Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Hürmüz’de mayın, füze ve drone üçgeni: ABD’de konvoy planı neden rafa kalkmıyor?

Yayınlanma

ABD, Hürmüz Boğazı’nda tanker konvoylarına askeri eskort sağlama planını henüz hayata geçiremedi; boğazın dar yapısı, İran kıyısından saniyeler içinde ulaşabilen drone ve balistik füze tehdidi operasyonu son derece riskli kılıyor. Savaşın ikinci haftasında boğazdan geçen gemilere yönelik saldırı sayısı en az 19’a ulaşırken, Tahran petrol akışını durdurmadaki kararlılığını yineledi.

ABD, İran’a karşı yürüttüğü saldırganlık eylemi sırasında petrol tankerlerini Hürmüz Boğazı’ndan askeri eskortla geçirme seçeneğini henüz devreye sokamadı. Bu operasyon giderek daha yüksek riskli bir senaryo olarak beliriyor.

Başkan Trump, küresel petrol fiyatlarındaki sert yükselişin ortasında eskort seçeneğini gündeme getirerek su yolunu yeniden açmayı ve bir petrol krizini önlemeyi hedeflemişti.

Ancak şu ana kadar bu adımdan kaçındı ve bunun yerine boğaz yakınlarındaki mayın döşeme teknelerine yönelik saldırıları tercih etti.

Hazine Bakanı Scott Bessent de böyle bir operasyon için herhangi bir takvim vermekten kaçındı. Bessent perşembe günü Sky News’e yaptığı açıklamada, donanmanın ve olası bir uluslararası koalisyonun gemilere “askeri açıdan mümkün olur olmaz” eşlik etmeye başlayacağına inandığını söyledi.

Bessent, “Güvenli geçişin sağlanması mümkün olduğu anda bu gerçekleşecek” ifadesini kullandı.

Bu temkinli tutum, Amerikan savaş gemilerinin İran kıyısına yakın sulara girmesinin ne denli tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyor.

Uzmanlar, ABD’nin İran’da sürdürdüğü İsrail ile ortak savaşa misilleme olarak gemilerin drone ve kıyıdan gemiye balistik füze saldırısıyla karşı karşıya kalacağına dikkat çekiyor.

İran kıyısından füzeye yalnızca birkaç dakika

The Hill gazetesine konuşan Hudson Enstitüsü deniz harp uzmanı Bryan Clark, en büyük zorluğun İran kıyısı boyunca konuşlanmış drone ve füze rampalarının yakınlığıyla baş etmek olduğunu belirtti.

Clark, “Rampa ortaya çıktığı andan füzelerin üzerinize ulaşmasına yalnızca birkaç dakika var; çünkü kıyıdan geçiş şeridine mesafe sadece 3-4 mil” dedi.

Dünyanın deniz ticaretinde en kritik dar geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı, Umman ile İran arasında yer alıyor ve Basra Körfezi’ni Umman Körfezi ile Arap Denizi’ne bağlıyor.

Tahran, yaklaşık iki hafta önce başlayan savaştan bu yana su yolunu fiilen kapattı; saldırı riski nedeniyle geçiş yapamayan gemiler petrol fiyatlarında sert bir yükselişe neden oldu. Dünya petrol arzının yaklaşık beşte biri bu boğazdan akıyor.

Saldırı bilançosu ağırlaşıyor

Çarşamba günü Körfez’de üç kargo gemisi kimliği belirlenemeyen mermilerle vuruldu; perşembe günü ise üç gemi daha isabet aldı ve bunlardan birinin sorumluluğunu İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) üstlendi.

Böylece İran kıyısı yakınında faaliyet gösteren gemilere yönelik bildirilen saldırı sayısı en az 19’a ulaştı.

İran, ABD’nin tehditlerine ve eylemlerine rağmen ablukayı kaldıracağına dair hiçbir sinyal vermedi. Amerikan kuvvetleri salı günü boğazdaki 16 mayın döşeme teknesini imha etmişti; ancak bu adım Tahran’ın tutumunu değiştirmedi.

DMO, ABD ve İsrail saldırıları sona erene kadar boğazdan “tek bir litre petrolün bile” geçmesine izin vermeyeceğini açıkladı. Yeni seçilen dini lider Mücteba Hamanei’ye atfedilen perşembe günkü açıklamada da Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalacağı teyit edildi.

Korku bile boğazı kapatmaya yetiyor

Tankerlerin ve diğer gemilerin boğazda korunmasındaki temel güçlük, su yolunun dar yapısından kaynaklanıyor.

