Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı

Yayınlanma

İktisat tarihçisi Giles Chance, Doç. Dr. Pascal Lottaz ile yaptığı kapsamlı söyleşide, Çin’in yükselişini, Batı finansal sisteminin karşı karşıya olduğu sürdürülemez borç krizini ve çok kutuplu yeni dünya düzeninin kaçınılmaz doğum sancılarını tahlil etti. Chance, yakın gelecekte Batı dünyasını sarsacak büyük bir finansal krizin kapıda olduğunu ve bu süreçte ABD’nin yeniden Çin’in ekonomik gücüne sığınmak zorunda kalacağını vurguladı.

Cenevre merkezli uluslararası ilişkiler platformunun yöneticisi Doç. Dr. Pascal Lottaz, Çin ekonomisi, küresel finansal sistem ve jeopolitik güç dengeleri üzerine çalışmalarıyla tanınan kıdemli iktisat tarihçisi, yazar ve yatırım bankacısı Giles Chance ile bir araya geldi.

Dartmouth College Tuck İşletme Okulu ve Pekin Üniversitesi eski konuk öğretim görevlisi olan Giles Chance, söyleşide Çin’in son kırk yılda gerçekleştirdiği büyük dönüşümün arka planını, Batı merkezli finans sisteminin yapısal açıklarını ve küresel ekonominin geleceğini belirleyecek çok kutuplu yeni düzeni tüm ayrıntılarıyla değerlendirdi.

Çin’de İş Yapmak ve Çin ve Kredi Krizi kitaplarının yazarı olan Chance, yakında yayımlanacak olan yeni çalışması Çin’in Küresel Etkisi: Teknoloji, Jeopolitik ve Yeni Çok Kutuplu Düzen çerçevesinde, dünya ekonomisinin yakın gelecekte karşılaşacağı büyük sarsıntıları öngören analizler paylaştı.

“Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı”

Söyleşide öncelikle Çin ile olan uzun soluklu ilişkisinin başlangıcına ve kişisel özgeçmişine değinen Giles Chance, Çin pazarındaki deneyiminin 1984 yılında Dünya Bankasında çalışırken Pekin kökenli eşiyle tanışmasıyla başladığını aktardı.

İlk kez 1988 yılının nisan ayında, 37 yaşındayken Çin’e gittiğini belirten Chance, o dönemden itibaren çok uluslu Avrupa şirketlerine Çin pazarında danışmanlık hizmeti sunan başarılı bir girişim kurduğunu ifade etti.

Boots, Marks and Spencer, Vodafone ve Rolls-Royce gibi devasa Avrupalı gruplara Çin’de rehberlik ettiklerini kaydeden iktisat tarihçisi, aynı zamanda 1990’ların başında Çin devlet işletmelerinin Avrupa ve ABD’den teknoloji transferi yapmasına yardımcı olduklarını dile getirdi.

2003 yılında kurduğu yatırım bankacılığı iştirakiyle özel Çin firmalarının Hong Kong ve Londra borsalarında sermaye yaratmasını sağladıklarını belirten yazar, ilk büyük işlemlerinden birini günümüzde BYD’nin ardından Çin’in en büyük ikinci otomobil ve elektrikli araç üreticisi konumuna yükselen Geely firmasıyla gerçekleştirdiklerini hatırlattı.

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in son otuz yılda 800 milyon insanı yoksulluktan kurtaran benzersiz kalkınma modeline ilişkin sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Batı dünyasının Asya’ya yaklaşımındaki en büyük metodolojik hatanın bu coğrafyayı kendi şablonlarıyla okumaya çalışması olduğunu vurguladı.

