Bizi Takip Edin

Görüş

2025 Venezuela ve Latin Amerika için nasıl geçti?

Avatar photo

Yayınlanma

Dünyanın diğer bölgeleri gibi Latin Amerika ve Karayipler için de 2025 yılı, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin sürekli ve yoğun kıskacı altında geçmek anlamına geliyordu. Beyaz Saray’ın keyfi gümrük vergileriyle şekillenen ticaret savaşı, her ne kadar öncelikle ABD’nin ticaret açığı verdiği ülkeleri (Çin, Kanada, Almanya, Japonya, İrlanda) hedef alsa da, “Yeni Monroe Doktrini”nin hayata geçirilmesinde ana odak noktası Latin Amerika oldu. Bu bölge içinde Venezuela, bir yandan bu doktrinden en çok zarar gören, diğer yandan ise buna en büyük direniş, kararlılık ve cesaretle karşı koyan ülke konumundaydı.

2024 yılı, Donald Trump’ın üçüncü başkanlığının Venezuela ile doğrudan bir çatışma senaryosu yaratacağı kesinliğiyle sona ermişti; 2025 ise Beyaz Saray’daki Cumhuriyetçi yönetimin Karayip ülkesine yönelteceği saldırılara dair öngörülerin büyük kısmının gerçekleştiği bir yıl olarak tarihe geçiyor. Ancak en cüretkârları bile, Trump’ın Nicolás Maduro hükümetine boyun eğdirmek ve Venezuela petrolünü gasp etmek amacıyla, var olmayan bir silahlı çatışma icat edeceğini hayal edemezdi. Bunun neden “var olmayan” bir çatışma olduğunu netleştirmekte fayda var: Venezuela, ne ABD topraklarını ne de ABD hükümetinin siyasi istikrarını tehdit ediyor. Yaygın olarak dolaşıma sokulan ve büyük ölçüde pekiştirilen bu fikir, Başkan Hugo Chávez’in 1999’da Miraflores Sarayı’na gelişinden bu yana inşa edilen anlatının yalnızca bir parçasını oluşturuyor.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığının olağanüstü doğasına rağmen, bildiğimiz üzere 2025’te ABD emperyalizminin “Trump Eklentisi”nden ve aşırı sağın yükselişinden nasibini alan tek Latin Amerika ülkesi Venezuela değil. Şimdi, bölgenin geri kalanının siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel ve askeri açıdan nasıl etkilendiğini inceleyelim.

Brezilya: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP), 1992’deki kuruluşundan bu yana ilk kez gezegenin en önemli akciğerlerinden biri olan Amazon bölgesinde düzenlendi. Belém do Pará’da gerçekleşen 30. COP zirvesinde, iklim krizinin etkileriyle mücadele fonu üç katına çıkarılsa da fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesine dair somut bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlanamadı. Paris Anlaşması’nın teyit edilmesine ve yeni Ulusal Katkı Beyanlarında (NDC) ilerleme görülmesine rağmen, sera gazı emisyonlarını azaltma konusundaki bu taahhüt eksikliği eleştirilerin hedefi oldu. COP 31, başkanlığı Avustralya ile paylaşacak olan Türkiye’nin Antalya şehrinde yapılacak.

Siyasi ve adli cephede 2025, aşırı sağcı eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun, 8 Ocak 2023’te Brasília’da gerçekleşen darbe girişimindeki rolü nedeniyle hüküm giyip hapse atıldığı yıl oldu. Brezilya siyasi tarihinde Kongre’yi, Devlet Başkanlığı Sarayı’nı ve Yüksek Mahkeme’yi hedef alan bu benzeri görülmemiş olay, Güney Amerika devinde demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığının işleyişini sınadı. Brezilya’nın en yüksek yargı mercii olan Federal Yüksek Mahkeme (STF), Bolsonaro’yu 27 yıl 3 ay hapse mahkûm etti; böylece Bolsonaro, bir darbeyi yönetmekten suçlu bulunan ilk eski devlet başkanı oldu. Trump, bazı temel Brezilya ihraç ürünlerine (kahve, et, meyve vb.) yaptırımlar ve gümrük vergileri uygulayarak Bolsonaro’ya destek vermeye çalıştı ancak başarısız oldu. Birkaç ay sonra, bu ürünlerin ABD iç pazarındaki fiyat artışları nedeniyle ABD başkanı bu vergileri kaldırmak zorunda kaldı.

