Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı

Yayınlanma

İktisat tarihçisi Giles Chance, Doç. Dr. Pascal Lottaz ile yaptığı kapsamlı söyleşide, Çin’in yükselişini, Batı finansal sisteminin karşı karşıya olduğu sürdürülemez borç krizini ve çok kutuplu yeni dünya düzeninin kaçınılmaz doğum sancılarını tahlil etti. Chance, yakın gelecekte Batı dünyasını sarsacak büyük bir finansal krizin kapıda olduğunu ve bu süreçte ABD’nin yeniden Çin’in ekonomik gücüne sığınmak zorunda kalacağını vurguladı.

Cenevre merkezli uluslararası ilişkiler platformunun yöneticisi Doç. Dr. Pascal Lottaz, Çin ekonomisi, küresel finansal sistem ve jeopolitik güç dengeleri üzerine çalışmalarıyla tanınan kıdemli iktisat tarihçisi, yazar ve yatırım bankacısı Giles Chance ile bir araya geldi.

Dartmouth College Tuck İşletme Okulu ve Pekin Üniversitesi eski konuk öğretim görevlisi olan Giles Chance, söyleşide Çin’in son kırk yılda gerçekleştirdiği büyük dönüşümün arka planını, Batı merkezli finans sisteminin yapısal açıklarını ve küresel ekonominin geleceğini belirleyecek çok kutuplu yeni düzeni tüm ayrıntılarıyla değerlendirdi.

Çin’de İş Yapmak ve Çin ve Kredi Krizi kitaplarının yazarı olan Chance, yakında yayımlanacak olan yeni çalışması Çin’in Küresel Etkisi: Teknoloji, Jeopolitik ve Yeni Çok Kutuplu Düzen çerçevesinde, dünya ekonomisinin yakın gelecekte karşılaşacağı büyük sarsıntıları öngören analizler paylaştı.

“Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı”

Söyleşide öncelikle Çin ile olan uzun soluklu ilişkisinin başlangıcına ve kişisel özgeçmişine değinen Giles Chance, Çin pazarındaki deneyiminin 1984 yılında Dünya Bankasında çalışırken Pekin kökenli eşiyle tanışmasıyla başladığını aktardı.

İlk kez 1988 yılının nisan ayında, 37 yaşındayken Çin’e gittiğini belirten Chance, o dönemden itibaren çok uluslu Avrupa şirketlerine Çin pazarında danışmanlık hizmeti sunan başarılı bir girişim kurduğunu ifade etti.

Boots, Marks and Spencer, Vodafone ve Rolls-Royce gibi devasa Avrupalı gruplara Çin’de rehberlik ettiklerini kaydeden iktisat tarihçisi, aynı zamanda 1990’ların başında Çin devlet işletmelerinin Avrupa ve ABD’den teknoloji transferi yapmasına yardımcı olduklarını dile getirdi.

2003 yılında kurduğu yatırım bankacılığı iştirakiyle özel Çin firmalarının Hong Kong ve Londra borsalarında sermaye yaratmasını sağladıklarını belirten yazar, ilk büyük işlemlerinden birini günümüzde BYD’nin ardından Çin’in en büyük ikinci otomobil ve elektrikli araç üreticisi konumuna yükselen Geely firmasıyla gerçekleştirdiklerini hatırlattı.

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in son otuz yılda 800 milyon insanı yoksulluktan kurtaran benzersiz kalkınma modeline ilişkin sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Batı dünyasının Asya’ya yaklaşımındaki en büyük metodolojik hatanın bu coğrafyayı kendi şablonlarıyla okumaya çalışması olduğunu vurguladı.

