Bizi Takip Edin

Avrupa

Türkiye’nin enerjide ‘hub’ rüyası ve Rusya’nın teklifi

Yayınlanma

Pandemi, savaş, jeopolitik rekabet ve siyasi tercihler mevcut kaynakların etkin kullanılamaması sonucunu doğurdu ve gaz krizini yarattı. Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2’nin sabotajla devreden çıkmasının da etkisiyle Türkiye’nin enerji piyasasında daha etkin bir rol oynayabileceği fikri tartışılıyor. Yaptırımlar nedeniyle Avrupa pazarına girişi kısıtlanan Rus doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması konunun sadece bir boyutu.

Daha geniş anlamda Rusya – Ukrayna savaşıyla birlikte patlak veren enerji krizi Türkiye’nin enerjide küresel bir oyuncu olabilmesi için yeni bir fırsat penceresi açmış olabilir mi? Orta Asya gazı, İran gazı gibi alternatif kaynaklar da eklendiğinde Türkiye’nin Avrupa için enerji damarına dönüşmesi en azından kağıt üzerinde ciddi bir olasılık gibi duruyor. Orta uzun vadede Doğu Akdeniz’deki potansiyel gazın Avrupa’ya taşınabileceği en uygun rotanın Türkiye olması sık sık dile getirilen “coğrafi konumun” avantajları arasında sayılabilir.

Kim ne dedi?

Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği enerjide hub olma konusu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ekim ayında “Doğrudan Avrupa ile çalışmak çok zor. Çok hızlı bir şekilde Türkiye’de bir gaz merkezi kurabiliriz” demesiyle yeniden gündeme oturdu. Putin’e göre Türkiye’ye kurulacak aktarma merkezi üzerinden Avrupa, Rus gazını almaya istekli olacak.

Silivri’de BOTAŞ’a ait Silivri Doğal Gaz Depolama Tesisinin kapasite artış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan da, “Sayın Putin’le önemli görüşmelerimiz oldu. Adımlarımızı attık, atıyoruz. Böylece özellikle Trakya, doğal gazda bir hub haline gelecektir. Bununla ilgili çalışmalarımızı, bölgemizdeki enerji ortaklarımızla birlikte yürütüyoruz,” dedi.

Bu açıklamalarda teknik ayrıntılar yer almıyor. Jeopolitik rekabetin doğrudan bir parçası olan gaz piyasasında Türkiye’nin ana oyuncu olması için koşullar gerçekten göründüğü kadar uygun mu? Uzmanlara göre; ‘Evet…’  Ancak “hub” olmaktan kastın karar vericiler tarafından açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Zira gazın Türkiye’den gelip geçtiği “transit ülke”  olmakla fiyatın belirlendiği TTF, NBP ya da Henry Hub gibi uluslararası merkezlerden biri olmak bambaşka şeyler.

Konuyu Harici’ye değerlendiren Eski BOTAŞ Genel Müdürü Gökhan Yardım, “Gaz merkezi olabilir Türkiye. Ama mevcut düşüncelerle çok zor. Hukuki alt yapı çok önemli. Batılılar da gelecek Doğulular da gelecek,” diyerek hem potansiyele hem de gördüğü eksiklere işaret ediyor.

Biz ne anladık?

2018 yılında devreye giren Türk Akımı ile Türkiye transit konumunu pekiştirdi. Ancak Rusya Türkiye’nin “merkez” olması için gerekli olan parametreleri bu proje bazında sağlamadı. Merkez olmanın temel faktörlerinde birisi gazın fiyatının Türkiye’de kurulacak pazarda belirlenmesi ve Türkiye’nin gaz üzerinde ticari tasarrufta bulunabilmesi.

“Merkezde ticaret için elektronik platform gelecek aylarda kurulabilir. Avrupalı tüketiciler için doğal gaz fiyatı büyük oranda Türkiye’de belirlenecek. Avrupa’nın kendi merkezlerinde olanlar çılgınca,” diyen Rusya lideri Putin, bu sözleriyle artık Türkiye’yi transit ülke olarak görmediğini ima etmiş olabilir mi?

“Teklifin detaylarını bilmiyorum” diyen Eski BOTAŞ Genel Müdürü Yardım, “Putin’in açıklamasından onların daha önce yaptıkları elektronik satış platformundaki gibi bir sistem düşündüklerini sanıyorum. Rusların gaz alımını yapacakları, firmaları kendilerinin seçecekleri, kendilerinin teklifleri toplayıp ‘sen kazandın şu kadar alıyorsun, ay sonunda ortalama fiyat şu kadar oldu’ diyecekleri bir sistem düşünüyorlar diye anladım,” sözleriyle Moskova’nın kafasındaki olası planı tartışıyor.

