Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Azizi: Müzakere her zaman güç mevziisinden yapılmalıdır

Yayınlanma

İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, ABD’nin İran’a yönelik stratejisinin müzakere, baskı ve savaş üçlemesi üzerine kurulu olduğunu belirterek, Washington’ın müzakere masasını bizzat savaş alanına çevirdiğini ifade etti. Azizi, Tahran’ın askeri kapasitesinin ve Direniş Cephesi’nin bölgesel gücünün ABD’nin tüm hesaplarını altüst ettiğini vurguladı.

İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Dr. İbrahim Azizi, SNN televizyonuna verdiği mülakatta, İran’ın ulusal güç unsurlarını, ABD ile yürütülen müzakere süreçlerini ve bölgede yaşanan askeri gerilimlerin perde arkasını detaylandırdı.

Gazeteci Şayan Donyadideh’in sorularını yanıtlayan Azizi, İran’ın stratejik doktrininin temel taşlarını açıklarken, özellikle son yıllarda Washington yönetimi ile yaşanan krizlerin kronolojik bir dökümünü yaptı.

Azizi, mülakatın başında İran’ın güç bileşenlerini analiz ederek, “Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inanç, irade, vahdet, liderlik, halk, silahlı kuvvetler, jeopolitik konum, bölgesel etkinlik ve nükleer kapasite bizim temel güç kaynaklarımızdır” dedi.

İnancın en büyük güç olduğunu ifade eden Azizi, “Halkın inancı üzerine kurulu bir güç, en sarsılmaz kuvvettir. Biz bu iradenin tecellisini devrimde, sekiz yıllık kutsal savunmada ve son askeri karşılaşmalarda gördük” değerlendirmesinde bulundu.

“Halkın iradesi askeri zaferlerin en büyük dayanağıdır”

İran’ın ulusal güç inşasında halkın ve ordunun oynadığı role dikkat çeken Dr. İbrahim Azizi, “Silahlı kuvvetlerimiz sadece bugün değil, devrimin ilk günlerinden beri azamet üretmektedir. Sekiz yıllık savaşın gölgesinde biz bugünkü füze gücümüze ulaştık. Dolayısıyla ordu ve kahraman Besic yapılanması, güç mimarimizin ana sütunlarıdır” ifadelerini kullandı.

İran’ın jeopolitik konumunun da stratejik bir üstünlük sağladığını belirten Komisyon Başkanı, “Dünyadaki on dört kritik stratejik noktadan biri İran’dadır. Büyük Tunb, Küçük Tunb, Ebu Musa adaları ve Hürmüz Boğazı belirleyici noktalardır. Bu coğrafi konum başlı başına bir güç üreticisidir” dedi.

Direniş Cephesi olarak adlandırılan bölgesel müttefik ağının İran’ın savunma hattının bir parçası olduğunu söyleyen Azizi, bu grupların İran’ın vekil güçleri olduğu yönündeki suçlamaları reddetti.

Azizi, “Biz hiçbir zaman bu grupların vekil güç olduğu tanımını kabul etmedik. Onlar, İslam Devrimi’nin düşüncelerinden ilham alan özgürlükçü akımlardır. Hatta Lübnan gibi yerlerdeki bazı unsurlar, Siyonist rejimle mücadelede bizden bile daha ileri bir noktada hareket etmektedirler” açıklamasında bulundu.

“Trump müzakere, anlaşma, baskı ve savaş sarmalını devreye soktu”

ABD’nin İran’a yönelik stratejisinin başkanlardan bağımsız olarak aynı hedefi güttüğünü savunan Azizi, Barack Obama, Joe Biden ve Donald Trump dönemlerini kıyasladı.

Azizi, “Demokratlar ve Cumhuriyetçiler aynı makasın iki ağzı gibidir. Obama nükleer sanayinin vidalarını bile sökmek istediğini söylüyordu. Trump ise daha aşırılıkçı ve farklı bir üslupla geldi” dedi.

