ve yoğun kıskacı altında geçmek anlamına geliyordu. Beyaz Saray’ın keyfi gümrük vergileriyle şekillenen ticaret savaşı, her ne kadar öncelikle ABD’nin ticaret açığı verdiği ülkeleri (Çin, Kanada, Almanya, Japonya, İrlanda) hedef alsa da, “Yeni Monroe Doktrini”nin hayata geçirilmesinde ana odak noktası Latin Amerika oldu. Bu bölge içinde Venezuela, bir yandan bu doktrinden en çok zarar gören, diğer yandan ise buna en büyük direniş, kararlılık ve cesaretle karşı koyan ülke konumundaydı.
2024 yılı, Donald Trump’ın üçüncü başkanlığının Venezuela ile doğrudan bir çatışma senaryosu yaratacağı kesinliğiyle sona ermişti; 2025 ise Beyaz Saray’daki Cumhuriyetçi yönetimin Karayip ülkesine yönelteceği saldırılara dair öngörülerin büyük kısmının gerçekleştiği bir yıl olarak tarihe geçiyor. Ancak en cüretkârları bile, Trump’ın Nicolás Maduro hükümetine boyun eğdirmek ve Venezuela petrolünü gasp etmek amacıyla, var olmayan bir silahlı çatışma icat edeceğini hayal edemezdi. Bunun neden “var olmayan” bir çatışma olduğunu netleştirmekte fayda var: Venezuela, ne ABD topraklarını ne de ABD hükümetinin siyasi istikrarını tehdit ediyor. Yaygın olarak dolaşıma sokulan ve büyük ölçüde pekiştirilen bu fikir, Başkan Hugo Chávez’in 1999’da Miraflores Sarayı’na gelişinden bu yana inşa edilen anlatının yalnızca bir parçasını oluşturuyor.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığının olağanüstü doğasına rağmen, bildiğimiz üzere 2025’te ABD emperyalizminin “Trump Eklentisi”nden ve aşırı sağın yükselişinden nasibini alan tek Latin Amerika ülkesi Venezuela değil. Şimdi, bölgenin geri kalanının siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel ve askeri açıdan nasıl etkilendiğini inceleyelim.
Brezilya: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP), 1992’deki kuruluşundan bu yana ilk kez gezegenin en önemli akciğerlerinden biri olan Amazon bölgesinde düzenlendi. Belém do Pará’da gerçekleşen 30. COP zirvesinde, iklim krizinin etkileriyle mücadele fonu üç katına çıkarılsa da fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesine dair somut bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlanamadı. Paris Anlaşması’nın teyit edilmesine ve yeni Ulusal Katkı Beyanlarında (NDC) ilerleme görülmesine rağmen, sera gazı emisyonlarını azaltma konusundaki bu taahhüt eksikliği eleştirilerin hedefi oldu. COP 31, başkanlığı Avustralya ile paylaşacak olan Türkiye’nin Antalya şehrinde yapılacak.
Siyasi ve adli cephede 2025, aşırı sağcı eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun, 8 Ocak 2023’te Brasília’da gerçekleşen darbe girişimindeki rolü nedeniyle hüküm giyip hapse atıldığı yıl oldu. Brezilya siyasi tarihinde Kongre’yi, Devlet Başkanlığı Sarayı’nı ve Yüksek Mahkeme’yi hedef alan bu benzeri görülmemiş olay, Güney Amerika devinde demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığının işleyişini sınadı. Brezilya’nın en yüksek yargı mercii olan Federal Yüksek Mahkeme (STF), Bolsonaro’yu 27 yıl 3 ay hapse mahkûm etti; böylece Bolsonaro, bir darbeyi yönetmekten suçlu bulunan ilk eski devlet başkanı oldu. Trump, bazı temel Brezilya ihraç ürünlerine (kahve, et, meyve vb.) yaptırımlar ve gümrük vergileri uygulayarak Bolsonaro’ya destek vermeye çalıştı ancak başarısız oldu. Birkaç ay sonra, bu ürünlerin ABD iç pazarındaki fiyat artışları nedeniyle ABD başkanı bu vergileri kaldırmak zorunda kaldı.
