Bizi Takip Edin

Avrupa

AB’den deregülasyon hamlesi: Yeşil Mutabakat’tan geri adımlar başladı

Yayınlanma

Avrupa Birliği, bu tür kuralların birliğin ABD ve Asya ile rekabet etme çabalarını engelleyen bir ağırlık haline geldiği yönündeki şikayetlerin ortasında, planlanan çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim (ESG) düzenlemelerinin önemli bir kısmını geri çekmek üzere.

Bloomberg tarafından görülen belgelere göre Avrupa Komisyonu, ESG raporlama gerekliliklerinden tedarik zinciri yönetimine kadar her şeyi kapsayan düzenlemelerin, bloktaki ticari çıkarları korumak için esnetilmesini önerdi. Nihai teklifin çarşamba günü (26 Şubat) kamuoyuna açıklanması bekleniyor.

Bu hamle, çevresel, sosyal ve yönetişim mevzuatının dizginlenmesi için hem Avrupa içinden hem de dışından gelen yoğun baskının ardından geldi. Bu gelişme, dünyadaki ESG fon varlıklarının %80’inden fazlasını oluşturan Avrupa’da ESG’nin geleceği açısından büyük önem taşıyor.

AB’nin en büyük iki ekonomisi olan Almanya ve Fransa, her iki ülke de iktisadi verimliliğin düşmesine tepki gösterdiğinden, daha küçük ve orta ölçekli şirketlerin raporlama gerekliliklerinin tam kapsamından çıkarılması için yoğun lobi faaliyetleri yürütüyor.

Fransa’da bir hükümet sözcüsü, ESG kurumsal raporlama kurallarını, uyması beklenen şirketler için “cehennem” olarak nitelendirecek kadar ileri gitti.

ABD’den gelen tehditler de etkili oldu

Avrupa’nın ESG gündemini küçültme kararı, Amerikan şirketleri Başkan Donald Trump yönetiminde yeni bir deregülasyon çağına girerken geldi. Trump, selefi Joe Biden’ın “yeşil” politikalarını geri alırken gümrük tarifelerini ABD ticaret politikasının temel taşı haline getirdi.

AB de ESG regülasyonlarının kapsamını daraltması için ABD’nin daha doğrudan baskısıyla karşı karşıya kaldı.

Yeni onaylanan ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick, geçen ay Cumhuriyetçi senatörlere, AB pazarına maruz kalan Amerikan şirketlerinin kurumsal sürdürülebilirlik durum tespitine (CSDDD) uymalarının beklenmemesini sağlamak için “ticaret araçlarını” kullanmayı düşünmeye istekli olduğunu söyledi.

Sınırda karbon vergisi mekanizmaları da yumuşatılacak

Avrupa Komisyonu, değer zincirlerinin ESG ihlalleri içerdiğinin tespit edilmesi halinde şirketleri yasal sorumluluğa maruz bırakacak şekilde tasarlanan Kurumsal Sürdürülebilirlik Durum Tespiti Direktifinin önemli ölçüde sınırlandırılmasını öneriyor.

Buna daha düşük potansiyel cezalar ve iş ortakları, tedarikçiler ve müşterilerin ESG risklerini izleme yükümlülüğünün azaltılması da dahil.

Daha az sıkı iklim politikalarına sahip ülkelerden AB’ye ithal edilen çelik ve çimento gibi mallara vergi koyacak olan Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması, yerli şirketlerin daha az raporlama yükümlülüğü ile karşı karşıya kalması için yumuşatılacak.

Alman ve Fransızların KOBİ bürokrasisini azaltma talebi karşılık buldu

Komisyon ayrıca sadece 1.000’den fazla çalışanı olan ve yıllık geliri 450 milyon avroyu aşan firmaların hem Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD) hem de CSDDD’nin tam kapsamına tabi olmasını öneriyor.

Böyle bir uygulama, CSRD’de başlangıçta hedeflenen şirketlerin tahmini %85’ini kapsam dışında bırakacak ve Alman ve Fransız talepleriyle uyumlu olacak.

Brüksel, “Avrupa Rekabet Edebilirliği için Yeni Anlaşmaya ilişkin Budapeşte Deklarasyonu”nda, işletmeler için “açık, basit ve akıllı bir düzenleyici çerçeve” sağlamak ve “idari, düzenleyici ve raporlama yüklerini büyük ölçüde azaltmak” için “devrim niteliğinde bir basitleştirme sürecinin başlatıldığını” duyurmuştu.