ABD’nin Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne katılımını desteklerken büyük bir illüzyon içinde hareket ettiğini kaydeden kıdemli bankacı, şu tespitleri paylaştı:

“Washington’daki karar alıcılar, Çin’i kendi egemenlikleri altındaki küresel sisteme ve Dünya Ticaret Örgütüne dahil ettiklerinde, bu ülkenin zamanla Amerika’ya benzeyeceğini düşündüler. Çin’i liberal bir demokrasiye dönüştürebileceklerine inandılar. Ancak anlamadıkları şey, Çin’in en az beş bin yıllık yazılı tarihe dayanan, tamamen farklı bir kültürel kod ve benlik algısına sahip olduğuydu. Çin’in başarısı, aydınlanmış ve yukarıdan aşağıya yönlendirilen devlet aklının, pazarın dinamizmiyle ve Çin halkının olağanüstü girişimcilik yetenekleriyle birleşmesinin bir sonucudur.”

“Deng Xiaoping frenleri boşalttı ve Çin halkına ileri atılma sinyali verdi”

Çin’in küresel üretimin merkezi haline gelme sürecini tarihsel bir akış içinde özetleyen Giles Chance, 1976 yılında Mao Zedong’un ölümünün ardından yönetime gelen Deng Xiaoping’in pragmatik ve parlak zekasının ülkenin kaderini değiştirdiğini ifade etti.

Kültür Devrimi’nin yıkıcı etkilerinin ardından köklü bir reform sürecinin başlatıldığını dile getiren yazar, kalkınmanın ilk kıvılcımının Hong Kong sınırındaki Guangdong eyaletinde çaktığını aktardı.

Hong Konglu iş insanlarının sınırdan geçerek ucuz iş gücüyle ayakkabı, şapka ve giysi üreten ilk fabrikaları kurduğunu anlatan iktisat tarihçisi, 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı olaylarının ardından ekonominin birkaç yıl içe kapandığını ancak Deng Xiaoping’in 1992 yılındaki tarihi Güney Gezisi ile reform sürecini geri dönülemez biçimde canlandırdığını belirtti.

Chance, Deng Xiaoping’in o dönemde dile getirdiği tarihi ifadelere atıfta bulunarak kalkınma hızını şu sözlerle tasvir etti:

“Deng Xiaoping güneye gitti ve yüksek sesle ‘bin çiçek açsın, yüz fikir yarışsın’ dedi. Bu, devletin artık insanların önünü kesmeyeceğinin, engellerin kaldırıldığının ve herkesin kendi işini kurup serbestçe ilerleyebileceğinin açık bir ilanıydı. Bu işaretle birlikte Çin’in ihracat büyümesi durdurulamaz bir hıza ulaştı. Kayıtlarımıza baktığımızda, Çin’in ABD’ye yönelik ihracatının yalnızca yılın son üç aylık dönemlerinde bile nasıl devasa bir hacme ulaştığını görebiliyoruz. 1998 yılının son üç ayında Çin’in ABD’ye ihracatı 19,1 milyar dolar seviyesindeyken, bu rakam 2003’te 43,9 milyar dolara, 2006’da ise 81,3 milyar dolara yükseldi. Bu eşi benzeri görülmemiş ihracat patlaması küresel fiyat dengelerini tamamen değiştirdi.”

“Greenspan ve Bernanke enflasyonun düşüşünü yanlış teşhis ederek büyük kredi krizine yol açtı”

Giles Chance, Çin’in küresel sisteme entegrasyonunun Batı merkez bankaları tarafından doğru analiz edilemediğini ve bu durumun 2008 küresel finans krizinin zeminini hazırladığını dile getirdi.

Dönemin ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan ile o dönem Princeton Üniversitesinde profesör olan ve ardından görevi devralan Ben Bernanke’nin para politikasında ölümcül hatalar yaptığını belirten yazar, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bernanke ve Greenspan, 1990’ların sonundan 2000’lerin ortalarına kadar ABD’de enflasyonun çok düşük seyretmesini yanlış bir şekilde yetersiz talep olarak yorumladılar. Oysa enflasyonu aşağı çeken unsur talep yetersizliği değil, küreselleşmenin ve özellikle Çin’in dünya iş gücüne katılmasıyla oluşan muazzam arz kapasitesiydi. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini oluşturan bir ülkenin aniden küresel ekonomiye eklenmesi, dünya genelinde fiyatlar üzerinde müthiş bir aşağı yönlü baskı oluşturdu. Ben o dönemde televizyon yayınlarında bunun küresel sistemde devasa bir deprem yaratacağını söylediğimde Batılı sunucular beni başka bir gezegenden gelmişim gibi dinliyorlardı. Merkez bankası yöneticileri bu gerçeği göremedikleri için faiz oranlarını çok uzun süre yüzde 1 ila 1,5 gibi son derece düşük seviyelerde tuttular. Bu durum finansal sistemde getiri arayışını tetikledi ve yüksek riskli konut kredisi sektörünün doğmasına yol açarak kredi krizini patlattı.”