Meksika: Ülke tarihindeki ilk kadın devlet başkanı Claudia Sheinbaum, 2025’te çok olumlu sonuçlar veren bir siyasi liderlik sergiledi. ABD’nin başlıca ticaret ortaklarından biri olan Meksika, Trump bu yıl 10 Ocak’ta göreve başladığında, ABD’nin iktisadi, sosyal, bölgesel ve ulusal güvenlik istikrarına yönelik sözde düşmanlar listesinin başında yer alıyordu. Trump, Meksika’yı “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede yeterince çaba göstermemekle” suçladı ve bunu tüm Meksika ihracatına yüzde 30 gümrük vergisi getirmek için gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Sinaloa Karteli ve Jalisco Yeni Nesil Karteli dahil olmak üzere altı Meksika kartelini terör örgütü ilan etti. Sheinbaum somut eylemlerle yanıt verdi: Düzinelerce uyuşturucu kaçakçısı şüphesi ABD’ye iade edildi. Dahası Meksika Devlet Başkanı, Kuzey Amerikalı mevkidaşına ve komşusuna gümrük vergilerinin neden ABD ekonomisine zarar vereceğini açıkladı ve diğer ülkelerde olduğu gibi Trump geri adım atmak zorunda kaldı.
Yılın ortasında Meksika, hakim ve yargıçları halk oyuyla seçmek için ilk kez sandık başına giderek tarihi bir reforma imza attı. Ülke genelinde 2 bin 600’den fazla pozisyonun yenilendiği bu yargı seçimi, López Obrador (AMLO) yönetimi sırasında 2014’te onaylanan anayasa reformu sayesinde mümkün oldu. 2015 yargı reformu, tüm hakimlerin halk oyuyla seçilmesini şart koştu; ayrıca Yüksek Mahkeme yargıçlarının sayısını 11’den 9’a düşürdü ve Federal Yargı Konseyi’ni Yargı İdaresi Organı ve Yargı Disiplin Mahkemesi ile değiştirdi. Bu girişimin amacı yolsuzluk ve adam kayırmacılıkla mücadele etmek, şeffaflığı artırmak ve yargıyı Meksika halkına yakınlaştırmaktır.
Sheinbaum çeşitli zorluklarla karşılaştı; bunlar arasında uluslararası alanda en çok ses getiren, Michoacán eyaletinde bir belediye başkanının öldürülmesinin ardından ivme kazanan ve “Z Kuşağı” (30 yaş altı) olarak adlandırılan grubun protestolarıydı. Bu protestocular, hükümete ve MORENA partisine saldırmak için sözde “Uyuşturucuyla Savaş”ı kullandı. Ancak Meksika Devlet Başkanı, uyuşturucuyla savaşın yasadışı olmasının yanı sıra sorunu çözmeyip aksine kötüleştirdiğini ve kendi yönetiminde yargısız infazların bir seçenek olmadığını açıkça belirtti. Bu bağlamda Sheinbaum, AMLO’nun başlattığı ve kendi siyasi hegemonyasını inşa ettiği Dördüncü Dönüşüm yolunda ilerlemeye devam ediyor.
2025 yılında Meksika ve Brezilya, Latin Amerika’da yoksulluğun azaltılmasının ana itici güçleri oldu. Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’nun (ECLAC 2025) yıllık raporu, asgari ücret artışları, sosyal yardım programlarına yapılan hükümet transferleri ve Latin Amerika’nın toplam nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan bu iki ülkenin ekonomik toparlanması sayesinde, bölgedeki yoksulluğun ECLAC’ın bu çalışmaları yürütmeye başlamasından bu yana ilk kez azaldığını ortaya koydu. Meksika genel yoksulluğun azaltılmasına yüzde 60, aşırı yoksulluğun azaltılmasına ise yüzde 49 oranında katkıda bulundu. Brezilya da genel yoksulluğun yüzde 30, aşırı yoksulluğun ise yüzde 31 oranında azalmasını sağlayarak önemli bir katkı sundu.
Arjantin: Javier Milei yönetiminin ikinci yılına, esas olarak hükümet içindeki bir yolsuzluk skandalı damga vurdu. Bu skandal, bir yanda Milei’nin X hesabı üzerinden tanıttığı ve ABD’de hakkında dolandırıcılık soruşturması açılmasına neden olan “$Libra” kripto para vurgununu; diğer yanda ise kız kardeşi Karina Milei’nin kamu harcamalarındaki sert kesintilerin ortasında kamu kurumlarından talep ettiği rüşvetleri içeriyordu. 2025 yılına gelindiğinde, Arjantin toplumunun en savunmasız kesimleri, zayıf talep nedeniyle düşen enflasyonun beslediği, ancak üretimin azalmasına, iş yerlerinin kapanmasına ve işten çıkarmalara yol açan Milei modelinin sonuçlarını ağır bir şekilde yaşadı. Bu işçiler artık kendilerini destekleyecek sosyal programlara ve politikalara erişimden yoksun durumda.