Avrupa Komisyonu’nun Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis bu kararın gerekçesi olarak, “Bir yandan gereksiz kısıtlama ve sınırlamalarla kendimize yüklenirken diğer yandan küresel düzeyde rekabet edebilmeyi bekleyemeyiz,” dedi.

Alman ekonomisine sıfır maliyetle büyüme fırsatları

Alman sermayesi uzun zamandır böyle bir adım atılmasını istiyordu ve buna hazırlanıyordu.

Alman İşveren Sendikaları Konfederasyonu (BDA) Aralık 2024 gibi erken bir tarihte AB’ye “gerekliliklerin azaltılmasına yönelik öneriler” sunmuştu.

BDA, Tedarik Zinciri Direktifinin kapsamının 5.000’den fazla çalışanı olan şirketlerle sınırlandırılmasını istemiş, ayrıca raporlama zorunluluğunun doğrudan tedarikçilerle sınırlandırılması ve ihlaller için artık uygulanabilir bir sorumluluk olmaması çağrısında bulunmuştu.

Alman Sanayi Federasyonu (BDI) ise daha da ileri gitti. Fransız ve İtalyan sanayi dernekleri Medef ve Confindustria ile birlikte kaleme aldığı bir pozisyon belgesinde, üye ülke hükümetlerinin ilgili AB düzenlemelerini ulusal hukuka uygularken sıkılaştırmalarını yasaklayacak bir “azami uyum” maddesi çağrısında bulundu.

BDI, “Bürokrasinin azaltılması, sıfır maliyetle büyüme fırsatları anlamına gelir,” diyerek AB’yi harekete geçmeye çağırdı.

BDI, “Açıklanan torba yasa ile Avrupa Komisyonu sadece raporlama gerekliliklerini azaltmakla kalmamalı, aynı zamanda şirketlerin sürdürülebilirlik raporlamasına ilişkin yönergeyi, AB tedarik zinciri yasasını ve taksonomi yönetmeliğini de önemli ölçüde değiştirmelidir,” diyordu.

Alman bakanlar sanayicilerin talimatlarını yerine getirdi

Berlinli politikacılar da sanayiyi desteklemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Örneğin 17 Aralık 2024 tarihinde, halen görevde olan federal bakanlar Volker Wissing, Jörg Kukies, Robert Habeck ve Hubertus Heil, AB’ye bir mektup yazarak Sürdürülebilirlik Direktifinin ulusal hukuka aktarılması için son tarihin iki yıl ertelenmesi çağrısında bulundu.

Ayrıca “şirketler üzerindeki gereksiz yüklerden kaçınmak ve şirketlerin kaynaklarını AB’de sürdürülebilir büyüme ve inovasyon yararına kullanmalarını sağlamak” amacıyla raporlama gerekliliklerinin azaltılmasını savunmuşlardı.

Onlara göre aynı durum Taksonomi Direktifi için de geçerli. Hatta Ursula von der Leyen’e yazdığı bir mektupta Alman Şansölyesi Olaf Scholz, AB’nin Tedarik Zinciri Direktifini, Alman iş dünyasının “haklı olarak daha fazla acil eylem ihtiyacına işaret ettiği” yükler arasına açıkça dahil etmişti.

Alman şirketlerinden endişe verici ihlaller: Çocuk işçiliği, sendikal hakların engellenmesi

Öte yandan şu ana kadar elde edilen raporlar endişe verici boyutta suistimalleri ortaya koyuyor.

Örneğin Bayer Grubu’nun 2023 yılı raporu, tedarikçilerinden gelen en az 1.281 ihlal raporunu belgeliyor. Bunlar çocuk işçiliği ve sendikal faaliyetlerin engellenmesinden, tehlikeli çalışma koşulları ve diğer iş güvenliği ihlallerine, adil ücretlerin ödenmemesine ve işyerinde ayrımcılığa kadar uzanıyor.

Bu suçlar sadece küresel tedarik zincirlerinde değil, Leverkusen merkezli grubun kendi iştiraklerinde de işlenmiş görünüyor: Kendi bölümünde iş güvenliği ve sağlığına uyulmaması ve işle ilgili sağlık tehlikeleri hakkında toplam 64 şikayet yapıldı.