Chance, 2008 krizinin ardından merkez bankalarının başvurduğu parasal gevşeme politikalarının ise tarihin en büyük sistemik hatalarından biri olduğunu belirtti.

Bu politikaların ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkelerde kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılaya oranını yüzde 100 ile yüzde 150 bandının üzerine çıkardığını hatırlatan yazar, bu borç yükünün taşınamaz olduğunu ve kaçınılmaz olarak daha büyük bir finansal çöküşü tetikleyeceğini vurguladı.

“2008 finansal krizi Çin için Batı’yı takip etmeyi bıraktığı dönüm noktası oldu”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın 2008 krizinin Çin’in stratejik vizyonundaki etkilerine yönelik sorusu üzerine Giles Chance, bu krizin Pekin yönetimi için çok önemli bir uyanış ve kırılma noktası teşkil ettiğini açıkladı.

Çin’in o güne kadar Batı modelini taklit edilecek mükemmel bir yapı olarak gördüğünü söyleyen iktisat tarihçisi, krizle birlikte bu inancın yıkıldığını şu sözlerle ifade etti:

“2008 yılına kadar Çin yönetimi, ABD ve Batı’nın ekonomik modelini izlemenin kendileri için en doğru yol olduğuna inanıyordu. Ancak Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan finansal deprem Çin’de büyük bir şok yarattı. Küresel daralmanın etkilerini hafifletmek için derhal 440 milyar dolarlık devasa bir altyapı teşvik paketi açıklamak zorunda kaldılar ve bu kaynak sayesinde ekonomilerini ayakta tuttular. Bu krizden çıkardıkları temel ders, Batı sisteminin istikrarsız ve sürdürülemez olduğuydu. O andan itibaren Batılı fikirleri takip etmeyi bıraktılar; kendi bağımsız kalkınma modellerine odaklandılar. Bugün konuştuğumuz BRICS oluşumu, Kuşak ve Yol Girişimi ve Çin’in kendi finansal mimarisi tamamen 2008 krizinin yarattığı bu stratejik uyanışın doğrudan sonuçlarıdır.”

Chance, Çin toplumunun istikrara her şeyden çok önem verdiğini, tarih boyunca yaşanan iç savaşların ve karmaşanın ardından Çin halkının güvenlik ve istikrar için bireysel özgürlüklerden feragat etmeye çok daha yatkın olduğunu sözlerine ekledi.

“Xi Jinping partinin bekasını ekonomik dinamizmin önüne koyuyor”

Söyleşide Çin’in güncel ekonomik durumu ve Devlet Başkanı Xi Jinping’in yönetim tarzı da kapsamlı biçimde ele alındı. Giles Chance, günümüzde Çin ekonomisinin iki farklı hızda çalışan asimetrik bir yapıya büründüğünü ifade etti.

Yapay zeka, robotik, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri gibi devlet tarafından yoğun şekilde sübvanse edilen stratejik sektörlerde Çin’in tüm dünyanın ilerisinde olduğunu kaydeden yazar, buna karşın ekonominin geri kalanında ciddi bir durgunluk yaşandığını belirtti.

