Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi

Yayınlanma

ABD’de uzun yıllar yüksek mahkeme yargıçlığı yapan Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu Özgürlüğü Yargılamak programına konuk olan Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer, uluslararası ilişkiler, küresel güç dengeleri ve Washington’ın dış politikasına dair dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.

Uluslararası ilişkilerde realist okulun dünyaca ünlü teorisyenlerinden olan Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer, eski yüksek mahkeme yargıcı Andrew Napolitano’nun YouTube’da yayınlanan Özgürlüğü Yargılamak adlı programında küresel siyasetteki son gelişmeleri değerlendirdi.

Mülakatta Profesör Mearsheimer, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz hafta Çin Halk Cumhuriyeti’ne gerçekleştirdiği resmi ziyarete, Washington-Pekin hattındaki ekonomik ve askeri rekabete, Ortadoğu’da süregelen İran savaşına ve Amerika Birleşik Devletleri iç siyasetinde siyonizm eleştirileri üzerinden yürütülen tartışmalara ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Yargıç Andrew Napolitano’nun, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Pekin ziyaretinde neyi hedeflediği ve ne elde ettiğine yönelik sorusunu yanıtlayan Profesör John Mearsheimer, Trump’ın öncelikli olarak Tahran yönetimini baskı altına almayı amaçladığını belirtti.

Profesör Mearsheimer, Trump’ın niyetine ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Donald Trump’ın bu ziyarette her şeyden daha fazla elde etmek istediği şey, İran savaşını kapatmaya yardımcı olmaları için Çinlilerden bir ölçüde işbirliği koparmaktı. Demek istediğim, Trump şu anda İran savaşına bir çözüm bulmak konusunda çaresiz bir durumda ve görünüşe göre bir çözüm de üretemiyor. Çinlilerin İran üzerinde baskı kurarak bizim orada bir anlaşmaya varmamıza yardım edeceğini umuyordu. Ancak bu cephede hiçbir ilerleme kaydedemedi.”

“Çin, Tayvan konusunda Trump’ın pozisyonunu yumuşatmasını istedi”

Ziyaretin Pekin ayağındaki diplomatik beklentilere de değinen Profesör Mearsheimer, Çin tarafının önceliğinin ise Tayvan meselesi olduğunu aktardı.

Çin yönetiminin, Trump’tan Tayvan konusundaki katı tutumunu esnetmesini ya da belirli tavizler vermesini beklediğini dile getiren Mearsheimer, bu talebin de karşılık bulmadığını kaydetti.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Donald Trump arasındaki görüşmelerin temel uzlaşmazlık alanlarına işaret eden Profesör Mearsheimer, “Çinliler kendi taraflarından Trump’ın bazı tavizler vermesini veya Tayvan konusundaki pozisyonunu yumuşatmasını istiyordu. Bu onlar için merkezi bir meseleydi. Ancak bu da gerçekleşmedi. Dolayısıyla Tayvan meselesinde ve İran meselesinde pek bir şey elde edilemedi” değerlendirmesinde bulundu.

İki büyük güç arasındaki ticaret başlığına da değinen siyaset bilimci, Washington’ın havacılık ve tarım sektörlerinde bazı sınırlı kazanımlar elde etmiş gibi göründüğünü ifade etti.

Mearsheimer, ABD’nin Boeing uçakları ve tarımsal ürünleri içeren birkaç küçük fayda sağladığını, ancak bunların tam olarak nereye varacağını kestirmenin zor olduğunu bildirdi.

Trump’ın ticaret alanındaki asıl büyük beklentisinin nadir toprak elementleri olduğunu vurgulayan Profesör Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bence Trump’ın ticaretle ilgili olarak gerçekleşmesini isteyeceği şey, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ne nadir toprak elementleri satışı konusundaki katı tutumunu gevşetmesini sağlamaktı. Bizim acil şekilde nadir toprak elementlerine ihtiyacımız var ve Çinliler bu pazarı tamamen kontrol ediyorlar. Bize nadir toprak elementleri sağlama konusunda çok sert oynuyorlar. Bu durum sadece ekonomik açıdan değil, stratejik açıdan da muazzam sonuçlar doğuruyor. Çünkü elinizde bol miktarda nadir toprak elementi yoksa her türlü silahı inşa edemezsiniz ve biz bu konuda korunmasız, açık bir pozisyondayız. Ancak Trump bu cephede de pek bir ilerleme kaydetmiş gibi görünmüyor. Bu yüzden burada pek bir şey olduğunu düşünmüyorum.”

Profesör Mearsheimer, mülakat öncesinde de analistlerin ya da kamuoyunun bu ziyaretten büyük bir dış politika atılımı veya ekonomik devrim beklemediğini, yeterli ön hazırlık yapılmadığı için ortaya çıkan bu sonuçsuz tablonun şaşırtıcı olmadığını sözlerine ekledi.