Meksika: Ülke tarihindeki ilk kadın devlet başkanı Claudia Sheinbaum, 2025’te çok olumlu sonuçlar veren bir siyasi liderlik sergiledi. ABD’nin başlıca ticaret ortaklarından biri olan Meksika, Trump bu yıl 10 Ocak’ta göreve başladığında, ABD’nin iktisadi, sosyal, bölgesel ve ulusal güvenlik istikrarına yönelik sözde düşmanlar listesinin başında yer alıyordu. Trump, Meksika’yı “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede yeterince çaba göstermemekle” suçladı ve bunu tüm Meksika ihracatına yüzde 30 gümrük vergisi getirmek için gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Sinaloa Karteli ve Jalisco Yeni Nesil Karteli dahil olmak üzere altı Meksika kartelini terör örgütü ilan etti. Sheinbaum somut eylemlerle yanıt verdi: Düzinelerce uyuşturucu kaçakçısı şüphesi ABD’ye iade edildi. Dahası Meksika Devlet Başkanı, Kuzey Amerikalı mevkidaşına ve komşusuna gümrük vergilerinin neden ABD ekonomisine zarar vereceğini açıkladı ve diğer ülkelerde olduğu gibi Trump geri adım atmak zorunda kaldı.

Yılın ortasında Meksika, hakim ve yargıçları halk oyuyla seçmek için ilk kez sandık başına giderek tarihi bir reforma imza attı. Ülke genelinde 2 bin 600’den fazla pozisyonun yenilendiği bu yargı seçimi, López Obrador (AMLO) yönetimi sırasında 2014’te onaylanan anayasa reformu sayesinde mümkün oldu. 2015 yargı reformu, tüm hakimlerin halk oyuyla seçilmesini şart koştu; ayrıca Yüksek Mahkeme yargıçlarının sayısını 11’den 9’a düşürdü ve Federal Yargı Konseyi’ni Yargı İdaresi Organı ve Yargı Disiplin Mahkemesi ile değiştirdi. Bu girişimin amacı yolsuzluk ve adam kayırmacılıkla mücadele etmek, şeffaflığı artırmak ve yargıyı Meksika halkına yakınlaştırmaktır.

Sheinbaum çeşitli zorluklarla karşılaştı; bunlar arasında uluslararası alanda en çok ses getiren, Michoacán eyaletinde bir belediye başkanının öldürülmesinin ardından ivme kazanan ve “Z Kuşağı” (30 yaş altı) olarak adlandırılan grubun protestolarıydı. Bu protestocular, hükümete ve MORENA partisine saldırmak için sözde “Uyuşturucuyla Savaş”ı kullandı. Ancak Meksika Devlet Başkanı, uyuşturucuyla savaşın yasadışı olmasının yanı sıra sorunu çözmeyip aksine kötüleştirdiğini ve kendi yönetiminde yargısız infazların bir seçenek olmadığını açıkça belirtti. Bu bağlamda Sheinbaum, AMLO’nun başlattığı ve kendi siyasi hegemonyasını inşa ettiği Dördüncü Dönüşüm yolunda ilerlemeye devam ediyor.

