Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Değişen dünya düzeninde ABD-Brezilya ilişkileri

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Orta sıkletteki bir ülke olarak Brezilya’nın ABD ile Rusya/Çin arasında, Hindistan’ınkine benzer şekilde oynadığı “salıncak devlet” rolü yakından bakmayı hak ediyor. Brezilya, BRICS bünyesindeki varlığı ve Çin ile olan derin iktisadi bağlarıyla ABD ile spesifik alanlarda işbirliği geliştirme arasında mekik dokuyor. Amerikan dış politika kurumunun dikkate aldığı düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsü, Brezilya’yı “Çin’in kucağına atmamak” adına bu ülkeye daha fazla özerklik ve söz hakkı tanınması gerektiğine dikkat çekiyor.


Özerklik mi, aynı hizaya gelmek mi? Değişen dünya düzeninde ABD-Brezilya ilişkileri

Bruce Jones, Sophia Hart, Diana Paz García

Brookings Institution

Ağustos 2023

Özet

ABD ile Brezilya arasındaki ilişkiler derin ve çetrefilli. İlişkileri zorlayan ve motive eden konular süreklilik arz ediyor. Ancak bu meselelerin içinde yer aldığı bağlam dramatik ve hızlı bir şekilde değişti. Bu durum, demokrasi ve yönetişim, iklim değişikliği, suç ve sürdürülebilir kalkınma konuları için de geçerli; her bir durumda hem yerel hem de uluslararası eğilimler zorlukları vurguladı. İlişkilerin ilerleyebilmesi için her iki tarafın da uyum sağlaması gerekecek. Fakat şöyle bir zorluk da söz konusu; iki ülke, bilhassa Çin’in rolü konusunda, gelişen uluslararası düzene epey farklı bakıyor. Brezilya küresel hedeflerini ilerletmek istiyorsa, içinde bulunduğu jeopolitik dinamiğe ilişkin anlayışını güncellemek zorunda. Benzer şekilde Washington da Brezilya ile daha yakın bir ilişki kurmak istiyorsa, ülkeyi Çin karşıtı bir koalisyonun içine çekme hevesinden vazgeçmeli ve bölgesel güvenlik, iklim değişikliği ve küresel gıda güvenliğine anlamlı katkılarda bulunan özerk bir Brezilya’nın istikrarlı bir uluslararası düzenin ilerlemesine yardımcı olabileceğini kabul etmeli.

Epey inişli çıkışlı bir dönemdi.

Soğuk Savaş sonrası dönemin büyük bir bölümünde ABD ile Brezilya arasındaki ilişkiler mesafeli de olsa istikrarlıydı. Ancak profesyonel de olsa yeterli ilgiyi görmedi. Ama son zamanlarda öyle değil. Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın seçilmesi, Amerika’nın pek çok dış ilişkisinde olduğu gibi muğlaklık ve kafa karışıklığı yarattı. Ardından Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun seçilmesi, Brezilya yönetimini kaosa sürüklese de ironik bir şekilde tepede olumlu bir kanal yarattı. Ardından ABD Başkanı Joe Biden Washington’a seçilerek denklemin bir yarısını normale döndürdüğünde, ilişkinin üzerinde büyük bir soru işareti asılı kaldı. Fakat tüm bunlar, hemen ardından gelen iniş ve çıkışların yanında hiçbir şeydi.

Yarım yıldan biraz daha uzun bir süre zarfında ABD-Brezilya ilişkileri şu dönemeçleri yaşadı: Amerika’nın özgür ve adil bir sonuç alınmasına yardımcı olmak üzere Brezilya seçim kurumlarına verdiği kayda değer destek, Lula da Silva’nın tarihi bir hadise olarak devlet başkanlığına geri dönüşü, 8 Ocak’ta Brezilya Kongresine yapılan ve ABD’deki 6 Ocak otogol girişiminin güçlü yankılarını taşıyan dramatik saldırı, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın bir ay sonra Washington DC’de çarçabuk planlanan Biden-Lula zirvesini tetikleyen Brasilia ziyareti ve bölgenin en büyük iki demokrasisi arasında ortak önceliklere dair güçlü bir açıklama. Bunlar olurken bile Lula özerk bir dış politikaya vurgu yaptığının da sinyallerini veriyordu. Bunu, Kıdemli Politika Danışmanı Celso Amorim’in mekik diplomasisi de dahil olmak üzere Ukrayna savaşıyla ilgili barış müzakerelerinde Brezilya’ya öncü bir rol biçme çabası şeklinde eyleme dökmeye başladı. Bu çaba en belirgin şeklini Lula’nın Pekin turu ve bu bağlamda ABD’nin Ukrayna’daki savaşın “teşvik edilmesindeki” rolüne ilişkin açıklamaları sırasında aldı; bu açıklamalar Beyaz Saray’ın nadiren ve sert bir şekilde reddettiği yorumlardı. ABD’nin Amazon Fonu’na 500 milyon dolar katkı koyma kararı, Dilma Rousseff’in Washington’un mevcut düzeni savunmaya çalıştığı bir dönemde Batı dışındaki en önemli düzen kurumu olan BRICS’in Yeni Kalkınma Bankası’nın başkanlığına seçilmesi, Çin’in yüksek öncelikli Avustralya-Britanya-ABD nükleer enerji anlaşmasını engelleme çabaları karşısında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nda ABD ve Brezilya arasındaki uyum ve Lula’nın Japonya’nın Hiroşima kentinde düzenlenen G7 Zirvesi’ne katılımı gibi kayda değer gelişmeler daha az tantanayla karşılandı.