“3-5 ayda halledilecek konu değil”

Bir başka boyut da projenin takvimi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Trakya’ya gaz merkezi projesinin bir yıl içinde hayata geçirmeyi hedeflediklerini açıkladı. Dönmez, “3-5 ayda halledilecek bir konu değil şüphesiz. Belki kalıcı bir piyasadan önce geçiş döneminde, daha sınırlı sayıda piyasayla başlayabiliriz. O zaman süre biraz daha öne çekilmiş olur” diyerek zamana gerek olduğunu vurguladı.

Dönmez’in  “bir yıl” süre öngörmesini yorumlayan Yardım, yaklaşan seçimler ve hükümetin Batı ile Rusya arasında gözettiği dengelerin de bu projede belirleyici olduğu kanaatinde. Ankara’nın “ABD’yi doğrudan karşısına almak istemeyeceği” değerlendirmesinde bulunan Yardım, “Seçimler öncesinde bu iş biraz soğutulacak diye tahmin ediyorum” dedi.

Bu iş nasıl olur?

Türkiye’nin hali hazırda gaz borsası bulunuyor. Adı: Enerji Piyasaları İşletme A.Ş. Kısa adı EPİAŞ. Kurumun sitesinde 18 Mart 2015 tarihinde kurulan EPİAŞ’ın Türkiye’nin “Enerji ticaretinde merkez ülke olma” hedefiyle uyumlu çalıştığı ve küresel düzeyde referans alınan bir enerji borsası olma yolunda olduğu belirtiliyor.

Eski BOTAŞ Genel Müdürü Yardım merkez olacak sistemin işleyişini şöyle açıklıyor:

“EPİAŞ’ta kimin gazını kimin aldığı belli olmuyor. Satan da belli değil alan da belli değil EPİAŞ’taki işlemlerde. Gazlar EPİAŞ’ta işlem görebilmek için millileşiyor. Hem satıcı şirketlerin hem alıcı şirketlerin Türkiye’de şirket kurması ve EPDK’nın mevzuatına uygun lisans almaları gerekiyor.”

Bu aşamadan sonra alıcı ve satıcılar EPİAŞ’ın Sürekli Ticaret Platformu’nda işlem yaparak tıpkı borsada olduğu gibi arz ve talebi oluşturuyorlar. Fiyat da bu mekanizma üzerinden belirleniyor. Alıcı ve satıcı teklifleri teklif sahipleri belli olmadan birbirleriyle karşılaşıyor ve fiyat oluşuyor. EPİAŞ ödemeleri TAKAS Bank vasıtasıyla garanti ediyor.

“Gazprom Avrupa’da durdurduğu elektronik satış platformu işlemlerini Türkiye’de yapmak istiyor. Türkiye’den transit olarak götürmek istiyor” diyen Gökhan Yardım, ‘transit’ ile ‘merkez’ olmak arasındaki farkı şöyle açıklıyor:

“Gazprom kendi satış platformu içerisinde gazı satacak. Alıcılar buradan Türkiye’den transit olarak alacaklar. Türkiye’den transit geçince Türkiye gaz merkezi olmaz. Gazın Türkiye’de satılması lazım. Likiditenin bütün alım satım işlemlerinin Türkiye’de yapılması ve paranın Türkiye’de kalması lazım. Türkiye’nin her türlü altyapısı var. EPİAŞ’ın bütün işlemleri ve kuralları buna uygundur. Gazprom istiyorsa EPİAŞ’tan belirli bir hisse alabilir. Başka Avrupa şirketleri de alabilir. Önemli olan bu işlemlerin EPİAŞ üzerinden yapılmasıdır.”

Avrupa Rus gazını neden Türk borsasından alsın?

Gökhan Yardım, şöyle açıklıyor:

“Avrupa belki ilk başta negatif durabilir ama Türkiye’ye daha çok gaz gelirse, TANAP’tan gelen gazı da burada işlem gördürürsünüz. Amerika’dan LNG’ler gelir burada işlem görür. Piyasa ne kadar büyürse daha çok istekli olur Avrupa. Ama tek Rus oyuncu olursa o zaman istekli olmaz. Türkiye’ye çok oyuncu ve çok gaz gelirse o zaman daha farklı bir resim ortaya çıkar.”

‘Atlantik Konseyi’ analizleri

Aralık ayında Yevgeniya Gaber imzasıyla çıkan Atlantik Konsey analizine göre “Türkiye’nin bölgesel enerji altyapısında büyük bir rol oynama arzusu sadece jeopolitik olarak değil ekonomik ve teknik olarak da elverişli.”

Analizde ayrıca Türkiye’nin gaz depolama kapasitesi ve boru hatlarının kesişim noktasında olmasının avantajları vurgulanıyor. Ancak “Rus gazı bu planın kilit parçası olmaz” görüşü savunuluyor.

Ukraynalı Dış Politika Uzmanı Yevgeniya Gaber’e göre; “Mevcut enerji rotaların ve tedarikçilerin çeşitlendirilmesi, kurumlar aracılığı ile karar alma süreçlerinde bağımsızlık, fiyatın pazarda arz ve talebe göre şekillenmesi, potansiyel partnerlerin projeye katılım konusundaki siyasi iradesi …” bir enerji merkezi kurulabilmesi için temel şartlar.