Şirket ihlal raporlamaları bu haliyle bile eksik

Başka hiçbir Alman şirketinin bu kadar çok raporu yok. Örneğin Adidas 207, SAP 142, VW 104, BASF şaşırtıcı bir şekilde sadece dört, Siemens ise sadece üç rapora sahip. MTU, RWE ve Deutsche Telekom’un tedarik zincirleri boyunca hiçbir vaka raporu bulunmuyor.

Fakat German Foreign Policy’nin aktardığına göre mevcut raporları inceleyen Graf von Westfalen hukuk bürosundan Lothar Harings bu bilgileri sorguluyor.

“Analizimiz, şirketlerin ‘insan hakları veya çevresel risk’ kavramlarını farklı yorumladıklarını açıkça gösteriyor,” diyen Harings, bu kavramların açıklığa kavuşturulması çağrısında bulundu.

Dahası, Inkota ve “Temiz Giysi Kampanyası” girişimleri, ayakkabı ve tekstil şirketlerinin ilgili raporlarında yanlış iddialar bile keşfetti. Örneğin KIK, kadın haklarını güçlendirmeye yönelik bir girişimde yer aldığını belirttiği halde bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.

STK’lar, “Bu tür yanlış beyanlar, beyanların doğrulanabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır,” diyor.

224 resmi şikayet var

Bundan sorumlu olan Federal Ekonomik İşler ve İhracat Kontrol Ofisi (BAFA) Ağustos 2024’e kadar toplam 224 resmi şikayet aldığını açıkladı.

Bunlardan bazıları STK’lar tarafından sunuldu. Örneğin Oxfam, gönderdiği bir yazıda Edeka ve REWE’ye karşı harekete geçilmesi çağrısında bulunuyor. Örgüt bu iki gıda şirketini Kosta Rika’daki meyve plantasyonlarında yaşanan işçi hakları ihlalleri konusunda hiçbir şey yapmamakla suçluyor.

Bu arada Deutsche Umwelthilfe, Client Earth ve Mighty Earth, Tönnies, Westfleisch ve Rothkötter’in soya tedarik zincirlerinin ilk halkalarını suçluyor; bunların “yüksek orman tahribatı ve insan hakları ihlali riski taşıdığı” söyleniyor.

Tedarik Zinciri Durum Tespiti Yasasının yürürlüğe girmesinden bu yana BAFA, 118’i olay odaklı olmak üzere 1.231 “risk temelli kontrol” gerçekleştirdi ve Kasım 2024’e kadar 50 ceza işlemi başlattı.

Bunlardan biri, 2023 yazında sürücülerinden toplamda yaklaşık yarım milyon avroluk ücret kesmesine rağmen Polonyalı nakliye şirketi Mazur ile çalışmaya devam eden bir şirketle ilgiliydi.

Yaklaşık 100 çalışanın Gräfenhausen otoyol servis istasyonunda açlık grevi yaparak karşılık vermesi o dönemde manşetlere taşınmış ve BAFA’nın dikkatini çekmişti.

Şu ana kadar hiçbir şirket ceza ödemedi

Fakat şu ana kadar tek bir şirket bile ödeme yapmak zorunda kalmadı. Ayrıca, onlardan talep edilenler de yüksek değil.

Federal hükümet, Federal Meclis’teki Die Linke (Sol Parti) parlamento grubunun kısa bir sorusuna verdiği yanıtta, şirketlerin çabalarında “başarıyı garanti etmekle yükümlü olmayacaklarını” belirtti.

Şirketler yalnızca “özellikle uygulanabilir ve makul olanın sınırları dahilinde” gereklilikleri yerine getirmeye çalışacak durumda ve “Herhangi bir şirketten yasal olarak ve fiilen imkansız olan hiçbir şey talep edilemez,” deniyor.

Yine de bir dava mahkemeleri meşgul etmeye devam ediyor. İki Volkswagen yöneticisi, VW araçlarının iç kısımlarındaki zararlı kimyasal buharların tehlikesine işaret etmek için dahili raporlama sistemini kullandı. Ayrıca üretim sürecinde kullanılan malzemelerin dokümantasyonundaki boşluklara da dikkat çektiler.

Buna karşılık şirket yönetimi iki kişiye baskı uyguladı. Bu nedenle Braunschweig İş Mahkemesinde tazminat davası açtılar. Anlaşmazlık konusu olan miktar 7,5 milyon avro.

Avrupa

Sadiq Khan, Palantir’i “ihale kurallarına uymamak” ile suçladı

Yayınlanma

Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan adına çalışan avukatlar, başkent polisinin, Palantir ile işbirliğinde ihale kurallarını ihlal ettiğini iddia etti.