İlerici siyasi kanatta Cristina Fernández yolsuzluktan hüküm giydi ve altı yıl siyasi yasaklı hale geldi. Ev hapsinde tutulan ve Milei hükümetine karşı bir alternatif inşasında kilit rol oynamaya devam eden Fernández, siyasi güç kaybetti. Bu bağlamda, Cristina Fernández’in eski ekonomi bakanı ve Buenos Aires Valisi Axel Kicillof, seçim açısından en önemli eyalette yasama seçimlerini Milei’ye karşı yüzde 14 farkla kazandıktan sonra, 2027 başkanlık seçimlerine yönelik ulusal profilini güçlendirdi.
Milei ise Trump yönetiminden tam siyasi ve kısmi ekonomik destek aldı; bu destek, yönetiminin karşı karşıya olduğu hükümet krizine rağmen ulusal yasama seçimlerini kazanmasını sağladı.
2025 devlet başkanlığı seçimleri: Bolivya, Şili, Ekvador ve Honduras
Ekvador: Ekvador tarihinin en şiddetli yılında, sağcı siyasetçi Daniel Noboa, ciddi seçim hilesi iddialarının gölgesinde Nisan ayında yapılan ikinci tur seçimlerinde oyların yüzde 55’ini alarak yeniden başkan seçildi. Ancak kasım ayında Ekvadorluların çoğunluğu, Anayasa Referandumu ve Halk Oylaması’nda başkanın gündemini reddetti. Ekvador Devlet Başkanı Kurucu Meclis’i toplamak, Ekvador’da yabancı askeri üsler kurmak, siyasi partilere devlet finansmanını kaldırmak ve Ulusal Meclis’teki milletvekili sayısını azaltmak için halk desteği aradı. Bu öneriler oyların yüzde 61,58’i ile reddedildi.
Uruguay: Frente Amplio’dan Yamandú Orsi liderliğinde solun iktidara dönüşüne tanıklık ederken, And Dağları’ndaki bir ülkede tam tersi yaşandı.
Bolivya: bu yıl başkanlık (ve parlamento) seçimlerini gerçekleştirdi ve ilk yerli devlet başkanı Evo Morales’in 2006’da seçilmesiyle başlayan siyasi bir dönemin sonunu getirdi. Morales şimdi eski destekçilerinin siyasi hedefi ve hasmı durumunda. Evo, Cochabamba departmanındaki koka yetiştirilen Chapare bölgesinde mevzilenmiş ve dokunulmaz görünüyor. 20 Ekim’deki ikinci turda Rodrigo Paz oyların yüzde 54’ünü alarak kazanan ilan edildi. 8 Kasım’da başkanlığı devralan ve ana sloganları “Herkes için kapitalizm” ve “Bolivia dünyaya, dünya Bolivya’ya” olan Paz, hızla yakıt sübvansiyonlarını kaldırma ve ABD ile İsrail ile dış ilişkileri yeniden tesis etme yoluna gitti.
24 Aralık’ta Honduras Ulusal Seçim Konseyi (CNE), Nasry Asfura’yı yeni Honduras Devlet Başkanı ilan etti. Karar, seçimlerden neredeyse bir ay sonra ve yaklaşık 2.800 seçim tutanağının 300’den fazlasında tutarsızlıklar görülmesinin ardından, yarışa katılan çeşitli partilerin (hem sol hem sağ) hile iddialarıyla dolu bir seçim sürecinde geldi. Ulusal Parti’den muhafazakâr ve sağcı bir siyasetçi olan Asfura, sonuçların açıklanmasındaki gecikmeyi görünce “Görünüşe göre Honduras sonuçları değiştirmeye çalışıyor; eğer yaparlarsa skandal olur” demekten çekinmeyen Donald Trump’ın desteklediği adaydı.
Şili de 2025’i sağın geri dönüşüyle kapattı. José Antonio Kast, Komünist Parti adayı Jeannette Jara’ya karşı ikinci turda oyların yüzde 58’ini alarak kazandı. Babası Almanya’da Nazi Partisi üyesi olan ve Pinochet diktatörlüğünü destekleyen Kast, Mart 2026’da göreve başlayacak. Kast’ın gelişi, acil durum yönetimi uygulayacak ve Şili’de 1990’da demokrasinin geri dönüşünden bu yana sağa doğru en büyük kaymayı temsil edecek.
Venezuela: 2025’te ABD tarafından en çok kuşatılan ülke
Devlet başkanlığı kampanyası sırasında bile Venezuela, Trump’ın dış politika gündeminin en üst sıralarında yer alıyordu. Bu nedenle, 15 Ocak 2025’te üçüncü başkanlık dönemine başlar başlamaz ABD başkanı, Venezuela hükümetine karşı topyekûn bir saldırı başlattı. Trump, Venezuela’daki demokratik düzeni baltalamak ve Venezuela petrolünü gasp etmek amacıyla Beyaz Saray’a itaat eden bir başkanı göreve getirmek için her yolu denedi.