20 Ocak 2025’te başlayan ikinci Trump döneminin İran’a yönelik üç aşamalı bir strateji sunduğunu belirten Azizi, “Trump; müzakere, anlaşma, baskı ve savaş sarmalıyla İran işini bitirmek istedi” ifadesini kullandı.

Trump’ın görev süresinin başında Tahran’a bir mektup gönderdiğini hatırlatan İranlı yetkili, mektubun içeriğini şu sözlerle aktardı:

“Trump mektubunda, ‘Kendi belirlediğim yerde ve kendi belirlediğim yöntemle; füze programı, nükleer faaliyetler ve bölgesel nüfuz konularında ön koşulsuz müzakereye gelin, aksi takdirde savaşa hazır olun’ diyordu. Bu açık bir tehdit mektubuydu.”

İran’ın bu tehdide karşı “şehit lider” olarak tanımladığı Ayetullah Ali Hamaney’in tedbirleriyle akılcı bir yanıt verdiğini belirten Azizi, “Dışişleri Bakanlığımız üzerinden verdiğimiz yanıtta, füze programı ve bölgesel konuların asla müzakere edilmeyeceğini bildirdik. Ancak nükleer konuda, herhangi bir korkumuz olmadığını kanıtlamak ve dünyaya söyleyecek sözümüz olduğunu göstermek için masaya oturabileceğimizi söyledik. Tek bir şartla: Mekanı, zamanı ve şartları biz belirleyecektik” dedi.

“Müzakereler ABD’nin istediği Birleşik Arap Emirlikleri yerine Umman’da yapıldı”

Washington’ın müzakereler için Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) adres gösterdiğini ancak Tahran’ın bunu reddettiğini belirleyen Azizi, “ABD’nin şartlarını kabul etmedik. Görüşmelerin Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılmasını dayattık. Ayrıca uranyum zenginleştirme hakkının tanınması, nükleer sanayinin bir gerçeklik olarak kabul edilmesi ve görüşmelerin bir garantiye sahip olması ön şartlarını masaya koyduk. Amerikalılar bu şartlarımızı kabul ederek masaya gelmek zorunda kaldılar” dedi.

Nisan ve Haziran ayları arasında beş tur görüşme yapıldığını kaydeden Azizi, ABD’nin kendi talep ettiği müzakerelere rağmen yine “ahde vefasızlık” yaptığını savundu.

Azizi, “Amerikalılar müzakere masasına füze vurdular. Beş tur süren görüşmelerin ardından diplomasiyi kurban ederek savaş yolunu seçtiler” değerlendirmesinde bulundu.

“Tetik mekanizması ekonomik baskı aracı olarak kullanıldı”

On iki gün süren savaşın ardından ABD’nin strateji değiştirdiğini söyleyen Azizi, Washington’ın “Tetik Mekanizması”nı (Snapback) devreye sokarak azami baskı politikasına yöneldiğini belirtti.

Azizi, “Tetik mekanizması aslında nükleer ve silahlanma ile ilgili altı Birleşmiş Milletler kararının geri dönmesidir, ekonomik konularla doğrudan bir ilgisi yoktur. Ancak Amerikalılar ve Avrupalılar bunu İran içinde ekonomik huzursuzluk ve kargaşa yaratmak için bir kaldıraç olarak kullandılar” dedi.

Haziran ve Ocak ayları arasında İran’ın ciddi bir ekonomik baskı altına alındığını ifade eden Azizi, 12 Ocak’ta halkın sokaklara çıkarak devlete destek vermesiyle bu planın da boşa çıktığını savundu.

Azizi, “Denklemi halkın iradesi bozdu. Baskı projesi sonuç vermeyince aracılar üzerinden yeniden ‘masaya dönelim, hata yaptık’ mesajları göndermeye başladılar” şeklinde konuştu.