Kendisi de Washington’da oldukça az ilgi gören bir bölgede, üzerinde gereğinden fazla durulmayan bir ülke açısından fena olmayan bir performans. Brezilyalı ünlü düşünce kuruluşu yöneticisi Matias Spektor’un da belirttiği üzere, “[…] Bu ilişkinin önemi hem Washington’da hem de en önemlisi Brezilya’da hak ettiği takdiri görmedi.” Ancak bu durum değişiyor. Lula’nın Ukrayna gambiti ve Çin’deki söyleminin ABD-Brezilya ilişkilerine maliyeti ne olursa olsun, son birkaç ayın bariz bir sonucu şudur: Lula yönetimindeki Brezilya, Latin Amerika’nın en önemli ülkesi ve küresel ilişkilerde anlamlı bir aktör olarak profilini yeniden canlandırıyor.

ABD ile Brezilya arasında uzun zamandır devam eden diplomatik, kurumsal, ticari ve toplumsal bağlar olsa da resmi ilişkiler giderek artan bir şekilde hızla değişen dünya düzeninin merceğinden —ABD-Çin bağları, daha geniş jeopolitik rekabet ve hızla değişen jeo-iktisadi manzara prizmasından— kırılacaktır. Bunun nedeni yalnızca dünyanın önde gelen güçlerinin Batı Yarımküre de dahil olmak üzere dünyanın her bölgesinde nüfuz konusunda rekabet etmesi değil, aynı zamanda hem ABD hem de Brezilya’nın daha geniş, küresel bir dünya görüşüne göre hareket etmesi. ABD’nin eski Brezilya Büyükelçisi Tom Shannon Jr., kısa bir süre önce bunu özlü bir şekilde ifade etmişti: “Her iki ülkenin de coğrafyalarının çok ötesine uzanan küresel hedefleri mevcut. Brezilya’nın coğrafi adresi Güney Amerika ve ABD’nin coğrafi adresi Kuzey Amerika olsa da her iki ülkenin de varoluşsal adresi yarımküremizin çok ötesine uzanıyor.”

Bu da söz konusu olanın ikili ilişkilerden çok daha fazlası olduğu anlamına geliyor. Her iki ülke de kendi iç sorunlarıyla yüzleşerek bölgenin geleceğini şekillendirmeye devam edecek ve her ikisi de değişen uluslararası düzenin hatlarını yeniden tanımlama mücadelesine dahil olacak. ABD’nin rolünün çok daha önemli olduğu açık olmakla beraber Washington’daki önde gelen yetkililer, Brezilya’nın stres altındaki bir uluslararası düzenin temel bileşenlerini savunma ve adapte etme çabasında potansiyel anlamda kayda değer bir ortak —ve dolayısıyla potansiyel anlamda kayda değer bir engel— olduğunu giderek daha fazla kabul ediyor.

İki PH testi söz konusu: ABD, Brezilya’nın dünya sahnesinde daha fazla söz sahibi olma ve küresel iktisadi, siyasi ve güvenlik kurumlarında karar verme ağırlığına sahip olma isteğini karşılamaya hazır mı? Ve Lula’nın ekibi, jeopolitik stratejisini güncelleyebilir mi, bağımsız karar alma vurgusunu korurken aynı zamanda Washington ile ABD-Çin/Rusya ilişkilerinde yaşanmakta olan derin değişimleri yansıtan sağlıklı ilişkiler kurabilir mi?

Demokrasi…

ABD ile Brezilya arasındaki ilişkilerin adapte olması gereken sadece küresel dinamikler değil. Her iki ülkenin siyasetini ve ilişkilerini şekillendiren önemli iç demokratik ve iktisadi değişimler de söz konusu.

ABD ve Brezilya bölgedeki tek demokrasiler değil. Son dönemde popülist politikaların en çok aşındırdığı demokrasiler de değiller (bu “onur” kesinlikle Andrés Manuel López Obrador yönetimindeki Meksika’ya ait. Fakat dünyanın en kalabalık beş demokrasisinden ikisi olarak, Washington’daki anayasacılığın ve Washington ve Brasilia’daki hukukun üstünlüğünün sağlığı her biri için, bölge için ve dünyadaki genel demokrasi istikrarı için son derece önemli.

Önemli siyasetler ya da politika değişikliklerinin ezici ağırlığının içeriden gelmesi temsili demokrasinin doğasında var. Yine de, daha önce şahit olduğumuz üzere, ABD’nin Brezilya kurumlarına verdiği destek yardımcı olabilir; ABD’li aktörler Brezilya içinde aynı kurumları aşındırma çabalarını sınırlamada önemli bir rol oynamış ve özgür ve adil bir seçim sonucunun güvence altına alınmasına yardımcı olmuştu. Son zamanlarda bunu bir müdahale çabası olarak gösterme çabalarına rağmen, ABD’nin çabalarının odak noktasının, terazinin ibresini şu veya bu yöne çevirmek yerine, Brezilya’daki iç güçlerin seçim sonuçlarını manipüle etmesini, hile yapmasını veya karşı çıkmasını önlemek olduğu aşikâr.