Yazar, Putin’in Türkiye’yi gaz merkezi yapma projesinin Ankara’nın Rusya’ya fosil yakıtlarda ve stratejik düzlemde bağımlığını artıracağı bunun da Ankara’nın Batı ile karmaşık olan ilişkilerini daha da çıkmaza sokacağı görüşünü ileri sürüyor.

20 Aralık tarihli bir başka Atlantik Konseyi analizinde benzer görüşler tekrarlanıyor. Türkiye’nin gaz merkezi olma hayalinin liberal piyasa düzeni prensipleri benimsemeden geçekleşmeyeceği vurgulanıyor. Eser Özdil imzalı makalede BOTAŞ’ın Türk enerji piyasasında oynadığı merkezi rolün gaz merkezi olma yolunda en önemli engel olduğu iddiası yer alıyor. Yazar göre BOTAŞ’ın merkezi rolü kısıtlanmalı sübvanselerle piyasayı domine etmesi son bulmalı kısaca Türkiye’nin gaz piyasası tamamen liberalleşmeli…

Tabi böyle bir senaryoda kriz anlarında hane halkının tüketeceği gaz fiyatının ulaşacağı yerleri tahmin etmek mümkün değil.

Mevcut kapasiteler

Mavi Akım 15.75 milyar metreküplük kapasiteye sahip. Türk Akım 31.25 milyar metreküp(bcm). Şu an TANAP’ın kapasitesi 16 milyar bcm. Türkiye’nin gaz ihtiyacını karşılayan bu hatlar bir miktar gazı da Avrupa’ya taşıyor. Nord Stream 1 ve 2 ise toplamda 110 milyar metreküp (bcm) yıllık gaz taşıma kapasitesine sahip. Buradan bakılınca kapasite artırımı ve yeni boru hattı inşaatı zorunlu görünüyor.

Avrupa Birliği (AB) ise yılda 400 milyar metreküp (bcm) civarında gaza ihtiyaç duyuyor. Türkiye’den geçen hatların mevcut haliyle bu ihtiyaca yanıt vermesi imkansız. Bu nedenle yeni bir gaz hattı inşası ya da kapasite artırım olanaklarının değerlendirilmesi gerekiyor. Rusya’dan gelecek yeni boru hatlarının Karadeniz’deki savaş ortamında nasıl inşa edileceği ayrı bir soru. Öte yandan barış sağlanması durumunda projeye olan ihtiyaç ne kadar devam eder yine bir başka tartışma konusu.

Halihazırda ise satıcı farklı olsa da Avrupa, Rus gazını Türk borsasından alma konusunda iştahlı olmayabilir. 2021’de kullandığı gazın yüzde 43.5’ini Rusya’dan ithal eden AB, bu yıl yüzde 7.5 oranında Rus gazı kullanıyor. ABD’nin Kuzey Akım 2’ye yaptığı baskı da hatırlanmalı.

Özetle ‘hub olmak’ Türkiye’nin üzerinden geçen doğal gazın üzerinde ticari tasarrufta bulunabilme hakkını kapsıyor. Çeşitli kaynaklardan gelen gazlar EPİAŞ’ın borsasında işlem görerek alıcı ve satıcıları buluşturacak. Piyasa derinliği ne kadar büyük olursa o kadar hub niteliği olacak. Her şeyden önce hub olmak için AB ve Rusya başta olmak üzere bölgesel bir uzlaşının başlangıç aşamasında şart olduğu görülüyor.

Devam edeceğimiz bir tartışma olduğu için şu sorularla bitirelim:

Türkiye topraklarının ‘doğru yerde’ olması ya da izlediği ‘aktif tarafsızlık’ politikası, NATO üyesi olup aynı anda “Asya Açılımı” siyaseti izlemesi enerjide “hub” yani bir merkez olmak için yeterli mi?

Rusya’nın önerisi ile mevcut piyasa düzenlemeleri arasında Türkiye farklı bir alternatif merkez yaratabilir mi?

Yoksa bütün bu dış politika yönelimleri birbirini götüren/sıfırlayan zıt siyasetler mi?

Avrupa

Alman istihbarat teşkilatı BND yeniden yapılandırılıyor

Yayınlanma

Almanya’nın dış istihbarat servisi BND, “Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak” amacıyla daha etkili bir hizmet vermek istiyor.

Financial Times’ta (FT) yer alan habere göre siyasetçiler ve hatta BND personeli, 6.500 çalışanı bulunan bu kurumun, İngiltere’nin SIS’i, ABD’nin CIA’i ve Fransa’nın DGSE’si gibi “et yiyen” muadillerine kıyasla “vejetaryen” olduğunu esprili bir şekilde dile getiriyorlardı.

2022’de ise BND, Rusya konusunda o kadar geride kalmıştı ki, Kiev’e bombalar düşmeye başladığında kurumun o dönemki başkanı şehirde mahsur kaldı ve Polonya sınırına ulaşması iki gün sürdü. Buna karşılık, CIA ve SIS bir saldırı olacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.