“Müzakerelere gitmeseydik savaş çıkmazdı diyen kimse kalmadı”

İç siyasetteki tartışmalara da değinen Dr. İbrahim Azizi, ABD ile yürütülen temasların İran içindeki birliği pekiştirdiğini söyledi.

Bazı kesimlerin “neden müzakere etmiyorsunuz?” eleştirilerinin önünün kesildiğini belirten Azizi, “Bugün İran içinde hiç kimse çıkıp da ‘Eğer müzakereye gitseydiniz savaş çıkmazdı’ diyemez. Biz müzakere masasına giderek bu bahaneyi herkesin elinden aldık. Ancak şunu her zaman söyledim: Müzakere her zaman güç mevziisinden yapılmalıdır” dedi.

Görüşmelerde ABD’nin uranyum zenginleştirme kapasitesini sıfıra indirmeyi ve İran’ın elindeki 440 kilogramlık zenginleştirilmiş uranyumu yurt dışına çıkarmayı talep ettiğini açıklayan Azizi, nükleer sanayinin İran için sadece bir enerji meselesi değil, “yaşam sanayisi” olduğunu vurguladı.

Azizi, “Nükleer teknoloji tarımda zararlılarla mücadeleden tıbba ve çevre korumaya kadar hayatın her alanında gereklidir. Bu bizim kırmızı çizgimizdir” dedi.

“Liderimiz sığınağa girmeyi reddetti ve halkıyla kalmayı seçti”

Savaşın başlamasından önce askeri komuta kademesinin tüm senaryolara hazırlandığını belirten Azizi, mülakatın en çarpıcı kısımlarından birinde Ayetullah Hamaney’in şehadetiyle sonuçlanan saldırı öncesindeki atmosferi anlattı.

Azizi, “Savaşın başlamasından bir ay önce Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı General Musevi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğamiral Tengsiri, Kara Kuvvetleri Komutanı General Pakpur ve Genelkurmay Başkanı ile defalarca bir araya geldik. Tüm hazırlıklar tamamlanmıştı” ifadelerini kullandı.

General Pakpur’un, “şehit lider” olarak andığı Hamaney ile yaptığı son görüşmeyi aktaran Azizi, “General Pakpur, liderimize güvenlik gerekçesiyle sığınağa girmesi gerektiğini söylediğinde, Hamaney şu yanıtı vermiş: ‘Tüm halkın sığınağı var mı? Eğer herkesin varsa ben de giderim. Sakın beni halkımdan ayırmaya çalışmayın. Ben sığınaklarda veya yerin altında yaşayacak biri değilim.’ Bu duruş, liderimizin halkıyla nasıl bir gönül bağı kurduğunun kanıtıdır” dedi. Azizi, liderin çalışma ofisinde şehit düşmesinin, dünya siyasi tarihindeki diğer liderlerin “korkakça sığınaklara saklanmasıyla” taban tabana zıt olduğunu savundu.

“ABD bölgedeki üslerinde vuracak hedef bırakmadığımızı gördü”

28 Şubat’ta başlayan ve “Ramazan Savaşı” olarak adlandırılan kırk günlük çatışma sürecinde İran ordusunun asimetrik bir savaş yürüttüğünü belirten Azizi, ABD’nin İran’ı bölme ve rejim değiştirme planlarının bir saat içinde verilen yanıtla çöktüğünü söyledi.

Azizi, “Komuta kadememiz şehit edilmiş olmasına rağmen hiyerarşi bozulmadı. Hava-uzay ve deniz kuvvetlerimiz ne yapacağını biliyordu. Savaş başladıktan sonraki ilk bir-iki saat içinde en sert yanıtı verdik” dedi.

ABD’nin bölgedeki varlığının ağır darbe aldığını kaydeden Azizi, “Amerikalılar kendi üslerinin bu kadar ağır vurulacağını hayal bile edemiyorlardı. Bölgedeki yaklaşık 14 ABD üssü hedef alındı. Artık hedef alacak yer kalmamıştı, saklandıkları her yeri istihbaratımız tespit edip vurdu” şeklinde konuştu.