Teknoloji şirketi, Khan’ın belediye başkan yardımcısının, yapay zeka ve veri analizi hizmeti sağlanması amacıyla Metropolitan Polisi ile yapılan 50 milyon sterlinlik sözleşmeyi onaylamayı reddetmesinin ardından, haziran ayında Yüksek Mahkeme’de Belediye Başkanı’nın Polislik ve Suçla Mücadele Ofisi aleyhine dava açtı.

Palantir, belediye başkanının sözcüsüne atfedilen ve şirketin belirtilmeyen “değerleri ve etik ilkeleri”ne atıfta bulunan açıklamaları gerekçe göstererek, Khan’ın ofisinin sözleşmeyi hukuka aykırı ve “mantıksız” bir şekilde engellediğini iddia ediyor.

Palantir’in Birleşik Krallık CEO’su Louis Mosley, Khan’ın kararının siyaseti Londralıların güvenliğinin üstünde tuttuğunu savunurken, Metropolitan Polis Komiseri Mark Rowley ise polis teşkilatının Palantir teknolojisine erişememesinin, teşkilatın bütçesindeki kesintilerin etkisini daha da kötüleştireceğini belirtti.

Geçen perşembe günü sunulan ve POLITICO tarafından incelenen duruşma öncesi savunma beyanında, belediyenin polis departmanı MOPAC’ın avukatları Palantir’in iddiasının “haksız olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini” belirterek, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “hukuka aykırı bir ihale süreci yürüttüğünü” savundu.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü ile Palantir’in 2025 yılında teknolojinin bir pilot uygulamasını tasarladıkları ve böylece tutarın, MOPAC onayı gerektirecek 500.000 sterlinlik eşiğin altında kalmasının sağlandığı belirtildi.

Khan’ın emniyet ve suçla mücadele alanından sorumlu belediye başkan yardımcısının liderliğindeki MOPAC, Londra Emniyet Müdürlüğü’nü denetliyor.

Açıklamaya göre, söz konusu pilot projenin Nisan 2026’da sona ermesinden önce, Londra Emniyet Müdürlüğü ve Palantir, pilot projenin süresini uzatmak üzere Palantir’e çok daha büyük bir sözleşmeyi doğrudan vermek üzere görüşmelere başladı.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “her aşamada” daha büyük sözleşmeyi Palantir’e verme niyetinde olduğu belirtilirken, bu yaklaşımın şirket tarafından “desteklendiği/teşvik edildiği/yardımcı olunduğu” da eklendi.

Khan’ın avukatları, bunun kasıtlı bir “Palantir stratejisi”ni yansıttığını savunuyor. Bu stratejiye göre şirket, genellikle pilot proje olarak adlandırılan düşük maliyetli kamu sözleşmelerine, “etkili ve şeffaf rekabet ve/veya ihale kanunu gerekliliklerinden kaçınmak niyetiyle, amacı ve/veya etkisiyle” giriyor ve ardından kamu kurumunu “etkili ve şeffaf bir rekabet yürütmeden ve/veya ihale kanununa uymadan” daha fazla sözleşme vermeye “etkilemeye” çalışıyor.

Açıklamada ayrıca, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün ihale stratejisi için MOPAC’tan onay almayı kasıtlı olarak kaçındığı ve Palantir dışındaki firmaların da yarışta olduğu izlenimini vermek amacıyla MOPAC’a defalarca “yanıltıcı ve/veya tutarsız” bilgiler sağladığı belirtiliyor.

Açıklamada, bu faktörlerin yetkililerin Khan’ın yardımcısına sözleşmenin paranın karşılığını verdiğini bildirememelerine neden olduğu ifade ediliyor.

Bir Palantir sözcüsü, savunma açıklamasını “yanlış” olarak nitelendirdi ve açıklamanın hem pilot uygulamanın sonuçlarını hem de hükümetin dış kaynak kullanımı kılavuzunu göz ardı ettiğini söyledi.

Met, devam eden dava hakkında yorum yapmayı reddetti. Dava dilekçesinde taraf olarak adı geçmemekle birlikte, davaya bir cevap sunduğunu doğruladı.

Davanın 2027 yılının Ocak ayında mahkemeye taşınması bekleniyor.

MOPAC, Met Polisi ile işbirliği yaparak, Palantir’in de teklif verebileceği, talep gören yapay zeka ve veri yetenekleri için rekabetçi bir ihale tasarlayacağını açıkladı.

