Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, mezhepçi katliamlara dair nihai raporunu yayımladı

Yayınlanma

İskandinav İnsan Hakları Enstitüsü Başkanı Dr. Heysem Menna liderliğindeki Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, Suriye’nin sahil bölgelerinde ve civarında Alevi sivillere yönelik sistematik katliamları ve mezhepçi temizlik uygulamalarını belgeleyen nihai raporunu yayımladı. Rapor, yeni yönetimin kontrolündeki bölgelerde işlenen vahşi cinayetleri, tehcir uygulamalarını ve yağma suçlarını detaylandırıyor.

İskandinav İnsan Hakları Enstitüsü’nün başkanlığını yürüten hukukçu ve Suriyeli muhalif aktivist Dr. Heysem Menna liderliğindeki Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, Suriye’nin sahil kentleri Lazkiye ve Tartus’un yanı sıra Humus ve Hama vilayetlerinde Alevi sivillere yönelik işlenen ağır insan hakları ihlallerini ve katliamları belgeleyen nihai raporunu yayımladı.

22 Nisan tarihli rapor, 8 Aralık’ta Beşar Esad hükümetinin düşmesinin ardından bölgede kontrolü ele alan yeni yönetimin uyguladığı sistematik şiddet ve ayrımcılık politikalarına dikkat çekiyor.

Sistematik şiddet ve ayrımcılık

Rapor, Suriye sahil bölgelerinde sivillere yönelik yaygın şiddetin sistematik bir model izlediğini ortaya koyuyor.

Belgelenen ihlaller arasında saha infazları, işkence, tehcir, mülk yağmalama ve yıkım ile keyfi işten çıkarmalar yer alıyor. Özellikle Alevi toplumuna mensup belirli bir nüfus grubunun hedef alındığı vurgulanıyor.

Komite raporunda, bu ihlallere hükümet güçleri, güvenlik unsurları, yerli silahlı unsurlar ve yeni askeri komutanlığa bağlı yabancı silahlı grupların karıştığı belirtildi.

Görgü tanığı ifadeleri, cesetlerin gömülmesinin engellenmesi, evlere el konulması ve sivillerin alenen aşağılanması gibi vakaların belgelendiğini gösteriyor. Bu eylemlerin, belirli gruplara mezhepçi saiklerle zarar verme yönünde açık bir niyet taşıdığı ifade ediliyor.

Rapora göre, bazı dini merciilerden yayılan nefret söylemi ve cihat çağrıları ile bazı medya kuruluşlarının Alevi toplumuna karşı yürüttüğü yayınlar, mezhepçi kışkırtmayı tırmandırarak toplumsal ayrışmayı derinleştirmede temel bir faktör oldu.

Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi

HTŞ yönetiminin politikaları: Ayrımcılık ve etnik temizlik

8 Aralık’ta ülkede kontrolü ele alan Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki yeni yönetim, “düşman yaratma” politikasını dini ve mezhepçi temelde benimsedi. Rapor, yeni yönetimin, eski hükümete mensup olduğu düşünülen şahıslara yönelik “kan temizliği” adı altında keyfi işten çıkarmalar ve tutuklamalar başlattığını, özellikle Alevi memurların hedef alındığını belirtiyor. Kamu sektöründeki çalışanların yüzde 28’inden fazlasının işten çıkarıldığı, bu sayının ilgili bakanlıklar tarafından da doğrulandığı aktarılıyor.

Yeni yönetim, eski güvenlik ve ordu mensuplarını da hedef aldı. Rapor, yaklaşık 13 bin eski asker ve subayın tutuklandığına dair kesinleşmiş bilgiler olduğunu, bunların akıbetinin bilinmediğini belirtiyor. Irak ve Lübnan’a kaçan eski askerlerin de yeni yönetime teslim edildiği ve akıbetlerinin belirsiz olduğu ifade ediliyor.

Sahil bölgelerinde vahşetin boyutları

Rapor, 7 Mart’tan tarihinden itibaren Suriye sahilinde yaşanan katliamları detaylandırıyor. Ceble civarındaki el-Daliye köyünde başlayan olaylar, güvenlik güçlerinin bir genci alıkoyma girişimi sırasında halkın direnmesiyle çatışmaya dönüştü. Çatışmaların ardından güvenlik güçleri ve onlara bağlı gruplar, el-Daliye ve çevresindeki köylere rastgele topçu ateşi açtı.