2025 yılında Meksika ve Brezilya, Latin Amerika’da yoksulluğun azaltılmasının ana itici güçleri oldu. Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’nun (ECLAC 2025) yıllık raporu, asgari ücret artışları, sosyal yardım programlarına yapılan hükümet transferleri ve Latin Amerika’nın toplam nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan bu iki ülkenin ekonomik toparlanması sayesinde, bölgedeki yoksulluğun ECLAC’ın bu çalışmaları yürütmeye başlamasından bu yana ilk kez azaldığını ortaya koydu. Meksika genel yoksulluğun azaltılmasına yüzde 60, aşırı yoksulluğun azaltılmasına ise yüzde 49 oranında katkıda bulundu. Brezilya da genel yoksulluğun yüzde 30, aşırı yoksulluğun ise yüzde 31 oranında azalmasını sağlayarak önemli bir katkı sundu.

Arjantin: Javier Milei yönetiminin ikinci yılına, esas olarak hükümet içindeki bir yolsuzluk skandalı damga vurdu. Bu skandal, bir yanda Milei’nin X hesabı üzerinden tanıttığı ve ABD’de hakkında dolandırıcılık soruşturması açılmasına neden olan “$Libra” kripto para vurgununu; diğer yanda ise kız kardeşi Karina Milei’nin kamu harcamalarındaki sert kesintilerin ortasında kamu kurumlarından talep ettiği rüşvetleri içeriyordu. 2025 yılına gelindiğinde, Arjantin toplumunun en savunmasız kesimleri, zayıf talep nedeniyle düşen enflasyonun beslediği, ancak üretimin azalmasına, iş yerlerinin kapanmasına ve işten çıkarmalara yol açan Milei modelinin sonuçlarını ağır bir şekilde yaşadı. Bu işçiler artık kendilerini destekleyecek sosyal programlara ve politikalara erişimden yoksun durumda.

İlerici siyasi kanatta Cristina Fernández yolsuzluktan hüküm giydi ve altı yıl siyasi yasaklı hale geldi. Ev hapsinde tutulan ve Milei hükümetine karşı bir alternatif inşasında kilit rol oynamaya devam eden Fernández, siyasi güç kaybetti. Bu bağlamda, Cristina Fernández’in eski ekonomi bakanı ve Buenos Aires Valisi Axel Kicillof, seçim açısından en önemli eyalette yasama seçimlerini Milei’ye karşı yüzde 14 farkla kazandıktan sonra, 2027 başkanlık seçimlerine yönelik ulusal profilini güçlendirdi.

Milei ise Trump yönetiminden tam siyasi ve kısmi ekonomik destek aldı; bu destek, yönetiminin karşı karşıya olduğu hükümet krizine rağmen ulusal yasama seçimlerini kazanmasını sağladı.

2025 devlet başkanlığı seçimleri: Bolivya, Şili, Ekvador ve Honduras

Ekvador: Ekvador tarihinin en şiddetli yılında, sağcı siyasetçi Daniel Noboa, ciddi seçim hilesi iddialarının gölgesinde Nisan ayında yapılan ikinci tur seçimlerinde oyların yüzde 55’ini alarak yeniden başkan seçildi. Ancak kasım ayında Ekvadorluların çoğunluğu, Anayasa Referandumu ve Halk Oylaması’nda başkanın gündemini reddetti. Ekvador Devlet Başkanı Kurucu Meclis’i toplamak, Ekvador’da yabancı askeri üsler kurmak, siyasi partilere devlet finansmanını kaldırmak ve Ulusal Meclis’teki milletvekili sayısını azaltmak için halk desteği aradı. Bu öneriler oyların yüzde 61,58’i ile reddedildi.

Uruguay: Frente Amplio’dan Yamandú Orsi liderliğinde solun iktidara dönüşüne tanıklık ederken, And Dağları’ndaki bir ülkede tam tersi yaşandı.

