Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Çin-İsrail ilişkileri ne kadar istikrarlı?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Avrupa’daki savaş devam ederken Orta Doğu ve Arap ülkeleri son yılların en sakin dönemini geçiriyor. Bu sükûnet döneminde, tarihi sayılabilecek hadiseler de meydana geldi. Bunların başında, Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişkilerin, Çin’in arabuluculuğuyla normalleşmesi geliyor. Bunun diğer bölge ülkeleri üzerinde de etkileri oldu ve Yemen’deki dondurulmuş çatışmada (ki esasında Suudi Arabistan ve çeperindeki Körfez ülkelerinin Mart 2015’te başlattığı bir işgaldi) uzun zaman sonra ilk kez çözüm belirtileri görülmeye başladı. Ayrıca Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü de büyük sayılabilecek bir gelişmeydi. Durumun Çin’in ABD karşısındaki amansız yükselişiyle bir ilgisi olduğu muhakkak ve burada, öteden beri Washington’un bölgedeki ileri karakolu olan İsrail’in Çin ile geliştirdiği ilişkiler ve bu ilişkilerdeki açmazlar yakından bakmayı hak ediyor.


Çin-İsrail ilişkileri ne kadar istikrarlı?

Giorgio Cafiero

Arab Center Washington DC

28 Ağustos 2023

Yirmi birinci yüzyıl Çin’in Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki iktisadi yükselişine tanıklık etti. Pekin’de 10 Mart’ta imzalanan Suudi-İran normalleşme anlaşmasıyla da vurgulandığı üzere Çin’in bölgedeki diplomatik etkisi de artıyor. Uluslararası jeopolitik düzen daha çok kutuplu hale geldikçe, dünyanın jeo-iktisadi ağırlık merkezi Kuzey Amerika ve Avrupa’dan Asya’ya doğru kaydıkça, bölgedeki neredeyse tüm aktörler yükselen Çin ile bağlarını derinleştirdi. İsrail de bir istisna değil. Çin-İsrail iktisadi bağları yatırım, teknoloji, altyapı, lojistik, bilimsel işbirliği, turizm, inşaat ve eğitim dahil olmak üzere pek çok sektörde geniş bir yelpazeye yayılmış durumda. Ancak, en az üç ana faktör muhtemelen ikili ilişkilerin büyümesini sınırlayacaktır: Pekin’in Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki dış politikası ve İsrail’in düşmanlarıyla olan ilişkileri, İsrail’in Çin’e yapılan bazı teknoloji transferleriyle ilgili güvenlik kaygıları ve ABD’nin İsrail’e Asya deviyle olan ilişkilerini soğutması için yaptığı baskı.

Bu dinamikler İsrail’in Çin ile ilişkilerine tavan yaptırsa da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu daha derin bir ilişkinin ülkesinin çıkarlarına hizmet edebileceğine inanıyor gibi görünüyor. Haziran ayında Pekin’e davet edilen Netanyahu’nun Çin başkentine dördüncü resmi ziyaretini gerçekleştirme planları, hükümetinin İsrail’in uluslararası arenadaki diplomatik konumunu güçlendirme arayışıyla örtüşüyor. İsrail’in küresel ilişkilerini Batı’nın ötesinde çeşitlendirmek Netanyahu’nun hedeflerinden biri, zira Tel Aviv’in iktidar koalisyonundaki aşırılıkçıların son derece kışkırtıcı eylem ve söylemleri Batı başkentleriyle sürtüşmeyi körüklüyor. İç politika da konuya dahil. Netanyahu hükümetinin stratejik düşüncesinin bir parçası da İsrail içindeki siyasi ve sosyal krizleri büyük iktisadi anlaşmalarla örtmesi muhtemel Pekin ziyaretiyle dengeleme çabasında da görülebilir.

İsrail ayrıca Çin’i İran ve Suudi Arabistan üzerinde etkisi olan yükselen bir güç olarak görüyor ki bu da İran’ın nükleer programı veya Suudi-İsrail normalleşme anlaşması beklentileri de dahil olmak üzere Tel Aviv’in çıkarlarını ilerletme adına potansiyel olarak kullanılabilir. Ayrıca Çin’in Abraham Anlaşmalarına verdiği destek, gelecekte daha güçlü Çin-İsrail ilişkileri için yeni bir temel daha oluşturabilir.

