Bizi Takip Edin

Görüş

Hint kültüründe Sari, çeşitlilikte birliğin bir yansıması

Avatar photo

Yayınlanma

İlk Sari’mi yıllar yıllar önce tanıdığım bir Hint profesörden hediye olarak almıştım. Paketi ilk açtığımda yalnızca katlanmış büyükçe bir kumaş yığını ile karşılaştım. Ha bir de bir kutu içinde Sari’nin takımı olarak bir sürü bilezik.

Bilezikler tamamdı ama bu büyük kumaş parçasını bir elbise olarak düşünmek ve giymek ilk etapta bana çok karmaşık gözükmüştü. Açıkçası heyecan ile açtığım Sari çantasını hayal kırıklığı ile geri kapatmış ve hatta hediye sahibine sitem dahi etmiştim; bunun hazır dikilmiş olanı yok mu, muhakkak vardır, neden hazır olanı veya dikilmiş olanı tercih etmedin hediye olarak diye…

Ancak sonra işi bir nebze olsun çözdüm. İlk Sari’mi hazırlayıp giymek beni öyle derin bir araştırmaya sürüklemişti ki aslında yalnızca bir giysi olarak gözüken Sari’nin ardında çok derin bir kültür yatıyor.

Eğer “Sari nasıl giyilir?” sorusunu Google’a sorarsanız, yüzlerce farklı tarif ile karşılaşırsınız. Çoğu zaman insanlar Sari giymenin tek bir yolu olduğunu düşünür ve buna aslında “Nivi” stili denir: Bilindik ön pileli tarz; kıvrımlı, bele sarılı, pallu -yani giysinin süslü ucu- sol omzun üzerine atılmış.

Ancak gerçek şu ki bölgeye, kumaşa, giysinin uzunluğuna ve genişliğine ve giyenin o gün ne yapıyor olabileceğine bağlı olarak bir Sari’yi giymenin yüzlerce farklı yolu var. Sari giyimi stillerinin çoğu bölgeye özgü ve tıpkı Hindistan’daki yemek ve dil gibi Sari giyim şekli bağlam, coğrafya ve işlevin bir sonucu.

Sariler genellikle 6 ile 9 yard (kabaca 4,5 ile 8,5 metre) uzunluğunda tek parça kesilmemiş ve dikişsiz dikdörtgen kumaşlardır, tek beden herkese uyar ama giyen için zorluk vücuda dolamakta yatıyor. Ve “Sari” (genellikle “Saree” olarak yazılır) sözcüğü Sanskrit “kumaş şeridi” anlamına gelir.

Ancak binlerce yıldır ipek, pamuk veya keten ile kendilerini saran Hint kadınlar ve birkaç erkek için bu kumaş parçaları basit giysilerden daha fazlasıdır. Bunlar ulusal gururun sembolleri, geleneksel ve son teknoloji tasarım ve zanaatkarlığın elçileri ve Hindistan’ın tüm devlet ve Birlik bölgelerini tanımlayan sayısız farklılığın bir yansıması.

Sarilerin ilk sözü MÖ 3000’e tarihlenen bir Hindu ilahiler kitabı olan Rig Veda’da geçiyor; bu giysiler 1. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar Hint heykellerinde de görülür. “Sihirli dikişsiz giysi” olarak nitelenen Sari başlangıçta Hindistan’ın kavurucu sıcak iklimine ve hem Hindu hem de Müslüman toplulukların mütevazı giyim geleneklerine ideal olarak yer edinmiş.

Sariler ayrıca Pakistan, Bangladeş, Nepal ve Sri Lanka gibi diğer Güney Asya ülkelerinde kadınlar için geleneksel.

Hindistan aynı zamanda büyük el sanatları kültürlerinden biri anlamına geliyor. Boyama, baskı ve ipek dokumacılığında adeta bir güç merkezi ve bunların hepsi tahmini 30 bölgesel Sari çeşidinden en az birinde temsil ediliyor.

Ganga Nehri kıyısındaki Varanasi şehrinde dokumacılar, genellikle parlak kırmızı renkte metalik “zari” ipliği ile süslenmiş ve gelinler tarafından çok beğenilen “Banarasi” ipeklerini yapmak için eski usul ahşap tezgahların başına geçer.