Küresel paralı askerlere açıkça çağrıda bulunan Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, Devlet Başkanı Nicolás Maduro, İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve Savunma Bakanı Vladimir Padrino López’in yakalanması (suikastı diye okuyunuz) için konulan ödülü artırdı. Bu sırada Karakas, Başkan Trump’ın Özel Temsilcisi Richard Grenell’i ağırladı. Bu görünüşte çelişkili hamleler, müzakerecinin yapabileceklerinin sınırlarını test etmek için önce tehdit etme niyetini gösteriyor. Ancak Venezuela ile müzakere sıfır toplamlı bir oyun değildir.
Venezuela ekonomisini boğmaya yönelik bir başka girişimde Trump, Chevron’un Venezuela petrolünü ve türevlerini ithal etme lisansını iptal ettiğini duyurdu. O dönemde Chevron, Venezuela’ya keyfi olarak dayatılan binden fazla tek taraflı zorlayıcı önleme (yaptırıma) rağmen ülkede faaliyet göstermeye yetkili tek ABD petrol şirketiydi. ABD petrol şirketi 2025 sonuna kadar Venezuela’da faaliyet göstermeye devam edecek.
Trump’ın Venezuela demokrasisi veya vatandaşlarıyla zerre kadar ilgilenmediğine dair kalan şüpheleri gidermek istercesine, Beyaz Saray sakini, başkana belgesiz göçmenleri tespit etme ve sınır dışı etme yetkisi veren 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nı devreye soktu (gerçi Trump bu yasayı yasal veya beklemede olan oturma iznine sahip göçmenleri bile zulme uğratmak ve sınır dışı etmek için kullandı). Venezuelalılar Tren de Aragua çetesinin üyeleri olarak etiketlendi ve yüzlercesi El Salvador’daki yüksek güvenlikli hapishane CECOT’a götürüldü.
Dahası, Latin Amerika’yı ve dünyayı yüksek alarma geçiren benzeri görülmemiş bir savaş eylemiyle Trump, Venezuela kıyılarına, Karayipler’e savaş gemileri konuşlandırdı. Bunu yapmak için önce “Güneşin Kartelleri”ni terör örgütü olarak tanımlaması gerekiyordu; bu tanımlama Beyaz Saray’a Kongre onayı olmadan hedefli askeri operasyonlar başlatmak için yasal çerçeve sağladı. Uluslararası hukuku ihlal eden Trump, Kolombiya, Venezuela ve Trinidad ve Tobago yakınlarındaki Karayip sularında kinetik saldırılar düzenleyerek düzinelerce insanı yargısız infaz etti.
Son olarak, gerilimi daha da tırmandırmak için Aralık ayı başlarında Trump, Venezuela’ya giren veya çıkan, yaptırımlı olsun veya olmasın tüm petrol tankerlerine tam ve eksiksiz bir abluka emri verdi. ABD başkanı gururla şunları ilan etti: “Venezuela, Güney Amerika tarihinde toplanmış en büyük donanma tarafından tamamen kuşatılmış durumda. Bu kuşatma sadece büyüyecek ve bizden daha önce çaldıkları tüm petrolü, toprakları ve diğer varlıkları Amerika Birleşik Devletleri’ne iade edene kadar üzerlerindeki etkisi benzeri görülmemiş olacak.”
Birkaç gün sonra Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela ham petrolü yüklü, İran ve Çin’e ait olduğu iddia edilen farklı bayraklara sahip iki petrol tankerine el koydu. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre bir korsanlık eylemi olan bu hamleyle ABD başkanı, bu gemilerin mürettebatının tutuklanmasını, gemilere ve yüklerine el konulmasını emretti. Şu anda ABD Sahil Güvenliği, Venezuela petrolü taşıdığına inandığı petrol tankerlerini izlemeye devam ediyor ve Venezuela hükümetinin hırsızlık olarak nitelendirdiği üçüncü bir el koyma olayının, bu kez Panama bayraklı bir petrol tankerine karşı gerçekleştiği bildiriliyor.
Tüm bu durum mantıksal olarak, gerçek bir silahlı çatışma tehdidiyle karşı karşıya kalan ve sınırlarını savunmaya hazırlanan Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde askeri harcamaların artmasıyla sonuçlandı. Resmi rakamlar 2026’da açıklanacak olsa da Brezilya ve Meksika’nın listenin başında yer alması bekleniyor; ancak Kolombiya, Panama, Trinidad ve Tobago, Guyana, Ekvador, Peru, Dominik Cumhuriyeti ve hatta Karayipler’den biraz daha uzakta olan Arjantin de savunmaya yatırım yaptı.
