Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Fico suikastından çıkarılan dersler

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yönelik suikast girişiminde pek çok şaibe var. Yine de Ukrayna’da Kiev’i eleştirenlerin yer aldığı “vurulacaklar” listeleri pek gündemde yer işgal etmiyor. Fico da bir süredir bu listelerde yer aldığından, Batı medyasının suikast girişimiyle ilgili olarak, Ukrayna yanlısı bir aktivistin açıkça erişilebilen vurulacaklar listelerinde yer alan bir ismi hedef aldığına işaret etmemesi dikkate değer. Batılı düşünce kuruluşları ve mecraların tam da bu listeleri hazırlayanlarla olan yakın bağları, durumu izah etmeye yetiyor.


Suikast yoluyla “dezenformasyonla mücadele”: Fico’ya yönelik saldırıdan çıkarılan dersler

EIR News

24 Mayıs 2024

Tetiği kim çekmiş olursa olsun, 15 Mayıs’ta Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yönelik suikast girişimi ülkenin kendi iç meselesi değil. Acilen cevaplanması gereken stratejik sorular şunlar: Saldırıyı kim tertip etti? Emri kim verdi? Cui bono?

Bu kritik konulara dair soruşturmalar, Ukrayna Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (CCD) Robert Fico’yu en azından 2022’nin nisan ayından beri susturulması gereken düşmanlar listesinde tuttuğu hakikatini dikkate almalı. O dönemde muhalif bir figür olan Fico, aynı yılın 9 Nisan’ında kötü şöhretli CCD tarafından alenen “enformasyon teröristi” olarak yaftalandı ve “en azından son sekiz yıldır” Rusya propagandasına hizmet etmekle suçlandı. CCD, Temmuz 2022’de sözüm ona “Kremlin propagandacılarının” merkezi bir listesini ilk kez kamuoyuna açıkladığında, listede Fico’nun adı da yer alıyordu.

CCD bağlantısını soruşturmak, bu acil stratejik soruların cevaplarının yattığı daha büyük bir aygıtı gözler önüne seriyor. CCD, Ukrayna hükümetinin ana “enformasyon savaşı” birimi olup, Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’in Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi bünyesinde faaliyet gösteriyor ve hedeflerin isimlerini Ukrayna güvenlik aygıtına ve ülkenin “uluslararası ortaklarına” iletmekle görevli. Birim, Ukrayna’nın ulusal kahramanı ve Hitler’in müttefiki Stepan Bandera’nın (1909-1959) gururlu savunucuları olan fanatik neo-Nazilerden oluşuyor. Bununla birlikte, CCD sadece bir Ukrayna’yla sınırlı değil. Mart 2021’deki kuruluşundan bu yana CCD, ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri, NATO ve AB tarafından finanse ediliyor ve yönetiliyor.

Temmuz 2022’de CCD, “düşmanlar” listesini ilk kez yayımladığında, listedeki isimlerin neredeyse yarısı ya Schiller Enstitüsü yöneticileri ya da enstitünün düzenlediği bir veya daha fazla konferansa katılmış isimlerdi. Schiller Enstitüsü’nün kurucusu Helga Zepp-LaRouche haklı çıktı, ki EIR, öncesinde “Kiev’in ‘enformasyon terörü listesi’: ‘Küresel NATO’ barış savunucularına saldırı talimatı verdi,” başlıklı bir dosya hazırlamıştı. Bu dosyada CCD’nin uluslararası kontrolü ve amacı belgelendi. 2 Eylül 2022’de yayımlanan dosyada, ABD Kongresi de dahil olmak üzere “hızlı ve kararlı uluslararası önlemler” alınması talep edildi. Bu önlemler, CCD’yi ve arkasındaki yapıyı etkisiz hale getirmek için tüm uluslararası finansman ve desteğin kesilmesini, hedef aldığı kişilerin hayatlarını korumayı ve Batı’da düşünce ve ifade özgürlüğünü, özellikle barışı teşvik etmeyi yeniden sağlamayı içeriyordu.

Bu olmadı ve Slovakya Başbakanı Fico, hastanede yaşam mücadelesi veriyor. Ukrayna Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, Washington ve Londra tarafından himaye edilmekle kalmadı, aşağıda daha detaylı olarak izah edeceğimiz üzere, CCD ile çalışan NATO tarafları şimdi Ukrayna’daki çoklu kamu ve özel “dezenformasyonla mücadele” teşkilatlanma modelinin Avrupa’nın geri kalanında —ve daha sonra ABD’de— acilen tekrarlanması gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. Bu teşkilatlanmalar, Anglo-Amerikan Rusya’yı [ve ardından Çin’i] parçalama girişiminin muhaliflerini tespit etmek ve bu muhalifleri şu ya da bu şekilde susturmak için koordineli bir şekilde çalışıyor.

Diğer Avrupalı liderler de bu operasyonun hedefinde. Fico’nun CCD tarafından ilk kez alenen hedef alınmasından kısa bir süre önce Macaristan Başbakanı Viktor Orbán da barışı savunmak gibi aynı “suçla” itham edilmişti. CCD, 7 Nisan 2022’de “uzmanlarının” Orbán’ın Rusya’ya karşı savaş sürecine katılmayı reddetmesini “analiz etmek” üzere bir araya geldiğini bildirdi. Bu haberden bir gün önce, 6 Nisan’da Orbán “Rusyaı savaş suçlularının suç ortağı” olarak yaftalandı ve Ukrayna’da Mirotvorets [“barışsever”] adlı neo-Naziler tarafından saldırı gerektiğinde “Mirotvorets gönüllülerini” ve “kolluk kuvvetleri ile istihbarat kurumlarına” bilgilendirmek üzere tutulan kamuya açık veri tabanına eklendi. O zamandan beri CCD, Orbán’ı “Kremlin yanlısı dezenformasyon sisteminin AB’yi ‘sarsmak’ için kullandığı ana silah” olarak nitelendirdi ve defalarca başka biçimlerde karaladı.