Düşmandan dosta

1940’lardan bu yana Çin-İsrail ilişkileri farklı evrelerden geçti. İsrail’in kuruluşundan bir yıl sonra 1949 Çin Komünist Devrimi gerçekleşti. Bu devrim ile Çin’in 1970’lerin sonundaki İktisadi Reform ve Açılımı arasında Pekin’in Arap dünyasındaki dış politikası (çoğunlukla devrimci amaçlarla) radikal Arap hükümetleri (Mısır, Libya, Irak, Suriye, Güney Yemen, vb.) ve Filistin’deki gibi ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemişti.

Fakat 1979 yılına gelindiğinde Çin, İsrail ile daha pragmatik ve daha az ideolojik bir ilişki kurmaya başlamıştı. Bu, İsrail savunma teknolojisinin Pekin’e transferi için sözleşmeler imzalanmasını gerektirdi. Haziran 1990’da ise iki ülke Pekin’de İsrail Bilimler ve Beşerî Bilimler Akademisi İrtibat Bürosu ve Tel Aviv’de Çin Uluslararası Seyahat Servisi ofisi olmak üzere “fiili büyükelçilikler” açtı. Ocak 1992’de iki ülke tam teşekküllü ilişkiler kurdu. Geçtiğimiz 31 yıl içinde Çin-İsrail iktisadi ilişkileri önemli ölçüde büyüdü. Çin İstatistik Bürosuna göre 1992 yılında 50 milyon dolar olan ikili ticaret 2021 yılında 22,8 milyar dolara ulaştı. 2021-22’de Çin, İsrail’in en büyük ithalat kaynağı olarak ABD’nin yerini aldı ve İsrail, Çin’in para birimi renminbiyi yabancı rezervlerine ekledi.

Netanyahu’nun 2009’da İsrail’in başbakanı olarak geri dönmesinin ardından iktisadi ilişkiler yeni boyutlara ulaştı. Mart 2017’de Netanyahu, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’i Pekin’de ziyaret ederken iki ülke teknolojik işbirliğine dayalı kapsamlı ve yenilikçi bir ortaklık ilan etti. Bunu, Çin’in İsrail ekonomisine yaptığı yatırımların artması izledi.

İsrail’in Doğu Akdeniz’deki konumu, Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) kapsamında ikili ilişkilere verdiği değere katkıda bulundu. Çinliler ve İsrailliler, 2017 yılında Kuşak ve Yol Girişimi işbirliğini ilan ederek ikili ilişkilerinde yeni bir sayfa açtılar. Pekin’in bakış açısına göre İsrail, KYG açısından eşsiz bir pazar. Çin, Doğu Akdeniz’de daha fazla varlık göstermeye çalışırken İsrail’in nispeten düşük yatırım riski ortamı Pekin’e cazip geliyor. İsrail’in Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin geliştirilmesi, gelişen İsrail limanları ve BAE ile normalleşmesinin ardından daha fazla Arap ülkesiyle artan ticareti ile birlikte, İsrail’in komşu ülkeler Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan ile güçlendirdiği artan iktisadi ve enerji bağları da öyle.

Çin’in İsrail’e olan ilgisi, İsrail’in pek çok yenilikçi şirketin iş yaptığı bir teknoloji merkezi olmasıyla da yakından ilgili. İsrail de Çin’i büyük bir ihracat pazarına sahip ve en hızlı büyüyen büyük ekonomi olarak görüyor. Pekin’deki hükümet, Çinli şirketleri İsrailli teknoloji şirketlerini (HexaTier, Visualead, ThetaRay, Lumus, Pixellot, vs.) satın almaya, onlarla ortaklık kurmaya ve onlara yatırım yapmaya ve Aşdod ve Hayfa limanları, Tel Aviv hafif raylı sistemi ve Carmel Tünelleri gibi büyük altyapı projelerinde aktif olmaya güçlü bir şekilde teşvik etti.

Potansiyel problem kaynakları

1990’ların başından bu yana Çin-İsrail ilişkilerinde pek çok sektörde yaşanan hızlı büyümeye rağmen, İsrail’in Çin ile ilişkilerine ne kadar bağlı kalacağı konusunda ciddi kuşkular uyandıran üç ana faktör var. Bu dinamikler önümüzdeki yıllarda ikili ilişkilerin istikrarını sorgulatıyor.