ABD’nin de kendi demokratik gerileme sorunları yok değil ve her iki ülkedeki anti-demokratik aktörler yalnızca aktif olmakla kalmayıp, bunların sınır ötesi işbirliği yaptıkları da biliniyor. Daha tertipli bir ikili düzenleme —alınan derslerin paylaşımı, iyi uygulamaların paylaşımı ve gerektiğinde kapasite geliştirme— güven inşa edilmesine yardımcı olacak ve daha sonra demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi diğer alanlara da genişletilebilecektir. Bu tür değişimler yürütme organının ötesine geçmeli. Örneğin ABD’li ve Brezilyalı parlamenterler arasında ilişki kurma çabası hükümetler arasında güven tesis edilmesine yardımcı olabilir. Bu aynı zamanda 8 Ocak’ta yaşanan kriz geçse de, tıpkı ABD’de olduğu gibi zorlukların devam ettiğini kabul etmenin de bir yolu olacaktır.

Bu, sağlıklı demokratik söylem ve özgür seçimlere yönelik tartışmasız en ölümcül tehdit olan dezenformasyona karşı belki de en büyük ihtiyaç ama aynı zamanda en güçlü fırsat. Araştırmacılar, teknoloji şirketleri ve hükümet yetkilileri arasında bilgi paylaşımı konusunda geniş bir alan var. Sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliği, her ülkenin özel ihtiyaçlarına göre uyarlanmış sağlam yanıtlar geliştirilmesine yardımcı olabilir.

Ayrıca her iki ülkede de yargı bağımsızlığının ve seçim süreçlerinin yargısal denetiminin güçlendirilmesi ve korunmasına yönelik önemli bir ihtiyaç bulunuyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın Kasım 2020 seçimlerini geçersiz kılma ve hukukun üstünlüğünü aşındırma teşebbüslerinden sorumlu olanlar hakkında başlattığı soruşturma ve kovuşturma henüz tamamlanmamış olsa da cesaret verici. ABD’li yargı ve kolluk kuvvetleri, Brezilya’nın bu konudaki daha hızlı ve kararlı çabalarına —örneğin Jair Bolsonaro’nun yeniden seçime girmesini engelleme yönünde attığı hızlı adıma— dikkat etmeli. Brezilya’nın seçim kurallarını ihlal edenleri aday olmaktan men etme yetkisi özellikle dikkate değer. Her iki vakada da hem anayasayı korumak hem de yargı sistemini meşrulaştırmak adına seçim ve anayasal konulardaki anlaşmazlıkların mahkemelerde karara bağlanması, her ülkenin demokrasiye yönelik sistemik hayal kırıklığını ve otoriterliğe desteği ele almasına yardımcı olacaktır. Her ne kadar yargının siyasallaşması riski olsa da düzgün bir şekilde ele alındığı takdirde hukuki yollar, her iki ülkede de meydana gelen ayaklanma tarzı şiddete kesinlikle tercih edilir.

Aynı zamanda, her iki ülke de demokrasinin karşı karşıya olduğu zorlukları derin iktisadi sıkıntılardan soyutlayamaz. Brezilya’nın demokratik meydan okuması, ABD’nin kişi başına düşen gelirinin (Satın Alma Gücü Paritesi dolar cinsinden ölçüldüğünde) yaklaşık yüzde 20’si olan kişi başına düşen gelir bağlamında ortaya çıkıyor. Fakat gelir seviyelerindeki eşitsizlik, iki ülkenin iç dinamikleri arasındaki farklılıkları abartabilir. ABD’li işçiler için kişi başına düşen gelir (yavaş bir şekilde) artarken, işçi sınıfı ücretleri çok yakın zamana kadar büyük ölçüde durgundu ve Kovid sırasında büyük devlet transferlerinden kaynaklanan bazı (muhtemelen geçici) rahatlamalardan önce eşitsizlik on yılların en yüksek seviyesindeydi. Dahası, Amerikalılar için ortalama yaşam beklentisi düşüyor. Bu olgular popülist duygular ve siyasi memnuniyetsizlikle yakından ilişkili.

Yine de ABD, küresel mali çöküşten bu yana kişi başına düşen GSYİH büyümesini sürdürürken, Brezilya sürdüremedi. Brezilya için göze çarpan gerçek, “orta gelir tuzağının” kendi varyantı; ancak bu durumda, sadece statik büyüme değil, on yıldan uzun bir süredir kişi başına düşen gelirin yıldan yıla azalması (on yıldan uzun bir süredir devam eden güçlü büyümenin ardından, bunun büyük bir kısmı yükselen emtia fiyatları ve dolayısıyla Çin’in kaynak tüketimi tarafından körüklendi). Brezilya’nın, Brezilyalıların çoğunun yaşam standartlarını eşzamanlı olarak iyileştirmeden mevcut demokratik zorluğun ötesine geçmesi pek mümkün değil. Bu anlamda, demokrasinin korunması ve iktisadi kalkınma birbiriyle yakından ilişkili.