Dört yıl sonra, Avrupa liderlerinin artık ABD’ye bu kadar fazla güvenemeyeceklerine karar verdikleri bir dönemde Almanya, Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak için BND’yi daha modern ve etkili bir istihbarat servisi haline getirmeye çalışıyor.

Ukrayna savaşının ardından Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) hızla yeniden silahlanırken, hükümet BND’nin de yeniden donatılması, genişletilmesi ve savaş hazırlığına geçirilmesi zamanının geldiğine inanıyor.

Berlin, hem istihbarat yetkilileri hem de askerleri için bir Zeitenwende (“dönüm noktası”) planlıyor.

Almanya’da baskı artıyor: BND yasası değiştirilecek

Şansölye Friedrich Merz geçen sonbaharda yaptığı bir konuşmada, “Avrupa’da üstlendiğimiz sorumluluk, büyüklüğümüz ve ekonomik gücümüz göz önüne alındığında, BND’nin istihbarat alanında en üst düzeyde faaliyet göstermesi hedefimizdir,” demişti.

Hükümet, bu yıl BND’nin bütçesini yaklaşık yüzde 25 artırarak 1,51 milyar avroya çıkardı ve sonbahara kadar kurumla ilgili yeni bir yasa tasarısını Federal Meclis’e sunması bekleniyor.

Sızan ilk taslaklar, BND’nin 70 yıllık tarihindeki en önemli reformlar olacak ve kuruma önemli yeni yetkiler kazandıracak kapsamlı bir reform paketine işaret ediyor.

Merz’in 2025 yılında atadığı BND Başkanı Martin Jäger, nisan ayında kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşmada çalışanlara, “Almanya’nın ilk savunma hattı olmalıyız ve olacağız,” dedi.

Fakat FT’nin siyasetçiler, yetkililer ve BND’nin eski ve mevcut çalışanlarıyla yaptığı bir dizi mülakat, bu girişimin hâlâ Alman devletinin pek çok kesimini etkileyen bürokrasi ve yasalcılıkla  ve ayrıca kurumun kendi zihniyetiyle engellenebileceğini gösteriyor.

Hükümetin önerdiği yeni yasa, BND’nin şu anda tabi olduğu siyasi ve hukuki denetim sistemini ortadan kaldıracak ve kimin gözetim altına alınabileceği, kimin alınamayacağına ilişkin kuralları değiştirecek.

Bir Alman diplomat ise, “Yeni bir yasa taslağı hazırlamak, bir soruna çok ‘Alman’ bir çözüm. Asıl sorun . . . [ise] siyasi kültürle ilgili,” diyerek, ülkede özellikle Soğuk Savaş sonrasında hassas bir konu olan “gözetim” alerjisine dair kamuoyu hafızasına işaret ediyor.

BND’de deneyimi olanlar, değişimin sadece gerekli değil, aynı zamanda acil olduğunu ileri sürüyor.

Örneğin eski bir BND yetkilisi şunları söylüyor:

“Gerçek şu ki, son yirmi yılın büyük bir bölümünde, dünya daha istikrarsız hale gelip Almanya’ya yönelik tehditler artarken, BND’nin [müdahale kuralları] giderek daha katı hale geldi. Ya radikal bir adım atarız ya da sonuçlarına gerçekten katlanırız diye bir kırılma noktasına geldik.”

Öte yandan BND’nin geçmişi pek de temiz değil. Bu kurumun öncülü, Nazi rejiminden gelen eski Alman askeri istihbarat ajanlarından oluşan ve ABD tarafından desteklenen bir ağ olan “Gehlen Örgütü” idi.

Almanya, istihbarat teşkilatına geniş yetkiler vermeyi planlıyor

1956’da örgütün ilk başkanı olan Reinhard Gehlen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Wehrmacht’ın doğu cephesindeki casusluk şefi olarak görev yapmıştı.

Soğuk Savaş döneminde de BND özellikle CIA ile birlikte çalışarak adından söz ettirdi. On yıllar boyunca, CIA ile birlikte, İsviçre merkezli Crypto AG adlı, ticari açıdan dünyanın en başarılı şifreleme şirketinin gizli sahibi de BND idi. 1980’lere gelindiğinde, küresel diplomatik iletişimin tahmini olarak yüzde 40’ı Crypto AG makineleri kullanılarak gönderiliyordu. CIA ve BND bu iletişimin tamamını okuyabiliyordu.

Soğuk Savaş sonrasında ise BND biraz daha geri plana itildi. 2013 yılında eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, ABD istihbarat kurumlarının Alman topraklarında BND ile el ele yürüttüğü kitlesel gözetim faaliyetlerini ortaya çıkarmış ve bu durum, zaten var olan güvensizliği daha da derinleştirmişti.

Bu ifşaatlara yanıt olarak Almanya, BND’yi düzenleyen BND Kanunu’nu sıkılaştırarak yeni kısıtlamalar getirdi.