“Çin, İran’ın diz çökmesini istemiyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, İsrail’in İran’ı Suriye gibi parçalanmış bir yapıya dönüştürme isteğinin aksine Çin’in İran’ın egemenliğini korumak isteyip istemediği yönündeki sorusu üzerine Profesör Mearsheimer, Pekin’in Ortadoğu politikasının sınırlarını çizdi.

Çin’in Washington tarafından Tahran’a diz çöktürülmesine izin vermeyeceğini belirten Mearsheimer, “Trump, Çinlilerin İranlıları diz çöktürmeyeceğine dair mesajı net bir şekilde aldı. Çin’in bu savaşın kapanmasını isteyeceğine şüphe yok. Çin bir yönüyle bu savaştan fayda sağlıyor çünkü Amerika Birleşik Devletleri bu çatışmayla Ortadoğu’ya çakılmış durumda. Washington halihazırda kıymetli mühimmatını burada harcadı ve daha da fazlasını harcayabilir. Bu mühimmatlar dolayısıyla Doğu Asya’da Çin’i çevrelemek için kullanılamaz hale geliyor. Bu durum Çin’in bakış açısından iyidir” dedi.

Savaşın uzamasının Çin için ekonomik riskler de barındırdığına dikkat çeken Profesör Mearsheimer, küresel ekonominin uçuruma doğru sürüklenmesi halinde bundan en büyük zararı ihracata dayalı Çin ekonomisinin göreceğini kaydetti.

Çin’in dünyanın dört bir yanına mamul mal ihraç ettiğini hatırlatan siyaset bilimci, diğer ülkelerin derin ekonomik krizlere girmesi durumunda Çin mallarını satın alamayacaklarını, bunun da Pekin üzerinde doğrudan olumsuz etki yaratacağını belirtti.

Mearsheimer, “Son tahlile baktığınızda Çinliler bu savaşı çözmek ve kapatmak isterler ancak bunu yapabilecek bir konumda değiller. Şu anda bu savaşı gerçekten kapatabilecek tek kişi, İranlılara tavizler vererek Trump’tır; ki kendisi de görünüşe göre bunu yapmaya niyetli değil” ifadelerini kullandı.

“Tayvan, Çin halkı için kutsal bir topraktır”

Mülakatta, Tayvan’a yönelik askeri yardımlar da masaya yatırıldı. Trump’ın Tayvan’a milyarlarca dolarlık yeni silah satışlarını onaylaması durumunda ne olacağı sorusuna yanıt veren Profesör Mearsheimer, halihazırda onaylanmış olan 11 milyar dolarlık ilk dalga yardımın ardından şimdi 14 milyar dolarlık ikinci bir dalganın konuşulduğunu bildirdi.

Trump’ın bu parayı eninde sonunda onaylayacağını düşünen Mearsheimer, şu analizi paylaştı:

“Bu durum Çinlileri öfkelendirecek, belki de çileden çıkaracaktır. Ancak bu konuda ne yapabilirler? Tayvan yüzünden bir savaş başlatacak değiller. Trump da Doğu Asya’da Tayvan nedeniyle bir savaşa girmekle ilgilenmediği için bunun yaşanmamasını sağlamak adına kesinlikle büyük çaba sarf edecektir. Ancak şu anki zaman diliminde Trump’ın Tayvan konusunda geri adım atacağını hayal etmek benim için zor.”

Yargıç Napolitano’nun, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ilk büyük heyetler arası toplantıda daha Trump’ı takdim bile etmeden Tayvan konusunda uzun bir konuşma yaptığını hatırlatması üzerine Profesör Mearsheimer, konunun Çin milliyetçiliği ve stratejisi açısından taşıdığı önemi şu sözlerle aktardı:

“Tayvan’ın neredeyse her Çinli için inanılmaz derecede önemli bir mesele olduğuna şüphe yok. Çin’e gitmiş ve Çinlilerle konuşmuş olan herkes, burada sadece yönetim kademesinden bahsetmiyorum, sokaktaki ortalama bir Çinli bile Tayvan’ı geri almanın ve onu Çin’in bir parçası yapmanın kendileri için muazzam bir önem taşıdığını çok iyi bilir. Orası onlar için kutsal bir topraktır. O topraklar aslen 1894-1895 savaşında Japonlar tarafından ellerinden alınmıştı ve Çinliler orayı canıgönül her şeyden çok geri istiyorlar. Ayrıca Çin için çok ciddi bir stratejik değeri var ki bu da doğal olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Tayvan’ın Çin’e dönmesini istememesinin nedenlerinden biridir. Çinliler için bu çok hassas bir mesele ve durumu tehlikeli kılan da bu.”