Tropikal Kerala’da ağırlıklı olarak beyaz “Sett Mundu” Sarileri, 19. yüzyıl sanayileşmesinin günümüzde alt kıtada görülen renkli anilin boyaları ve parlak renkleri getirmesinden önce popüler olan stilleri yansıtır.

Batı Bengal’de “Baluchari” Sarileri, bölgenin antik pişmiş toprak tapınaklarının duvarlarındaki tasarımlara dayanan süslemeleri ile öne çıkar -büyük Hint destanları Ramayana ve Mahabharata’daki mitolojik hikayelere dayanan tasarımlara sahip; sanat, tarih ve moda kaynaşmasının bir kanıtı.

Kıyı Goa’da “Koli” Sarileri, balıkçı kadınlara hareket özgürlüğü sağlamak için Sari’yi pantolona dönüştürüyor.

Karnataka’da “Gobbe Seere” Sarileri, tarımsal çalışma sırasında Sari’yi sabit tutmak için kalın bir kemere sahip.

Tamil Nadu’da “Kanjeevaram” Sarileri, kuşaklar boyu dayanmasını sağlayan özel bir dokuma tekniği ile üretiliyor; genellikle kenar ve pallu tasarımlarının Sari’nin gövdesinden farklı olması ile zıt parlak renklere sahip ve altın rengi örgülere ve çiçekler, tavus kuşları ve filler gibi cesur, renkli motiflere sahip.

Bihar’da “Tussar” Sarileri çok yumuşaktır ve zengin dokusu ve doğal koyu altın rengi nedeni ile değerli iken

Orissa’dan gelen “Sambalpuri” Sarileri, “ikkat” olarak bilinen karmaşık dokumalarında yansıtılan batik sanatı ile ünlü; iplikler önce batik tekniği ile boyanır ve ardından kumaşa dokunur.

Sari’yi giymek adeta bir sanat ve Sari, kültürel bir sembol; geleneklere bağlı kalırken zamanla gelişen yaşayan bir miras, Hindistan’ın zengin mirasının kalıcı ruhu. “Sari’nin giyilme şekli Hindistan hikayelerinin canlı bir sözlüğü” deniyor. En yaygın Sari giyme teknikleri arasında her yerde bulunan Nivi tarzı ile uzun bir dikdörtgen kumaşı akıllıca diz boyu pantolona dönüştüren kırsal Dharampur tarzı.

Çoğu Sari artık bir choli (kısa üst) ve ince yarım etek ile kombinleniyor; ikincisi genellikle tüm bu sarma veya dolama işlemini sabitlemeye yardımcı olur. Bazı Sari kıvrımlarının dikiş veya iğneler ile tutturulması gerekir, bazıları ise vücut için kumaş origamisi gibi daha serbest formdadır.

Ayrıca Sari’nin parlak renkleri kısmen gelenek tarafından yönetilir: Renkler ruh hallerini temsil eder. Sarı, yeşil ve kırmızı, doğurganlığı temsil eden uğurlu renklerdir. Tutkuyu da çağrıştıran kırmızı, ülkenin bazı bölgelerinde gelin rengidir ve hamilelik ile ilişkili ritüellerin bir parçasıdır. Soluk krem rengi yazın rahatlatıcıdır ve aynı zamanda gelin saflığını sembolize eder. Evli bir Hindu kadını tamamen beyaz bir Sari giymez, çünkü bu yalnızca dullar içindir: “Kocası olmayan bir yaşam, renksiz bir yaşamdır”. Tek başına siyahın talihsizlik getirdiği düşünülür ve başka bir renk ile karıştırılması gerekir. Mavi, musonun susuzluğu gideren, hayat veren gücünü ve güzel çocuk-Tanrı Krishna’nın vizyonlarını çağrıştırır.