Ancak Orbán hedef alınan isimler ve hükümetler arasında sadece en görünür olanı. Araştırmacılar “dezenformasyonla mücadelenin” aynı zamanda Slovakya, Macaristan, Gürcistan, Sırbistan, Bulgaristan, Slovenya, Moldova ve diğer pek çok ülkede renkli devrimleri ve rejim değişikliğini teşvik etmek üzere ABD Dışişleri Bakanlığı ve diğer Amerikan devlet kurumları tarafından finanse edilen STK’ların çoğunun resmi olarak belirtilen misyonu olduğunu belirtiyor. Bu aynı zamanda, yine ABD ve İngiliz hükümetleri tarafından finanse edilen, CCD çevresinde konuşlanmış Ukraynalı “karşı dezenformasyon” vurucu timlerinin toplamının belirtilen misyonu.

Şunu açıklığa kavuşturalım: STK’ların öncülüğündeki istikrarsızlaştırma aygıtı ve “karşı dezenformasyon” vurucu timleri ABD, Birleşik Krallık ve AB tarafından finanse edilen tek bir operasyon. Her biri diğerinin harekete geçmesi için gerekli koşulları yaratıyor. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olivér Várhelyi, 23 Mayıs’ta Gürcistan Başbakanı İrakli Kobahidze ile yaptığı telefon görüşmesinde “Slovakya’daki son trajik hadisenin”, yabancı hükümetlerden önemli miktarda fon alan bu tür STK’ların yabancı acenta olarak kayıt altına alınmasını zorunlu kılan yeni yasayı uygulamakta ısrar etmesi halinde Gürcistan’da neler olabileceğinin bir örneği olduğunu “hatırlattığını” yüzsüzce itiraf ettiğinde bu husus şok edici bir şekilde netleşti.

AB Komiseri, Başbakan Kobahidze’nin basına yaptığı açıklamada “bir AB komiserinden” “korkunç bir tehdit” aldığını söylemesiyle bunu kamuoyuna açıklamak zorunda kaldı. Kobahidze, “Robert Fico’ya yönelik suikast girişimiyle olan paralellik bize Gürcistan’a kaos getirmek için her şeyi yapabilecek Küresel Savaş Partisi gibi son derece tehlikeli bir güçle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor,” dedi.

EIR şunu savunuyor: Ukrayna’daki bu “dezenformasyon karşıtı” muharebe harekâtı ve onu yaratan Anglo-Amerikan, AB-NATO savaş partisi aygıtı, NATO-Ukrayna listelerindeki yüzlerce Avrupalı ve Amerikalı siyasi, askeri ve sivil lider “Fico’ya yapılan muamelenin” aynısıyla karşı karşıya kalmadan önce sona erdirilmeli.

Bu çabayı ilerletmek için EIR, NATO’nun Ukrayna’daki sözüm ona “dezenformasyonla mücadele” aygıtına ilişkin daha önce hazırladığı çığır açıcı dosyayı güncelleyerek, uluslararası soruşturmacılar için bir rehber olarak aşağıdaki yol haritasını sunuyor. Buna, Ukrayna’daki “dezenformasyonla mücadele” aygıtının her Avrupa ülkesinde nasıl kopyalanması gerektiği ve Batı’nın Ukrayna’daki hedef listesi aygıtının bir diğer kilit aktörü olan Molfar-OSINT adlı “özel” istihbarat biriminin ayrıntılı bir profili olmak üzere iki yeni unsur eklendi.

Stratejik ortam

Fico’nun, Orbán ile birlikte Rusya’yı ezmek adına tüm Avrupa’yı militarize etme çabalarının önünde bir engel olarak görüldüğü kimse için sır değil. Fico, 30 Eylül 2023 seçimleri için yürüttüğü kampanya sırasında Londra merkezli The Telegraph’a şunları söylemişti:

“Ukraynalıların ve Rusyalıların sonuçsuz bir on yıl daha birbirlerini öldürmelerine olanak sunmaktansa on yıl boyunca barış müzakereleri yapmak ve askeri operasyonları durdurmak daha iyidir.”

Böylelikle partisi seçimi kazandı ve 25 Ekim’de başbakan olarak yaptığı yemin töreni konuşmasında Fico, Slovakya’nın gelecekte Ukrayna’ya yalnızca sivil ve insani yardım göndereceğini ve askeri yardımın sona ereceğini duyurdu.

Başbakan olarak, diğerlerini de bu politikanın nereye varacağını düşünmeye çağırdı. Ocak 2024’te Ukraynalı mevkidaşı Denis Şmigal ile yaptığı görüşmeden önce Slovak radyo istasyonu RTVS’ye verdiği demeçte, Şmigal’a Slovakya’nın Ukrayna’nın NATO başvurusunu veto edeceğini ve engelleyeceğini söyleyeceğini belirterek “Zira bu tam olarak Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcıdır, ötesi değil,” dedi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO birliklerini Ukrayna’ya gönderme yönündeki skandal teklifini ilk ifşa eden Fico olmuştu. Gözle görülür bir şekilde rahatsız olan Fico, Macron’un 26 Şubat’ta Paris’te düzenlediği Ukrayna konulu özel Avrupa zirvesine gitmeden önce basına yaptığı açıklamada, toplantıdan önce dolaşıma sokulan “gizli bir belgenin” “bazı NATO ve AB üyesi ülkelerin Ukrayna’ya çift taraflı olarak asker göndermeyi düşündüğünü” gösterdiğini dile getirdi. Bunun “insanın tüylerini diken diken eden” bir fikir olduğunu yüksek sesle dile getirdi. Zirveden ayrılırken tartışmalara hâkim olan “bütünüyle kavgacı atmosferi” kınadı ve bu sırada “bir barış planı hakkında tek bir kelime bile edilmediğini” ifade etti.