ABD’nin Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne katılımını desteklerken büyük bir illüzyon içinde hareket ettiğini kaydeden kıdemli bankacı, şu tespitleri paylaştı:

“Washington’daki karar alıcılar, Çin’i kendi egemenlikleri altındaki küresel sisteme ve Dünya Ticaret Örgütüne dahil ettiklerinde, bu ülkenin zamanla Amerika’ya benzeyeceğini düşündüler. Çin’i liberal bir demokrasiye dönüştürebileceklerine inandılar. Ancak anlamadıkları şey, Çin’in en az beş bin yıllık yazılı tarihe dayanan, tamamen farklı bir kültürel kod ve benlik algısına sahip olduğuydu. Çin’in başarısı, aydınlanmış ve yukarıdan aşağıya yönlendirilen devlet aklının, pazarın dinamizmiyle ve Çin halkının olağanüstü girişimcilik yetenekleriyle birleşmesinin bir sonucudur.”

“Deng Xiaoping frenleri boşalttı ve Çin halkına ileri atılma sinyali verdi”

Çin’in küresel üretimin merkezi haline gelme sürecini tarihsel bir akış içinde özetleyen Giles Chance, 1976 yılında Mao Zedong’un ölümünün ardından yönetime gelen Deng Xiaoping’in pragmatik ve parlak zekasının ülkenin kaderini değiştirdiğini ifade etti.

Kültür Devrimi’nin yıkıcı etkilerinin ardından köklü bir reform sürecinin başlatıldığını dile getiren yazar, kalkınmanın ilk kıvılcımının Hong Kong sınırındaki Guangdong eyaletinde çaktığını aktardı.

Hong Konglu iş insanlarının sınırdan geçerek ucuz iş gücüyle ayakkabı, şapka ve giysi üreten ilk fabrikaları kurduğunu anlatan iktisat tarihçisi, 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı olaylarının ardından ekonominin birkaç yıl içe kapandığını ancak Deng Xiaoping’in 1992 yılındaki tarihi Güney Gezisi ile reform sürecini geri dönülemez biçimde canlandırdığını belirtti.

Chance, Deng Xiaoping’in o dönemde dile getirdiği tarihi ifadelere atıfta bulunarak kalkınma hızını şu sözlerle tasvir etti:

“Deng Xiaoping güneye gitti ve yüksek sesle ‘bin çiçek açsın, yüz fikir yarışsın’ dedi. Bu, devletin artık insanların önünü kesmeyeceğinin, engellerin kaldırıldığının ve herkesin kendi işini kurup serbestçe ilerleyebileceğinin açık bir ilanıydı. Bu işaretle birlikte Çin’in ihracat büyümesi durdurulamaz bir hıza ulaştı. Kayıtlarımıza baktığımızda, Çin’in ABD’ye yönelik ihracatının yalnızca yılın son üç aylık dönemlerinde bile nasıl devasa bir hacme ulaştığını görebiliyoruz. 1998 yılının son üç ayında Çin’in ABD’ye ihracatı 19,1 milyar dolar seviyesindeyken, bu rakam 2003’te 43,9 milyar dolara, 2006’da ise 81,3 milyar dolara yükseldi. Bu eşi benzeri görülmemiş ihracat patlaması küresel fiyat dengelerini tamamen değiştirdi.”

“Greenspan ve Bernanke enflasyonun düşüşünü yanlış teşhis ederek büyük kredi krizine yol açtı”

Giles Chance, Çin’in küresel sisteme entegrasyonunun Batı merkez bankaları tarafından doğru analiz edilemediğini ve bu durumun 2008 küresel finans krizinin zeminini hazırladığını dile getirdi.