Bu durumun temel sorumlusunun Xi Jinping yönetimi olduğunu ifade eden yazar, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:

“Çin’in modern ekonomik mucizesini yaratan asıl güç devlet yönlendirmesiyle birlikte hareket eden özel sektördü. Ancak Xi Jinping son on beş yılda Çin Komünist Partisini her şeyin merkezine koyan dogmatik bir çizgi izledi. Jack Ma gibi özel sektörün parlayan yıldızlarına, eğer parti çizgisine tam olarak boyun eğmezlerse hapse girecekleri sinyalini net bir şekilde verdi. Deng Xiaoping geçmişte Mao ile olan köklü ilişkisi sayesinde kendi liderlik konumundan o kadar emindi ki çok radikal ve cesur ekonomik riskler alabildi. Xi Jinping ise kendi konumunu ve partinin mutlak kontrolünü korumayı, ülkenin ekonomik dinamizminin önüne koyuyor. Bu baskıcı tutum özel sektörün heyecanını ve pazarın canlılığını öldürüyor. 2026 yılının ilk çeyreğindeki yüzde 5’lik büyüme rakamları neredeyse tamamen devlet yatırımları ve sürdürülemez ihracat fazlasından kaynaklanıyor.”

İktisat tarihçisi, Çin’in dış ticaret ortaklarıyla olan ilişkisinde de ciddi bir dengesizlik olduğunu, her 100 milyon dolarlık ticaret hacminin yaklaşık üçte ikisinin Çin ihracatı, üçte birinin ise ithalatı şeklinde gerçekleştiğini belirterek, Batı dünyasının bu devasa ticaret açıklarını sonsuza dek kabul etmeyeceğini ifade etti.

“Çin’in çift dolaşım stratejisi ABD’nin yaptırım gücünü kırmaya yöneliktir”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in ABD yaptırımlarına ve ticaret tarifelerine karşı gösterdiği direnç ve petrol sektöründe Amerikan yaptırımlarını tanımayacağını ilan etmesi hakkındaki sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Pekin’in artık savunma pozisyonundan çıktığını belirtti.

Satın alma gücü paritesi dikkate alındığında Çin ekonomisinin yıllar önce ABD’yi geride bıraktığını ve şu anda dünyanın en büyük ekonomisi konumunda olduğunu vurgulayan yazar, şu analizde bulundu:

“Xi Jinping, Çin’in dış dünyadan gelebilecek ekonomik şoklara karşı bağışıklık kazanması için ‘çift dolaşım’ adını verdiği bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin temel amacı, ülkenin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin çok büyük bir kısmını iç pazardaki üretim zincirleriyle karşılayarak ABD’nin yaptırım, ambargo ve finansal sabotaj kartlarını tamamen etkisiz hale getirmektir. Çin artık ABD’nin yazdığı ve oyunun ortasında sürekli kendi lehine değiştirdiği kurallarla oynamak istemiyor. Kendi nadir toprak elementleri kartını masaya koymaktan çekinmiyorlar. Hatırlayalım, geçtiğimiz yıl yaşanan ticaret ihtilafında Çin bu kartı gösterdiğinde Washington’da alarm zilleri çaldı. Bir Amerikan F-35 savaş uçağının üretimi için yaklaşık 400 kilogram nadir toprak elementi gerekiyor ve bu kaynakların neredeyse tamamı Çin’in kontrolünde bulunuyor. Çin bu kozu kullandığında ABD uzlaşmak ve daha rasyonel davranmak zorunda kalmıştır.”

“ABD savunma bütçesine 800 milyar dolar harcarken sadece borç faizine 1 trilyon dolar ödüyor”

Giles Chance, yakın gelecekte ABD ve Batı dünyasını vuracak olan büyük enflasyonist sarsıntının küresel jeopolitiği kökten değiştireceğini kaydetti.