Ama 2022 başlayan Ukrayna savaşından bu yana durum değişti. BND’nin çalışmalarını denetleyen güçlü Bundestag komitesinin CDU’lu başkanı Marc Henrichmann bu konuda şunları söylüyor:

“İnsanlar artık, bu ülkeyi son yıllarda yapabildiğimizden daha iyi korumamız gerektiğini fark ettikleri bir noktaya geldi. Artık burada siber saldırıların ne kadar sık gerçekleştiğinin farkında olmayan tek bir girişimciye bile rastlamıyorum. Herkes havaalanında insansız hava araçlarını gördü. Herkes haberlerde ya da başka yerlerde ‘gölge filo’ tankerlerini görüyor.”

BND’nin artık bilgi almak için ABD istihbarat kurumlarına güvenemeyeceği düşüncesi birçok Alman’da yankı buldu.

Mart 2025’te Donald Trump yönetimi Ukrayna ile istihbarat paylaşımını kısa süreliğine askıya aldığında, bir Avrupalı istihbarat yetkilisi bunun kıtadaki herkesin dikkatini çektiğini söyledi.

Merz hükümeti, yeni BND yasasının bu sorunu çözeceğini savunuyor. Yeni yasanın ayrıntıları hâlâ üzerinde çalışılıyor olsa da, BND ve Şansölyelik yetkilileri, yasanın dört alanı kapsamayı hedeflediğini belirtiyor: sinyal istihbaratı, yapay zeka ve teknolojinin kullanımı, kurumun düşmanlara “karşılık verebilmesi” için yeni yetkiler ve BND’nin denetimi.

Henrichmann, yasanın ilk taslaklarının bu yıl sızdırılması üzerine, kamuoyundaki tepkilerin reform sürecini bozacağını ya da en azından yeniden gözden geçirilmesine yol açacağını düşündüğünü söylüyor.

Fakat Henrichmann’a göre, “Tepkiler çok hafifti… Bana yazanların çoğu, ‘Nihayet bir şeyler oluyor’ dedi.”

2020 yılında, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, Snowden’ın ifşaatlarından bu yana BND’nin gözetim uygulamalarına karşı mücadele eden bir grup sivil haklar savunucusunun lehine tarihi bir karar vermişti.

Mahkemenin, BND’nin gözetleme faaliyetlerini denetlemek ve onaylamak üzere bir yargıçlar konseyi kurmasını öngören kararının etkisi, 332 maddelik kararın birinci maddesinde şu şekilde ifade edildi: “Alman Anayasası’nın . . . gözetleme faaliyetlerine karşı savunma hakkı olarak sağladığı korumalar, yurtdışındaki yabancı uyruklular için de geçerlidir.”

BND şu anda en az dört ayrı kurum tarafından denetleniyor. 2020 tarihli kararla kurulan konseye ek olarak, BND, çoğunlukla gizli toplantılar düzenleyen ve ABD Kongresi’ndeki istihbarat komiteleri gibi geniş denetim ve kontrol yetkilerine sahip olan Henrichmann’ın komitesi tarafından da denetleniyor.

Ayrıca, komite tarafından atanan ve BND’nin gözetleme faaliyetlerini geriye dönük olarak izleyen, uzmanlar ve eski milletvekillerinden oluşan 10 kişilik bir komisyon da bulunuyor.

Bu komisyon da endişe duyduğu konuları, geniş yaptırım yetkilerine sahip olan Almanya Federal Veri Koruma ve Bilgi Özgürlüğü Komiserine havale edebilir.

Dünyanın en büyük iletişim merkezlerinden biri olan Frankfurt’taki DE-CIX internet değişim noktasından BND, günlük yaklaşık 1,2 trilyon iletişim verisini süzüp Münih yakınlarındaki Pullach’taki teknik merkezine kopyalayabilir.

Bu, kurumun temel görevlerinden biri. Fransa’nın DGSE’si gibi, telekom ağlarından gelen dijital verilerin toplu olarak dinlenmesi ve analizinden, bilgisayar korsanlığı faaliyetlerinden ve elde edilen veri setlerinden sorumlu.

Bu işler ABD ve Birleşik Krallık’ta sırasıyla NSA ve GCHQ tarafından yürütülüyor.

Ancak şu anda, katı kurallar bu bilgi hazinesinin nasıl kullanılacağını sınırlıyor. Verileri filtrelemek için, ayrıntılı bir dizi yasal gereklilikle gerekçelendirilmiş bir arama terimi veya terim grubu kullanması gerekir.

Kurum , Alman vatandaşları veya gazetecilerle ilgili verilere ya da cinsel mahremiyet içeren veya bir kişinin dini inançlarına atıfta bulunan herhangi bir bilgiye erişemez.

FT’ye göre bundan dolayı, “Kremlin’in kontrolündeki medya kuruluşlarından birinde gazeteci olarak çalışan şüpheli bir Rus casusu, Alman anayasası sayesinde gözetimden korunuyor.”