Bolivya: bu yıl başkanlık (ve parlamento) seçimlerini gerçekleştirdi ve ilk yerli devlet başkanı Evo Morales’in 2006’da seçilmesiyle başlayan siyasi bir dönemin sonunu getirdi. Morales şimdi eski destekçilerinin siyasi hedefi ve hasmı durumunda. Evo, Cochabamba departmanındaki koka yetiştirilen Chapare bölgesinde mevzilenmiş ve dokunulmaz görünüyor. 20 Ekim’deki ikinci turda Rodrigo Paz oyların yüzde 54’ünü alarak kazanan ilan edildi. 8 Kasım’da başkanlığı devralan ve ana sloganları “Herkes için kapitalizm” ve “Bolivia dünyaya, dünya Bolivya’ya” olan Paz, hızla yakıt sübvansiyonlarını kaldırma ve ABD ile İsrail ile dış ilişkileri yeniden tesis etme yoluna gitti.

24 Aralık’ta Honduras Ulusal Seçim Konseyi (CNE), Nasry Asfura’yı yeni Honduras Devlet Başkanı ilan etti. Karar, seçimlerden neredeyse bir ay sonra ve yaklaşık 2.800 seçim tutanağının 300’den fazlasında tutarsızlıklar görülmesinin ardından, yarışa katılan çeşitli partilerin (hem sol hem sağ) hile iddialarıyla dolu bir seçim sürecinde geldi. Ulusal Parti’den muhafazakâr ve sağcı bir siyasetçi olan Asfura, sonuçların açıklanmasındaki gecikmeyi görünce “Görünüşe göre Honduras sonuçları değiştirmeye çalışıyor; eğer yaparlarsa skandal olur” demekten çekinmeyen Donald Trump’ın desteklediği adaydı.

Şili de 2025’i sağın geri dönüşüyle kapattı. José Antonio Kast, Komünist Parti adayı Jeannette Jara’ya karşı ikinci turda oyların yüzde 58’ini alarak kazandı. Babası Almanya’da Nazi Partisi üyesi olan ve Pinochet diktatörlüğünü destekleyen Kast, Mart 2026’da göreve başlayacak. Kast’ın gelişi, acil durum yönetimi uygulayacak ve Şili’de 1990’da demokrasinin geri dönüşünden bu yana sağa doğru en büyük kaymayı temsil edecek.

Venezuela: 2025’te ABD tarafından en çok kuşatılan ülke

Devlet başkanlığı kampanyası sırasında bile Venezuela, Trump’ın dış politika gündeminin en üst sıralarında yer alıyordu. Bu nedenle, 15 Ocak 2025’te üçüncü başkanlık dönemine başlar başlamaz ABD başkanı, Venezuela hükümetine karşı topyekûn bir saldırı başlattı. Trump, Venezuela’daki demokratik düzeni baltalamak ve Venezuela petrolünü gasp etmek amacıyla Beyaz Saray’a itaat eden bir başkanı göreve getirmek için her yolu denedi.

Küresel paralı askerlere açıkça çağrıda bulunan Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, Devlet Başkanı Nicolás Maduro, İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve Savunma Bakanı Vladimir Padrino López’in yakalanması (suikastı diye okuyunuz) için konulan ödülü artırdı. Bu sırada Karakas, Başkan Trump’ın Özel Temsilcisi Richard Grenell’i ağırladı. Bu görünüşte çelişkili hamleler, müzakerecinin yapabileceklerinin sınırlarını test etmek için önce tehdit etme niyetini gösteriyor. Ancak Venezuela ile müzakere sıfır toplamlı bir oyun değildir.

Venezuela ekonomisini boğmaya yönelik bir başka girişimde Trump, Chevron’un Venezuela petrolünü ve türevlerini ithal etme lisansını iptal ettiğini duyurdu. O dönemde Chevron, Venezuela’ya keyfi olarak dayatılan binden fazla tek taraflı zorlayıcı önleme (yaptırıma) rağmen ülkede faaliyet göstermeye yetkili tek ABD petrol şirketiydi. ABD petrol şirketi 2025 sonuna kadar Venezuela’da faaliyet göstermeye devam edecek.