Birincisi, Pekin’deki karar alıcıların İsrail’i çatışmalarında, “gölge savaşlarında” ve Filistinliler, Lübnan Hizbullah’ı, Suriye ve İran ile olan anlaşmazlıklarında desteklemesi pek mümkün değil. Orta Doğu’daki güçleri bölen siyasi krizlerde taraf tutmaktan kaçınmaya çalışan Çin, bölgede “stratejik belirsizliği” temel alan “herkesin dostu” bir dış politikaya bağlı kalmaya devam ediyor. Başka bir deyişle İsrail, Çin’de ABD’nin yaptığı gibi Orta Doğu’daki saldırganlığını destekleyecek bir müttefik bulamayacaktır. Aslında bazı durumlarda Çin’in bölgedeki dış politikasının İsrail’in algılanan ulusal çıkarlarına zarar verdiği görülüyor.

Çin-İran ilişkileri bunun bir örneği; Pekin, İranlıların ABD yaptırımlarını delmesine yardımcı olarak Washington’un İslam Cumhuriyeti’ni tecrit etme ve zayıflatma çabalarının altını oyuyor. Pekin’in Filistin konusundaki tutumu da bir başka örnek. Çin, İsraillilerle Filistinlilerden çok daha derin iktisadi ilişkilere sahip olmasına ve Pekin’in Filistinlilere verdiği desteğin artık büyük ölçüde retorik ve sembolik olmasına rağmen, Çinli karar alıcılar İsrail’i Filistinlilere hiçbir İsrail hükümetinin, özellikle de mevcut hükümetin vermeyi düşünmeyeceği tavizler vermeye çağırıyor. Elbette Çin ile İsrail arasında, Filistin ile ilgili konulardaki anlaşmazlıklar, Çin-İsrail iktisadi ilişkilerinin gelişmesini engellemedi ama İsrail’in Batı Şeria’yı işgali, Çin ile İsrail’in aynı görüşte olma şansını sınırlayabilir. Ayrıca Çin hükümeti Lübnan’daki Hizbullah’ı ya da Gazze’deki Hamas’ı “terör örgütü” olarak görmüyor, bu grupları Lübnan ve Filistin’deki kesimlerin meşru temsilcileri olarak değerlendiriyor.

2012 yılında Çin’in o dönemki Lübnan Büyükelçisi Wu Zexian, Hizbullah yanlısı bir gazete olan El Ahbar’a verdiği mülakatta, Pekin’in Hizbullah konusundaki tutumunu ele almıştı. İsrail’i Lübnan’da işgalci bir güç olarak nitelendiren Wu, “Lübnanlıların ülkelerini korumak ve egemenliklerini muhafaza etmek için gösterdikleri tüm çabaların meşru olduğunu” ve Hizbullah’ın Lübnan’da silahlı bir grup olarak statüsünün Lübnanlıların herhangi bir dış müdahale olmaksızın kendi aralarında diyalog yoluyla ele almaları gereken bir iç mesele olduğunu vurgulamıştı. Son zamanlarda Çinli şirketler ve hükümet, tüm Akdeniz ülkeleriyle ilişkileri geliştirme çabalarının bir parçası olarak Lübnan’da rol oynamaya büyük ilgi gösterdi.

Pekin yönetimi, uzun zamandır ABD’yi İsrail’in Hamas yönetimindeki Gazze’ye yönelik askerî harekâtlarına verdiği destek konusunda yalnız olarak tanımlıyor ve Washington’u Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i eylemlerinden sorumlu tutma çabalarını engellemekle suçluyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, İsrail’in Mayıs 2021’de Gazze’de gerçekleştirdiği Duvarları Koruma Harekâtına cevaben BMGK toplantısında İsrail’in tutumunu kınamış ancak Hamas’ı roket saldırıları nedeniyle eleştirmemişti. Çin, ayrıca İsrail ile Hamas arasındaki gerilimi azaltmak üzere kendi desteklediği bir girişimin parçası olarak İsrail’in Gazze ablukasına son vermesi konusunda ısrarcı olmuştu.