Veri saklama konusunda da sıkı kısıtlamalar bulunuyor. Bazen BND, veri setlerini sadece iki hafta sonra silmek zorunda kalır.

Bu durum, ipuçlarını araştırmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyan analistleri zor durumda bırakıyor.

Bilgilerin saklanmasına izin verildiği durumlarda bile, 2020 tarihli anayasa kararının gerektirdiği çok sayıda onay ve güvenlik önlemi, analiz sürecini yavaşlatıyor.

Bir kıdemli subay şaka yollu olarak, kurumun Berlin veya müttefikleri için “anlık istihbarat” hazırladığında, bunu alan herkesin önce “bu bir BND dakikası mı, yoksa gerçek bir dakika mı?” diye sorması gerektiğini söylüyor.

Yeni yasa, bu tür sorunları gidermeyi amaçlıyor. Hükümet, denetimi geri çekmeyi değil, daha yönetilebilir hale getirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Örneğin, kurumun filtrelerinden geçen belirli verilerin ve meta verilerin saklanma süresini mevcut altı aylık üst sınırın çok ötesine uzatarak.

BND ayrıca, her gün yakaladığı filtrelenmemiş çevrimiçi bilgilerin tamamını çok daha uzun süre saklamayı umuyor. Bu veriler şu anda sadece birkaç gün boyunca tutuluyor.

Bu önemli bir husus çünkü şu anda Almanya ticari kuruluşlardan verileri saklamalarını zorunlu kılmıyor.

BND, arama emri olsa bile, internet şirketleri bu verileri silmiş oldukları için genellikle değerli bilgilere erişemiyor.

Buna karşılık örneğin Birleşik Krallık, telekom ve internet servis sağlayıcılarından verileri bir yıla kadar saklamalarını talep edebiliyor.

BND’ye, dinleme merkezlerinden topladığı büyük veri yığınını daha uzun süre (meta veriler için 15 aya kadar) saklama konusunda yasal yetki vermek, BND jargonunda kurumun “soğuk başlangıç” yeteneği olarak bilinen şey için hayati önem taşıyor.

Beklenmedik bir durum meydana geldiğinde, geriye dönük olarak taranabilecek depolanmış bir veri “tamponu” (küresel internet trafiğinin bir anlık görüntüsü) ipuçları bulmak için hayati öneme sahip olabilir.

Fakat CIA gibi istihbarat teşkilatlarının işkence ve olağandışı teslim (extraordinary rendition) gibi eylemlere karıştığı bir yüzyılda, birçok yorumcu denetim ve incelemenin önemini vurguluyor.

Ayrıca yeni yasa ile BND’nin yalnızca bilgi toplayan bir istihbarat servisi olmaktan çıkarak kendi operasyonlarını da yürüten bir kurum haline gelmesi hedefleniyor.

Örneğin Alman istihbarat yetkilileri, hedeflerine karşı “karşılık olarak siber saldırı” düzenleyebilecek.

Ajansın bir yetkilisi, örneğin BND’nin kötü amaçlı yazılım kullanarak Rus insansız hava aracı fabrikalarına fiziksel hasar verememesinin nedenini sorguluyor.

Bunun yanı sıra, BND yetkililerinin hesaplı riskler almayı düşünmeye ve daha proaktif olmaya teşvik edildiği daha geniş kapsamlı bir kültürel dönüşümü desteklemek de amaçlanıyor.

Çalışanlar, şu anda kurumun operasyonlarının ajanlar yerine avukatlar tarafından tasarlandığı izlenimini veriyor.

Bununla birlikte, BND’nin kültürünü değiştirmek için yeni bir yasadan fazlası gerekebilir. Eski bir yetkiliye göre sorun, BND’den ziyade Alman devletinin kendisiyle ilgili.

ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’da, dış istihbarat servisleri cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın yetki ve nüfuzunun temel bileşenleri iken Almanya’da, BND genellikle başbakanlar ve bakanları tarafından potansiyel bir siyasi yükümlülük kaynağı olarak görülür.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Yatırımcıların faiz artış beklentilerini düşürmesiyle avro bölgesi tahvilleri düştü

Yayınlanma

Yatırımcıların Avrupa Merkez Bankasının faiz artırımlarına yönelik beklentilerini azaltması ve ABD Merkez Bankasının artırımlara devam edeceği öngörülerinin güçlenmesiyle avro bölgesi devlet tahvili faizleri düşüşünü ikinci güne taşıdı. ECB Başkanı Christine Lagarde’ın enflasyona yönelik açıklamaları ve gerileyen petrol fiyatları, bankanın agresif sıkılaşma adımlarına dair beklentileri zayıflattı.

Avro bölgesi devlet tahvili faizleri, yatırımcıların Avrupa Merkez Bankasının (ECB) daha fazla faiz artırımına gideceğine yönelik tahminlerini azaltmasıyla salı günü düşüşünü ikinci güne taşıdı.