Savaşın sona ermesi için ilk ateşkes talebinin ABD’den geldiğini iddia eden Azizi, Pakistan’ın arabuluculuğuna değindi. Azizi, “Katar, Türkiye ve Umman gibi pek çok ülke arabuluculuk için devreye girdi. Ancak nihayetinde Pakistan’ın önerisiyle bir ateşkes modelini kabul ettik. Biz savaşı kendi istediğimiz şiddette ve yöntemle, ABD’ye büyük bir yenilgi tattırarak bu aşamada durdurduk” diyerek sözlerini tamamladı.

“Savaşın içinde bile savaş ahlakını gözettik”

Mülakatın sonunda İran’ın askeri başarısının arkasındaki temel motivasyonun “namütekabil savaş” yeteneği ve halk desteği olduğunu yineleyen Azizi, “Amerikalılar bizim sahadaki gücümüzü gördükten sonra hesaplarının yanlış olduğunu anladılar. Biz düşman ateşkes istediğinde, savaş ahlakı gereği bunu değerlendirdik. Bugün İran İslami Cumhuriyeti, tarihinin bu kritik kavşağından büyük bir zaferle çıkmıştır” ifadelerini kullandı.

Azizi, özellikle nükleer sanayi ve füze programının İran için pazarlık konusu olamayacak kadar hayati olduğunu, bölgedeki askeri dengelerin artık Tahran’ın lehine değiştiğini belirterek mülakatı sonlandırdı.

Ortadoğu

Reuters: Suriye hükümeti yetkilileri ile Hizbullah Türkiye’de gizli görüşmeler yaptı

Yayınlanma

Suriye hükümeti temsilcileri ile Lübnan Hizbullahı’nın, aralarındaki gerilimi azaltmak amacıyla Türkiye’de yüz yüze görüşmeler yaptığı iddia edildi. Suriye iddiaları reddetti.

Reuters’a konuşan ve görüşme hakkında bilgi sahibi altı kaynak, bunun uzun süredir karşı karşıya olan taraflar arasında bilinen ilk toplantı olduğunu söyledi.

İki Suriyeli yetkili, bir ABD’li yetkili ve Hizbullah’a yakın üst düzey bir Lübnanlı güvenlik kaynağının da aralarında bulunduğu altı kaynak, Suriye yetkilileri ile Hizbullah yetkililerinin geçen ay en az bir kez gizlice bir araya geldiğini belirtti.

Esad’ın 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından Suriye’nin yeni hükümeti ile Hizbullah arasındaki gerilim artmıştı. Şam yönetimi, grubu Suriye üzerinden İran’a silah transfer etmekle suçlarken, ABD de Suriye ordusuna Hizbullah’la savaşmak üzere Lübnan’a asker göndermesi için baskı yapıyor.

Altı kaynağa göre geçen ayki görüşmeye Hizbullah temsilcileri ile Suriye istihbaratı ve dışişleri bakanlığından yetkililer katıldı. Toplantı, gerilimi düşürme amacıyla Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının daveti üzerine gerçekleştirildi.

Kaynakların tamamı, daha önce kamuoyuna yansımayan hassas görüşmeyi anlatabilmek için isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuştu.

Suriye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Dışişleri ve Savunma bakanlıkları ile ABD Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın toplantıyla ilgili sorularına hemen yanıt vermedi. Hizbullah’ın medya ofisi ise yorum yapmayı reddetti.

Kaynaklara göre taraflar karşılıklı güvenlik kaygılarını görüştü

ABD’li yetkili, Suriyeli yetkililer ve Lübnanlı kaynak, görüşmenin iki taraf arasındaki gerilim başlıklarını çözmeye odaklandığını ve olumlu geçtiğini söyledi.