Petrol fiyatlarının varil başına 50 dolardan 120 dolara kadar yükseldiğini, gübre sıkıntısı, gıda fiyatlarındaki artış ve tedarik zincirlerindeki aksamalar nedeniyle Batı dünyasında yıllık enflasyonun çok yakında yüzde 5 ila 10 seviyelerine tırmanacağını ifade eden yazar, bu durumun yaratacağı finansal çöküşü şu verilerle açıkladı:

“Batı’da enflasyonu dizginlemek için faiz oranlarını yüzde 6 ya da 7 seviyelerine çıkarmak zorunda kalacaklar. Peki bu yüksek faiz oranları ABD’nin devasa borç dağı üzerinde nasıl bir etki yaratacak? Geçtiğimiz yıl ABD federal hükümeti, nispeten düşük faiz ortamında bile sadece kamu borcunun faiz ödemeleri için tam 1 trilyon dolar harcadı. Karşılaştırma yapmanız için söylüyorum; ABD’nin aynı dönemdeki devasa savunma bütçesi 800 milyar dolardı. Yani ABD, ordusuna harcadığından çok daha fazlasını borç faizi olarak ödüyor. Faizler birkaç puan daha arttığında bu sistem çökecektir. Finansal sistemde her 20-25 yılda bir insanların ayaklarını yere basmasını sağlayacak büyük bir arınma ve çöküş yaşanır. En son 2008’de, ondan önce 1987’de, ondan önce de 1973 yılında yaşandı. Yeni bir çöküşün zamanı fazlasıyla geldi.”

Yazar, bu kaçınılmaz finansal kriz anında ABD’nin tıpkı 2008 yılında olduğu gibi yine Çin’e muhtaç kalacağını anımsattı.

2008 krizinde Çin’in Amerikan devlet tahvillerini satın alarak ve kendi iç pazarında devasa bir likidite yaratarak küresel kapitalist sistemi çöküşten kurtardığını hatırlatan Chance, yeni krizde de benzer bir senaryonun yaşanacağını, ancak Çin’in bu kez çok daha ticari ve şartlı bir kurtarma operasyonu yürüteceğini vurguladı.

“Batılı F-35 savaş uçakları Çin’in nadir toprak elementleri olmadan havada kalamaz”

Söyleşinin son bölümünde Çin halkının kültürel ve felsefi altyapısına değinen Giles Chance, Çin toplumunun Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük ilkeleriyle harmanlanmış bir dünya görüşüne sahip olduğunu aktardı.

Bu felsefi mirasın özünde barışçıl, basit, çatışmadan uzak ve bağlantılı bir yaşam ideali barındırdığını ifade eden yazar, Çin’in küresel ticaretteki çıkarlarının da ancak istikrarlı ve barışçıl bir dünya düzeninde korunabileceğini dile getirdi. Batı’nın saldırgan dış politika anlayışının aksine, Çin’in askeri işgaller yerine diplomatik ve ticari nüfuz alanları kurmayı tercih ettiğini kaydetti.

Giles Chance, söyleşiyi şu cümlelerle noktaladı:

“Çin ile iş yapmak isteyen Batılı şirketlerin ve liderlerin anlaması gereken en temel kural, ilişkileri kişisel güven temelinde inşa etmektir. Çinliler kibirli, yukarıdan bakan ve kendilerini eğitmeye çalışan yabancılardan nefret ederler. Eğer onlara karşı kibirli davranırsanız, arkanızdan ‘işte bir başka cahil ve gururlu yabancı daha’ diyerek size unutamayacağınız bir ticari ders verirler. Küresel sistem birbirine derinden bağlıdır. Çin olmadan Batı’nın yüksek teknoloji sanayisi de askeri endüstrisi de ayakta kalamaz. Yaklaşan büyük ekonomik sarsıntı, Washington’daki karar alıcıları Hollywood filmlerindeki gibi tek başlarına dünyayı yönettikleri illüzyonundan uyandıracak ve onları Çin ile eşit şartlarda masaya oturmaya zorlayacaktır.”

Dünya Basını

Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.

Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.

Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.

Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.

“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”

Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”

Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.

Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.

“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”

Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.

Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:

“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”

Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”

“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”

Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.

Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:

“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”

Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:

“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”

“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”

İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.

İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:

“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”

Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.

“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”

Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.

Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:

“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”

Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:

“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”

“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”

ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:

“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”

Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:

“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English