Buna karşın ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz artırımlarına devam edeceği beklentileri ise güçlendi.

Reuters’ın aktardığına göre Almanya 2 yıllık tahvil fiyatları pazartesi günü geç işlemlerde keskin bir yükseliş kaydetti ve faizler son iki haftanın en büyük günlük düşüşünü yaşadı.

Bu hareket, ECB Başkanı Christine Lagarde’ın Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşmada, daha güçlü bir politika adımını gerektirecek türden bir enflasyon artışına dair kanıt bulunmadığını belirtmesinin ardından geldi.

Pazartesi günü Almanya’nın 2 yıllık Schatz tahvil faizi yaklaşık 5 baz puan düşerek yüzde 2,595 seviyesine geriledi. Buna karşılık ABD 2 yıllık Hazine tahvili faizleri, yatırımcıların Fed’in önümüzdeki aylarda faiz artıracağına yönelik beklentilerini artırmasıyla 5 baz puan yükselerek yüzde 4,236 ile son 16 ayın en yüksek seviyesine ulaştı.

Salı günü ise Almanya 2 yıllık tahvil faizi günlük bazda 3 baz puan düşüşle yüzde 2,564 seviyesinde dengelenirken, ABD’li muadili yüzde 4,192 seviyesinde işlem gördü.

Bu gelişmeyle birlikte, Alman hükümetinin iki yıllık borçlanma için ödediği faiz ile ABD’nin ödediği faiz arasındaki fark yaklaşık 163 baz puana ulaştı.

Bu fark, Eylül 2025’ten bu yana görülen en yüksek seviye olurken, iki ay önceki yaklaşık 113 baz puanlık farkın oldukça üzerine çıktı.

Almanya ayrıca salı günü 3,087 milyar avro (3,52 milyar dolar) tutarında 2 yıllık Schatz tahvili ihraç etti. İhalede ortalama faiz yüzde 2,57 ile nisan ayından bu yana en düşük seviyede gerçekleşirken, talebi gösteren bid-to-cover (teklif-kabul) oranı 1,9 ile ocak ayından bu yana en yüksek düzeye ulaştı.

ABD’den gelen güçlü ekonomik veriler ve Fed’in yeni Başkanı Kevin Warsh yönetiminde enflasyonu kontrol altına almaya odaklanan söylem değişikliği, son bir haftalık süreçte ABD Hazine tahvillerine olan talebi azalttı ve doları yukarı taşıdı.

Hürmüz Boğazı’ndan ham petrol ve ürün akışının artmasıyla petrol fiyatlarının varil başına 80 doların altına gerilemesi de ECB’nin enflasyonu dizginlemek için agresif faiz artırımlarına gideceği yönündeki beklentileri zayıflattı.

Para piyasalarındaki fiyatlamalar, yatırımcıların avro bölgesi faizlerinin bu yılı şu anki seviyesinin yaklaşık 30 baz puan üzerinde tamamlayacağını ve bir sonraki artırımın ekim ayında yapılacağını tahmin ettiğini gösterdi. Geçen hafta ise piyasalar iki faiz artırımını fiyatlıyordu.

Jefferies Stratejisti Mohit Kumar konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bu açıklamaları, petrol fiyatlarının benzer veya daha düşük seviyelerde kalması durumunda daha fazla faiz artışına gerek kalmayacağı şeklinde okuyoruz. Son ECB toplantısından bu yana görüşümüz, bankanın bu iş döngüsünde daha fazla faiz artırmasına gerek kalmayacağı yönündeydi” ifadelerini kullandı.

Salı günü erken saatlerde açıklanan avro bölgesi özel sektör anket verileri, ticari faaliyetlerin haziran ayında daha yavaş bir hızda da olsa üçüncü ayda da daraldığını gösterdi.

Girdi maliyetlerinin ise şubat sonundaki savaşın patlak vermesinden hemen önceki dönemden bu yana en yavaş hızda artması, teorik olarak ECB karar vericileri üzerindeki baskıyı hafifletti.

ING Ekonomisti Bert Colijn, “Bu durum ECB için güvercin bir haber. Satın alma yöneticileri endeksinin (PMI) çizdiği bu tablo önümüzdeki haftalarda da devam ederse, enflasyonist ortam güçlü bir parasal sıkılaşmayı gerektirecek kadar sert olmayacağı için ECB’yi güçlü faiz artışlarından caydıracaktır” dedi.

Öte yandan ECB Başekonomisti Philip Lane salı günü yaptığı açıklamada, avro bölgesinde enflasyonun bir süre daha yüksek kalabileceğini belirtti.

Benzer şekilde ECB Yönetim Konseyi Üyesi Peter Kazimir de Orta Doğu’daki çatışmanın yarattığı hasarın bir gecede ortadan kalkmayacağını ve merkez bankasının hala yapacak işleri olduğunu ifade etti.