Anglo-Amerikan basınının önde gelen yayın organları Fico’nun suikasta uğramak üzere olduğu haberini, CCD’nin ona yönelik karalamalarıyla neredeyse aynı şekilde verdi. Hem “muhafazakâr” hem de “liberal” İngiliz basınının verdiği mesaj, Fico’nun NATO’nun savaşına karşı çıkarak ülkeyi “kutuplaştırmakla” hak ettiğini bulduğu yönündeydi. Hiç kimse bir sonraki nefeste Orbán’ın adını anma fırsatını kaçırmadı.

The Telegraph’ın 15 Mayıs tarihli manşeti “Slovak Başbakan Robert Fico ülkesini nasıl Rusya’nın tek müttefiklerinden birine dönüştürdü?” başlığını taşıyordu. Makalede, “çarşamba günü vurulan Slovakya Başbakanı, geçtiğimiz eylül ayındaki seçim zaferinden bu yana Batı yanlısı değerlerden Rusya’ya artan bir sempatiye geçiş yaptı. […] Ukrayna’nın işgal edilmesinden bu yana, Macaristan’ın giderek daha fazla Putin yanlısı olan lideri Viktor Orbán’a çok daha fazla yaklaştı,” denildi. The Guardian aynı gün “çarşamba günü vurulan deneyimli siyasetçi, Viktor Orbán’ın hayranıydı ve iktidarda kalmak için giderek daha aşırı tutumlar aldı,” diye yazdı. Guardian makalesine “‘Trump’tan ödünç alıyor’: Slovakya’nın popülist lideri Robert Fico’nun yükselişi,” şeklinde kışkırtıcı bir başlık attı.

Anglo-Amerikan gazeteleri genel olarak Fico ve Orbán’ı birleşik bir Avrupa’da “çatlak” sesler olarak göstermeye çalıştı. Times of London, “Avrupa Parlamentosu seçimlerine sadece haftalar kala Amerika, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ndeki yeni hükümetlerin Slovakya ve Macaristan’ı tekrar bir araya getirerek NATO’nun temmuz ayında Washington’da yapılacak 75. yıldönümü zirvesinde bir tür siyasi birlik oluşturmasını umuyor,” diye yazdı. Fakat Times daha temkinli davranıyor ve kapsamlı bir AB-NATO deklarasyonu söz konusu olduğunda bazı ülkelerde görülen “vetoculuğa” işaret ediyor. Slovakya ve Macaristan’ın yanı sıra Gürcistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Moldova endişe merkezleri olarak gösteriliyor. Times, Fico’nun vurulmasıyla birlikte “savaşın başladığını” duyuruyor.

Pek çok güvenlik ve istihbarat uzmanı bu işin nereye varacağı konusunda giderek daha fazla endişeli. Çifte standart politikası tüm dünya için bu kadar açık hale geldikçe, tüm Batı sisteminin meşruiyeti sorgulanmaya başlıyor. Ve tarih, meşruiyetini yitiren bir sistemin hızla sona erdiğini ispat ediyor.

CCD nedir? Kime karşı sorumludur?

EIR’nin 2022’deki “Kiev’in ‘enformasyon terörü listesi’: ‘Küresel NATO’ barış savunucularına saldırı talimatı verdi,” başlıklı dosyasına göre CCD;

  • ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri, NATO ve AB bürokrasisinin tamamen sahip olduğu, ABD Dışişleri Bakanlığı, Birleşik Krallık istihbaratı ve NATO tarafından finanse edilen ve her hareketi yakinen teşvik edilen bir oluşumdur;
  • Şu ya da bu şekilde susturulmak üzere saldırıya uğrayacak uluslararası şahsiyetlerin listesini hazırlamakla görevlendirilmiştir. Kiev’e daha fazla silah tedarik etmek yerine Ukrayna-Rusya ihtilafını diplomatik yollarla sona erdirmeyi önerenler, Ukrayna’nın Rusya’yı stratejik bir yenilgiye uğratmayı başarıp başaramayacağını sorgulayanlar ve hatta bunu yapmaya kalkışmanın muhtemelen küresel bir nükleer savaşa ve insan türünün sonuna yol açacağı endişesini dile getirenler hedef alınıyor;
  • “Enformasyon terörünün” uluslararası bir “insanlığa karşı suç” olarak sınıflandırılması çağrısında bulunur. Enformasyon terörü, Rusya’nın yok edilmesi gerektiği tezinden sapma olarak tanımlanır. Bu listede yer alan isimler “enformasyon teröristleri” ve “savaş suçluları” olarak suçlanabilecek, yargılanabilecek ve cezalandırılabilecektir, ayrıca:
  • Derlediği listeleri Ukrayna istihbarat teşkilatı SBU’ya, Mirotvorets’e ve Ukrayna’nın müttefik ve ortaklarına ileterek bu isimler karşı fiziksel saldırı ve suikast gibi karşı tedbirler alınmasını sağlar.