Suriyeli yetkililerden biri, iki tarafın birbirine karşı düşmanlık beslemediği konusunda mutabık kaldığını ve Suriye’nin Hizbullah’a, grubun silahsızlandırılması amacıyla Lübnan’a askeri müdahalede bulunmayacağı güvencesini verdiğini aktardı.

Buna karşılık Suriyeli yetkililer, Hizbullah’tan sınır ötesi kaçakçılık girişimlerinin durdurulmasına yardımcı olmasını ve özellikle Suriye’nin güneyinde kalan uyuyan hücrelerini dağıtmasını istedi.

Suriye, salı günü ülkenin güneyinde roket fırlatmaya hazırlanan bir Hizbullah hücresinin yakalandığını açıklamıştı. Hizbullah ise çarşamba günü olaya karıştığını reddederek, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik ya da askeri faaliyete dahil değiliz,” açıklamasını yaptı.

Görüşme ve sonuçları hakkında doğrudan bilgi sahibi Lübnanlı kaynak iki tarafın “güvenlik meselelerinde büyük ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynak, Hizbullah’ın Lübnan içinde Suriye kaynaklı olası bir saldırıya ilişkin endişelerine atıfta bulunarak, “Hizbullah kendi cephesini güvence altına almak istiyor,” dedi.

Hem Suriyeli yetkili hem de Lübnanlı kaynak, nihai bir anlaşmaya varılmadığını ve herhangi bir açıklama yapılmasının planlanmadığını söyledi.

Lübnanlı kaynak, iki taraf arasında Türkiye aracılığıyla temasların yaklaşık iki ay önce başladığını da Reuters’a aktardı.

Suriye hükümeti enformasyon bakanlığına bağlı X hesabı böyle bir görüşme olduğu yönündeki iddiaları reddetti.

Toplantı için Türkiye bastırdı, İran yer almadı

Hem Hizbullah hem de Suriye hükümeti, daha önce birbirleriyle görüşmeye açık olduklarının sinyalini vermişti.

Temmuz ayında Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, Şam’ın Hizbullah’la görüşmeye açık olduğunu söylemişti. Bir ay sonra Hizbullah lideri Naim Kasım da televizyonda yaptığı konuşmada grubun Suriye yönetimiyle görüşmeye itirazı olmadığını belirtmişti.

Üç kaynak, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın önemli müttefiklerinden olan Türkiye’nin, bu çabalara doğrudan dahil olmak istediği için toplantının yapılması yönünde bastırdığını söyledi.

Ancak toplantılarda İran yer almadı.

Lübnanlı güvenlik kaynağına göre ise Hizbullah, İran’ın bilgisi dahilinde toplantıya katıldı. Ancak Tahran’ın, doğrudan görüşmelerde yer almamasından ve Şara’nın şimdilik İran’la doğrudan ilişki kurulması fikrini geri çevirmesinden rahatsız olduğu iddia edildi.

Kaynağa göre nihai anlaşmaya varılamamasının ve toplantıyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmamasının temel nedeni de bu rahatsızlıktı.

İran’ın Cenevre’deki daimi temsilciliğinden konuya ilişkin hemen bir açıklama gelmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

FlyDubai uçağında kokpit krizi: İsrail saldırı ihtimalini inceliyor

Yayınlanma

Dubai’den Tel Aviv’e giden ve yaklaşık 150 İsrailli yolcuyu taşıyan FlyDubai uçağı, kokpitte çıkan kavga ve ani irtifa kaybının ardından Suudi Arabistan’a indi. Uçaktan kaçırma kodu iletilmesi üzerine İsrail Hava Kuvvetleri alarma geçerken, Tel Aviv yönetimi olayın saldırı girişimi olma ihtimalini incelemeye aldı.

Dubai’den Tel Aviv’e giden FlyDubai yolcu uçağında kokpitte çıkan arbede ve ani irtifa kaybı üzerine acil durum ilan edildi.

İsrailli makamlar, uçağın Suudi Arabistan’a zorunlu iniş yaptığı hadiseyi olası bir saldırı girişimi veya intihar teşebbüsü ihtimaliyle incelemeye aldı.