Bu arada Met Polisi, teşkilat içindeki suistimalleri tespit etmek için Palantir’in yazılımını kullanan önceki pilot uygulamayı uzattı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

Yayınlanma

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.

Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.

German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.

Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.

Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.

Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.

ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.

Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.

Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.

Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.

Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.

Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.

Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.

İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.

Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.

Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı

Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.

Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.

Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.

B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.

Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.

Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.

Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.

Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.

Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20

Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü

Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.

Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.

Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.

F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.

Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.

Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.

İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.

Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.

Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.

Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.

Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir

Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.

Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.

Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.

Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.

2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.

Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.

Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.

Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.

Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.

Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak

Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.

Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.

Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.

Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.

Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.

Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.

Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Masonlar genç üye avında: Giriş yaşı 40’ın altına düştü

Yayınlanma

İngiltere’deki masonlar, giderek yaşlanan üye profilini yenilemek amacıyla kapılarını gençlere açtı ve üniversite yapılanmalarına ağırlık verdi. Birleşik Büyük Loca, yürütülen açık kapı günleri ve sosyal medya kampanyaları sayesinde yeni katılanların yüzde 47’sinin 40 yaş altı kişilerden oluştuğunu duyurdu.

İngiliz masonları, üye profilinin hızla yaşlanması üzerine örgütlenme stratejisinde köklü değişikliğe giderek genç nüfusu bünyesine katmak için harekete geçti.

Financial Times gazetesinin haberine göre, geleneksel kapalılığıyla bilinen yapı, toplumla daha açık ilişki kurma yolunu seçti.

İngiltere ve Galler Birleşik Büyük Locası (UGLE) verilerine göre, geçmişte yaklaşık 500 bin olan üye sayısı günümüzde 175 bin seviyesine kadar geriledi.

UGLE Büyük Sekreteri Adrian Marsh, yeni katılımcı kazanımının teşkilatın uzun vadeli varlığını sürdürebilmesi için temel bir zorunluluk haline geldiğini kaydetti.

Sayıları giderek azalan örgüt, son yıllarda gençlere ulaşmak amacıyla üniversitelerde özel localar kurmaya başladı. Öğrenci oryantasyon dönemlerinde etkinlikler düzenleyen ve halka açık günler ilan eden geleneksel yapı, geçmişte yalnızca üyelere açık olan tarihi binaları ile tören simgelerini ziyarete açtı.

Uygulanan yöntemler sonucunda, organizasyona yeni girenlerin yüzde 47’sini 40 yaş altı bireyler oluşturdu. Bu oran 2020 yılında yüzde 45 seviyesindeydi.

17’nci yüzyıldan bu yana varlığını sürdüren ve dünya genelinde yaklaşık 6 milyon üyesi bulunan yapı, kendisini felsefi, hayırsever ve ilerici bir kardeşlik örgütü olarak tanımlıyor.

Yapı, ana hedeflerini “ahlaki gelişim” ve dünyayı tanıyarak daha iyiye taşıma çabası olarak açıklıyor.

Şeffaflaşma adımlarına karşın, organizasyonun İngiltere’deki devlet kurumları ve ticari ağlar üzerindeki olası nüfuzuna dair tartışmalar sürüyor.

Yürütülen bir araştırmada, Londra Finans Merkezi (City of London) Belediye Meclisi üyelerinin yaklaşık üçte birinin masonik bağlarını beyan ettiği ortaya çıktı.

Süreç içerisinde Londra Emniyet Teşkilatı, olası çıkar çatışmalarının önüne geçmek amacıyla personeline geçmişteki ya da mevcut masonluk bağlarını bildirme zorunluluğu getirdi.

Masonların bu kararı iptal ettirmek için mahkemeye yaptığı başvuru reddedildi.

Glasgow Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren tarihçi Andrew Prescott, genç üye bulma sıkıntısının yaklaşık yarım asırdır devam ettiğini belirtti.

Prescott, modern gençliğin asırlık karmaşık ritüelleri öğrenmek yerine, daha esnek kuralları bulunan kulüpleri tercih ettiğini vurguladı.

The Telegraph gazetesinin ocak ayındaki haberine göre, İngiltere’deki localar üye toplamak amacıyla Facebook ve benzeri sosyal medya platformları üzerinden ilk kez geniş çaplı sponsorlu reklam kampanyaları başlattı.

Country genelindeki birimler, yayınladıkları ilanlarla doğrudan üyelik çağrısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English