2014 yılında neo-Nazi Yevromaydan darbesinin aktivistleri tarafından kurulan Mirotvorets, yurt içinde ve yurt dışında “düşmanları” tanımlaması ve ardından bu “düşmanlardan” biri bombalı araç saldırıları ve açık sokak suikastları da dahil olmak üzere “tasfiye edildikten” sonraki övünmeleriyle biliniyor. Ukrayna’daki çok sayıdaki vurulacaklar listeleri arasında en iyi bilineni budur, zira CCD ve Ukrayna’daki Anglo-Amerikan savaş partisi tarafından tutulan ve birbiriyle örtüşen vurulacaklar listelerinin aksine, BM İnsan Hakları Komisyonu (2017) ve Alman Dışişleri Bakanlığı (2018) gibi uluslararası kurumlar ölümcül operasyonlarının soruşturulması çağrısında bulunmuş ve Fransız Mültecileri ve Vatansız Kişileri Koruma Kurumu (OFPRA) Dokümantasyon ve Soruşturma Dairesi, 2018 yılında Mirotvorets Operasyonu hakkında 11 sayfalık bir rapor yayımlamıştı.

EIR’nin 2022 tarihli dosyası, İngiliz ve Amerikan hükümetlerinin Ukrayna’daki tüm “siber güvenlik” aygıtının inşası, eğitimi ve yönlendirilmesindeki rolüne ilişkin gerekli genel bakışı sunuyor. Karşı dezenformasyon operasyonları ve vurulacaklar listeleri bu aygıt tarafından denetleniyor. İngiliz Hükümeti İletişim Merkezi (GCHQ) ve istihbarat kurumları, bu tür siber operasyonların “beyni” olarak bilinirken [örneğin Dürüstlük Girişimi (Integrity Initiative), İngiliz ordusunun 77. Tugayı, vs], “kas gücünü” sağlayanlar her zamanki gibi Amerikalılar. NATO’nun Ukrayna’daki dezenformasyon aygıtının önde gelen kamusal yüzleri, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve uluslararası güvenlik ve lojistikle ilgilenen ABD merkezli bir Anglo-Amerikan “quango”su[1] olan Sivil Araştırma ve Geliştirme Vakfı-Global (CRDF-Global) olmaya devam ediyor. Aşağıda tanımladığımız Molfar-OSINT de her iki kuruluş tarafından destekleniyor [CRDF-Global’in Ukrayna’nın ulusal siber güvenlik stratejisinin geliştirilmesindeki merkezi rolü hakkındaki özete bakınız].

Hedef listelerinin tek elde toplanması, genişletilmiş bir savaşa hazırlık

8 Şubat 2024 tarihinde Ukrayna Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (CCD), yeni başkanı Teğmen Andrey Kovalenko’nun, Londra merkezli The Independent gazetesindeki destekçileri tarafından “Ukrayna’nın en büyük özel istihbarat teşkilatı” olarak tanımlanan açık kaynaklı istihbarat kurumu Molfar-OSINT’in CEO’su Artyom Starosyek ile bir iş birliği anlaşması imzaladığını duyurdu. CCD’nin açıklamasına göre, iki kuruluş güçlerini birleştirmeye karar verdi, zira “dezenformasyonla mücadeleyi güçlendirmek için” devlet yetkililerinin sivil toplumla birlikte çalışmasının önemini kabul ettiler. Aynı gün Molfar, aralarında ABD Senatörü Rand Paul’un da bulunduğu 28 ismi kamuoyuna açık “Rusya propagandacıları” listesine ekledi [Eke bakınız].

9 Şubat’ta, USAID’in “karşı dezenformasyon” operasyonları ağının bir parçası olan VoxUkraine’in “doğruluk kontrol” projesi VoxCheck, faaliyetleri “tehlike” arz eden 26 “Batılı uzmandan” oluşan bir “Rusya yanlısı dezenformasyon uygulayıcıları şebekesini” tespit ettiğini iddia eden bir akış şemasıyla birlikte bir makale yayımladı. Bu sözde “şebekede” adı geçen uzmanların her birine, VoxCheck ve CCD’nin ortak bir projesi tarafından Ekim ve Kasım 2023’te Ukraynaca olarak hazırlanan 26 videoluk bir seride ayrı ayrı işaret edilmişti. İngilizce olarak 9 Şubat’ta yayımlanan makalede, CCD/VoxCheck ekibinin Batı’da ve Ukrayna’da seslerini “kısmak” amacıyla bu isimler arasındaki sözüm ona “ilişkileri” ortaya çıkardığı iddia ediliyor.

VoxCheck, Molfar-OSINT ve CCD tarafından hedef alınan isimlerin listeleri ciddi ölçüde örtüşüyor. Bu üç listede yer alan pek çok kişi aynı zamanda Mirotvorets’in vurulacaklar listesinde de yer alıyor. Schiller Enstitüsü’nün kurucusu Helga Zepp-LaRouche, Enstitü’nün diğer bazı önde gelenleri gibi bu listelerin tamamında belirgin bir şekilde yer alıyor.

Savaş politikasının yabancı muhaliflerine karşı çeşitli Ukrayna güçlerinin merkezileşmesinin, NATO’nun Rusya ile kaçınılmaz olarak gördüğü savaşa hazırlık olarak Avrupa toplumunun ve hükümetlerinin artan militarize edilmesiyle aynı zamanda gerçekleşmesi dikkat çekici. Bu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO ülkelerinin Ukrayna’ya “çift taraflı” olarak asker göndermesi teklifinin Slovakya Başbakanı Fico’nun “tüylerini diken diken ettiği” dönem.