Boğaz en dar noktasında kıyıdan kıyıya sadece 21 mil genişliğinde; bu durum gemilere İran’ın döşediği mayınlardan ya da kıyıdan atılan füze ve roketlerden kaçınmak için çok sınırlı bir manevra alanı bırakıyor.

Emekli Tuğamiral ve eski ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü John Kirby perşembe günü MS Now’un “Morning Joe” programında, “Boğazı yalnızca korku yoluyla kapatabilirsiniz” dedi.

Kirby, savaşın ilk günlerinde boğazın tam olarak bu nedenle kapandığını vurguladı: “Tek bir drone uçurmamışlardı, tek bir füze atmamışlardı, tek bir mayın döşememişlerdi; ama hiç kimse o boğazdan geçmiyordu çünkü korkuyorlardı” ifadesini kullandı.

Trump planı erteliyor, risk denklemi değişmiyor

Başkan Trump geçen hafta tankerler için deniz eskortunu “gerekirse” yapılabilecek bir seçenek olarak ilk kez gündeme getirmişti; ancak pazartesi günü buna ihtiyaç duyulmayacağını umduğunu söyledi.

Trump, “Zamanı geldiğinde ABD Donanması ve ortakları gerekirse tankerleri boğazdan eskorta alacak. Umarım gerek kalmaz ama gerekirse onları boğazdan geçiririz” dedi.

Ancak Kirby’ye göre askeri eskort pahalı ve zaman alıcı bir operasyon olmasının ötesinde, “başarıyı garanti etmiyor”.

Kirby, “Dron’lar alçak ve yavaş uçabilir, hızlı ve alçak uçabilir; donanma onları düşüremese bile tek bir gemiye büyük hasar verebilir” uyarısında bulundu.

Gizli brifingden çıkan itiraf: “Plan yok”

Boğazda tankerlerin korunması meselesi, salı günü ABD askeri yetkilileri ile üst düzey kongre üyeleri arasında yapılan gizli brifingde de ele alındı.

Demokrat Parti’den Connecticut Senatörü Chris Murphy, brifing sonrası sosyal medya platformu X’te yaptığı paylaşımda, “Hürmüz Boğazı konusunda HİÇBİR PLANLARI YOKTU” yazdı.

Murphy, “İran’ın boğazı nasıl tıkadığına dair daha fazla ayrıntıya giremem ama şunu söyleyeyim: Şu anda boğazı güvenli biçimde nasıl yeniden açacaklarını bilmiyorlar” ifadesini kullandı.

Savaş gemileri tankerlerden daha savunmasız

Defense Priorities düşünce kuruluşunun Ortadoğu direktörü Rose Kelanic, böyle bir operasyonun birçok nedenden dolayı riskli ve zorlu bir askeri problem olduğunu belirtti.

Kelanic, The Hill’e verdiği demeçte, kıyıdan bu kadar yakın mesafeden fırlatılan drone ve füzelerin “hedeflerine çarpmadan önce durdurulmasının son derece güç” olduğunu söyledi.

Kelanic, mayınların da ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı; zira muhrip gibi savaş gemileri bir mayına çarptığında tankerlerden çok daha ağır hasar alıyor.

Ayrıca Kelanic, “Kulağa ters gelebilir ama birçok açıdan askeri varlıkları imha etmek tankerlerden daha kolay” dedi.

Kelanic, “ABD’nin askeri varlıklarını boğaza sokması onları drone, füze ve İran’ın tankerlere yöneltebileceği her türlü tehdide karşı savunmasız bırakacak” ifadesini kullandı ve ekledi:

“ABD bunu yapamaz demiyorum ama potansiyel olarak daha fazla Amerikan kaybı yaşanır; bu yönetimin kayıp konusunda son derece hassas olduğunu güçlü biçimde hissediyorum.”

Clark, gemilere büyük olasılıkla boğaz üzerinde “fiilen kesintisiz hava devriyesi” eşlik etmesi gerekeceğini belirtti. Clark, “ABD ve müttefikleri İran rampaları veya drone botları ortaya çıkmadan önce saldırı pozisyonunda olmalı” dedi ve ekledi: “İdeal olan fırlatmadan önce vurmak; değilse fırlatmadan sonra vurmak.”

Tüm bu risklere karşın yönetim, küresel petrol arzı üzerindeki uzun süreli bir tıkanıklık endişesini bastırmaya çalışıyor. Başkan Trump çarşamba günü boğazın “harika durumda” olduğunu iddia etti.

Trump, gazetecilere “Tüm gemilerini imha ettik. Bazı füzeleri var ama çok fazla değil. Bence çok iyi durumdayız” dedi.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English