Ve kalkınma…

Kısacası, Brezilyalı iktisatçılar ve kalkınma akademisyenleri Brezilya’nın mevcut hakikatleri yansıtacak yeni bir ulusal kalkınma stratejisine ihtiyacı olduğu konusunda hemfikir görünüyorlar. Bu yeni dönemde ABD ile Brezilya arasındaki ilişkilerde temel belirsizlik alanı, Amerika’nın neo-liberal ekonominin “Washington Konsensüsü’nden” yarı korumacı bir sanayi stratejisine doğru kaymasının etkisinde yatacaktır.

Burada bir ironi söz konusu. Brezilyalılar uzun zamandır Washington Konsensüsü’nü eleştiriyorlar ve daha geniş bir devlet müdahaleleri dizisine (elbette her zaman birden fazla oldu), “home-shoring” veya “friend-shoring” olarak adlandırılan tedbirlere ve teknoloji sektöründeki endüstriyel stratejiye doğru kayma, Washington’u ideolojik olarak devletin ekonomideki rolüne ilişkin Latin Amerika ve hatta Brezilya perspektifine yaklaştıracaktır (Sahiden de ABD’nin Brezilya’nın Lula döneminde başlayıp Rousseff döneminde devam eden, savunma harcamalarını yerel ekonomik ve sosyal faydalar üretmeye yardımcı olacak şekilde hedeflemek üzere devlet başkanının çekirdek planlama ekibi içinde mekanizmalar geliştirmeye yönelik yeniliklerinden öğrenebileceği faydalı dersler var). Fakat Washington’un bu yaklaşımının Brezilya’ya fayda sağlayıp sağlamayacağını zaman gösterecek. Pek çok şey ABD’nin Amerika merkezli sanayiyi korumada ne kadar ileri gideceğine ve Brezilya’nın friend-shoring düzenlemelerinin içine girip giremeyeceğine bağlı. Yakın zaman önce iki savunma devi, Amerikan Boeing ve Brezilya Embraer arasında kararlaştırılan ortak teşebbüslerin ve ABD-Brezilya Savunma Sanayi Diyaloğu’nun başarısı, Brezilya’nın Amerika’nın yeni yeniden küreselleşme çabalarında nasıl bir yol izleyeceği sorusunu şekillendirebilir. Washington’un (ve daha az ölçüde Batı’nın geri kalanının) yeniden küreselleşmeye (ya da son moda deyimle “riskten arınmaya”) kendini adamış olması, Brezilya’nın kalkınma stratejisine daha kapsamlı bir şekilde dahil etmesi gereken bir hakikat. Ancak bu aynı zamanda fırsatlar da yaratıyor.

Kalkınma stratejisi alternatifleri arasında eğitim ve kapasite geliştirme Brezilya için kilit öneme sahip. Büyümek ve kalkınmak için Brezilya’nın hem dijital hem de fiziksel altyapıya ve bölgesel entegrasyona (ABD’nin yaptığı gibi) kayda değer ölçüde yatırım yapması gerekiyor. Fakat tüm bunlar nihayetinde yeni dijital bağlantılardan faydalanabilecek bir işgücüne dayanıyor. Bu da “beceri kazandırma”, yeniden eğitim ve çalışanların iş bulmalarına, alt bölgesel kalkınmaya katkıda bulunmalarına ve üretkenliği artırmalarına yardımcı olmak üzere tasarlanmış eğitim anlamına geliyor.

Burada ABD’nin sunabileceği çok şey var. Amerikan yönetimi, karşılaştığı tüm mevcut zorluklara rağmen yüksek öğrenim kurumlarında, sivil toplum kuruluşlarında ve şirketlerde, neredeyse her öğrenim, endüstri, teknoloji ve toplum alanında yerleşik büyük bir beşerî sermaye kapasitesi rezervine sahip. Brezilya, öğrenci değişimleri de dahil olmak üzere önemli kapasite geliştirme programlarına yatırım yapmaya başladı ama burada çok daha fazlası yapılabilir. ABD’nin Quad ülkeleriyle eğitim ve bilimsel değişim programlarına yaptığı yatırımın çok küçük bir kısmıyla bile, Obama yönetimi döneminde başlatılan değişimleri geliştirmek ve Brezilya’nın kapasite geliştirme ve eğitim çabalarını kayda değer ölçüde artırma konusunda fazlaca şey yapabilir. Her ne kadar ABD’nin yükseköğretim ve yüksek teknoloji düzeyinde özel bir karşılaştırmalı üstünlüğü olsa da ilk ve ortaöğretim düzeyinde de destek ve işbirliği için geniş bir alan bulunuyor.

Brezilya’nın etkili bir kalkınma stratejisine ihtiyacı olduğu ya da hem Amerikan özel sektör yatırımları hem de kamu sektörü yardımları için fırsat pencereleri bulunduğu söylemlerinde yeni bir şey yok. Ancak bağlam değişti. Bunun özünde, hala dünyanın en güçlü pazarı olan ABD’nin, küreselleşmenin bazı temel niteliklerini Çin’in imalatına ve ticaretine aşırı bağımlılıktan uzaklaştırarak yeniden düzenlemeye dönük güçlü ve (hala belirsiz olsa da) partiler üstü arzusu yatıyor. Bunun biçimi hala tanımlanmayı bekliyor. Brezilya, ABD’nin tedarikini çeşitlendirmesine ve bunu yaparken değer zincirinde yukarılara çıkmasına yardımcı olma fırsatına sahip.