Aynı dönemde, 7 ve 8 Şubat 2024 tarihlerinde Ukrayna’da “tüm bu çetenin” katıldığı 2024 Birinci Uluslararası Kiev Siber Dayanıklılık Forumu gerçekleştirildi. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’na göre forum, Ukrayna Siber Güvenlik Ulusal Koordinasyon Merkezi [aynı zamanda Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi’ne bağlı] ve CRDF-Global tarafından ortaklaşa başlatıldı. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, Ukrayna istihbarat teşkilatı SBU ve savunma ve dijital dönüşüm bakanlıkları tarafından ortaklaşa organize edildi ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından “desteklendi”, yani finanse edildi.

Yüksek kalibreli uluslararası konuşmacılar arasında şunlar vardı:

  • NATO İş birliği Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi (CCDCOE) Direktörü Mart Noorma;
  • ABD Siber Güvenlik ve Altyapı Güvenliği (CISA) Direktörü Jen Easterly ve yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı’nın “siber elçisi” Nathaniel Fick;
  • Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası Dış Eylem Servisi Direktörü Joanneke Balfoort ve;
  • Avrupa Birliği Siber Güvenlik Ajansı (ENISA) İcra Direktörü Juhan Lepassaar.

Forumun gündeminde NATO’nun Ukrayna’daki siber güvenlik pilot projesinin Avrupa’nın geri kalanına ve daha sonra diğer ülkelere genişletilmesi yoluyla siber savaş alanındaki uluslararası çabaların pekiştirilmesi vardı. Davetiyede “Ukrayna’nın dünyanın ilk siber savaşındaki eşsiz deneyimi” ve “OSINT araçları yardımıyla dezenformasyonla mücadele” konularının ana başlıklar arasında yer alacağı duyuruldu. Molfar’dan Starosyek, ikinci konuyla ilgili bir panelin konuşmacılarından biriydi. Bir CCD yetkilisi de başka bir panelde konuştu.

NATO’dan Noorma, forum için hazırlanan raporun [“Siber Savaş Siperlerinde On Yıl”] giriş kısmında dünyanın “tarihin son derece önemli bir noktasında” olduğunu ve “Ukrayna’nın siber çatışma konusundaki benzersiz deneyiminin küresel savunma stratejileri için paha biçilmez bilgiler sunduğunu” belirtti: “Bir iş birliği merkezi olan bu forum önemli ölçüde CCDCOE’nun [NATO] katkılarıyla şekillenmiştir”.

Zar zor gizlenen saldırı planları tartışıldı. SBU’nun siber güvenlik dairesi başkanı İlya Vityuk, “siber yöntemlerle toplanan bilgilerin SBU’nun ‘savaş suçlularını ortadan kaldırmak’ gibi benzersiz özel operasyonlar yürütmesine nasıl yardımcı olduğu” hakkında agresif bir şekilde konuştu. Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi Başkan Yardımcısı Sergey Demedyuk, “yeni bir uluslararası çatışma ve siber direniş düzeninin” dünya çapında “siber korumayı” uygulamak için uluslararası “ortak müdahale ekipleri” gerektirdiğini vurguladı.

Vaka çalışması: Almanya

CCD’nin nisan ayının başında Almanya’da gerçekleştirilen operasyonlarından biri, devam eden operasyonlara bir örnek teşkil ediyor. CCD, 8 Nisan 2024 tarihinde, Almanya’da yürütüldüğü iddia edilen “geniş çaplı bir Rusya dezenformasyon kampanyası” hakkında yeni bir “analitik rapor” yayımladı. EIR’in o tarihte bildirdiği üzere CCD raporu, “Helga Zepp-LaRouche liderliğindeki Schiller Enstitüsü’nün Rusya propagandası ile tutarlı anlatıları teşvik eden bir platform olduğunu tespit ettiğini” ve “anlatılarının” “sözde barış kampını” desteklediğini iddia etti. Aynı derecede zayıf gerekçelerle CCD, ZDF, Berliner Zeitung ve Anti-Spiegel’in yanı sıra Thomas Röper, Kim Dotcom, Alina Lipp ve Armin Körper gibi gazeteci ve blog yazarlarını da Rusya’nın hedefleri doğrultusunda çalıştıkları iddiasıyla yaftaladı.

Hemen ertesi gün (!), 9 ve 10 Nisan tarihlerinde CCD, raporunu “medya okuryazarlığı ve ‘dezenformasyonla mücadeleden’ sorumlu hükümet temsilcilerine sunmak üzere AB Ukrayna Danışma Misyonunun desteğiyle Federal Almanya Cumhuriyeti’ne bir ekip gönderdi. “Alman İçişleri Bakanlığı ve Federal Yurttaşlık Eğitimi Ajansı temsilcileriyle bir araya gelen heyet, Alman enformasyon alanında Ukrayna’ya ilişkin ‘dezenformasyonla mücadele’ konusunda daha fazla ortak çalışma yapılması konusunu görüştü. Bilginin izlenmesi ve analizine yönelik uluslararası standartlar ile dezenformasyon ve zararlı enformasyon etkisine karşı mücadelede hukuki destek ele alındı”.

“Mevcut tehditlere yanıt verme hızını arttırmaya ve düşmanca bilgi etkilerine karşı ortak mekanizmalar geliştirmeye yardımcı olacak” operasyonel düzeyde istişareler yapılması kararlaştırıldı. Tüm bunlara CCD’nin kendisi tarafından 17 Nisan 2024 tarihinde internet sitesinde “etkinlikler” başlığı altında yer verildi.