Dönemin ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan ile o dönem Princeton Üniversitesinde profesör olan ve ardından görevi devralan Ben Bernanke’nin para politikasında ölümcül hatalar yaptığını belirten yazar, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bernanke ve Greenspan, 1990’ların sonundan 2000’lerin ortalarına kadar ABD’de enflasyonun çok düşük seyretmesini yanlış bir şekilde yetersiz talep olarak yorumladılar. Oysa enflasyonu aşağı çeken unsur talep yetersizliği değil, küreselleşmenin ve özellikle Çin’in dünya iş gücüne katılmasıyla oluşan muazzam arz kapasitesiydi. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini oluşturan bir ülkenin aniden küresel ekonomiye eklenmesi, dünya genelinde fiyatlar üzerinde müthiş bir aşağı yönlü baskı oluşturdu. Ben o dönemde televizyon yayınlarında bunun küresel sistemde devasa bir deprem yaratacağını söylediğimde Batılı sunucular beni başka bir gezegenden gelmişim gibi dinliyorlardı. Merkez bankası yöneticileri bu gerçeği göremedikleri için faiz oranlarını çok uzun süre yüzde 1 ila 1,5 gibi son derece düşük seviyelerde tuttular. Bu durum finansal sistemde getiri arayışını tetikledi ve yüksek riskli konut kredisi sektörünün doğmasına yol açarak kredi krizini patlattı.”

Chance, 2008 krizinin ardından merkez bankalarının başvurduğu parasal gevşeme politikalarının ise tarihin en büyük sistemik hatalarından biri olduğunu belirtti.

Bu politikaların ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkelerde kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılaya oranını yüzde 100 ile yüzde 150 bandının üzerine çıkardığını hatırlatan yazar, bu borç yükünün taşınamaz olduğunu ve kaçınılmaz olarak daha büyük bir finansal çöküşü tetikleyeceğini vurguladı.

“2008 finansal krizi Çin için Batı’yı takip etmeyi bıraktığı dönüm noktası oldu”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın 2008 krizinin Çin’in stratejik vizyonundaki etkilerine yönelik sorusu üzerine Giles Chance, bu krizin Pekin yönetimi için çok önemli bir uyanış ve kırılma noktası teşkil ettiğini açıkladı.

Çin’in o güne kadar Batı modelini taklit edilecek mükemmel bir yapı olarak gördüğünü söyleyen iktisat tarihçisi, krizle birlikte bu inancın yıkıldığını şu sözlerle ifade etti:

“2008 yılına kadar Çin yönetimi, ABD ve Batı’nın ekonomik modelini izlemenin kendileri için en doğru yol olduğuna inanıyordu. Ancak Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan finansal deprem Çin’de büyük bir şok yarattı. Küresel daralmanın etkilerini hafifletmek için derhal 440 milyar dolarlık devasa bir altyapı teşvik paketi açıklamak zorunda kaldılar ve bu kaynak sayesinde ekonomilerini ayakta tuttular. Bu krizden çıkardıkları temel ders, Batı sisteminin istikrarsız ve sürdürülemez olduğuydu. O andan itibaren Batılı fikirleri takip etmeyi bıraktılar; kendi bağımsız kalkınma modellerine odaklandılar. Bugün konuştuğumuz BRICS oluşumu, Kuşak ve Yol Girişimi ve Çin’in kendi finansal mimarisi tamamen 2008 krizinin yarattığı bu stratejik uyanışın doğrudan sonuçlarıdır.”

Chance, Çin toplumunun istikrara her şeyden çok önem verdiğini, tarih boyunca yaşanan iç savaşların ve karmaşanın ardından Çin halkının güvenlik ve istikrar için bireysel özgürlüklerden feragat etmeye çok daha yatkın olduğunu sözlerine ekledi.

“Xi Jinping partinin bekasını ekonomik dinamizmin önüne koyuyor”

Söyleşide Çin’in güncel ekonomik durumu ve Devlet Başkanı Xi Jinping’in yönetim tarzı da kapsamlı biçimde ele alındı. Giles Chance, günümüzde Çin ekonomisinin iki farklı hızda çalışan asimetrik bir yapıya büründüğünü ifade etti.

Yapay zeka, robotik, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri gibi devlet tarafından yoğun şekilde sübvanse edilen stratejik sektörlerde Çin’in tüm dünyanın ilerisinde olduğunu kaydeden yazar, buna karşın ekonominin geri kalanında ciddi bir durgunluk yaşandığını belirtti.