Bu iki husus da —eğitim ve öğretimde işbirliği fırsatı ve yeniden küreselleşmeye doğru itişten faydalanma fırsatı— geçmişteki gerilimin ve gelecekteki potansiyel işbirliğinin kritik bir alanında —iklim değişikliği ve yeşil ekonomi— bir araya geliyor.

İklim değişikliği…

Değişen bağlamın Brezilya açısından yeni fırsatlar yarattığı önemli alanlardan biri de yeşil teknoloji. Burada da yeni bir bağlam söz konusu. Dünyanın bir iklim acil durumu içinde olduğu ya da en azından hızla bu duruma doğru sürüklendiği düşüncesi Batı söylemine ve hatta politikasına nüfuz etmeye başladı. ABD, hala iklim politikasındaki en önemli inatçı aktörlerden bazılarına ev sahipliği yapıyor olsa da artık iklim eylemine dair geniş bir kamuoyu desteği var. Enflasyonu Düşürme Yasası’nın (gerçek anlamda bir iklim ve altyapı tasarısı) kabulü, ABD’deki ve küresel piyasaları yeniden şekillendirmeye başlayacak bir yerel harcama ölçeğine yön verecektir. Dünyanın geri kalanının çoğunda, iklim değişikliği gerçeğinin daha derin bir şekilde kabul edilmesi, henüz sanayi politikasına yön vermese de bunu şekillendiriyor. Ukrayna savaşının ironik bir sonucu olarak Avrupa’da doğalgazdan uzaklaşmanın beklenenden daha hızlı gerçekleşmesi, elektrikli otomobil üretimi gibi sektörlerin daha da genişlemesini teşvik edecektir. İklim değişikliği artık niş bir konu değil; çoğu ülkenin ulusal stratejisinin temelini oluşturuyor. Ve yeşil enerji üretimi ve tüketiminde dünyanın gerçek liderlerinden biri olan Brezilya için büyük bir fırsat yatıyor.

Brezilya temiz enerji üretiminde halihazırda bir güç merkezi. Yeşil enerji teknolojisi ve ürünlerine dönük artan küresel talep ve bu teknoloji kollarının bazılarında Çin’in hakimiyetinin mevcut durumu göz önüne alındığında, yeni tedarikçilerin değer zincirinde yükselmesi açısından geniş bir alan bulunuyor. Dış finansman yardımcı olacaktır ve daha da fazlası, küresel tedarik zincirinin belirli kısımlarında teknoloji transferi ve gelişimine destek olacaktır. İktisatçı Monica de Bolle’nin de belirttiği gibi, Brezilya’nın hem önemli karşılaştırmalı avantajlara hem de ilk hamle fırsatına sahip olduğu yeşil hidrojen alanında bilhassa önemli fırsatlar bulunuyor. Brezilya ayrıca yeşil endüstrileri desteklemeye yardımcı olmak için küresel tedarik zincirine sunabileceği kritik minerallere sahip.

Buna ek olarak Brezilya bir tarım merkezi ve bu iki sektörün (enerji ve tarım) ekonomi politiği zaman zaman çatışacaktır. Fakat Brezilya’nın, yeniden küreselleşmedeki yeni dinamiklerden faydalanmak için dikkatini yeşil endüstrilere yeniden odaklaması gerekecektir. Bu da kilit sektörlerde istihdam yaratma, yeniden eğitim ve kapasite geliştirme ihtiyacına işaret ediyor.

Bu istihdam yaratma çabaları Amazon’u ve özellikle de Amazon’un kentsel merkezlerini içermeli. Bu önemli, zira şu anda Amazon’da 30 milyon insan yaşıyor ve ormanların yüzde 20’sinden fazlası tahrip edildi. Lula’nın Amazon’un korunmasına geri dönüşü Brezilya’nın küresel olarak konumu önemli ölçüde değiştirdi ve ABD-Brezilya ilişkilerindeki ciddi anlaşmazlık noktalarından birini ortadan kaldırdı. Ancak orman korumanın sürdürülebilir olması için sürdürülebilir geçim kaynaklarına ve istihdam yaratmaya yönelik gerçek yatırımlarla birleştirilmesi gerekiyor. Koruma ve uyum finansmanı, bölgedeki iklim/istihdam gündemini desteklemek üzere bu modelin finansmanında kritik bir rol oynayabilir. Sürdürülebilir kentleşme, iklim değişikliğiyle mücadelede temel öneme sahip. Bu durum, hayırseverlerin Amazon’da sürdürülebilir kentler inşa etme konusunda yapacakları güçlü yatırımlarla birleştirilmeli.

Yeşil endüstri, ABD ile Brezilya arasında yukarıda belirtilen türden eğitim ve kapasite geliştirme değişimlerinin temel bir parçası olabilir. Her iki ülke için de yeşil enerjiyi destekleyen ve ortaklıklarını anlamlı bir şekilde güçlendiren faaliyetler yoluyla aktif olarak yeşil bir ekonomi inşa etme fırsatı var. Bunun büyük bir kısmı federal ve alt-ulusal çabaları birleştirerek yapılabilir. Alt-ulusal düzeyin sınırları var ama iki bariz avantajı söz konusu: stratejiyi bilgilendirmesi gereken sanayi ve kentleşmenin gerçek politik ekonomisine daha fazla yakınlık ve federal düzeydeki politik dalgalanmalardan (en azından bir dereceye kadar) azade olma imkanı. Bu nedenle, ABD ve Brezilya’da fonları etkili bir şekilde harekete geçirecek sermayeye sahip kurumlar, mümkün olduğunda iklim krizine yönelik çözümleri belirlemek ve uygulamak için (örneğin, yatırımlar ve yapıcı diyalog yoluyla) işbirliği yapmalı.