İkinci olarak, İsrail yıllar içinde teknoloji sektöründe Çin ile daha derin ilişkilerin yarattığı bazı riskleri görmeye başladı. Bunlar veri gözetimi, gri bölge teknoloji transferleri, siber güvenlik ve veri hırsızlığı ile ilgili. Çin’de fikri mülkiyet haklarının zayıf bir şekilde uygulandığı göz önüne alındığında İsrail’in fikri mülkiyetinin çalınması ve teknoloji alanındaki rakiplerine karşı avantajlarını kaybetmesi konusunda kaygılar mevcut. Dahası, Çinli teknoloji şirketlerinin İsrail’in bazı düşmanlarıyla iş yapması nedeniyle ulusal güvenlik kaygıları İsraillileri çift kullanımlı teknolojilerin Çinlilere transferi konusunda temkinli davranmaya itiyor. ABD de teknoloji sektöründe Çin-İsrail işbirliğine ilişkin bu tür kaygılarını dile getirmişti.

Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Washington’un Çinlilerin İsrail ekonomisindeki ayak izlerini büyütmelerini engelleme konusunda İsrail’e yaptığı baskı. Trump döneminde ABD, Çin-İsrail işbirliğinin belirli alanlarda derinleşmesinden duyduğu endişeyi dile getirmişti. Biden yönetimi de Çin’in İsrail ekonomisi için artan öneminden duyduğu rahatsızlığı ifade etti ve Biden’ın nihai halefi de muhtemelen aynını yapacaktır.

2019 yılında ABD Savunma Bakanlığı, Amerikan ordusunun Çin’in İsrail’deki yatırımlarına ve İsrail ile ticaretine “son derece ihtiyatlı” baktığını açıklamıştı. Washington’daki yetkililer, Çin devletine ait Şanghay Uluslararası Liman Grubu’nun, İsrail’in, ABD Donanmasının Altıncı Filosunun uğrak limanı olan Hayfa limanını yönetmek üzere yaptığı 2 milyar dolarlık anlaşmanın Amerikan ulusal güvenliği üzerindeki potansiyel etkilerinden tedirgin oldular. Orta Doğu’dan sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Mick Mulroy, “ABD ve İsrail ekonomilerinin açıklığı ülkelerimiz için bir güç, ancak ihtiyatlı olmazsak kötü niyetli aktörler bundan faydalanabilir,” dedi. ABD’li yetkililer ayrıca Çin’in, Tel Aviv’deki hafif raylı sistemdeki yatırımlarının kaygı verici olduğunu belirtmiş ve 2020’de Trump yönetimi, Çin kontrolündeki bir şirketin İsrail’in merkezindeki bir su arıtma tesisi çalışmalarındaki rolü hakkında açıklama talep etmek için İsrailli yetkililerle temasa geçmişti.

Genişleyen ilişki

Nihayetinde Çin ile İsrail, gelecekte daha da genişleme potansiyeline sahip olan derin ilişkilerini sürdüreceklerdir. Pekin’in uluslararası arenada artan etkisi göz önüne alındığında İsrail, Çin ile olan ilişkisini, ABD ve Avrupalı güçlerle olan ortaklıklarını dengeleme çabaları açısından kritik olarak görmeye devam edecektir. İktisadi açıdan Çin ile İsrail birbirlerine, özellikle de teknoloji söz konusu olduğunda, iki ülkenin de bu ikili ilişkinin değerini göz ardı edemeyeceği kadar çok şey sunuyor.

Bununla beraber ABD, İsrail’in dış politika ve savunma stratejilerinde Çin’in oynamayacağı özel bir rol oynuyor. Hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin Orta Doğu’ya baktıkları İsrail yanlısı mercek, Pekin’in bölgeye bakış açısından farklı. Sorulması gereken kritik sorular ve izlenmesi gereken eğilimler, İsrail liderliğinin ABD ile Çin arasındaki “yeni soğuk savaşı”, özellikle de bunun Orta Doğu’daki sonucunu nasıl yönlendireceği ile ilgili. İsrail için önemli bir sınav da Tayvan konusunda askeri bir çatışma olacaktır ki bu da İsrail’in muhtemelen Washington’un yanında yer almasını ama aynı zamanda Pekin ile sağlam ilişkiler sürdürme konusundaki çıkarlarını korumaya çalışmasını gerektirecektir.

Büyük olasılıkla, ABD olmasaydı, İsrail Çin ile ortaklığını daha da güçlendirme konusunda girişimlerde bulunacaktı. Fakat Washington, büyük güç rekabetine odaklanmaya devam ettiği ve Çin’i ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik büyük bir tehdit olarak gördüğü sürece İsrail, Washington’da Çin ile ilişkilerinin niteliğine dair iki partinin de kaygılarıyla mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English