FlyDubai’ye ait FZ1073 sefer sayılı Boeing 737 MAX tipi uçak, 30 Eylül’de İsrail hava sahasına yaklaştığı sırada rotasını değiştirerek Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında yer alan Tebük Havalimanı’na teker koydu.

Yaklaşık 150 İsrailli yolcunun yer aldığı uçuşta bir “hadise” yaşandığını doğrulayan havayolu şirketi, tüm yolcuların güvende olduğunu duyurdu.

Uçuş takip platformu Flightradar24 verilerine göre, seyir halindeki uçak kısa süre içinde yaklaşık 33-34 bin feet seviyesinden 14-16 bin feet irtifaya kadar sert bir düşüş yaşadı.

Uçaktan ilk olarak 7700 genel acil durum kodunun, hemen ardından ise kısa süreliğine “yasa dışı müdahale veya olası uçak kaçırma” anlamına gelen 7500 kodunun gönderildiği tespit edildi. Bu sinyal üzerine İsrail Hava Kuvvetleri teyakkuza geçti.

İsrail basınında yer alan iddialarda, Umman vatandaşı yardımcı pilotun uçuş sırasında kaptana saldırarak kumandayı ele geçirmeye çalıştığı öne sürüldü.

Ynet ve Reuters’a değerlendirmede bulunan İsrailli yetkililer, soruşturmanın sürdüğünü belirtmekle birlikte ilk tespitler ışığında olayın “terör saldırısı girişimi” ya da bir intihar eylemi olma ihtimali üzerinde durulduğunu aktardı.

Uçaktaki bazı yolcuların kokpite girerek saldırgan olduğu ileri sürülen personele müdahale ettiği ve bu kişiyi etkisiz kıldığı iddia edildi.

Sosyal medyaya yansıyan ve henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmayan paylaşımlarda, kabinde panik yaşandığı ve zeminde kan izlerinin yer aldığı öne sürüldü. Tebük Havalimanı yetkilileri ise uçağın kaptanı ile yardımcı pilotunun yaralı halde hastaneye kaldırıldığını açıkladı.

Gelişmenin ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu güvenlik yetkilileriyle olağanüstü bir değerlendirme toplantısı yaptı. Başbakanlık Ofisi durumun kontrol altında olduğunu ve yolcuların tahliyesi için temasların sürdüğünü açıkladı.

Muhalefet lideri Yair Lapid’e de süreç hakkında bilgilendirme yapıldı.

Yaklaşan seçimler öncesinde dün hasım aktörlerin saldırı hazırlığında olabileceğini savunan Netanyahu’nun aksine, İsrail güvenlik kaynakları seçim sürecine dönük somut bir istihbarat olmadığını dile getirmişti.

Yaşanan hadise Tel Aviv’de siyasi tepkilere de yol açtı. İsrail Ulaştırma Bakanı Miri Regev, FlyDubai şirketinin İsrail uçuşlarının durdurulmasını talep etti.

The Times of Israel’ın aktardığına göre Regev, İsrail Sivil Havacılık Dairesinden Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan havacılık anlaşmasının şartlarını denetlemesini istedi.

Anlaşmanın, İsrail’e uçan personelin Tel Aviv ile diplomatik bağı olan ülke pasaportlarını taşımasını şart koştuğu ileri sürülüyor.

Suudi Arabistan ile İsrail arasında resmi diplomatik temas kurulmamış olsa da Riyad yönetimi, acil durumlarda hava sahasını İsrail bağlantılı seferlere açıyor.

Hadiseye ilişkin FlyDubai bünyesinde inceleme başlatılırken, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman makamları henüz ayrıntılı bir açıklama yayımlamadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan, yapay zeka fabrikaları için 14 GW’lık kaynak ayırdı

Yayınlanma

Suudi Arabistan, entegre bir yapay zeka ekosistemi oluşturmak için bol enerji kaynaklarına ve genişleyen dijital altyapıya güveniyor.