Her Sari, etrafındaki toplum ve insanlar hakkında bir öyküye sahip. Bazı kültürlerdeki diğer geleneksel giysilerin aksine, Sari tek bir ulustan veya inanç kümesinden gelen insanlara özgü değil. Ancak küreselleşme ve giderek daha ucuz mallar için söz konusu olan rekabet son zamanlarda makinede dokunan Sarileri veya geleneksel giysilerin kötü kopyalarını yaygın hale getirdi. Artık bazı bölgelerde Sarileri yaşlı kadınlarda görme olasılığınız daha yüksek. Genç kadınlar ve şehir sakinleri çoğunlukla Batılı giysileri veya Salwar (tunik ve pantolon takımı) tercih ederken Sari seçimi ancak bir düğün veya başka bir parti için oluyor.

Bu, şu soruyu akla getirebilir: Sariler, Japonya’nın Kimono’suna ve Çin’in Cheongsam’ına katılıp özel günler ve bayramlar için egzotik bir kıyafet mi olacak?

Benim yanıtım muhtemelen hayır olur: Canlı renkleri, karmaşık tasarımları ve akıcı zarafeti ile Hint Sarisi yalnızca bir giysiden daha fazlası; tarih, gelenek ve kültürel önem ile örülmüş adeta zamansız bir goblen…

Bu arada bir Sari, bir sokak satıcısından 30 dolardan az bir fiyata veya ince ipeği ve gösterişli işlemeleri ile bilinen Banarasi güzelliği için 15 bin dolara kadar yüksek bir fiyata satın alınabiliyor.

Sari hatta politik bir destek olarak dahi kullanılabiliyor. Hindistan’da özellikle 2014’ten bu yana esmeye başlayan Hindu milliyetçi politik havadan moda ve Hintlerin moda üzerine düşünceleri de nasibini aldı. Hint moda endüstrisi geleneksel kıyafetleri tanıtmak ve Batılı stilleri arka planda tutmak için yönlendiriliyor.

Bugün Modi’nin renkli kurtaları (yarım kollu yakasız tunik gömlek) adeta popüler moda ifadesi.

Bu pek tabii yalnızca Modi’ye özgü bir durum değil. Örneğin, Mahatma Gandhi’nin Dhoti’si veya Jawaharlal Nehru’nun ceketi ya da Indira ve Sonia Gandhi’nin geleneksel Khadi’den (elle eğirilmiş ve dokunmuş pamuklu kumaş) yapılmış Sarileri… Hindistan liderleri geleneksel kıyafetleri her zaman politik olarak kullanmışlar.

Başbakan Modi ilk göreve gelmesinden yalnızca birkaç ay sonra yerel üretimi teşvik etme girişimi Make in India kampanyası ile başlattığı modayı Hintleştirme veya Hint modasında Hintliği yeniden canlandırma çabaları ile geleneksel giysileri bir öncelik haline getirmişti ki ülkedeki birçok kişi onu memnun etmek istediği için moda endüstrisi de onu takip etmeye başlamıştı. Sık sık devlet destekli moda şovları ve sergiler düzenleniyor ve hepsi büyük çoğunlukla geleneksel Hint giyim tarzlarını tanıtmayı amaçlıyor. Örneğin, 2015’te Banarasi Tekstil Canlanma Hareketi’nin de tanıtıldığı ve ülkenin önde gelen moda tasarımcılarının eserlerini bir araya getiren Mumbai’deki bir moda fuarı, Tekstil Bakanlığı ile işbirliği içinde düzenlenmiş ve Banarasi Sari’yi tanıtmayı amaçlamıştı.

Banarasi Sari, eskiden Benares veya Banaras olarak adlandırılan ve tesadüfen Modi’nin siyasi seçim bölgesi olan kuzey Hindistan şehri Varanasi’de dokunuyor. Ayrıca Varanasi, burayı Yüce Tanrı Lord Shiva’nın ebedi evi olarak gören Hindular için en kutsal şehirlerden biri. Modi zamanında Banarasi Sari geleneğini canlandırmayı ve seçmen kitlesinin önemli bir yüzdesini oluşturan dokumacılarına yardım etmeyi vaat etmiş olsa da çoğunluğu Müslüman olan ve aile mesleğini sürdüren dokumacılar büyük ölçüde yoksulluk içinde. Aksine, popüler modayı Hintleştirme projesi veya Banarasi Sari’yi canlandırma çağrısı, lüks Sari talebini artırarak dokumacıları istihdam eden şehirdeki tüccarlara fayda sağladı.