NATO, Ukrayna’nın hedef listelerini Avrupa için bir model olarak sunuyor

CCD’nin bu tür hamleleri tam da NATO tarafından teşvik edilen eylem türü. Ocak 2024’te Avrupa Hibrit Tehditlerle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi (kısaca Hybrid COE) “Ukrayna Rus dezenformasyonuyla nasıl mücadele ediyor: Arı kovanına karşı mamut,” başlıklı özel bir rapor yayımladı. Rapor, Hybrid COE’nin Hibrit Etki İlgi Grubu Direktör Yardımcısı Jakub Kalenský ve ABD Atlantik Konseyi Dijital Adli Araştırma Laboratuvarı’ndan (DFRLab) Roman Osadçuk tarafından ortaklaşa kaleme alındı ve Avrupalı ve Amerikalı “dezenformasyonla mücadele uzmanlarına” Ukrayna’nın yaklaşımını incelemeleri ve taklit etmeleri için ilham vermeyi amaçlıyor.

Hybrid COE iddia ettiği üzere “özerk” bir kuruluş değil. Merkezi Letonya’nın Riga kentinde ve “NATO Stratejik Komutanlıkları ile işlevsel ilişkiler sürdüren [ve] ayrıca muharebe geliştirme ajandasını destekleyen faaliyetler yoluyla NATO’nun muharebe konseptinin uygulanmasına yardımcı olan” 29 “NATO tarafından akredite edilmiş Mükemmeliyet Merkezinden” biri.

Başka bir deyişle Hybrid COE, NATO’nun savaş makinesinin bir kolu.

Ocak ayındaki rapor, “Batı’nın eşsiz Ukrayna deneyiminden öğrenebileceği on ders” içeriyor. Hükümet veya sivil toplumda çalışan yirmi Ukraynalı “enformasyon savaşçısı” ile görüşüldü [raporda çoğunun ismi geçiyor]. Mirotvorets’in vurulacaklar listesiyle bağlantısı olduğu bilinen ünlü neo-Nazi, eski içişleri bakanlığı danışmanı ve bakan yardımcısı Anton Geraşçenko da dahil olmak üzere CCD ve Ukrayna istihbaratıyla “çeşitli görüşmeler” yapıldı.

Rapora göre Ukrayna’dan çıkarılması gereken ilk ve en önemli ders, herkesin ve her iletişimin mümkün olduğunca çok sayıda kurum tarafından izlenmesi ve tespit edilen her türlü “dezenformasyon” üzerine harekete geçilmesi gerektiği. Raporda “barış zamanında bile kapsamlı gözetim” savunuluyor ve Batılı uzmanların Ukrayna’nın ne yaptığını anlamadığı, “tereddüt etmek yerine harekete geçmek gerektiği” uyarısında bulunuluyor.

6. ders anahtar niteliğinde. Kör bir başlık taşıyor: “Cezalandırıcı tedbirler şarttır”.

“Dezenformasyonla mücadele” sadece farklı bir politika lehine tartışanları “hedef göstermek ve utandırmaktan” ibaret değil. Ukrayna, “faaliyetlerini cezalandırma ve caydırma çabalarının” dezenformasyonla mücadelede muhtemelen “en önemli” çalışma olduğunu gösteriyor. İster hükümet ister sivil olsun, “görüşülen her bir isim”, 2014 darbesinden bu yana birbirini izleyen Ukrayna hükümetlerinin, “doğrudan Rusya devletine ait olmayan ancak yine de aynı mesajları yayanlar da dahil olmak üzere” giderek daha fazla sayıda televizyon kanalını, internet sitesini, sosyal medya kanalını ve muhabiri yasaklama kararını güçlü bir şekilde destekledi. CCD, “Rusya propagandasını güçlendiren uluslararası etkileyicilerin bir listesini” derliyor.

10. derse göre “Batı, Ukrayna’nın son yıllarda yaptığını yapmalı”. Batı, Rus dezenformasyon ve propaganda kanallarına ve “bunları kendi ülkelerinde yaymalarına yardımcı olan bilerek ya da bilmeyerek çalışan casuslara” karşı agresif tedbirler almalı.

Ukraynalı “enformasyon savaşçıları” Ukrayna’yı “enformasyon alanında” desteklemek üzere Ramstein Grubu olarak bilinen Ukrayna Savunma Temas Grubu’nu örnek alan bir “enformasyon Ramstein’ı” kurulmasını talep ediyorlar [Bu fikrin halihazırda Brüksel ile görüşüldüğü bildiriliyor]. “Rusya’nın etki ajanlarına” yönelik soruşturmalara ihtiyaç olduğunu, “dezenformasyonu bir silah olarak kullanan ya da kullanmaya teşebbüs eden herkesi ifşa etmek” gerektiğini iddia ediyorlar. Önerdikleri bir diğer tedbir ise “önde gelen Rusya propagandacıları” için “özel bir ceza mahkemesi” kurulması.

Rapor, Avrupa ve ABD’ye yönelik mesajı özetliyor: Ukrayna’nın izinden gitmenin ve “kötücül etkinin” tüm kanallarını kapatmak için uzun bir süre boyunca “ciddi kaynaklar” kullanmanın ve bunu Rusya ile olası bir savaştan çok sonra yapmaya hazırlanmanın zamanı geldi. Ne kadar erken, o kadar iyi.

Ekler

I. Molfar-OSINT nedir? Özetleyici bir profil

Molfar-OSINT, Ukrayna ile Rusya arasındaki ihtilafa barışçıl bir çözüm bulunması çağrısında bulunan veya NATO’nun bu ihtilafı desteklemesine karşı çıkan Batı’daki önde gelen isimleri karşı özel ve kamuya açık hedef listeleri tutan bir Anglo-Amerikan “açık kaynak istihbarat” (OSINT) yapılanması. Ukrayna’da faaliyet gösteriyor ancak merkezi Londra’da bulunuyor. Molfar-OSINT, yukarıda bahsi geçen diğer suikast timlerine kıyasla, Batı müesses nizamına derinlemesine yerleşmiş olmasıyla öne çıkıyor.