Şark’ül Evsat’ın haberine göre Riyad, HUMAIN’in “AI fabrikaları” olarak adlandırdığı yapıları desteklemek üzere yaklaşık 14 gigawattlık elektrik kapasitesi ayırıyor.

Bu adım, enerji, çip ve veri merkezlerinin kullanılabilirliği üzerindeki kısıtlamaların artmasıyla birlikte, şirketlerin ve ülkelerin gelişmiş modelleri eğitmek ve işletmek için gereken hesaplama kapasitesini güvence altına almak üzere yarıştığı bir dönemde atılıyor.

HUMAIN CEO’su Tareq Amin, Krallığın böyle bir ekosistem kurmak için gerekli kaynaklara sahip olduğunu belirterek, şirketin yalnızca hesaplama kapasitesi ve altyapı sağlamaya değil, aynı zamanda yazılım ve sistemleri şirket içinde geliştirmeye de odaklandığını açıkladı.

Bu, enerji ve veri merkezlerinden modellere ve uygulamalara uzanan entegre bir zincir oluşturmasına olanak tanıyacak.

Riyad’da düzenlenen Servcorp’un ilk ekonomi forumunda konuşan Amin, enerji sektöründeki önceki deneyiminin, gelişmiş bilgi işlem kapasitesini güvence altına almada karşılaşılan zorlukların boyutunu erkenden kavramasına olanak tanıdığını söyledi.

Grafik işlem birimlerine erişimin bazı durumlarda birkaç ay sürebileceğini belirten Amin, bunun kendisini Suudi Arabistan içinde entegre bir yapay zeka ekosistemi kurmayı düşünmeye ittiğini ifade etti.

Batılı şirketlerle ortaklık büyüyor

Amin, HUMAIN’in kurulduğu günden bu yana enerji, bilgi işlem ve dijital altyapı dahil olmak üzere ekosistemin temel bileşenlerini sağlayarak “yapay zeka fabrikaları” kurmaya odaklandığını, bunun yanı sıra yazılım, modeller, uygulamalar ve danışmanlık hizmetleri geliştirdiğini ve girişimlere yatırım yaptığını açıkladı.

Enerji Bakanlığı ve çeşitli devlet kurumlarıyla yapılan işbirliğinin, proje için gerekli arazi ve altyapının tahsisini hızlandırmaya yardımcı olduğunu ekleyen Amin, şirketin üzerinde çalıştığı tesise yaklaşık 14 GW’lık güç kapasitesinin tahsis edildiğini belirtti.

Amin, altyapı geliştirme çalışmalarının, küresel şirketleri bu altyapıyı kullanmaya çekme çabalarıyla paralel olarak ilerlediğini kaydetti.

Şirket, Amazon dahil olmak üzere uluslararası şirketlerle anlaşmalar imzalarken, AMD ile ortak bir proje üzerindeki çalışmalar da devam ediyor.

Diğer şirketler de Riyad’da geliştirilmekte olan yapay zeka ekosisteminde faaliyet göstermek üzere çekiliyor.

Suudiler üretken yapay zekanın ötesine geçmek istiyor

Amin, yapay zekanın mevcut kullanım alanlarının, teknolojinin mevcut potansiyelinin hâlâ sadece sınırlı bir kısmını temsil ettiğini söyledi.

Küresel ilgi şu anda üretken yapay zekaya ve şirketler içindeki uygulamalarına odaklanmışken, fiziksel dünya, endüstri ve altyapıyla bağlantılı yapay zeka uygulamaları henüz erken bir aşamada kalıyor.

Bir sonraki aşama için daha fazla bilgi işlem kapasitesi, enerji ve veri merkezi altyapısı gerekeceğini açıklayan Amin, destekleyici altyapı geliştikçe yapay zeka kullanımının kapsamında önemli bir genişleme olacağını öngördü.