Son düşünceler
2025 yılındaki bölgesel panoramanın bu kapsamlı analizinin sonucu olarak, Latin Amerika ve Karayipler’in, gerileyen bir gücün çağdışı iddialarının yeni çok kutuplu dünya düzeninin gerçekliğiyle çarpıştığı tarihi bir kavşakta olduğunu belirleyebiliriz.
Latin Amerika’daki eylemleriyle ve “büyük müzakereci” söylemine rağmen 2025 yılı, Trump’ı pasifist değil, kesinlikle savaş çığırtkanı bir başkan olarak teyit ediyor. Aslında yönetimi hiçbir uluslararası çatışmayı yatıştıramadı; aksine deniz ablukaları, uluslararası yasadışılığın sınırlarında gezinen korsanlık eylemleri ve kilit ticaret ortaklarına mantıksız gümrük vergileri dayatarak tehditler üretti ve gerilimi tırmandırdı.
Savaş çığırtkanlarından bahsetmişken, paradoksal ve sembolik bir şekilde Norveç Nobel Komitesi, Venezuela’ya karşı askeri müdahale ve artan yaptırımlar çağrısında bulunan aşırı sağcı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nü vermeye karar verdi. Bu, Venezuela sağının Trump’ın siyasi görüşlerinin bile sağında olduğunun bir başka kanıtıdır.
2025 bilançosu, Trump yönetiminin eski Monroe Doktrini’ni ekonomik ve askeri saldırganlık cilası altında yeniden diriltmeye çalıştığını açıkça ortaya koyuyor. Ancak somut sonuçlar, bu doktrinin 21. yüzyılda yeri olmadığını gösterdi. Washington’un bölgeyi “arka bahçesi” olarak görme girişimi şu gerçekle kafa kafaya çarpışıyor: Venezuela izole olmak şöyle dursun, bölgedeki varlığı ABD’nin hegemonik kontrol hırslarını nötralize eden gerekli bir denge unsuru işlevi gören Rusya ve Çin gibi güçlerin stratejik, ekonomik ve diplomatik desteğine sahip.
Şili, Bolivya ve Ekvador gibi ülkelerde aşırı sağın yükselişinin Washington eksenini güçlendiriyor gibi göründüğü doğru olsa da Claudia Sheinbaum yönetimindeki Meksika’nın sağlam liderliği ve Brezilya’nın istikrarı, Latin Amerika egemenliğinin derin köklere sahip olduğunu kanıtlıyor. Venezuela’nın tarihindeki en şiddetli kuşatmaya karşı direnişi, sadece bir ulusal hayatta kalma eylemi değil, aynı zamanda bölgesel kendi kaderini tayin hakkı, egemenlik ve emperyalist boyunduruktan bağımsızlık mücadelesinin merkez üssüdür.
Nihayetinde 2025, Washington için yankı uyandıran bir dersle kapanıyor: Yabancı güçlere boyun eğmemeyi seçen Latin Amerika ve Karayip halklarının doğal kaynakları ve egemenliği, artık 19. yüzyıldan kalma köhne doktrinlerle gasp edilemez. Venezuela örneğinde, Avrasya bloğu ile ittifak ve Venezuela kurumlarının gücü, “Trump Eklentisi”ni bir “kâğıttan kaplan”a dönüştürdü. Özgür ve bağımsız bir Latin Amerika, şimdiden çok kutuplu bir dünyada hareket ediyor ve var oluyor.
Görüş
Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.
Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.
Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.
Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.
Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.
Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.
Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.
Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.
Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.
İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.
Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.
Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:
- İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
- Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
- Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
- Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.
Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.
Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.
Görüş
Ateş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Washington ile Tahran arasında son aylarda tırmanan gerilim dalgalarının başlamasından bu yana ilk kez, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihraç tesislerinden biri doğrudan hedef alındı.
29 Temmuz 2026 Çarşamba gününün ilk saatlerinde, ABD’li bir şirkete ait, Marshall Adaları bayraklı yüzer depolama ünitesi Energos Winter, Akdeniz kıyısındaki Dimyat Limanı’nda demirli bulunduğu sırada en az bir insansız hava aracının (İHA) hedefi oldu. Çarpmanın etkisiyle başlayan yangın, hemen yanındaki GasLog Salem adlı LNG taşıyıcı gemisine sıçradı. Mısır makamları yangının can kaybı yaşanmaksızın kontrol altına alındığını doğrularken, bu satırların kaleme alındığı an itibarıyla saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Göz Ardı Edilemeyecek Geniş Bir Bağlam
Olay durup dururken yaşanmadı. Saldırı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Suudi petrol tesislerine İHA saldırıları düzenlemekle suçlanan Irak’taki silahlı gruplara yönelik Suudi kuvvetleriyle ortak hava harekâtı icra ettiğini duyurmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Tahran “yanlış bir hesaplama” yapılmaması yönünde uyarıda bulundu. Tüm bunlar, Hürmüz Boğazı’nda bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından ABD güçlerinin 8 Temmuz’da İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği harekâtın bölgedeki artçı sarsıntıları sürerken yaşandı. İran ise bu adıma Bahreyn, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Sultanlığı’ndaki ABD askeri üslerini hedef alarak misillemeyle karşılık vermişti.