Hindistan’da üretilen tüm Sarilerin muhtemelen yüzde 90’ı Müslüman erkekler, kadınlar ve çocuklar tarafından yapılıyor. Varanasi’de yaşayan Müslümanların yüzde 70’inden fazlası geçimini Sari dokuyarak sağlayan ve bunu kuşaklardır yapan Ensar kastına ait. Efsaneye göre Ensar dokumacıları İran’dan gelmiş ve yalnızca dokuma geleneğini değil, aynı zamanda dikiş uygulamasını da beraberlerinde getirmişler. Popüler bir efsaneye göre Hintler, Müslümanlar gelene kadar dikişli giysiler giymemişler. Hindular tarafından dini nedenlerden dolayı dikişsiz kumaşların tercih edildiği düşünülürse, bunun biraz doğruluk payı olabilir. Ki Bugün dahi bu giyim ayrımı lungiler (saronglar, bele sarılan bir tür erkek eteği) aleminde mevcut; Müslüman erkekler dikişli lungileri tercih ederken Hindu erkekler dikişsiz lungileri tercih ediyor. İnanışa göre, dikilmemiş tek parça kumaş, dikişli kumaşın onu kirli hale getirdiğine dair eski Hindu inancından dolayı ortaya çıkmış; tek parça halinde olan kumaş, bel çevresi dahil olmak üzere vücudu saracak şekilde tasarlanmış ve sarma sonucu kalan uzun ucu genellikle omuza atılarak giyme işleminde final yapılmış olur.

Kadınların vücuduna sararak giydiği Sari, daha önceleri ne parçalar halinde giyilir ne de altına herhangi bir giysi giyilirmiş. Ancak, inanışa göre, İngilizlerin gelişi (MS 1858) ile Hintlerin Sari’yi giyme biçimi değişmiş ve dikişli bluz ile kombinezonun Sari ile birleşimi söz konusu olmuş.

Sarilerin tarihi, dokumacıların giysiyi yaratmak ve daha da güzelleştirmek için çivit mavisi, lak, kırmızı kök boya ve zerdeçal gibi boyalar kullandığı İndus Vadisi Uygarlığı’na kadar uzanıyor. 16. ve 19. yüzyıllarda, gösterişli giysilere olan sevgileri ile bilinen Babürlüler, zardozi ve kamdani gibi ayrıntılı nakışların yanı sıra diğer görkemli tasarımlar ile süsleyerek Sari’nin görünümünü iyileştirdiler. Sari daha sonra Babür döneminde hem saraydaki kraliyet ailesi hem de halk tarafından yaygın olarak giyilen düzenli ve günlük bir giysi haline geldi.

Sariler hakkında daha az bilinen bir gerçek ise eski zamanlarda hem erkekler hem de kadınlar tarafından giyildiği ve günümüzün aksine cinsiyetsiz giysiler olarak kabul edildiği. Ancak zamanla Sariler, kadınsı ve yumuşak görünümleri nedeni ile kadın giyimi olarak daha fazla popülerlik kazanmaya başladı ve bir kadın giyimi haline geldi.

Ve Viktorya döneminde Britanya Raj’ının Sariler için bluz ve kombinezon gibi ek parçaları tanıttığı söylenir ki o dönemde kol ve omuzları sergilemek veya ince kumaşlı bir Sari’nin neden olduğu transparan görüntü uygunsuz olarak kabul ediliyor ve İngilizler Sari’nin tek parça biçiminin son derece ahlak dışı olduğunu düşünüyordu.

Geçmişte, Sari ne kadar ince ve şeffaf ise o kadar değerliydi.

İngilizler bu Sari stilini onaylamadılar: Onlar için şeffaflık çok tahrik edici ve dolayısıyla ahlaksızdı.