El-Muhtariye köyünde 7 Mart’ta yaşanan katliamda, aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 128’den fazla sivilin öldürüldüğü belgelendi. Görgü tanığı ifadeleri ve videolar, yaralıların sürünmeye zorlandığını, hayvan sesleri çıkarmaya mecbur bırakıldığını ve ardından infaz edildiğini gösteriyor. Cesetlerin günlerce sokaklarda kaldığı, ailelerin cenazeleri gömmesinin engellendiği belirtiliyor.

El-Şeer köyünde yaşananlarda ise sivillerin demir zincirler ve çivili sopalarla işkence gördüğü, aşağılandığı ve soğukkanlılıkla öldürüldüğü aktarılıyor. Bu köyde 65 sivilin hayatını kaybettiği, evlerin yakıldığı ve yağmalandığı ifade ediliyor.

Barabişbo köyünde yine 7 Mart’ta yaşanan saldırıda 44 sivilin öldürüldüğü, evlerin ve mülklerin yakılıp yıkıldığı, tarım arazilerinin yağmalandığı belirtiliyor. El-Şalfatiye köyünde 37 sivilin öldürüldüğü, evlerin ve iş yerlerinin yağmalandığı, el-Datur mahallesinde ise 65 sivilin öldürüldüğü, 13 kişinin gözaltına kaybedildiği ve cesetlerin günlerce sokaklarda kaldığı rapor ediliyor.

El-Kardaha civarındaki köylerde (Kubbu el-Avamiye, Ayn el-Arus, Beni İsa) ve Banyas civarındaki köylerde (Barmaya, Askalebe, el-Hattaniye, Fneytek, el-Meydan, Hammam Vasıl) da benzer katliamlar yaşandığı, evlerin yakıldığı, mülklerin yağmalandığı ve sivillerin hedef alındığı rapor ediliyor. El-Rasafa köyünde 7 Mart’ta yaşanan saldırıda 33 sivilin öldürüldüğü, evlerin ve iş yerlerinin yağmalandığı, hayvanların çalındığı belirtiliyor.

Raporun hukuki analiz bölümünde, Suriye sahilinde yaşanan katliamların ve sistematik Alevi sivillerin hedef alınmasının, 1948 Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırım ve insanlığa karşı suçlar kapsamına girebileceği ifade ediliyor. Bu eylemlerin sadece doğrudan cinayetleri değil, aynı zamanda Alevi toplumunun kültürel ve dini kimliğini silmeye yönelik sistematik uygulamaları da içerdiği vurgulanıyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Suriye üzerinde doğrudan yargı yetkisi olmasa da, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin konuyu UCM’ye sevk etmesi durumunda yargılama yapılabileceği hatırlatılıyor. Ayrıca, bazı Avrupa ülkelerinde uygulanan evrensel yargı yetkisi ilkesi kapsamında, bu suçları işleyenlerin kendi toprakları dışında da yargılanabileceği belirtiliyor.

Kimler sorumlu?

Rapor, katliamlarda ve ihlallerde rol oynayan başlıca yerli ve yabancı aktörleri belirliyor. Yerli sorumlular arasında, Esad hükümetinin düşmesinin ardından askeri operasyonları yöneten ve daha sonra sahil bölgelerine yayılan Ortak Askeri Operasyonlar Odası’nın üst düzey komutanları yer alıyor.

Bunların başında HTŞ lideri Ahmed eş-Şaraa (Ebu Muhammed el-Colani) geliyor. Ayrıca, Suriye Milli Ordusu (SMO) bünyesindeki Hamza Tümeni (Seyfeddin Polat liderliğinde) ve Sultan Süleyman Şah Tümeni (Muhammed el-Casim liderliğinde) gibi gruplar ile yeni yönetime bağlı sivil ve askeri unsurlar da sorumlu tutuluyor.

Yabancı militanlar da katliamlarda aktif rol aldı. Raporda, Afgan, Çeçen, Özbek, Uygur, Türk, Faslı, Azerbaycanlı, Arnavut, Pakistanlı ve çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen militanların bu ihlallere karıştığı belirtiliyor.

Yeni yönetimin, katliamların ardından bir soruşturma komitesi kurduğu, ancak bu komitenin bağımsızlık, şeffaflık ve uzmanlık açısından yetersiz olduğu, mağdur temsilcilerini içermediği ve yetkilerinin sınırlı olduğu eleştirisi getiriliyor. Uluslararası toplumun ve ilgili ülkelerin (özellikle Astana sürecinin garantörleri Rusya ve Türkiye) bu vahşet karşısındaki sessizliği veya yetersiz tepkisi de raporda eleştirilen bir diğer nokta.

Katliamlardan kaçanlar Lübnan’a sığındı

Katliamlar, bölgede büyük bir insani krize yol açtı. Rapor, binlerce Alevi sivilin evlerini terk ederek Lübnan’a sığındığını, burada zorlu koşullarda yaşadıklarını belirtiyor. Lübnan’daki sivil ve insan hakları örgütlerinin verilerine göre, Lübnan’da kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 31 bin civarında, kayıt dışı olanlarla birlikte bu sayının daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Humeymim’deki Rus üssüne sığınan yaklaşık 10 bin sivilin de evlerine güvenli dönüşlerinin sağlanması gerektiği vurgulanıyor.

Rapor, kadınların kaçırılması ve cinsel saldırı vakalarına da dikkat çekiyor. Bu eylemlerin, IŞİD ve Nusra Cephesi gibi Selefi cihatçı grupların ideolojileriyle bağlantılı olduğu, kadınların “ganimet” olarak görüldüğü belirtiliyor. Kaçırılan kadınların bir kısmının fidye karşılığı serbest bırakıldığı, ancak bazılarının akıbetinin hala bilinmediği ifade ediliyor.

Çocukların da kaçırıldığı ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi psikolojik sorunlar yaşadığı, yetersiz beslenme ve sağlık hizmetlerine erişimde zorluk çektikleri belirtiliyor.

Adalet çağrısı

Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, raporunda bir dizi acil çağrıda bulunuyor:

— Sistematik ihlallerden sorumlu tüm kişilerin, eski veya yeni rejimden olsun, hesap vermesi için yürütme organından tamamen bağımsız, üst düzey bir geçiş dönemi adaleti organı kurulması.

— Suriye halkının mezhepsel, etnik veya siyasi kökenine bakılmaksızın tam korunmasının sağlanması.

— Suriye sahilinde, Humus ve Hama kırsalında işlenen insanlığa karşı suçları soruşturmak için bağımsız bir uluslararası soruşturma komitesi kurulması.

— Soykırım veya mezhepçi etnik temizliği kışkırtan veya bu eylemlere karışan kişi ve kuruluşlara karşı sert uluslararası yaptırımlar uygulanması.

— Mağdurlara ve ailelerine adil tazminat ödenmesi ve yerinden edilenlerin evlerine güvenli ve gönüllü dönüş hakkının sağlanması.

— Uluslararası ve insani yardım kuruluşlarının Lübnan’daki Suriyelilere karşı sorumluluklarını yerine getirmesi.

— Azınlıklara, özellikle Alevilere yönelik katliamların tekrarlanmasını önlemek için Suriye topraklarının tamamında kalıcı uluslararası izleme komiteleri oluşturulması.

— Suriye sahil bölgelerinin insani afet bölgesi ilan edilmesi ve Birleşmiş Milletler’in acil ve sürdürülebilir müdahalesinin sağlanması.

— Bağımsız medya ve insan hakları örgütlerinin etkilenen bölgelere girerek suçları belgelemesine ve durumu tarafsız bir şekilde aktarmasına izin verilmesi.

Rapor, uluslararası toplumun bu ağır ihlaller karşısındaki sessizliğinin cezasızlık ortamını pekiştirdiğini ve Suriye’de barış ve adaletin geleceğini tehlikeye attığını vurguluyor.

Bu tavsiyelerin acilen uygulanmasının sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda bu tür suçların gelecekte tekrarlanmasını önlemek ve hukukun üstünlüğüne dayalı, eşit vatandaşlığa sahip bir devlet inşa etmek için ahlaki bir yükümlülük olduğu belirtiliyor.

16 Şubat 2025’te kurulan Suriye İnsan Hakları ve İnsani Yardım Takip Komitesi, Suriye içinden ve dışından 13 insan hakları ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla oluşturulmuş olup yaklaşık 60 insan hakları aktivistini bünyesinde barındırıyor.

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English