Bu gergin atmosferde Dimyat, bölgesel tırmanma zincirinin bir başka halkasını oluştursa da muhtevası itibarıyla istisnai bir nitelik taşıyor. Zira açık hesaplaşma alanlarına dönüşen kimi Körfez ülkelerinin aksine Mısır, onlarca yıldır kendisini bölgedeki doğrudan askeri kutuplaşmaların dışında tutmaya özen gösteriyordu.
Öte yandan bu okuma, Mısır’ın Filistin ve Gazze dosyalarında giderek artan diplomatik nüfuzuna yönelik duyulan rahatsızlığın tetiklediği dolaylı bir İsrail müdahalesi ihtimalini de tamamen devre dışı bırakmıyor. Kahire, iki devletli çözümü ilerletme ve geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nin ardından mutabakata varılan yol haritasının ikinci ve üçüncü aşamalarını hayata geçirme konusundaki kararlılığını sürdürürken, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti bu çabaları baltalamaya çalışıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama emri çıkardığı Netanyahu, Filistinli makamların verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 73 bin Filistinli sivilin ölümüyle sonuçlanan soykırım suçunun sorumluluğunu taşımakla yaygın biçimde itham ediliyor.
Neden Mısır?
Mısır, son iki yılda doğal gazı sıvılaştırma ve yeniden ihraç etme konusunda bölgesel bir merkez olma konumunu istikrarlı biçimde pekiştirdi. Bu yükselen rol, İdku ve Dimyat’taki iki LNG tesisinin yanı sıra ülkeyi İsrail ve Güney Kıbrıs ile bağlayan boru hattı ağıyla da destekleniyor.
Toplam sıvılaştırma kapasitesi ve Avrupa ile küresel piyasalara doğrudan erişim imkânı bakımından Doğu Akdeniz’de benzeri bulunmayan bu altyapı; Dimyat ve İdku’yu Doğu Akdeniz gazının -Mısır tesisleri üzerinden sıvılaştırılarak yeniden ihraç edilen ve miktarı her geçen gün artan İsrail/Çalınmış Filistin doğal gazı da dâhil olmak üzere- hayati çıkış kapılarına dönüştürdü.
Yerel haberlere göre Energos Winter, tek başına Mısır’ın ulusal şebekesine günde yaklaşık 450 milyon fit küp gaz sağlıyor ve Ağustos ayı boyunca dört ek kargoyu teslim almaya hazırlanıyordu.
Bu kritik konum, Mısır’ın gaz altyapısına yapılan herhangi bir saldırının etkisini münferit bir olayın çok ötesine taşıyor. Söz konusu durum, yalnızca Mısır’ın iç enerji arzını değil, Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında giderek daha fazla yaslandığı tedarik zincirini de tehdit ediyor.
Saldırının Arkasında Kim Var? Açık Senaryolar
Bu satırlar yazılırken herhangi bir örgütün saldırıyı resmi olarak üstlenmemiş olması, geride muhtelif olasılıklar bırakıyor.
İlk senaryo, sorumluluğu peşinen İran’a ya da bölgesel müttefiklerine yükleme konusunda temkinli olunması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre, olayı saran belirsizlik ve üstlenen bir tarafın çıkmaması kasıtlı bir tercih olabilir; böylelikle saldırıyı düzenleyen aktör, doğrudan bir siyasi bedel ödemeksizin Mısır’ın istikrarını hedef almayı amaçlamış olabilir.
Bu ihtimal, Doğu Akdeniz enerji rotalarında rekabet eden aktörlerin yanı sıra ABD-İran geriliminden bağımsız ajandaları olan yerel veya uluslararası yapıları da kapsıyor. Nitekim Mısır makamları da son derece temkinli bir tutum sergiliyor. Mısır Enformasyon Bakanı “herhangi bir tarafı suçlamakta acele edilmemesi” hususunda uyarırken, eski bir üst düzey yetkili “bazı çevrelerin Mısır’ı çatışmanın içine çekmeye çalıştığını” belirterek saldırının, Kahire’yi özenle uzak durmaya çalıştığı bir hesaplaşmanın tarafı kılmak amacıyla kurgulanmış olabileceğine işaret etti.