Mavi ekonomi konularında da, yani Brezilya’nın doğu kıyısındaki Atlantik Okyanusu’nu hem çevresel bozulmadan hem de yasa dışı balıkçılıktan koruma çalışmalarında aktif işbirliğine ihtiyaç var. ABD şu anda Sahil Güvenlik faaliyetlerini, uzaktan algılamayı ve yasa dışı balıkçılığı izleme ve daha geniş deniz alanı gözetimi ve farkındalığı için hesaplama teknolojilerinin (yapay zeka dahil) uygulanmasını birleştirme konusunda kapsamlı teknikler geliştirdi ve bunların çoğu Pasifik’in orta kesimlerinde pilot olarak uygulandı. Tüm bunlar, batı Atlantik’i korumak için Brezilya ile işbirliği yapmak üzere daha kolay ve daha düşük maliyetle uygulanabilir. Bu işbirliği, Eylül 2023’te BM’de resmen başlatılacak olan ve Brezilya ile ABD’nin her ikisinin de aktif üyesi olduğu, Atlantik’e kıyısı olan ülkeler arasında yakın zamanda imzalanan çok uluslu anlaşmanın şemsiyesi altına girebilir.

Ve suç…

Brezilya’da ve ABD ile Brezilya arasındaki ilişkilerde uzun zamandır devam eden bir başka sorun söz konusu olduğunda da yeni bir bağlam var: suç.

Primeiro Comando da Capital (PCC) Brezilya’nın baskın organize suç grubu olarak ortaya çıkarken suç dünyası önemli bir dönüşüm geçiriyor. Bu değişim, yeraltı suç dünyasını etkileyen küresel sentetik uyuşturucu devriminin bir parçası. PCC, Brezilya’nın en büyük suç örgütü olarak konumunu sağlamlaştırdı, ülke çapında faaliyet göstermekle birlikte başta Afrika olmak üzere denizaşırı ülkelere de uzanmaya başladı. Faaliyetleri uyuşturucu kaçakçılığı, çevre suçları ve gaspı kapsıyor. Grup nüfuzunu genişletiyor, diğer suç örgütleriyle işbirliği yapıyor ve kara para aklama becerilerini mükemmelleştiriyor. Meksika kartelleri Cartel de Sinaloa (CS) ve Cartel Jalisco Nueva Generación (CJNG) ile rakip.

Triadlar gibi Çinli suç şebekeleri de Brezilya’da yükselişe geçiyor ve öncelikle yolsuzluk yoluyla çevre suçları işliyor. Bu da yabani hayvan kaçakçılığına, kaçak balıkçılığa ve yolsuz kereste uygulamalarına katkıda bulunuyor. Brezilya, aynı zamanda siber suçlar için de önemli bir merkez haline geliyor. Tüm bunların küresel boyutu, Brezilya devletinin suç aktörleriyle mücadele etme veya onları caydırma kapasitesini sınırlıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri, Amazon’un korunması/yeşil istihdam konuları ile suçla mücadele çabaları arasındaki yakın ilişki. Brezilyalı bir düşünce kuruluşu olan Igarapé Enstitüsü’nün son çalışmaları, küresel emtia fiyatları üzerindeki yukarı yönlü baskının Amazon’daki madencilik faaliyetleri ve yasa dışı emtia kaçakçılığı açısından nasıl hızla yeni talebe dönüştüğünü ve bunun genelde uyuşturucu kaçakçılığı ile nasıl el ele gittiğini gösterdi.

Brezilya’nın güvenlik müdahalesi tarihsel olarak reaktif ve maliyetli oldu, istihbarat bileşeninden yoksun kaldı. Kamu güvenliği kararları, uzun vadeli bir strateji benimsemek yerine olaylara yanıt vererek dönemsel oldu. Hem organize suç örgütleri hem de polis memurları tarafından sürdürülen şiddet olayları yüksek seviyelerde kalmaya devam etti. Yine de geçmişte yaşanan bazı deneyimler durumu iyileştirmek açısından dersler sunuyor. São Paulo’nun vücut kamerası kullanımı, rastgele kontrollü teftişler (RCT’ler) ve polis memurları arasında kontrol ve hesap verebilirliği zorlamayı içeren yaklaşımı olumlu sonuçlar verdi.[41] Benzer şekilde, Rio de Janeiro’nun 2009 polislik programı, bağlama özgü olsa da, favelalarda suç ve sosyo-ekonomik sorunlarla eş zamanlı olarak mücadele etmenin önemini gösterdi.

Fakat operasyonları sürdürmek ve gerekli yatırımları sağlamak zor oldu. Kolluk kuvvetleri içindeki yolsuzluk, dikkat edilmesi ve çözülmesi gereken önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Amerikalı karar alıcılar mevcut siyasi iklimde yolsuzlukla mücadeleye odaklanmak isteseler de, ABD’nin tavsiyelerinin veya desteğinin ne ölçüde hoş karşılanacağı konusunda sınırlar olacaktır. Dünya Bankası ve AB gibi diğer aktörler bu noktada Brezilya’da daha fazla ilgi görebilir.