Bu durumun temel sorumlusunun Xi Jinping yönetimi olduğunu ifade eden yazar, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:

“Çin’in modern ekonomik mucizesini yaratan asıl güç devlet yönlendirmesiyle birlikte hareket eden özel sektördü. Ancak Xi Jinping son on beş yılda Çin Komünist Partisini her şeyin merkezine koyan dogmatik bir çizgi izledi. Jack Ma gibi özel sektörün parlayan yıldızlarına, eğer parti çizgisine tam olarak boyun eğmezlerse hapse girecekleri sinyalini net bir şekilde verdi. Deng Xiaoping geçmişte Mao ile olan köklü ilişkisi sayesinde kendi liderlik konumundan o kadar emindi ki çok radikal ve cesur ekonomik riskler alabildi. Xi Jinping ise kendi konumunu ve partinin mutlak kontrolünü korumayı, ülkenin ekonomik dinamizminin önüne koyuyor. Bu baskıcı tutum özel sektörün heyecanını ve pazarın canlılığını öldürüyor. 2026 yılının ilk çeyreğindeki yüzde 5’lik büyüme rakamları neredeyse tamamen devlet yatırımları ve sürdürülemez ihracat fazlasından kaynaklanıyor.”

İktisat tarihçisi, Çin’in dış ticaret ortaklarıyla olan ilişkisinde de ciddi bir dengesizlik olduğunu, her 100 milyon dolarlık ticaret hacminin yaklaşık üçte ikisinin Çin ihracatı, üçte birinin ise ithalatı şeklinde gerçekleştiğini belirterek, Batı dünyasının bu devasa ticaret açıklarını sonsuza dek kabul etmeyeceğini ifade etti.

“Çin’in çift dolaşım stratejisi ABD’nin yaptırım gücünü kırmaya yöneliktir”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in ABD yaptırımlarına ve ticaret tarifelerine karşı gösterdiği direnç ve petrol sektöründe Amerikan yaptırımlarını tanımayacağını ilan etmesi hakkındaki sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Pekin’in artık savunma pozisyonundan çıktığını belirtti.

Satın alma gücü paritesi dikkate alındığında Çin ekonomisinin yıllar önce ABD’yi geride bıraktığını ve şu anda dünyanın en büyük ekonomisi konumunda olduğunu vurgulayan yazar, şu analizde bulundu:

“Xi Jinping, Çin’in dış dünyadan gelebilecek ekonomik şoklara karşı bağışıklık kazanması için ‘çift dolaşım’ adını verdiği bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin temel amacı, ülkenin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin çok büyük bir kısmını iç pazardaki üretim zincirleriyle karşılayarak ABD’nin yaptırım, ambargo ve finansal sabotaj kartlarını tamamen etkisiz hale getirmektir. Çin artık ABD’nin yazdığı ve oyunun ortasında sürekli kendi lehine değiştirdiği kurallarla oynamak istemiyor. Kendi nadir toprak elementleri kartını masaya koymaktan çekinmiyorlar. Hatırlayalım, geçtiğimiz yıl yaşanan ticaret ihtilafında Çin bu kartı gösterdiğinde Washington’da alarm zilleri çaldı. Bir Amerikan F-35 savaş uçağının üretimi için yaklaşık 400 kilogram nadir toprak elementi gerekiyor ve bu kaynakların neredeyse tamamı Çin’in kontrolünde bulunuyor. Çin bu kozu kullandığında ABD uzlaşmak ve daha rasyonel davranmak zorunda kalmıştır.”

“ABD savunma bütçesine 800 milyar dolar harcarken sadece borç faizine 1 trilyon dolar ödüyor”

Giles Chance, yakın gelecekte ABD ve Batı dünyasını vuracak olan büyük enflasyonist sarsıntının küresel jeopolitiği kökten değiştireceğini kaydetti.