Öte yandan, eski dönemlerde Sari giyme biçiminin sınıflara ve mesleklere göre de değiştiği; yüksek sınıflardan kadınların, biri üst vücut, diğeri alt vücut için olmak üzere iki giysi giydiği ve bazılarının üst vücudu örtmek için korse, göğüs bandı veya şal taktığı da biliniyor (Bu arada tanrı, koca, kayınvalide veya yabancıların huzurunda evli kadının sıklıkla başını örtmesi gerekir) ve ayrı olarak giyildiğinde alt giysinin ya tam bir etek olarak sarıldığı ve belden bir kuşak ile tutulduğu ya da arkadan pileler ile sarıldığı görülürken alt sınıftan kadınlar ve fahişelerin göğüslerinin çıplak olduğu görülüyor.

Ancak Müslüman yönetimi altında (MS 1200-1850), Kuzey Hindistanlı Hindu kadınlar bol pantolonlar ve uzun bir üst (bugün salwar kameez olarak bilinir) ile Pers kostümlerine daha yakın giysiler giymeyi öğrendiler. Bu yabancı kostüme, baş örtüsü olarak hizmet etmek üzere Sari türevi bir eşarp, dupatta eklendi.

Belki de Hindistan’daki İngiliz Yönetimi sırasında Sari üzerindeki en önemli tarihi etki, İngilizlerin asimile olmama politikasıydı. İmparatorluk bürokrasisinin üyesi olan Hint erkekler Batı kıyafetleri giymeyi hak ettiler. Ancak Batı toplumunda hareket etme fırsatı olmadığı için kadınların yabancı kıyafetlere karşı bir zevk geliştirmesi olasılığı çok düşüktü. Bu nedenle gelenek etkisini korudu ve bugün dahi dış etkilere karşın Sari birincil bir güç olmaya devam ediyor.

Sari’nin kullanılmaya devam edilmesinin ardındaki bir diğer önemli neden ise yakın zamanda yerleşmiş olan milliyetçi kültür veya kültürel milliyetçilik idealidir. Hindistan’ın İngiltere’den bağımsızlık mücadelesi sırasında Mahatma Gandhi, özellikle sömürgeciye ekonomik acı çektirmek için bir sivil itaatsizlik kampanyası yürüttü. Sari’nin tarihi ile bütünleşik bir endüstri olan tekstil, bu bağımsızlık mücadelesinin önemli bir sembolü haline geldi. 19. yüzyıldan bu yana İngilizler, ucuz Hint pamuğunu İngiltere’ye ihraç etme, onu kumaşa dönüştürme ve Hindistan’da muazzam karlar ile yeniden satma uygulamasını benimsemişlerdi. Gandhi, İngiliz kumaşını boykot ederek ve “HomeSpun” hareketini başlatarak bu uygulama ile mücadele etti. Ve yerli kumaş ve giysilere bağlı vatanseverlik sembolizmi nispeten devam etti.

Yani geleneksel kıyafetler giyen bir kadın veya erkek, Batı kıyafetlerini benimseyen birinden daha “Hint”…

Sari, 5 bin yılı aşkın süredir Hindistan tarihinin bir parçası. Ülke genelindeki her bölgenin Sariler ve bunların giyilmesi ile ilgili kendine özgü bir tarzı ve gelenekleri olsa da Hint kadınlar bir bütün olarak Sarileri ulusal kimliklerinin önemli bir parçası olarak görür; hatta kuşaktan kuşağa nostalji, gurur ve onur kaynağı olarak aktarıyor. Bu bağlamda, Sari aynı zamanda Hindistan’ın çeşitlilikteki birliğini sembolize eder. Tamil Nadu gibi devletler Kanjivaram Sarileri üretirken Banarasi Sarileri Uttar Pradesh’ten çıkar ve her biri kumaş ve tasarım açısından benzersiz. Bu bölgesel farklılıklar kültürel çeşitliliği temsil ederken Sari’nin kendisi ortak geleneksel giysi olarak birlik duygusu yaratır. Bu uyarlanabilirlik ise Hindistan’ın zanaatkarlık ve bölgesel ifadedeki çeşitliliğini vurgularken paylaşılan kimliği korur ve hem birliği hem de çeşitliliği tek bir giyside somutlaştırır…

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English