Yine de ABD’nin Brezilya’ya güvenlik ve ortaya çıkan suç tehditlerine karşı koyma konularında yardımcı olma konusunda pek çok fırsatı var. Kilit alanlardan biri, Brezilya liderliğinde Amazon’un güvenliğini sağlama ve çevre politikalarını uygulama çabalarını koordine etmek. ABD, Brezilya’nın çevre suçlarına karışan bireyler açısından alternatif geçim kaynakları geliştirme planlarına destek sağlayabilir. İşbirliği, aynı zamanda zoonotik hastalıkların ve yeni salgınların önlenmesine yönelik ortak müdahalelere de odaklanabilir. Her iki ülke de pandemi anlaşması müzakerelerinde yabani hayvan kaçakçılığının azaltılmasını savunabilir.

Ve belki de en önemlisi: ABD, Brezilya’nın sorunun küresel boyutlarıyla başa çıkmasına yardımcı olmak için kapsamlı denizaşırı ilişkilerini ve istihbarat operasyonlarını kullanabilir; bunların çoğu Brezilya devletinin erişiminin ötesinde.

Ve Çin: Ya da jeopolitik ve küresel yönetişimde değişim

Lula’nın dönüşüyle birlikte Brezilya’nın dünya sahnesinde ve küresel siyaset ve ekonominin karar alma mekanizmalarında daha büyük bir rol oynama arzusu yeniden canlandı. Latin Amerika’nın lider ekonomisi, dünyanın en büyük 10. ekonomisi ve dünyanın en kalabalık yedinci ülkesi olarak bunu yapmak için her türlü iddiaya sahip. Hakikaten de Brezilya gibi bu özelliklere sahip bir ülkenin küresel yönetişimde son derece mütevazı bir role sahip olması, küresel güneyden yayılan Batı’ya yönelik hoşnutsuzluk ve güvensizliğin merkezi bir unsuru.

ABD’nin bu konudaki bakış açısı uzun zamandır ılımlı, pasif destek ve Brezilya gibi ülkeleri karar alıcı çevrelere dahil edecek küresel yönetişim reformunu prensipte görme isteği şeklinde, fakat pratikte en iyi ihtimalle ılık diplomatik destek ve reform çabalarının kurulmasına ve başarısız olmasına izin verme konusunda mükemmel bir isteklilik modeline uyuyor.

Burada da Ukrayna’daki savaşı çevreleyen diplomasinin yarattığı değişen bir bağlam var. ABD’nin BM gibi forumlarda Ukrayna için diplomatik desteği harekete geçirme çabalarının sınırlandırılması, önde gelen yetkililere ABD’nin küresel güneyde ve Batılı olmayan yükselen güçlerle ciddi bir sorunu olduğunu gösterdi. Yirmi yıl çok geç olduğu kesin ama belki de geç olması hiç olmamasından iyi. ABD’nin kısa bir süre önce BM Güvenlik Konseyi’ndeki daimî koltuk sayısını artıracak bir karar tasarısı sunması —Brezilya’nın temel talep ve arzularından biri- bu tutum değişikliğinin bir göstergesi. Ancak ABD’nin anahtarların bekçisi ve yönetişim reformunun önündeki başlıca engel olduğu uluslararası finans kurumları ve çok taraflı kalkınma bankaları konusunda daha zorlu bir mücadele yaklaşıyor. Biden kısa süre önce Paris Zirvesi’nin sonuç bildirgesini imzalayarak küresel finans reformuna ilişkin Bridgetown Girişimini desteklemişti, ancak zirveye gitmek yerine aynı gün Hindistan Başbakanı Modi’yi Washington’da ağırlaması belki de ABD’nin konuya verdiği göreli önemin bir göstergesi.

Elbette tüm bunlar daha geniş kapsamlı ABD-Çin mücadelesi tarafından şekillendiriliyor. Brezilya’nın bu yeni dinamiği nasıl yönlendireceği, başarısı ya da başarısızlığı için son derece önemli olacaktır. Fakat şu ana kadar elde edilen kanıtlar, Lula’nın Brezilya’nın ses arayışını yenilemeye çalıştığı jeopolitik bağlamı biraz yanlış değerlendirdiğini gösteriyor. Yine de bu, yanlış bir başlangıç, başarısız bir strateji değil.

Kısa vadede Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi muhtemelen hassas bir nokta olarak kalmaya devam edecek. Lula’nın arabulucu olma konusundaki kötü zamanlanmış, kötü çerçevelenmiş ve şu ana dek kötü sonuçlanmış hamlesi, iki yönetim içinde erken dönemde oluşan güveni yok etmek adına çok şey yaptı. Yine de güven ve rol telafi edilebilir. ABD’nin savaşın sona erdirilmesine dönük müzakereler için zemin hazırlama konusunda bugüne dek olduğundan daha açık olacağı bir zaman mutlaka gelecektir, belki de yakında. O zaman geldiğinde, gerçek müzakere sürecinin, üçüncü tarafların bir araya getirici ve ikna edici bir rol oynadığı bir süreç de dahil olmak üzere çeşitli yolları olması muhtemel. Orta ölçekli güçlerden oluşan bir “dostlar grubu”, belki de BM Genel Sekreteri ile birlikte, müzakerelerde tarafları ileriye götürmek için yapıcı roller oynayabilirken, ABD ve Çin gibi ülkeler —resmi yollarla— arabulucu olmaktan çok garantör olarak hizmet edeceklerdir (Buna paralel olarak asıl iş muhtemelen ABD-Rusya-AB-Ukrayna formatında yapılacaktır). Brezilya’nın bu türden bir “dostlar grubunun” parçası olması için her türlü neden var ve Washington doğru zamanda ve doğru hazırlıkla böyle bir çabayı kesinlikle destekleyebilir.