Yabancı “ortakların” listesi şunları içeriyor:

  • İngiliz monarşisinin önde gelen savunma düşünce kuruluşu olan Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI);
  • USAID ve CRDF-Global, USAID’in Molfar ile seminerler düzenlemesi ve CRDF-Global’in Molfar’ın Ukraynalı kamu görevlilerini ve Ukrayna istihbarat teşkilatı SBU’yu OSINT yöntemleri konusunda eğitmesi için ödeme yapması ve;
  • European Endowment for Democracy (EED), adını ABD’deki meşhur National Endowment for Democracy’den alan ve AB Komisyonu ile AB üye ülkeleri tarafından finanse edilen bir kuruluş. Bu kuruluş 2013 yılında, skandal derecesinde Anglofil olan Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski’nin girişimiyle kuruldu.

Molfar’ın internet sitesinde müşterileri ve istihbarat raporlarının alıcıları olarak Batı’daki ana akım medyanın en seçkin isimleri listeleniyor: The Times of London, Reuters, The Economist, Financial Times, The Guardian, The Wall Street Journal, The New York Times, PBS, CNN, Foreign Policy, Newsweek, Forbes, Deutsche Welle, Kanadalı Globe and Mail ve İsrail’deki iş dünyası gazetesi Globes bunlardan birkaçı.

Molfar’ın CEO’su Starosyek Ukraynalı yayın kuruluşu Detector Media’ya yaptığı açıklamada, Molfar’ın savaş araştırmalarını Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşla ilgili güvenilir bir kaynak olarak yayımlayan ilk medya kuruluşunun Times of London olduğunu söyledi. Molfar’a göre Times’ın 22 Mart 2022 tarihli makalesinde bahsettiği “operasyonel soruşturma” aslında “dünyanın en saygın yayınlarından biri” olan thetimes.co.uk tarafından yaptırılmıştı [Times, Molfar’a Amerikalı araştırmacı gazeteci Max Blumenthal’in Ukrayna’nın savaş propagandasını çürüten bir makalesini çürütmesi için başvurmuştu].

Avrupa medya dergisi The Fix, Molfar’ın “kuruluş tarafından sağlanan bilgilere dayanarak Ukrayna hakkında yazılar yayımlayan dünyanın dört bir yanından yaklaşık bin gazeteciden oluşan bir tabana sahip olduğunu” bildiriyor. Gazetecilerin çoğu kuruluşun raporlarını kendi materyalleri için kaynak olarak kullanıyor. “Ancak medya kuruluşlarıyla ortak araştırmalar da yapılıyor”. Bir örnek: Molfar-OSINT raporuna atıfta bulunan 16 Ocak 2024 tarihli bir makalede Newsweek, “Ukrayna’daki savaşı yakından analiz eden Molfar’ın düzenli olarak savaş hakkında uydu fotoğraflarının yanı sıra derinlemesine raporlar sunduğunu” belirtmişti.

II. Şahısların ve askeri tesislerin hedef alınması

Molfar’ın internet sitesi, CCD gibi ekibinin de Ukrayna’daki sıkı Banderacı ve neo-Nazi aygıtının bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, 2014 yılında Azak Taburu olarak kurulan ve aynı yıl Ukrayna İçişleri Bakanlığı bünyesine dahil edilen, açıkça neo-Nazi olan örgütün “yüksek motivasyonlu vatanseverler” olarak savunulduğu iki gönderide açıkça görülüyor. Ağustos 2022 tarihli bir yazıda küstahça “Azak neden terörist değil kahramandır?” deniyor; benzer bir yazıda ise Azak’ın kendini neo-Nazi olarak gururla tanımlamasına dikkat çeken herkes “Rusya propagandacısı” olarak nitelendiriliyor [Daha fazla arka plan için EIR’nin “Ukrayna’daki İngiliz imparatorluk projesi: Şiddetli darbe, faşist aksiyomlar” başlıklı makalesine bakınız].

Molfar, müfettişlerinin bazı soruşturmalarında Mirotvorets’in vurulacaklar listesini başlangıç noktası olarak kullandıklarını gizlemiyor [örneğin Herson’daki “hain” hikayesi].

Şubat 2022’den bu yana Molfar’ın savaşla ilgili askeri soruşturmaları çalışmalarının ana odağı haline geldi. Kendi ifadesine göre Molfar, Ukrayna devlet ve askeri kurumlarının yanı sıra Batılı medya ve istihbarat kurumları tarafından da soruşturmalar yürütmek üzere görevlendiriliyor. Foreign Policy’nin 2 Mart 2023 tarihli sayısında askeri hedeflere ulaşmadaki “öncü rolü” ile ilgili olarak Molfar’ın “Ukrayna istihbaratına ayda ortalama 15 eyleme geçirilebilir istihbarat raporu sağladığını iddia ettiği” belirtiliyor. Batı medya ağındaki diğer makalelerde olduğu gibi bu makalede de Molfar, Ukrayna ordusunun Rusya içinde ve yeni topraklarında saldırması için net hedefler geliştirmede mükemmel olarak tasvir ediliyor.

Buna paralel olarak Molfar, sözüm ona “Ukrayna’nın düşmanlarına” karşı hedef listeleri oluşturuyor. Hedefleri ve aileleri, nerede yaşadıkları, kimlerle sosyalleştikleri vs. hakkında kişisel bilgiler derliyor ve bunların sadece bir kısmını yayımlıyor.