İkinci Senaryo: İsrail’in ya da Müttefiklerinin Müdahalesi
Bu ihtimal, kapalı kapılar ardında yürütülen tahkikatlarda değerlendirildiği bildirilen ciddi bir hipotez niteliğinde. İsrail ve ABD yanlısı söylemlerle beslenen hâkim analizler, okları Tel Aviv yerine devam eden çatışma bağlamında İran’a ya da İran yanlısı aktörlere yöneltme eğiliminde. Bunda, İsrail’in Mısır ile bir enerji ortaklığının bulunması ve Mısır’daki bir ihracat terminaline vurulacak darbenin nihayetinde İsrail’in kendi doğal gaz çıkarlarına da zarar verebileceği düşüncesi rol oynuyor.
Yine de bu hipotezin -diğer tüm senaryolar gibi- halen devam eden resmi soruşturmaların sonuçları ışığında değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyaretlerinin ardından bölgede tırmanan istikrarsızlığa dikkat çeken uyarıları hatırlamakta fayda var; nitekim geçen Aralık ayındaki gelişmelerin ardından da benzer değerlendirmeler yapılmıştı. Bu analiz çizgisine göre Netanyahu, iç siyasetteki konumunu sağlamlaştırmak, koltuğunu korumak ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirip “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmeye yönelik uzun vadeli stratejik hedeflerini ilerletmek adına İran ile çatışma sürecini uzatmayı amaçlıyor.
Bu çerçevede kimi analistler, hem Mısır’ı hem de Türkiye’yi zayıflatmayı hedefleyen daha geniş çaplı bir stratejinin varlığını savunuyor. Eski bir Mossad mensubunun İsrail televizyonlarında yaptığı iddia edilen açıklamalara atıfta bulunan uzmanlar, bu tür bir stratejinin uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze dosyasından ve Mısır’ın son dönemde diplomatik mesaisini yoğunlaştırdığı Filistin devletinin kurulması meselesinden uzaklaştırmaya hizmet edeceğini öne sürüyor. Bu okumaya göre, bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi konumundaki Mısır üzerinde dolaylı baskı oluşturmak, Kahire’yi geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekme vasıtası olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü bir senaryo ise olayı doğrudan ABD ile İran arasındaki genleşen tırmanmaya bağlıyor. The New York Times‘ın iki İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre saldırı, Tahran’ın veya müttefiklerinin gerilimi daha da tırmandırmayı seçmesi halinde küresel deniz taşımacılığının ve enerji arzının çok daha ağır aksaklıklara uğrayabileceğine dair bir uyarı mesajı niteliği taşıyor olabilir. Ancak kaynaklar, İHAların nereden havalandığına ya da faillerin kimliğine dair ayrıntı vermedi.
Saldırının Arkasındaki Mesajlar
Eylemi gerçekleştiren kim olursa olsun, seçilen hedef kritik mesajlar barındırıyor. Mısır topraklarındaki ABD ait ilk enerji varlığına yönelik bu hamle, Washington’a yalnızca Körfez’deki askeri tesislerinin değil, bölge genelindeki iktisadi varlığının da giderek daha açık bir hedef haline geldiğini ihsas ediyor.
Stratejik bir itidal ve bölgesel tarafsızlık politikasını titizlikle sürdüren Mısır açısından ise bu gelişme, dünyanın en önemli enerji ve deniz koridorlarına komşu coğrafi konumunun, etrafında alevlenen çatışmalardan muaf kalmasına artık yetmediğini acı bir şekilde hatırlatıyor.
Küresel piyasalar açısından bakıldığında saldırı, olası bir aksamanın coğrafi sınırlarının Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni aşarak Doğu Akdeniz’e taşındığına işaret ediyor. Bu durum, uzun süredir görece güvenli sayılan bir bölgedeki deniz taşımacılığı ve kritik enerji altyapısı için sigorta primlerini tırmandırıyor.
Mısır’ın Resmi Tepkisi
Mısır hükümeti olayı siyasi bir çekişme vesilesi kılmaktan ziyade bir kriz yönetimi operasyonu olarak ele alarak son derece temkinli ve profesyonel bir yaklaşım sergiledi.
Bakanlar Kurulu, herhangi bir tarafı doğrudan işaret etmeksizin yangının bir İHA saldırısından kaynaklandığını doğruladı ve “Mısır’ın çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için gerekli tüm tedbirlerin alınacağını”, soruşturmanın ise titizlikle sürdürüldüğünü vurguladı.
Başbakan Mustafa Madbuli, müdahaleyi devletin kriz yönetimi kapasitesinin bir testi olarak nitelendirdi; acil müdahale ekiplerinin alev alan gemileri limandan uzaklaştırmadaki başarısını takdir ederek çok daha büyük bir felaketin önüne geçildiğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise konuyu ilk kez İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile yaptığı telefon görüşmesinde kamuoyunun gündemine taşıdı. Görüşmede yetkili makamların kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü belirten Sisi, bölgesel gerilimin tırmanmasının doğuracağı tehlikelere dikkat çekerek krizin kontrol altına alınması ve barışçıl çözümlere bağlı kalınması adına Mısır ile uluslararası toplum arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yaptı.