Daha zor olan konu ise Çin. ABD, Brezilya’nın ABD ile ortaklığı korumak ile Çin arasında bir seçim yapmasını beklememeli; Çin’in Brezilya ile ticaretinin devasa boyutları bunu tamamen olanaksız kılıyor. Washington’un umut edebileceği ve bu yönde çalışabileceği şey, Çin’in hem Latin Amerika hem de Asya’daki davranışlarına ilişkin gerçekçiliğin artması ve Brezilya’nın ABD/Batı’nın bu davranışların istikrarı bozan kısımlarını kısıtlamaya dönük çabalarına daha fazla destek vermesi olacaktır. Çin, Avustralya-Britanya-ABD nükleer denizaltı anlaşmasını gayri meşru hale getirmeye çalıştığında Brezilya’nın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda (UAEK) ABD ile ortak hareket etmesi, Brezilya’nın potansiyel olarak denizaltılar da dahil olmak üzere kendi sivil nükleer kullanımını genişletme arzusundan kaynaklanmış olabilir ama bu, yine de ABD ile Brezilya’nın stratejik çıkarları arasında önemli bir uyum vakası olarak not edilmeli.

Bu alanlarda Washington’un Brezilya’nın küresel ilişkilerdeki değişen rolünün iki boyutunu —daha fazla söz sahibi olmak için kendi meşru iştahı ve daha geniş küresel güneyin bazı bölümlerinde, özellikle Portekizce konuşulan ülkelerde anlamlı diplomatik etkisi— tanıması önemli. Hindistan kendisini Batı ile küresel güney arasında bir “köprü” olarak konumlandırmaya başladı ve kesinlikle burada oynayacağı roller var; ancak Brezilya da öyle. ABD, Lula’nın dış politika yönelimi ve ideolojisinin unsurlarına adapte olmakta zorlansa da küresel güneyin geniş kesimlerinin Lula’nın dünya görüşüne sempati duyduğunu da keşfedecektir. İşbirliği için bir yol bulmak sadece ABD ile Brezilya açısından değil, aynı zamanda Amerika’nın güneydeki bir şekilde katranlaşmış itibarını parlatma hedefi açısından da önemli.

Sonuç

Yeni bir gün doğumu, yeni bir gün; ABD ile Brezilya arasındaki ilişkiler için yeni bir hayat olacak mı?

Son birkaç yılda, yarımkürenin iki devi arasındaki ilişkilerin bağlamının önemli kısımları değişti. Örneğin ABD ile Çin arsındaki ilişkiler zorlu bir işbirliğinden giderek gerginleşen bir rekabete dönüştü ve muhtemelen bu şekilde kalacak ya da daha da kötüleşecek. Brezilya küresel sahnede aktör olmak istiyorsa, stratejik özerklik stratejisini bu yeni bağlama göre güncellemenin bir yolunu bulmak zorunda kalacaktır; dolayısıyla eli kolu bağlı tarafsızlığın yapıcı roller oluşturmaya yardımcı olmaması muhtemel.

Fakat bu çerçevede, anlamlı işbirliği yapılabilecek pek çok alan bulunuyor. Amazon kentlerinde istihdam yaratma konusunda. Yeşil ekonominin teknolojik temelleri üzerine. Çok etnikli bir toplumda polisliğe daha iyi yaklaşımlar konusunda. Organize uyuşturucu kaçakçılığı ve siber suçların küresel kaynaklarıyla mücadele konusunda. Ve zamanı geldiğinde Ukrayna’da savaşın sona erdirilmesi için alan yaratılmasına yardımcı olma konusunda.

Aynı zamanda ABD, Brezilya’nın Çin’in geniş çaplı etkisini azaltmayı amaçlayan hegemonya karşıtı bir koalisyonun istikrarlı bir parçası olacağı umudundan kaçınmalı. Bunun yerine, Çin’in küresel ilişkilerdeki olumsuz etkisini sınırlamaya yönelik daha hedefli yaklaşımlar Brezilya ile işbirliği için verimli alanlar sağlayabilir. Ve eğer ABD daha derin bir ortaklık istiyorsa, Brezilya’nın küresel meselelerde daha fazla söz ve oy hakkı talebini ilerletmesine yardımcı olmanın Çin’e karşı güçlerini birleştirmek açısından bir pazarlık anlamına gelmediğini kabul etmek zorunda kalacaktır. Brezilya özerklik arayışında, hizalanma değil. Washington için şu epey basit bir soru olabilir: Özerk bir Brezilya, Çin ile aynı hizada olan bir Brezilya’dan daha mı iyi?

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English