Gösterge niteliğindeki 10 yıllık Alman tahvili faizleri 4 baz puan düşüşle yüzde 2,912’ye gerilerken, İtalya 10 yıllık tahvil faizi 3 baz puan düşerek yüzde 3,65 seviyesinde işlem gördü.

Avro bölgesinde bir yıllık enflasyon swapları bu hafta yaklaşık yüzde 2,52 seviyesine geriledi.

Bu oran hala ECB’nin yüzde 2’lik hedefinin üzerinde bulunsa da mayıs ayı sonlarında görülen ve son üç yılın zirvesi olan yaklaşık yüzde 4 seviyesinin oldukça altında kalıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Varşova-Kiev gerilimi iş anlaşmalarını zorlaştırabilir

Yayınlanma

Bloomberg’e göre, Polonya ile Ukrayna arasında Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Nazi işbirlikçisi Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adının verilmesi nedeniyle yaşanan anlaşmazlık, Gdansk’ta düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki işbirliğini olumsuz etkileyebilir. Tartışma, özellikle Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası kapsamında planlanan ticari anlaşmalar açısından belirsizlik yaratıyor.

Bloomberg’in haberine göre, Ukrayna yönetiminin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adını vermesi nedeniyle Varşova ile Kiev arasında yaşanan anlaşmazlık, Polonya’nın Gdansk kentinde düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki ticari işbirliğini olumsuz etkileyebilir.

25 Haziran Perşembe günü başlaması planlanan iki günlük konferans, başlangıçta Polonyalı şirketlerin Rusya ile savaşın ardından Ukrayna’nın yeniden inşasına yönelik sözleşmeler elde etmesine yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Ancak Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ülkenin en yüksek devlet nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı’ndan mahrum bırakma kararının ardından Zelenski’nin konferansa katılımı belirsizliğini koruyor.

Daha önce İsviçre, Birleşik Krallık, Almanya ve İtalya’nın ev sahipliği yaptığı konferansın, siyasi anlaşmazlıklara rağmen liderlerin işbirliğini sürdürme kapasitesi açısından bir sınav niteliği taşıdığı belirtildi.

Polonya Doğu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre Polonya, Ukrayna’daki en büyük onuncu yabancı yatırımcı konumunda bulunuyor.

Ukrayna ile İşbirliği Konseyi Başkanı Pawel Kowal, anlaşmazlık büyümeden önce yaptığı açıklamada, konferans sırasında enerjiden savunmaya kadar çeşitli sektörlerde onlarca sözleşmenin imzalanabileceğini söylemişti.

Bloomberg, Polonya inşaat sektörünün özellikle Ukrayna’daki altyapı projelerine yönelik sözleşmeler beklediğini aktardı. İnşaat şirketleri Budimex, Polimex-Mostostal ve AMW Sinevia işbirliği anlaşmaları yaparken, LPP, Pepco, Allegro ve PZU da Ukrayna’daki faaliyetlerini genişletiyor.

Bununla birlikte siyasi atmosferin iki ülke arasındaki ticari ilişkileri zorlaştırabileceği değerlendiriliyor. Polonya İnşaat İşverenleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Damian Kazmierczak, “Her iki tarafta da artan siyasi ihtiyat, anlaşmaların sonuçlandırılmasını daha da zorlaştıracak. Ukraynalılar bizi açık kollarla karşılamıyor” dedi.

Nawrocki geçen hafta, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe “UPA Kahramanları” unvanı verilmesi nedeniyle Zelenski’nin nişanını geri aldı.

Polonya Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, “Aşılmaması gereken sınırlar vardır” açıklamasını yaptı. Polonya Dışişleri Bakanlığı da Ukrayna’nın Varşova Büyükelçisi Vasıl Bodnar’ı bakanlığa çağırdı.

Zelenski ise nişanı posta yoluyla Polonya’ya geri göndererek Ukrayna’nın Polonya halkına destek ve işbirliği için minnettar olduğunu söyledi.

Buna karşılık Polonya Cumhurbaşkanlığı Ofisi Bakanı Agnieszka Endziak, “UPA Kahramanları adının Ukrayna askeri birliğine verilmesiyle bağlantılı hakarete, ödülü kurye ile geri göndererek bir yenisini ekliyor” ifadelerini kullandı.

UPA, Rusya’da aşırılık yanlısı olarak tanınan ve yasaklanan Ukrayna Milliyetçileri Örgütü’nün (OUN) silahlı kanadı olarak faaliyet gösterdi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman ordusuyla işbirliği yapan örgüt, ağırlıklı olarak Batı Ukrayna’da Sovyet yönetimine karşı mücadele yürüttü.

1942 ve 1943 yıllarında OUN-UPA birlikleri Volın bölgesindeki etnik Polonyalılara yönelik kitlesel katliamlar gerçekleştirdi. Polonyalı tarihçiler, Volın Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin sayısını 50 bin ila 100 bin arasında tahmin ediyor.

Polonya Parlamentosu 2016 yılında bu olayları soykırım olarak tanıdı ve 11 Temmuz’u kurbanları anma günü ilan etti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English