Petrol fiyatlarının varil başına 50 dolardan 120 dolara kadar yükseldiğini, gübre sıkıntısı, gıda fiyatlarındaki artış ve tedarik zincirlerindeki aksamalar nedeniyle Batı dünyasında yıllık enflasyonun çok yakında yüzde 5 ila 10 seviyelerine tırmanacağını ifade eden yazar, bu durumun yaratacağı finansal çöküşü şu verilerle açıkladı:

“Batı’da enflasyonu dizginlemek için faiz oranlarını yüzde 6 ya da 7 seviyelerine çıkarmak zorunda kalacaklar. Peki bu yüksek faiz oranları ABD’nin devasa borç dağı üzerinde nasıl bir etki yaratacak? Geçtiğimiz yıl ABD federal hükümeti, nispeten düşük faiz ortamında bile sadece kamu borcunun faiz ödemeleri için tam 1 trilyon dolar harcadı. Karşılaştırma yapmanız için söylüyorum; ABD’nin aynı dönemdeki devasa savunma bütçesi 800 milyar dolardı. Yani ABD, ordusuna harcadığından çok daha fazlasını borç faizi olarak ödüyor. Faizler birkaç puan daha arttığında bu sistem çökecektir. Finansal sistemde her 20-25 yılda bir insanların ayaklarını yere basmasını sağlayacak büyük bir arınma ve çöküş yaşanır. En son 2008’de, ondan önce 1987’de, ondan önce de 1973 yılında yaşandı. Yeni bir çöküşün zamanı fazlasıyla geldi.”

Yazar, bu kaçınılmaz finansal kriz anında ABD’nin tıpkı 2008 yılında olduğu gibi yine Çin’e muhtaç kalacağını anımsattı.

2008 krizinde Çin’in Amerikan devlet tahvillerini satın alarak ve kendi iç pazarında devasa bir likidite yaratarak küresel kapitalist sistemi çöküşten kurtardığını hatırlatan Chance, yeni krizde de benzer bir senaryonun yaşanacağını, ancak Çin’in bu kez çok daha ticari ve şartlı bir kurtarma operasyonu yürüteceğini vurguladı.

“Batılı F-35 savaş uçakları Çin’in nadir toprak elementleri olmadan havada kalamaz”

Söyleşinin son bölümünde Çin halkının kültürel ve felsefi altyapısına değinen Giles Chance, Çin toplumunun Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük ilkeleriyle harmanlanmış bir dünya görüşüne sahip olduğunu aktardı.

Bu felsefi mirasın özünde barışçıl, basit, çatışmadan uzak ve bağlantılı bir yaşam ideali barındırdığını ifade eden yazar, Çin’in küresel ticaretteki çıkarlarının da ancak istikrarlı ve barışçıl bir dünya düzeninde korunabileceğini dile getirdi. Batı’nın saldırgan dış politika anlayışının aksine, Çin’in askeri işgaller yerine diplomatik ve ticari nüfuz alanları kurmayı tercih ettiğini kaydetti.

Giles Chance, söyleşiyi şu cümlelerle noktaladı:

“Çin ile iş yapmak isteyen Batılı şirketlerin ve liderlerin anlaması gereken en temel kural, ilişkileri kişisel güven temelinde inşa etmektir. Çinliler kibirli, yukarıdan bakan ve kendilerini eğitmeye çalışan yabancılardan nefret ederler. Eğer onlara karşı kibirli davranırsanız, arkanızdan ‘işte bir başka cahil ve gururlu yabancı daha’ diyerek size unutamayacağınız bir ticari ders verirler. Küresel sistem birbirine derinden bağlıdır. Çin olmadan Batı’nın yüksek teknoloji sanayisi de askeri endüstrisi de ayakta kalamaz. Yaklaşan büyük ekonomik sarsıntı, Washington’daki karar alıcıları Hollywood filmlerindeki gibi tek başlarına dünyayı yönettikleri illüzyonundan uyandıracak ve onları Çin ile eşit şartlarda masaya oturmaya zorlayacaktır.”

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English