Doğrudan suçlamalardan kaçınırken gerilimi düşürmeyi öne çıkaran bu ölçülü diplomatik tutum; kendi topraklarında doğrudan hedef alınmasına rağmen Kahire’nin geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekilmeme konusundaki kararlılığını yansıtıyor.
Birçok Körfez ülkesi de Mısır ile tam dayanışma içinde olduklarını beyan ederek Kahire’nin ulusal güvenliğini ve egemenliğini koruma yönündeki adımlarına destek verdi.
Küresel Enerji Piyasalarına Etkisi
Dimyat’taki olay, küresel enerji piyasalarının zaten ciddi bir baskı altında olduğu bir döneme denk geldi. 8 Temmuz’daki tırmanmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı 90 dolar seviyelerinde seyrederken, Avrupa doğal gaz göstergesi olan TTF fiyatları Mart ayından bu yana ilk kez 1.000 metreküp başına 700 doların üzerine çıkmıştı.
Mısır’ın LNG ihraç terminallerini etkileyecek her türlü ilave aksama, bu yukarı yönlü eğilimi tetikleme riski taşıyor. Avrupa, Rus boru hattı gazından uzaklaşarak tedarik ağını çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak Mısır LNG’sine giderek daha fazla bel bağlıyordu. Dolayısıyla Mısır’ın ihracat altyapısında yaşanacak geçici bir kesinti dahi piyasaların arz güvenliğine ilişkin endişelerini derinleştirebilir.
Bu olay aynı zamanda Doğu Akdeniz’de seyreden gemilerin sigorta maliyetlerine yansıyan jeopolitik risk primini de artırıyor. Soruşturmalar neticesinde saldırının tekrarlanması muhtemel olmayan münferit bir olay olduğu sonucuna varılsa bile, yükselen risk algısı bölge genelindeki LNG taşıyıcıları için navlun ve sigorta giderlerinin tırmanması anlamına gelebilir.
Benzer Olayların Önlenmesi İçin Ne Yapılmalı?
İlk olarak Mısır, Akdeniz kıyısındaki stratejik enerji tesislerinin etrafında kısa menzilli hava savunma kabiliyetlerini ve İHA savar sistemlerini güçlendirmelidir. Bu tedbirler, küçük insansız hava araçlarını kritik altyapıya ulaşmadan etkisiz hale getirebilecek gelişmiş erken uyarı radar ağlarının ve maliyet etkin önleme sistemlerinin konuşlandırılmasını içeriyor.
İkinci olarak; Doğu Akdeniz gaz altyapısının giderek daha fazla birbirine bağlanan yapısı ve bölgesel enerji koridorlarının korunmasına yönelik ortak stratejik çıkar göz önüne alınarak, Mısır ile Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye dâhil komşu ülkeler arasında bölgesel istihbarat paylaşım mekanizmaları genişletilmelidir.
Üçüncü olarak; hedef alınan yüzer depolama ünitesinin ABD’li bir şirkete ait olduğu dikkate alındığında Washington, tepkisini yalnızca “durumu takip ettiğini” bildiren açıklamalarla sınırlandırmak yerine, bu tür kritik altyapıların korunmasının finanse edilmesine ve modernizasyonuna katkı sunmalıdır.
Son olarak -ve belki de en önemlisi- Washington ile Tahran arasında bölgesel tırmanmayı besleyen ana dinamiğin zayıflatılması, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleyecek yegâne sürdürülebilir güvencedir. Salt teknik veya yerel güvenlik tedbirleri anlık riskleri hafifletebilir; ancak çatışmanın arkasındaki jeopolitik nedenler çözüme kavuşturulmadıkça bu riskleri tamamen ortadan kaldıramaz.
Sonuç
Dimyat olayı, küresel enerji ağının kilit düğüm noktalarından biri haline gelen bir ülke için coğrafi tarafsızlığın tek başına kalkan olmaya yetmediğini acı bir biçimde gözler önüne seriyor.
Kaynaklar:
- https://www.bbc.com/news/articles/c39ez3klwmro
- https://www.reuters.com/world/middle-east/egypt-confirms-drone-caused-fire-two-gas-vessels-damietta-2026-07-30/
- https://www.reuters.com/world/middle-east/drone-hits-gas-storage-tanker-egypts-mediterranean-port-2026-07-29/
- https://www.nytimes.com/2026/07/29/world/middleeast/ships-drone-strike-egypt.html
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı










