Görüş
Küresel savaş ekonomisinin aleni beyanı: Lahey’deki NATO Zirvesi Sonuç Bildirgesi

Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Yunanistan, İzlanda, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Karadağ, Kuzey Makedonya, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve İsveç… Kuzey Atlantik İttifakının (NATO) üye ülkelerini tek tek yazmamın sebebi, her birinin Lahey’deki NATO Zirvesi kapsamında varılan mutabakatla ciddi bir malî yük altına girecek olmaları. Hemen hatırlatmakta fayda var; coğrafî olarak NATO’nun açılımı Kuzey Atlantik’i kapsar gibi görünse de, Japonya, Avustralya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’yı da içeren bir grup Asyalı müttefik ülke de bu ittifakın toplantılarında hazır ve nazır bulunur. Ancak bu sefer Japonya Başbakanı Şigeru İşiba’nın toplantıya katılmaması dikkat çekti. Yeni Zelanda Başbakanı Christopher Luxon ise Lahey’deki zirveye katıldı. Gerçi bu ülkeler NATO’nun bu kararından malî açıdan etkilenmeyecek, ancak Pasifik Havzası’nda yaşanan gerilimler sebebiyle zaten savunma harcamalarını artırıyorlar. O bölgede ABD’nin doğal müttefikleri ve Washington için en az Avrupalı müttefikler kadar önemliler.
BİR YANDA EKONOMİK DURGUNLUK
ÖTE YANDA YAPISAL SORUNLAR VARKEN…
Gelelim zirveden çıkan sonuçlara ve bunun Avrupa’da yaratacağı dönüşüme… NATO zirvesinin sonuç bildirgesi, yeni bir silahlanma seferberliğinin ve ‘hızlandırılmış’ bir soğuk savaşın habercisi. Aslına bakarsanız, bu ilk adım değil, Avrupa Birliği (AB) bu zirvenin öncesinde ilk adımı atmıştı. ABD’nin baskıları ve ‘kendi savunmanız için pamuk eller cebe’ uyarısının ardından AB Komisyonu’nda alınan kararla, ‘Hazırlık 2023’ planı yürürlüğe girmişti. Beş yılı kapsayan bu planın Avrupa halklarına maliyeti 800 milyar Euro olacak. Gerek ABD yönetimi gerek NATO bürokrasisi bu karardan dolayı pek memnun. Avrupa’daki savaş kışkırtıcıları da… Aynı şeyi gerek AB üyesi ülkelerin bazıları ve geniş halk kesimleri için söylemek ise pek mümkün değil. Her ne kadar, AB’nin şahinleri bu plan sayesinde AB ekonomilerinin artan savunma harcamalarının etkisiyle durgunluktan çıkacağını iddia etseler de… Zira pandemiye kadar Avrupa ekonomileri sermaye birikimleri ve sanayi altyapılarıyla durumu idare etmeye çalıştılar, ancak sonrasında yapısal sorunları sebebiyle bu rekabette geride kaldılar ve toparlanmaları hiç de kolay görünmüyor.
Şu bir gerçek ki, ‘Hazırlık 2023’ zaten ciddi bir sorun olan kamu borçlanma oranlarını artırarak finanse edilecek. Yani kısa vadede ekonomide bir hareket yaratsa bile ileride büyük bir maliye politikası sorunu olarak başa bela olacak. Üstelik Ukrayna-Rusya savaşından bu yana hammadde ve enerji tedariki her zamankinden daha pahalı ve sadece Rusya ile olan ticari ilişkilerin bitmiş olması bile ödedikleri çok ciddi bir bedel! Ancak, savaş ekonomisinde direteceklerini ve olası savaşlara sebep olacaklarını öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor.
REARM EUROPE PLANI VE SAFE:
SÖZDE TEK TABANCA AB DENEMESİ…
AB Komisyon Mart 2025’te ‘Avrupa Savunması için Beyaz Bülten-Hazırlık 2030′ ve ‘ReArm Europe Planı/Hazırlığı 2030’u hazırlamıştı. Bu; AB üyesi devletlere, savunma yeteneklerinde bir yatırım artışını teşvik etmek için finansal kaldıraçlar sağlayan iddialı bir savunma paketi… ‘İstikrar ve Büyüme Paktı’nın savunma amaçlı aktivasyonu; Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) kredisiyle birlikte ‘ReArm Europe Planı/Hazırlığı 2030’un omurgasını oluşturuyor ve üye devletlerin Avrupa savunmasına yaptıkları yatırımları önemli ölçüde ve hızla artırmalarını sağlamayı hedefliyor. Tabii bunun kârlı bir iş olduğunu da anlatmak gerekiyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in demeci bunun bariz bir örneği: “Avrupa öne çıkmaya hazır. Savunmaya yatırım yapmalı, yeteneklerimizi güçlendirmeli ve güvenliğe proaktif bir yaklaşım benimsemeliyiz. Kararlı bir şekilde harekete geçiyoruz, artan savunma harcamaları ve Avrupa savunma sanayii yeteneklerine önemli yatırımlarla ‘Hazırlık 2030’ için bir yol haritası sunuyoruz. Daha fazla Avrupa ürünü satın almalıyız. Çünkü bu, Avrupa savunma teknolojik ve sanayi tabanını güçlendirmek anlamına geliyor. Bu, inovasyonu teşvik etmek anlamına geliyor. Ve bu, savunma ekipmanları için AB çapında bir pazar yaratmak anlamına geliyor.” Tabii bu konuşmada artık eskiyen altyapıyı yenilemek, yeni ekonomi sektörlerinde atılım yapmak, görece düşen yaşam standartlarına yükseltmek için 800 milyar Euro yatırımı yapılabilse, Avrupa halklarının neler kazanabileceğine ilişkin tek bir şey yok!
GSYH’NİN YÜZDE 5’İ CİDDİ BİR YÜK
Ancak NATO zirvesiyle birlikte artık ciddi bir mesele daha var. Müttefikler, Washington Antlaşması’nın 3. Maddesi uyarınca ulusal ve kolektif yükümlülüklerini yerine getirmek için 2035 yılına kadar yıllık GSYH’lerinin yüzde 5’ini temel savunma gereksinimlerine ve savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara yatırmayı taahhüt ediyor. Bu harcamaların, caydırma ve savunma, kriz önleme ve yönetimi ve işbirlikçi güvenlik olmak üzere, üç temel görev doğrultusunda, caydırma ve savunma için gereken kuvvetlere, yeteneklere, kaynaklara, altyapıya, savaş hazırlığına ve dayanıklılığa sahip olmak için yapılacağı belirtiliyor belgede. Gerekçe de pek dokunaklı: “Birine yapılan saldırı, herkese yapılmış bir saldırıdır. 1 milyar vatandaşımızı koruma, ittifakı savunma ve özgürlüğümüzü ve demokrasimizi koruma kararlılığımızda birleşmiş ve kararlı olmaya devam ediyoruz”.
2029 REVİZYON YILI OLACAK
Sonuç bildirgesine göre, bu yüzde 5’lik taahhüt iki temel savunma yatırımı kategorisinden oluşuyor. Müttefikler, 2035 yılına kadar NATO savunma harcamalarının kabul edilen tanımına göre yıllık GSYH’lerinin en az yüzde 3.5’ini temel savunma gereksinimlerine ve ‘NATO Yetenek Hedefleri’ne ulaşmaya ayıracak. Bu hedefe ulaşmak için güvenilir, kademeli yıllık planlar sunacak. Kalan yüzde 1.5’e gelince… Savunma altyapısını korumak, sivil hazırlık ve dayanıklılığı sağlamak, buluşçu ve yenilikçi bir girişim iklimi oluşturmak ve savunma sanayiini güçlendirmek için kullanılacak. Biraz daha netleştirmekte fayda var: En büyük pay, yani yüzde 3.5; tanklar, jetler, insansız hava araçları, tonlarca yeni topçu mühimmatı ve tabii ki askerler gibi ‘temel savunma harcamaları’ için kullanılacak. Geriye kalan yüzde 1.5’lik kısım ise ‘savunma ve güvenlikle ilgili yatırımlar’a harcanacak. Başka bir deyişle; askeri operasyonları desteklemek ve güçlendirmek için tasarlanan köprüler, yollar ve limanlar, depolama, siber güvenlik ve enerji boru hatlarının korunması gibi sivil ve bilişim altyapısı için… Ancak uzmanlar bütçenin bu bölümünün muğlak ve ulusal yorumlara fazlaca açık olduğunu ileri sürüyor.
1.4 TRİLYON DOLARDAN
2.6 TRİLYON DOLARA…
Bu plan kapsamındaki harcamaların yörüngesi ve dengesi, stratejik ortam ve güncellenen ‘Yetenek Hedefleri’ ışığında 2029’da gözden geçirilecek. Müttefiklerin bu hedefe ulaşması için yıllık asgari harcamalarını, bugünkü GSYH üzerinden yaklaşık 1.2 trilyon dolar artırmaları gerekiyor. NATO verilerine göre 2024’te NATO üyelerinin toplam savunma harcamaları 1.4 trilyon dolar seviyesinde. Bu tutarın yüzde 66.6’sını tek başına ABD karşılıyor. 2035 yılında tüm üyeler hedefi tutturursa toplam savunma harcamaları bugünkü milli gelir üzerinden 2.6 trilyon dolara çıkacak. 1.4 trilyon dolarla aslan payı ABD’nin olmaya devam edecek, ancak toplam harcamalardaki payı görece azalacak.
Tabii ki sonuç bildirgesinde bu noktaya gelinmesinin bahanesi olan Ukrayna da unutulmamış. ‘Müttefikler savunma harcamalarını hesaplarken, Ukrayna’nın savunmasına ve savunma sanayine doğrudan katkıda bulunacaklardır’ ifadesi olmadan olmazdı! Volodimir Zelenskiy’e moral vermeden olmazdı!
UKRAYNA BAHANESİYLE SAVAŞ
EKONOMİSİNİ YAYGINLAŞTIRMAK

Ukrayna’nın NATO’ya olası üyeliği Rusya için önemli bir konu ve savaşı başlatmasının sebeplerinden biri. Rusya, NATO’nun sınırlarına doğru böyle bir genişlemeyi ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak görüyor. Brüksel bürokratları ise NATO perspektifinde şahin politikaları sürdürmeye kararlı… Ancak NATO ittifakındaki bölünmeler Rus işgalinden bu yana görünür hale geldi: Estonya gibi üyeler Ukrayna’nın katılmasını ve daha fazla askeri destek sağlanmasını isterken, Macaristan gibi bazı ülkeler Moskova’ya körü körüne düşmanlık gütmüyor. İspanya da özellikle malî yükün artacak olmasından son derece rahatsız ve büyük olasılıkla mutabakatta yer alan yükümlülükleri yerine getirmeyecek. Bu yaklaşımı tercih edecek başka ülkeler de olacak gibi… Kaldı ki, bu hedefleri yerine getirmeyen ülkelere bir yaptırım uygulamak da pek mümkün görünmüyor. Büyük olasılıkla pazarlıklar yapılacak ve bazı ülkelere istisnalar tanınacak.
Her NATO üyesi ülkenin savunmaya harcadığı miktarın GSYH’ye oranını artırmak sıkıntılı bir mesele… 2023’te, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı ikinci yılına girerken, NATO liderleri, 2024’e kadar ulusal savunma bütçelerine yapılan harcamaları, önceki yüzde 1.5 eşiğinden en az yüzde 2’ye çıkarmayı kabul etmişlerdi. Ancak, tüm üyeler bunu yapmadı ve sadece 22 üye ülke bu hedefi yakalayabildi. Belçika, Kanada, Hırvatistan, İtalya, Lüksemburg, Karadağ, Portekiz, Slovenya ve İspanya 2024’te bu hedefe ulaşamayan üyeler arasında yer alıyor. Üye ülkelerin savunma harcamalarının GSYH’ye oranının ortalaması yüzde 2.2. En düşük oranlar yüzde 1.3 ile Belçika ve yüzde 1.28 ile İspanya’nın… Yüksek oranlara sahip ülkeler de yüzde 4.12 ile Polonya, yüzde 3.37 ile ABD ve yüzde 3.43 ile Estonya… Polonya ve Estonya ile diğer iki Baltık ülkesinin bu yüksek oranlarının sebebi hem Rusya ile sınırdaş olmaları hem de yüksek dozlu Rusya nefreti!

ALMANYA VE BİRLEŞİK KRALLIK
HEVESLİ OLMASINA HEVESLİ DE…
Almanya da bu konuda pek istekli… Alman hükûmeti bu hedefe 2029 yılına kadar ulaşmak için bir bütçe anlaşmasını destekledi. 2025 yılında savunmaya yaklaşık 62.4 milyar Euro harcanacak ve bu miktar 2029 yılında 152.8 milyar Euro’ya yükselecek; bu miktar kısmen kamu borçlanması ve özel fonlarla finanse edilecek. Alman Şönsölyesi Friedrich Merz, bu kararın ABD baskısıyla alınmadığını söylemeden edememiş ve “Bunu ABD’ye ve başkanına bir iyilik olsun diye yapmıyoruz. Bunu kendi görüş ve inancımızla yapıyoruz, çünkü Rusya tüm Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğini ve özgürlüğünü aktif ve saldırgan bir şekilde tehlikeye atıyor” demişti. Ekonomik sorunlarla çok ciddi bir yüzleşme içinde olan Alman halkını ikna etmek için başka ne diyebilirdi ki!
Ukrayna’daki savaştan bu yana Rusya nefretinin ayyuka çıktığı, belki daha doğrusu ‘hortlatıldığı’ Birleşik Krallık da bunlardan biri… Londra, ülkeyi ‘savaşa hazır’ hale getirme planını açıklamıştı. ‘Stratejik Savunma İncelemesi’ (Strategic Defence Review-SDR), nükleer savaş başlıklarına yeni yatırımlar, yeni denizaltı filosu ve yeni mühimmat üretim tesislerini içeriyor. Birleşik Krallık şimdiye kadar savunma harcamalarını şu anki oran olan yüzde 2.3’ten 2027’ye kadar yüzde 2.5’e çıkarma kararı aldı. Ancak 2029’da, yani bir sonraki seçimlerden sonra, yeni parlamentoda bu oranın yüzde 3’e çıkarılması da hedefler arasında. ‘Adanın şahinleri’ fırsat bulurlarsa bu oranı daha da artırma niyetindeler. Fark ettiğiniz üzere, tüm coşkulu açıklamalarına karşın hâlâ yüzde 5’in bayağı bir gerisinde kalacak gibi Birleşik Krallık!
İSPANYA’DAN İSTENEN, SAVUNMA
HARCAMALARINI YÜZDE 290 ARTIRMASI

Coşkulu destekçiler için karşılanması zor bir yük bu oran. Şimdi en isteksiz üyeden yola çıkarak ek yükü tarif edeyim. Mevcut savunma bütçesine göre oransal olarak harcamasını en fazla artırması gereken ülke yüzde 290 ile İspanya. Ancak, İspanya taahhüdü ‘mantıksız’ olarak nitelendirmişti. Başbakan Pedro Sánchez, bir mektupla belirli bir harcama hedefine bağlı kalmayacaklarını belirtti. Bu nedenle, zirvede yapılan görüşmelerden sonra, İspanya’ya yüzde 5 hedefine bağlanmama esnekliği tanındı. Bu durumda, İspanya için yüzde 5’lik hedef geçerli olmayacak.
Sıkıntılı ülkeler arasında Belçika ve Slovenya da var. Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prévot, “Diplomatlarımızın haftalardır esneklik mekanizmaları oluşturmak için çok çalıştıklarını temin edebilirim” dedi. Brüksel’in harcamaları şu anda yüzde 1.3 seviyesinde. Slovakya da yeni hedefe ne zaman ulaşılacağına karar verme hakkını saklı tuttuğunu açıkladı.
Bir veri öngörüsü de Türkiye için: NATO’nun tahminî verilerine göre 2024’te Türkiye’nin savunma harcamalarının milli gelire oranı yüzde 2.1 seviyesinde. NATO’nun yüzde 5’lik hedefine ulaşmak için harcamaların bugünkü değerler üzerinden yaklaşık 32 milyar dolar artırılması gerekiyor. Türkiye için bu kararın uzun vadeli etkisini hep birlikte göreceğiz. Bir not düşelim; Türkiye ile Rusya’nın ilişkileri halen çok güçlü ve mesele Ankara açısından 32 milyar dolarlık ek yükten ziyade, iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanacak gerilimlerin siyasî ve ekonomik sonuçları olacak.
SAVUNMA SANAYİLERİNDEKİ KAPASİTE
VE KABİLİYET YETERSİZLİĞİNİN PANİĞİ Mİ?
Konu para olunca, Donald Trump’ın gözü bir şey görmüyor. Avrupalı NATO üyelerini çok sert eleştiriyor ve zorluyor. Washington, ittifakın ABD fonlarına aşırı derecede bağımlı olduğunu ileri sürüyor ve aslına bakarsanız aritmetik açıdan da haklı görünüyor. İşte bu sebeple, diğer ülkelerin harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmasını talep ediyor. Zira Ukrayna-Rusya savaşı gösterdi ki, NATO’nun bütçesi yeterli değil, daha doğrusu ABD dahil bu ülkeler gerek savunma sanayii kapasitesi gerekse yetenekleri açısından oldukça köhnemiş. Ne Avrupalı üyelerin ne de ABD’nin bazı silahların üretiminde kapasite sorunu yaşadığı bu savaşla ortaya çıktı. En barizi de top mermisi üretiminde yaşanan sorunlar oldu. Yine o anlı şanlı Leopard ve Abrams tanklarının sahada yaşattığı hayal kırıklıklarını unutmamak lazım. Bir de Rusya’nın hipersonik silahları var ki, işte bu NATO’nun kabusu… Ariyeşnik’in bir kezlik kullanımı bile, Brüksel’i şoke etmeye yetmişti.
ŞİRKETLERİN İŞTAHINI
KABARTACAK BİR PASTA
Mayıs ayında, ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Matthew Whitaker, “Bizim rakamımız yüzde 5. Müttefiklerimizden savunmalarına yatırım yapmalarını istiyoruz, bunu ciddiye alıyorlar” derken, aslında bu sıkıntıdan dem vuruyordu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin üye devletlerden 2032’ye kadar savunma bütçeleri için GSYH’lerinin yüzde 5’i oranında yeni bir hedef belirlemelerini isteyeceği de zaten herkesin malûmuydu. Rutte, üye ülkeleri silah ve savunma sistemleri üretimlerini artırmaya çağırırken, 12 Haziran’daki açıklamasında, “ABD’de, Avrupa’nın her yerinde ve Kanada’da harika endüstriyel şirketlerimiz var, ancak hızlı üretim yapmıyorlar. Bu yüzden daha fazla vardiyaya, daha fazla üretim hattına ihtiyacımız var” diye konuşması boşuna değildi. Hedefin topyekûn bir silahlanma ve savaş ekonomisi seferberliği olduğunu anlatmak istiyor Rutte, sadece bunu açıkça böyle ifade etmiyor. Aynı zamanda bazı sanayi kollarının iştahını kabartacak bir pastayı da tarif etmiş oluyor.
PASTA VARSA ‘İRADE’ DE VAR!

Tabii ki savunma sanayii temsilcilerinin böylesi bir zirvede başrol olmasa da ikinci rolleri kapması çok doğaldı ve öyle de oldu. ‘NATO Savunma Sanayii Forumu Zirvesi’, ittifak genelinde ve dışında savunma bakanlarını, sanayi liderlerini ve uzmanları bir araya getirerek, Transatlantik savunma sanayii işbirliğini güçlendirmek, üretim kapasitesini artırmak, inovasyonu desteklemek ve havacılık-uzay sektörünün potansiyelinden yararlanmak için pratik çözümler belirledi. Katılımcılar, NATO’nun ‘Transatlantik ekonomisinin ve toplumunun refahı, güvenliği ve dayanıklılığı’ için ‘Endüstriyel Kapasite Genişletme Taahhüdü’nü destekleme konusundaki ortak taahhütlerini yansıtan bir irade beyanı sundular. NATO ayrıca, NATO’nun toplu talep, kapasiteyi artırma ve endüstriyle etkileşimi güçlendirme taahhüdünü özetleyen ‘Güncellenmiş Savunma Üretimi Eylem Planı’nın ilk kamuya açık versiyonunu yayımladı. Şimdi herkes pay kapmak için yeni bir yarışa girişecek. Aslan payını ABD, Kanada ve Avrupa’nın büyükleri, yani Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık şirketleri kapacak bu kesin. Tabii diğer ülkelerin şirketlerine de sus payı verilecektir.
ASYA-PASİFİK’TE SAVAŞMAK İÇİN DE
ÇOK PARA LAZIM SONUÇTA!
Eğer ki Batı merkezli kapitalist sistemin başta Çin olmak üzere gelişen ekonomiler karşısında, kısa vadede rekabet gücü azalıyorsa, o zaman soft power yetmiyor. Tüm bu ‘pamuk eller cebe’nin bir sebebi de bu. Çünkü Rusya bir ‘düşman’ ise onlar için asıl bela aslında bu diğerleri… Neredeler? Hemen hemen çoğu Asya-Pasifiik’te ve geleceğin savaş alanı da orası olacak. ABD’nin silahlanma bütçesinin önemli bir kısmını da bu strateji çerçevesinde belirlemesi lazım.
Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ne göre, Trump yönetiminin 2026 malî yılı bütçe teklifi savunma harcamalarında önemli bir artış sağlayacak ve ihtiyari temel bütçe potansiyel olarak yüzde 13.4 oranında artarak 1.01 trilyon dolara ulaşacak.
Bu artış, Savunma Bakanlığı’nın maliyet azaltma çabalarına rağmen gerçekleşti. Dikkat çeken bir ABD savunma politikası, Trump’ın 20 Mayıs’ta sistemi geliştirme planlarını duyurmasıyla, bir iç füze savunma kalkanı olan ‘Altın Kubbe’. Bu politika, füzeleri tespit etmek ve engellemek için yeni uzay ve kara tabanlı yetenekler dahil olmak üzere yatırım için bir dizi alanı kapsıyor.
BATININ EN RİSKLİ RUS RULETİ
2026 malî yılı bütçesinin bir diğer yararlanıcısı da projeleri zamanında ve bütçe dahilinde teslim etmekte zorluk çeken askeri gemi inşa sektörü… Ve tabii ki hava gücü de var. ‘F-47 Next Generation Air Dominance’ (NGDA) platformunun finansmanına yönelik çalışmalar sürüyor. Hedef, Trump’ın başkanlık dönemi sonlanmadan bu projeyi tamamlamak. Bunu desteklemek için yasa tasarısı, mevcut yetenekleri ek uçaklar edinerek ve mevcut uçakları modernize ederek artırmak için ek 7.2 milyar dolar öneriyor. Özellikle gemi filosunun Asya-Pasifik ve Arktik’te hegemonyayı artırmak için kullanılacağını tahmin etmek güç değil.
Yakın gelecekte silahların rolü her zamankinden fazla olacak gibi görünüyor. Evet söz konusu küresel ekonomiyse para konuşur, ama anlaşılan o ki rakiplerinin parası ve teknolojik gücü varsa, bu kez silahlar da konuşur. Silahı güçlü olanın kasayı boşaltacağı günler o kadar da uzak görünmüyor. Ancak trilyon dolarlık bir uzman sorusu var: Çin ve Rusya’nın askerî-sınaî kompleksi neredeyse NATO ülkelerine göre yüksek teknolojili silahları yarı yarıya maliyetle üretebilirken ve bunu planlı programlı yaparken, kim bu işten kazançlı çıkar?
Diplomasi
“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri

Barış Zeren
İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Richard Moore sevimli bir diplomattı. 2010’ların ikinci yarısında, Erdoğan iktidarının demokratik odakları hallaç pamuğu gibi attığı, sokakların terörle kan gölüne döndüğü, Türkiye’nin kimilerine göre Batı’dan uzaklaşıp “eksen kayması” yaşadığı bir dönemde, Türk halkına twitterdan Türkçe olarak şakıyordu. Sosyal medyadaki mizah performansımıza ayak uydurabilmiş ve bir İngiliz diplomatına yakışır, soğukkanlı üslubuyla iktidar yanlısından muhalifine herkesten sempati toplamıştı. Tabii, kendi devletinin de takdirini kazandı: “Türkiye’nin geçirdiği sallantılı (volatile) süreçte”, “iç bölünmüşlüğün arttığı dönemde” buna uygun titizlikle politika yürüten İngiliz Dışişleri Bakanlığı’yla birlikte Moore, “liderlik ve etkililiğiyle hayranlık” uyandırmıştı.[1] Hemen sonra İngiliz gizli servisinin başına atandı. Ama Türkiye’de kendini öyle evinde hissediyordu ki 2025 yılında İstanbul’un göbeğinde, İngiliz gizli servisine eleman devşirme konuşması bile yaptığı medyaya yansıdı, İbrahim Kalın ve Hakan Fidan’a da teşekkürlerini eksik etmemişti. O konuşmada, Esad’ın devrilmesinden bir iki yıl önce HTŞ’yle görüşmeler yaptığını açıkladı. Bunu Bahçeli’nin “bölgede çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demesi, Ekim 2024’te Kürt açılımını duyurması ve İngilizlerin Bağdat’tan beri irtibatta olduğu El Kaide militanı El-Colani’nin Şam’a direniş görmeden yürümesi izledi.
Bu, Britanya’nın Türkiye ilgisinde yükseliş ile bir Kürt açılımının örtüştüğü ilk zaman aralığı değil. Daha önce de, 2011-13 döneminde, Arap Baharı ve Suriye’ye emperyalist saldırı seferberliği sırasında iki ülke arasında stratejik-askeri işbirliği antlaşmaları ve özel diplomasi forumları kurulmuş, bu arada, birbiri ardına –bu yazıda da değineceğimiz– Kürt raporlarıyla formüle edilen bir Kürt açılımı ilan edilmişti. Tabii o zaman da AKP iktidarının önünde Türkiye’de anayasa ve hukukun ayaklar altına alınabildiği, demokratik kurum ve siyasetlerin pervasızca bastırılabildiği engin bir manevra alanı açılmıştı.
Dolayısıyla, Mümtazer Türköne Bahçeli açılımını aslında İsrail’e karşı “baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan” olarak kutladığında, bu ifşaata şaşırmamak gerekiyor. Hatta süreci 2025’te “illiberal barış imalatı” (Illiberal peacemaking) olarak kavramlaştırıp “Demokrasisiz barış başarı sağlar mı?” sorusunu gündeme getirenin İngiltere’nin tarihi savunma ve güvenlik strateji kuruluşu RUSI (The Royal United Services Institute) olması da bu manzarayla tutarlıdır. Emperyalizmin bir tarifi de kendi aklını sana senin “devlet aklın” olarak sunma becerisi ise, bu beceri fikir özgürlüğünün yasaklandığı toplumlarda çok daha verimli kullanılıyor. Tıpkı 1880’lerde, yeni emperyalizmin doğuş döneminde Osmanlı’yı yöneten Sultan Abdülhamid’in yaptığı gibi bugün de, kamuoyu ve tartışma bu ülkeden kovulmuş; iktidar, meşruiyetini yurtdışında tartışılıp pişirilen formüllerin uygulanmasından türetmeye başlamıştır.
Westminister Koridorlarında Bir “Çerçeve”: Kürtlerin Temsili
Şimdilik, konunun İsrail’in rolü, Kürt cephesinin konumu gibi veçhelerini bir kenara bırakalım. Öncelikle, 2024 yılında aniden önümüze gelinceye dek bir emperyalist başkentte pişen “formülleri” ve Britanya eksenli Kürt programının anahatlarını tespit etmek uygun olur. (Bu arada, Londra’nın bu konuda tek başına olmadığı ve özellikle 2011 döneminde, ABD dışişleri ve demokratlarıyla paralel hareket ettiği söylenebilir. Trump yönetimi bu paralelliği başka konularda bozmuşsa da, Ortadoğu’da Britanya’yla uyum hâlâ izlenebiliyor.)
Gerçekten de, Beştepe Kürt siyasetçileri tasfiye eder, belediyelere kayyımlar atar, hukukçuları tutuklarken Kürt politikasını Erdoğan hükümetinin geleceği bağlamında tartışan mahfillerden biri Birleşik Krallık siyaset aygıtıydı. 2021 Kasım ayında, Avam Kamarası’nda Kürt sorununu odağa alan rapor ve rapora ilişkin yapılan bir oturum, tam olarak bu ilişkiyi gösteren bir uğrak olarak ele alınmayı hak eder. Sözkonusu oturum belli kararların verildiği bir toplantı değil, daha önce aynı konudaki raporların, çeşitli tarafların görüşlerinin, bu arada İngiliz bürokrasisinin görüşlerinin derlendiği bir platform olarak önemlidir. Ve yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile Kürt politikasını üreten sürecin değil, 2024 açılımının da motiflerini ele vermektedir.
İlk olarak bu, “Türkiye ile Suriye’de Kürdistan İçin Tüm-Partiler Parlamento Grubu’nun (All-Party Parliamentary Group for Kurdistan in Turkey and Syria) bölgede yaptırdığı bir saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı raporun sunulduğu bir oturumdu. Grubun adı, başlı başına bir gerçeği ifade ediyor: Tom Barrack’ın Türkiye ve Suriye büyükelçisi olarak atanması Trump yönetimine özgü bir tasarruf değildir. Emperyalist merkezlerde, bu örnekte Londra’da, Türkiye ile Suriye’nin ortak bir siyasal alan olarak anılmasında Türkiye’deki Kürt siyasetinin bölgedeki yayılım alanının belirleyici yeri vardır. Tom Barrack ise bu yeni siyasal coğrafyayı yönetirken, İngiltere dış politikasıyla oldukça paralel (ve İsrail hükümetini kızdıracak) adımlar atmıştır.
İkincisi, oturum “Türkiye’de Kürtlerin Siyasal Temsili ve Eşitliği” (Kurdish Political Representation and Equality in Turkey) başlığını taşıyordu. Temelde, Britanya’nın Türkiye’yle ilişkileri hızla gelişir ve özel bir boyut kazanırken, Kürt meselesi etrafındaki hak ve özgürlükler sorunlarının artmasından kaynaklanan çelişkinin değerlendirilmesine odaklanılıyordu. Bu bağlamda, 2016 yılından itibaren Türkiye’de hızla çöken Kürt siyasal temsiliyetinin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin çeşitli görüşleri izlemek de mümkün oluyordu. Parlamento oturumunda, PKK’nin terör örgütü listesinden çıkarılmasını talep edenlerden Beştepe’nin resmi güvenlik söylemini savunanlara kadar farklı görüşler yer buluyor ve fakat hepsinin de odak noktası, PKK’nin şu ya da bu şekilde silahsızlandırılması oluyordu. Birleşik Krallık Dışişleri’nden bir üst düzey yetkilinin “Türkiye’de PKK şiddetini sona erdirme ve bir barış sürecine dönme konusundaki zorlayıcı çabalarımıza devam ediyoruz,” sözleri ana ekseni belirtmektedir.[2]
Dönemin Birleşik Krallık hükümetinin rapora ve oturuma yansıyan tutumunu açmak gerekir. Birleşik Krallık hükümet ve bürokrasisinin Kürt sorununu tartışırken öncelikle Erdoğan iktidarına verdiği destek dikkat çekicidir. Asya’dan Sorumlu Bakan (Minister of Asia) Amanda Milling’in söylediği gibi: Türkiye, Suriye’den Afganistan’a kadar bir coğrafyada Britanya’nın da karşı karşıya kaldığı meselelerde ön saflardaydı, önemli bir ortaktı. Başka hiçbir ülkenin yapmadığı kadar Suriyeli mülteci kabul ediyordu. Kürtler HDP’den ibaret değildi ve silahlı faaliyetlerine devam eden PKK, terör örgütü listesinden çıkarılmamalı, HDP de PKK’yle arasına mesafe koymalıydı.[3]
Neredeyse bir Beştepe sözcüsünün ağzından çıkmış gibi duran bu söylemler, Türkiye’nin ABD’yle siyasal-diplomatik kırılmalar yaşadığı, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor tamtamlarının çalındığı bir döneme aittir. Rastlantı değil, Britanya Brexit’ten ayrılma referandumundan altı ay sonra, Ocak 2017’de Türkiye’yle bir askeri havacılık antlaşması yaptı. 2020’de Türkiye’yle ayrı bir Serbest Ticaret Antlaşması’nı da karara bağladı. Bu, 2018 yılında Türkiye’yi bir dolar kuru şokuna sürükleyen, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkaran, çeşitli askeri kısıtlamalara tabi tutan ABD politikasına zıt bir seyirdir. Zıt seyir, Suriye’de PYD’ye destek veren ABD’den farklı olarak Britanya Dışişleri’nin PYD’yi PKK’nin uzantısı olduğunu kabul eden ve onu PKK merkezinden uzaklaştırmayı hedefleyen politikalarında da gözlenebilir.[4]
Nitekim, konumuzla özellikle ilgili üçüncü nokta da, Türkiye-Kürtler bağlantısının Britanya’nın emperyal siyasal ufkuna nasıl yerleştirildiğiyle ilgilidir. Hükümetteki muhafazakâr partinin kurmaylarından Crispin Blunt bu toplantıda, muhalefeti de kapsayan bir konuşmayla yeni bir çerçeve çiziyordu: “Küresel Britanya’nın değerlerini yerleştirme çabası aşamasındayız. Avrupa Birliği’nden çıktığımıza göre, bu ulus bugün neyi savunuyor? Arkasında durduğumuz değerleri tarif etme uğrağındayız.”[5] Blunt’ın Avam Kamarası’nda eski Dışişleri Komisyonu başkanı ve 2022’de kendi partisinden muhafazakâr başbakan Liz Truss’ın istifasını kamuoyu önünde isteyen, etkili bir sima olduğunu geçerken belirtelim. Hükümetin söylemine göre nüanslı bir tutumla Blunt’ın, bir 19. yüzyıl İngiliz diplomatını anımsatırcasına Türkiye’de Britanya’nın gözetiminde bir “reform” gündemi açılmasını önerdiği söylenebilir. Kürt sorunu, “Küresel Britanya” kapsamında tarif edilen bu nüfuz bölgesindeki önemli bir manivela oluyordu.