Bugüne dek bu türden on bir liste yayımlandı. Bu listeler Rusya’daki güvenlik personelinin [FSB, GRU, vs.] listelerinden, ülkenin stratejik bombardıman uçaklarının üslendiği Saratov civarındaki Engels-2 hava üssünden uçan Rusyalı pilotların listelerine, “‘Şahid’ ve ‘Lancet’ insansız hava araçlarının üretiminde yer alan şahısların listesine” ve Rusya’ya karşı yaptırımları ihlal eden anlaşmalarda “muhtemelen” aracı olarak hizmet ettiği iddia edilen dünya çapındaki şirketlere kadar uzanıyor.

Molfar’ın Ukrayna’nın düşmanlarından hazırladığı bir diğer liste ise Ukrayna Ortodoks Kilisesinin üst düzey din adamlarından oluşuyor. Bu kilisenin yasaklanması çağrısında bulunurken, X hesabında paylaştığı, bu kilisenin dövülmüş bir din adamının fotoğrafı, başka yöntemlerin de kullanılacağını gösteriyor. Molfar CEO’su Starosyek, Detector Media’ya yaptığı açıklamada “İnsanlara intikam umudu veriyoruz,” dedi. Ukraynalılar suçluların “yakın gelecekte her şeyin bedelini ödeyeceklerini görüyorlar,” diye övündü.

III. “Yabancı propagandacılar”

On bir listeden biri “Rusya Federasyonu terör rejiminin yabancı propagandacıları” iddiasını içeriyor. Molfar’ın kamuya açık “Yabancı Rusya propagandacıları sicili”, aralarında Devlet Başkanları Luiz Inácio Lula da Silva [Brezilya] ve Cyril Ramaphosa [Güney Afrika], Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Amerikalı senatörler Rand Paul ve U. Thomas Massie’nin de bulunduğu 153 önde gelen siyasetçi, gazeteci, iş insanı ve analisti listeliyor. Thomas Massie, Almanya vatandaşı ve Schiller Enstitüsü’nün kurucusu Helga Zepp-LaRouche, eski Slovakya Başbakanı Jan Carnogursky, Amerikalı gazeteciler Tucker Carlson, Jimmy Dore ve Max Blumenthal, eski BM silah denetçisi Scott Ritter ve 27 yıl CIA için çalışmış analist Ray McGovern ve diğerleri. Bu isimlerden 73’ü çeşitli gruplar halinde sadece 2024’e dahil edildi [Tam liste için bakınız].

Molfar, “Bizim işimiz, delilleri kullanmak ve yetkililerin dikkatini bu isimlerin faaliyetlerine çekmek,” diyor. Liste İngilizce olarak hazırlandı ve “yabancı Rusya propagandacılarının” çoğunun geldiği AB, ABD, Kanada veya diğer Batılı ülkelerin “yetkili makamlarına” iletilecek. Molfar, “uluslararası toplumun onların [güya propagandacıların] faaliyetlerine uygun şekilde yanıt vermediğinden” şikâyet ediyor ve yazılana göre, “kamu görevinden alınmalarını, yaptırım uygulanmasını ve suçlara kişisel katılımlarının soruşturulmasını” gerektiriyor.

Molfar, ayrıca hedefleri hakkındaki iftiraları geniş medya ağına da iletiyor. İngiliz Morning Star gazetesi 28 Temmuz 2022 tarihli bir haberinde muhabirinin “toplu e-posta” olarak gönderilen ve Max Blumenthal’in Kremlin tarafından finanse edildiği iddiasına ilişkin arka plan bilgilerini içeren bir basın bülteni aldığını açıkladı.

Molfar’ın 9 Şubat 2024’te Tucker Carlson’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği mülakata cevaben yaptığı Telegram paylaşımı, örgütün daha da kötü niyetli bir hedef peşinde olduğunu gösterdi: Tucker Carlson’ın çocuklarının fotoğraflarına ve kişisel bilgilerine bağlantılar yayımlandı.

Yeni hedefler geliştirilme aşamasında. 23 Şubat 2024’te Molfar, o dönemde Ukrayna’dan buğday ithalatına karşı başlatılan Polonyalı kamyoncu ablukasının liderlerinden Rafal Mekler ve mensubu olduğu Konfederacja partisine karşı bir başyazı yayımladı. Makalede, “Rafal Mekler ve Konfederacja partisinin çok sayıda üyesi Mirotvorets listesine çoktan dahil edildi,” deniyor. Meklar ve Konfederacja partisi, Hitler’in Waffen SS’lerinde görev yapan Ukraynalı kendini “milliyetçi” ilan edenler tarafından Volin’de Polonyalılara karşı gerçekleştirilen katliamı dünyaya hatırlatmaya cesaret ettikleri için “nefret vaizleri” olarak tasvir ediliyor.

Molfar bununla da kalmadı. Meklar’ın eşi ve çocuklarının isimlerinin yanı sıra özgeçmişi ve adresi de internet sitesinde yayımlanmakla kalmadı, bu profili Polonya basınına da göndererek onu Rusya casusu olmakla suçladı. Meklar kendisini savundu ve Polonya televizyon kanalı MN’ye şunları söyledi: “Benim ya da diğer siyasetçilerin yürüttüğü siyasi faaliyetler benim tek alanımdır. Ailemi baskı aracı olarak kullanmak terörist bir harekettir […] Çocuklarımın hangi okullara gittikleri, hangi ödülleri kimden aldıkları da dahil olmak üzere tüm detaylarını vermek tam bir barbarlıktır”.


[1] Yarı-otonom hükümet dışı örgüt. (ç.n.)

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English