Trump’ın Venezuela demokrasisi veya vatandaşlarıyla zerre kadar ilgilenmediğine dair kalan şüpheleri gidermek istercesine, Beyaz Saray sakini, başkana belgesiz göçmenleri tespit etme ve sınır dışı etme yetkisi veren 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nı devreye soktu (gerçi Trump bu yasayı yasal veya beklemede olan oturma iznine sahip göçmenleri bile zulme uğratmak ve sınır dışı etmek için kullandı). Venezuelalılar Tren de Aragua çetesinin üyeleri olarak etiketlendi ve yüzlercesi El Salvador’daki yüksek güvenlikli hapishane CECOT’a götürüldü.

Dahası, Latin Amerika’yı ve dünyayı yüksek alarma geçiren benzeri görülmemiş bir savaş eylemiyle Trump, Venezuela kıyılarına, Karayipler’e savaş gemileri konuşlandırdı. Bunu yapmak için önce “Güneşin Kartelleri”ni terör örgütü olarak tanımlaması gerekiyordu; bu tanımlama Beyaz Saray’a Kongre onayı olmadan hedefli askeri operasyonlar başlatmak için yasal çerçeve sağladı. Uluslararası hukuku ihlal eden Trump, Kolombiya, Venezuela ve Trinidad ve Tobago yakınlarındaki Karayip sularında kinetik saldırılar düzenleyerek düzinelerce insanı yargısız infaz etti.

Son olarak, gerilimi daha da tırmandırmak için Aralık ayı başlarında Trump, Venezuela’ya giren veya çıkan, yaptırımlı olsun veya olmasın tüm petrol tankerlerine tam ve eksiksiz bir abluka emri verdi. ABD başkanı gururla şunları ilan etti: “Venezuela, Güney Amerika tarihinde toplanmış en büyük donanma tarafından tamamen kuşatılmış durumda. Bu kuşatma sadece büyüyecek ve bizden daha önce çaldıkları tüm petrolü, toprakları ve diğer varlıkları Amerika Birleşik Devletleri’ne iade edene kadar üzerlerindeki etkisi benzeri görülmemiş olacak.”

Birkaç gün sonra Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela ham petrolü yüklü, İran ve Çin’e ait olduğu iddia edilen farklı bayraklara sahip iki petrol tankerine el koydu. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre bir korsanlık eylemi olan bu hamleyle ABD başkanı, bu gemilerin mürettebatının tutuklanmasını, gemilere ve yüklerine el konulmasını emretti. Şu anda ABD Sahil Güvenliği, Venezuela petrolü taşıdığına inandığı petrol tankerlerini izlemeye devam ediyor ve Venezuela hükümetinin hırsızlık olarak nitelendirdiği üçüncü bir el koyma olayının, bu kez Panama bayraklı bir petrol tankerine karşı gerçekleştiği bildiriliyor.

Tüm bu durum mantıksal olarak, gerçek bir silahlı çatışma tehdidiyle karşı karşıya kalan ve sınırlarını savunmaya hazırlanan Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde askeri harcamaların artmasıyla sonuçlandı. Resmi rakamlar 2026’da açıklanacak olsa da Brezilya ve Meksika’nın listenin başında yer alması bekleniyor; ancak Kolombiya, Panama, Trinidad ve Tobago, Guyana, Ekvador, Peru, Dominik Cumhuriyeti ve hatta Karayipler’den biraz daha uzakta olan Arjantin de savunmaya yatırım yaptı.

Son düşünceler

2025 yılındaki bölgesel panoramanın bu kapsamlı analizinin sonucu olarak, Latin Amerika ve Karayipler’in, gerileyen bir gücün çağdışı iddialarının yeni çok kutuplu dünya düzeninin gerçekliğiyle çarpıştığı tarihi bir kavşakta olduğunu belirleyebiliriz.