Peki Türkiye, daha doğrusu tartışmada geçtiği haliyle, Tayyip Erdoğan, Kürt sorununu hangi yolu izleyerek çözmeliydi? Oturumda Blunt’ın sözlerinden, Birleşik Krallık siyasal aygıtının bu soruyla hemen Brexit ertesinde meşgul olduğunu anlıyoruz. Blunt, 2017’de Dışişleri Komisyonu olarak hazırladıkları raporu anımsatıyordu. Muhafazakâr milletvekiline göre, Tayyip Erdoğan’ın elinde 2017’de de bir fırsat vardı, 2021’de de: Abdullah Öcalan.[6] 2015’te Suriye (Rojava’ya yönelik Işid istilası) 2016’da Türkiye (Hendek savaşları), 2017’de Kuzey Irak (bağımsızlık referandumu), Kürt siyasal oluşumlarının egemen bir güç oluşturamayacağını teyit etmişken, bağımsız devlet kurma dışında bir çizgi izleyen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde, o vesileyle Birleşik Krallık Ortadoğu politikası açısından anahtar rol üstlenebileceği anlaşılıyordu.
Öcalan Formülü Üzerine
Öcalan’ın değişen rolü, aslında 2011’den beri Londra’nın nabız yokladığı bir formüldür. Formül İngiliz-Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki bayilerinden Cengiz Çandar’ın –yine TESEV bünyesindeki– raporunda geçerken onunla aynı dönemde de İngiliz siyaset aygıtının lûgatına, International Crisis Group’un (ICG), Eylül 2011 tarihli “Türkiye: PKK’nin Silahlı Mücadelesine Son Vermek” başlıklı raporunda giriyordu.
Birleşik Krallık hükümetinin fonladığı, İngiliz diplomasisince başvuru kaynağı olan ICG’nin raporu “Öcalan Çıkmazı” başlığıyla sona ererken, PKK’nin dört parçada ve resmi siyasetten sokak siyasetine uzanan etkili bir örgüt haline geldiğini saptıyordu. Kürt siyaseti bağımsızlık, otonomi gibi taleplerinden vazgeçmişti ve “otoriter nitelik taşıyan” bu örgütün silahsızlanması ancak ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu Öcalan aracılığıyla gerçekleşebilecekti: “Öcalan, açıklamalarında açık ve net olmayabilir, ancak Türkiyeli Kürt fraksiyonlarını bir araya getirme konusundaki uzun deneyimi ve yeteneği, onun, eğer isterse Kürt sorununa bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilmesini sağlıyor.”[7]
Britanya’nın Kürt realizmi
2021’deki parlamento oturumuna bakıldığında, Britanya siyasetinde Kürtlerin temsiliyeti konusundaki tartışmanın anahatları şöyle ortaya çıkıyor: Britanya’nın Brexit sonrası yeni bir emperyal vizyon oluşturma amacı, Türkiye ile Suriye’nin birlikte bir nüfuz bölgesi olarak ele alınması, PKK’nin silahsızlandırılması (ya da “barış”) ve bunun için de en iyi seçeneğin Tayyip Erdoğan’ın elinde bulunan Öcalan’ın kullanılması.
İlk bakışta bu fikir silsilesi, özellikle de Öcalan’ın Kürt bağımsızlık heveslerine alternatif olarak kullanılması önerisine varan saptamalar, Britanya’nın Kürt politikasında belki Cihan Harbi ertesinde Lord Curzon’unkine benzer bir realizmi benimsediği izlenimi uyandırıyor. O dönem Britanya dış politikasında bir ekol, Kürtlere devlet fikrine soğuk bakmış ve bir Arap devleti olarak Irak adını ilk öneren Sir Arnold Wilson örneğinde görüldüğü üzere yirminci yüzyıldaki ulusal sınırların oluşumuna varan gidişatta pay sahibi olmuştu. Kürtlerin geniş ve dağlık coğrafyaya yayılan dağınık yapıları, parçalılıkları, aşiret bağlılıkları nedeniyle Mezopotamya’da istikrarlı bir toprak egemenliği kuramayacakları, bu nedenle Kürtlerin kendi kendini yönetemeyeceği ve etkin bir dış güç desteği olmadan ayakta kalamayacağı gibi gerekçeler ön plandadır. Sonuçta Kürtler dört ayrı başkentin idaresine taksim edildi ve yeri geldiğinde bu başkentlere karşı da İngiliz politikasının aracı olarak Kürt bağımsızlığından daha işlevli oldu.