Amin, şirketin yaklaşık 15 ayda çeşitli sektörleri kapsayan bir operasyon ağı kurmayı başardığını ekleyerek, yapay zekayı tam olarak kullanmanın sadece yeni teknolojik araçlar eklemekle ilgili bir mesele olmadığını, bunun yerine kuruluşların çalışma şekillerinin yeniden tasarlanmasını gerektirdiğini vurguladı.

Şirket için yazılım geliştirme sürecine odaklanılacak

Amin, şirketin karşılaştığı en büyük zorlukların teknolojik olmaktan çok, kurumsal kültür ve çalışma yöntemlerindeki değişikliklerle ilgili olduğunu belirtti.

HUMAIN, hazır yazılım satın almamak ve bunun yerine sistemlerini şirket içinde geliştirmek yönünde stratejik bir karar aldı.

Bu yaklaşım, ajansal iş akışlarının, kayıt sistemlerinin ve günlük operasyonlarda kullanılan bir dizi uygulamanın oluşturulmasını içeriyor.

Amin, işin geleceğinin kademeli olarak, kullanıcıların yalnızca gerçekleştirilmesini istedikleri görevi belirtmeleri yeterliyken, akıllı modellerin gerekli adımları ve prosedürleri otomatik olarak yerine getirdiği modellere doğru kayacağını söyledi.

Bu değişikliklerin amacının çalışanları ortadan kaldırmak değil, aksine verimliliklerini artırmak ve işlerini daha verimli bir şekilde yapmalarını sağlamak olduğunu vurguladı.

Bazı çalışanların artık daha önce çok daha büyük ekipler gerektiren görevleri tek başlarına tamamlayabildiğini belirtti.

Bu deneyim, insan kaynakları ve diğer departmanlara da yayıldı; artık ekip üyeleri, tamamen BT departmanlarına güvenmek zorunda kalmadan iş akışlarını ve yapay zeka ajanlarını kendileri geliştirebiliyor.

Yapay zeka ve jeopolitik

Amin’in açıklamaları, Suudi Arabistan, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Türkiye’nin ekonomilerini yeniden şekillendiren değişimleri tartışmak üzere yaklaşık 150 iş dünyası lideri, yatırımcı ve politika yapıcıyı bir araya getiren Servcorp’un ilk ekonomi forumu sırasında yapıldı.

Forumu açan Suudi Arabistan’daki EMIR Başkanı Walid Abukhaled, küresel ekonominin jeopolitik gerilimler ve hızlanan teknolojik değişim gibi birbiriyle iç içe geçmiş zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirterek, Suudi Arabistan’ın küresel enerji sektöründeki kilit konumu nedeniyle öneminin giderek arttığını vurguladı.

Abukhaled, otomasyon ve modern teknolojilerin imalat, danışmanlık ve programlama alanlarına yayılmasıyla yapay zekanın işgücü piyasasını yeniden şekillendiren önemli bir faktör haline geldiğini ve bunun gelecekte ihtiyaç duyulacak becerilerle ilgili yeni zorluklar yarattığını da sözlerine ekledi.

Servcorp’un Orta Doğu, Avrupa ve Amerika kıtalarından sorumlu CEO’su David Godchaux ise Suudi Arabistan’ın son yıllarda büyük bir dönüşüm geçirdiğini ve gelişmekte olan bir pazardan, küresel etkisi giderek artan büyük bir ekonomiye dönüştüğünü belirtti.

Bilgi bolluğunun karar verme sürecini kolaylaştırmadığını, aksine muazzam veri akışının yarattığı gürültüden değerli bilgileri ayırt etme ihtiyacını artırdığını açıkladı.

Forumun amaçlarından birinin, iş dünyası liderlerine ve yatırımcılara ekonomik eğilimleri daha net bir şekilde yorumlamalarına ve daha isabetli kararlar almalarına yardımcı olacak bir platform sunmak olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English