Latin Amerika’daki eylemleriyle ve “büyük müzakereci” söylemine rağmen 2025 yılı, Trump’ı pasifist değil, kesinlikle savaş çığırtkanı bir başkan olarak teyit ediyor. Aslında yönetimi hiçbir uluslararası çatışmayı yatıştıramadı; aksine deniz ablukaları, uluslararası yasadışılığın sınırlarında gezinen korsanlık eylemleri ve kilit ticaret ortaklarına mantıksız gümrük vergileri dayatarak tehditler üretti ve gerilimi tırmandırdı.

Savaş çığırtkanlarından bahsetmişken, paradoksal ve sembolik bir şekilde Norveç Nobel Komitesi, Venezuela’ya karşı askeri müdahale ve artan yaptırımlar çağrısında bulunan aşırı sağcı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nü vermeye karar verdi. Bu, Venezuela sağının Trump’ın siyasi görüşlerinin bile sağında olduğunun bir başka kanıtıdır.

2025 bilançosu, Trump yönetiminin eski Monroe Doktrini’ni ekonomik ve askeri saldırganlık cilası altında yeniden diriltmeye çalıştığını açıkça ortaya koyuyor. Ancak somut sonuçlar, bu doktrinin 21. yüzyılda yeri olmadığını gösterdi. Washington’un bölgeyi “arka bahçesi” olarak görme girişimi şu gerçekle kafa kafaya çarpışıyor: Venezuela izole olmak şöyle dursun, bölgedeki varlığı ABD’nin hegemonik kontrol hırslarını nötralize eden gerekli bir denge unsuru işlevi gören Rusya ve Çin gibi güçlerin stratejik, ekonomik ve diplomatik desteğine sahip.

Şili, Bolivya ve Ekvador gibi ülkelerde aşırı sağın yükselişinin Washington eksenini güçlendiriyor gibi göründüğü doğru olsa da Claudia Sheinbaum yönetimindeki Meksika’nın sağlam liderliği ve Brezilya’nın istikrarı, Latin Amerika egemenliğinin derin köklere sahip olduğunu kanıtlıyor. Venezuela’nın tarihindeki en şiddetli kuşatmaya karşı direnişi, sadece bir ulusal hayatta kalma eylemi değil, aynı zamanda bölgesel kendi kaderini tayin hakkı, egemenlik ve emperyalist boyunduruktan bağımsızlık mücadelesinin merkez üssüdür.

Nihayetinde 2025, Washington için yankı uyandıran bir dersle kapanıyor: Yabancı güçlere boyun eğmemeyi seçen Latin Amerika ve Karayip halklarının doğal kaynakları ve egemenliği, artık 19. yüzyıldan kalma köhne doktrinlerle gasp edilemez. Venezuela örneğinde, Avrasya bloğu ile ittifak ve Venezuela kurumlarının gücü, “Trump Eklentisi”ni bir “kâğıttan kaplan”a dönüştürdü. Özgür ve bağımsız bir Latin Amerika, şimdiden çok kutuplu bir dünyada hareket ediyor ve var oluyor.

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Yayınlanma

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi

Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum,  hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.

Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası  ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.

Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.

Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.

Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.

Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır

İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.

İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.

Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.

Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.

Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez

Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.

Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.

Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.

Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.

“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir

Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.

Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.

Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan,  Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.

Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?

Dış etki meselesi göz ardı edilemez

Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu,  özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.

Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.

Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.

Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.

Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.

Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır

Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.

Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.

Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.

Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.

1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır

Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.

Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.

Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.

Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.

Bunun yerine kurumsal  bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.

Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez

Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf  olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.

Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.

Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.

Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.

Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.

On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.

Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.

BAE doktrini

Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.

Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.

Denizdeki kurgu

Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.

Afrika Boynuzu bölünüyor

Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.

Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.

Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.

Yemen’deki çöküş

Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.

İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.

Boğaz el değiştiriyor

Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.

Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.

Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.

Ankara tablodan ne okuyor?

Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.

Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English