Bugün de Kürtlerin iç çatışmaları Britanya diplomasisinin Kürt sorunu konusundaki vurgularından biridir. KDP’nin zorladığı 2017 bağımsızlık referandumuna Goran’ın katılmayıp KYB’nin sınırlı katılımı, PKK’nin KDP’yle hem Kuzey Irak hem Suriye’deki çatışmalı hali pek çok gerilim hattından başlıcaları olarak kaydedilmektedir. Nitekim, yine Dışişleri Komisyonu’nun 2017-19 yıllarını kapsayan “Kürt Hevesleri ve Birleşik Krallık’ın Çıkarları” (Kurdish Aspirations and Interests of the UK) başlıklı tartışmada, “‘Büyük Kürdistan’ idealinin, bir simgesel önem taşımasına rağmen, uygulanabilir bir siyasal hedef olmadığı” yine Kürt siyasetlerinin çeşitli sözcülerinin ağzından aktarılıyordu.[8]
Hedef: Kandil
Yine de, günümüzdeki değerlendirmelerde 1918’den ciddi bir farklılık göze çarpmaktadır: Tam da dört parçada etkili olan ve Öcalan etrafında bütünlük sergileyen PKK merkezinin (Kandil’in) özellikle sorunun kalbi olarak görülmesi. Yukarıda söz ettiğimiz ICG’nin raporunda, KCK’nın bir “pan-Kürtçü şemsiye örgüt” olduğu tespit ediliyor, bunu “PKK’dan ayırt etmek oldukça zor” deniyor, PKK’nin de “KCK sisteminin ideolojik gücü olarak tüm Kürt bölgesinde komiser gibi çalışması gerektiği” yolundaki Karayılan’ın sözlerine dikkat çekiliyordu. Böyle bir yapı, Kürtlerin temsiliyeti meselesini zorlaştırmaktaydı. “BDP’nin statüsünü tehlikeye düşürüyor,” çünkü BDP ve sivil Kürtler üzerinde bir tür sulta oluşturuyor, Demokratik Toplum Meclisi gibi Kürt “avukatlar, çiftçiler, iş adamları ve kadın gruplarının bulunduğu meşru özel ve tüzel kişileri bir araya getiren” yapıları yönettiği belirtiliyordu. PKK’nin silahsızlanması raporunun hazırlayıcıları, “KCK, Türkiyeli Kürt milliyetçi hareketinin terk etmesi gereken, hatalı bir fikir” sözleriyle nihai görüşlerini bağlıyor ve “Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtlerin gerçek anlamda demokratik geleceğinin önünde bir engel olarak” durduğunu vurguluyorlardı.[9]
Bu rapordaki KCK tasvirinde çizilen coğrafi ve toplumsal kapsam, 1918’deki aşiretçi, feodal Kürt halkı tasvirinden farklıdır. İngiliz raportörleri burada, ayrı coğrafyalardaki Kürt dinamiğini birleştiren, bu arada “modern” toplumsal kesim ve sınıfları etkisi altında tutan bir birleştirici hareket sorunu tespit etmektedir. Britanya diplomasisi bu kez bir engeli kaldırmak, bir “realiteyi” bozmak üzere politika önermektedir.
Nitekim, söz yerindeyse bu fazla büyük Kürt siyasal yapısına ilişkin olumsuz bakış, 2017 yılında, Britanya Dışişleri’nin parlamento oturumuna gönderdiği notta boyut kazanarak devam etmiştir. Bu notta PKK merkezli siyasetin Suriye’de Esad’la bağlantıları (madde 9), Rusya’da ofis açması (madde 19), İran’la bağları (madde 18), diğer Kürt gruplarına Suriye’de alan tanımaması (madde 22) sözkonusu harekete ilişkin İngiliz diplomasisinin rezervlerini yansıtıyordu.[10]
Böyle bir odağın tasfiye edilmesinden çıkan mantıksal sonuç, Kürt siyasetinin karaya vurmuş balina misali parçalanarak yeniden ayrı merkezlere bağlanmasıdır ve 2024 yılından itibaren Kürt hareketlerinin Türkiye’de Türkiyelileşme, Suriye’de entegrasyon ve bu arada Irak’ta Bağdat’a bağlanma yoluyla “çözüm” süreçlerine sokulduğunu görebiliyoruz. (Bu yazının kaleme alındığı sırada, Irak’taki PKK uzantısı Yezidi milislerinin Bağdat yönetimine bağlanması konusunda artık somut adımlar atılıyordu.) Bunun, Irak’ın Irak, Suriye’nin Suriye ve Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması sonrasında gerçekleşmesi ise emperyalizmin uzun vadeli politikalarıyla tutarlı görünüyor.
İkinci Balkanlara Doğru
Peki Birleşik Krallık neden böyle bir yapıyı dağıtmayı öne koyuyor, üstelik Kandil’den “demokratik emperyalizm” temalı işbirliği mesajları yirmi beş yıldır eksik olmamasına rağmen? Neden Kürtlerin temsiliyetini değiştirmeyi öne koyuyor? Bunun hem jeopolitik hem sosyolojik iki boyutunu iki ayrı yazıya bırakıyorum. Ama “Küresel Britanya” etiketiyle emperyalist dengeleri yeniden dizmeye girişen Londra, kendi tarihsel ürünleri olan Türkçülük ve İslamcılığın Türkiye’deki iktidarıyla uyumunu daha da değerlendirecek görünüyor. Buna bir de Kürt-İslamcılığı eklerse, ülkemizi yönetenlerin Hamidist rüyalarıyla da tam bir bütünleşme sağlanmış olur. Bu, Kandil’in de Sovyetler ve Esad gibi çözülmesi için oluşturulan kuşatıcı baskının muhtemel sonuçlarından biri. Ama evdeki hesap ne kadar çarşıya uyacak? Britanya kendi krizi içinde bu “küresel” ufku ne denli koruyabilecek? Önümüzdeki süreçte bu gerilimi izleyeceğiz.
Barış Zeren
[1] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, prf 40-41, s. 18.
[2] Wendy Morton (Foreign, Commonwealth and Development Office), “Kurdish political representation and equality in Turkey”, Debate Pack, 28 Ekim 2021, s. 11.
[3] Amanda Milling’in konuşması, House of Commons, “Kurdish Political Representation and Equality in Turkey
Volume 702” 2 Kasım 2021 içinde, Column 311WH (https://hansard.parliament.uk/commons/2021-11-02/debates/5E2BA5CB-9E50-4B3D-B63A-D26E7DDA2C60/KurdishPoliticalRepresentationAndEqualityInTurkey)
[4] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, Madde 155.
[5] Cristin Blunt’ın konuşması, “Kurdish Political Representation”, Column 305WH.
[6] Aynı yer.
[7] International Crisis Group, “Türkiye: Pkk’nın Silahlı Mücadelesine Son Vermek”, Avrupa Raporu no: 213, 20 Eylül 2011, s. 36.
[8] House of Commons Foreign Affairs Committee, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017, s. 7.
[9] International Crisis Group, aynı rapor, s. 28-29.
[10] House of Commons Foreign Affairs Committee, “Written Evidence From The Foreign And Commonwealth Office (KUR0015)”, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da