“Tarihte görmediğimiz türden bir rakiple karşı karşıyayız”

ABD’nin küresel ölçekte gerileyen bir güç, Çin’in ise yükselen bir devlet olmasının arka planını özetleyen Profesör Mearsheimer, Washington’ın 1990’lardan 2017’ye kadar uyguladığı hatalı angajman politikasını eleştirdi.

Clinton ve Bush yönetimlerinin Çin’i 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne sokmak için fazla mesai harcadığını belirten Mearsheimer, bu hamlenin Çin’in 2000’lerin başındaki büyümesini körüklediğini kaydetti.

Washington’ın 2017 yılında bu politikayı terk ederek çevreleme stratejisine geçtiğini ancak Çin ekonomisinin hızla büyümeye devam ettiğini belirten Profesör Mearsheimer, şu uyarıda bulundu:

“Çinliler zenginlik ve gelişmiş teknolojiler üretme yeteneği bakımından Amerika Birleşik Devletleri ile arasındaki farkı kapattı. Biz rekabet edemediğimiz için derin bir krizde değiliz, rekabet edebiliriz ancak yükselen bir güçle rekabet ediyoruz. Ve bu yükselen gücün nüfusu bizim dört katımızdan fazla. Onların bizim dört katımız nüfusa, muazzam bir zenginliğe ve en az bizimkiler kadar iyi, hatta daha iyi gelişmiş teknolojiler üretme yeteneğine sahip olduğu bir senaryoyu düşündüğünüzde başımız gerçekten büyük bir belada demektir. Bugün içinde bulunduğumuz durum tam olarak budur. Tarihte daha önce hiç görmediğimiz türden denk bir rakiple karşı karşıyayız.”

Profesör Mearsheimer, Donald Trump’ın 2017’de Beyaz Saray’a çıktığında angajman politikasının dişli bir düşman yarattığını anladığını ve hakkını teslim etmek gerekirse çevreleme politikasını benimseyerek akıllıca bir iş yaptığını ifade etti.

Ancak Trump’ın özellikle ikinci dönemindeki dış politika hamlelerinin Çin’i çevreleme yeteneğini zayıflattığını belirten Mearsheimer, “İran’daki savaş yüzünden, bir zamanlar yapmak istediği gibi Asya’ya yönelmiyoruz. Aslında Asya’dan uzaklaşıyoruz, böylece İran’a karşı bu aptalca savaşı yürütebiliyoruz” dedi.

“Washington, Rusya ve İran’ı Çin’in kollarına itti”

Trump yönetiminin ve önceki hükümetlerin politikalarının Rusya ile Çin’i birbirine yakınlaştırıp yakınlaştırmadığı sorusunu yanıtlayan Profesör Mearsheimer, bu sürecin 2014 yılındaki Ukrayna kriziyle başladığını aktardı.

Batı’nın farkında olmadan Rusları Çinlilerin kollarına ittiğini dile getiren Mearsheimer, Şubat 2022’de Ukrayna’da büyük çaplı çatışmaların başlamasıyla bu ortaklığın perçinlendiğini bildirdi. Profesör Mearsheimer, oluşan yeni ittifak eksenini şu sözlerle açıkladı:

“Şu anda İran’daki savaşa baktığınızda İranlıların, Rusların ve Çinlilerin tamamının Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı birlikte çalışmakta ortak bir çıkarı olduğu bir durumla karşı karşıyayız. İran’ın bakış açısından bu zaten bariz, ancak bence Çin ve Rusya’nın bakış açısından da Amerika Birleşik Devletleri ölümcül bir düşmandır. Amerika Birleşik Devletleri karşısında konumlarını zayıflatmamak için aptalca bir şey yapmamaya büyük özen göstermek zorundalar; bu da bu üç ülkenin birbiriyle koordinasyon halinde olduğu anlamına geliyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bugün Çin’e varıyor ve eminim ki onun Xi Jinping ile ilişkileri, Trump’ın Xi ile olan ilişkilerinden çok daha samimi ve dostane olacaktır. Hem Putin’in hem de Şi’nin, Başkan Trump’ın kendilerine ve İran’a yönelik agresif dış politikasını boşa çıkarmak için nasıl birlikte çalışabileceklerini konuşacaklarına inanıyorum.”

“Trump’ın önünde anlaşma yapmaktan başka bir çıkış yolu yok”

New York Times gazetesinin, Trump’ın İran’a yönelik hava saldırılarını iddia ettiği gibi müzakereler veya Körfez müttefiklerinin talebi üzerine değil, İran’ın Amerikan hava operasyonlarını izleme, hava savunmasını geliştirme ve sürpriz bir saldırıyı erkenden tespit etme yeteneğinin çok güçlenmesi sebebiyle durdurduğuna yönelik haberini de değerlendiren Mearsheimer, bu iddialara katıldığını belirtti.

İstihbarat topluluğunun da kırk günlük bombardıman kampanyasında İran ordusuna iddia edildiği kadar büyük bir zarar verilemediğini ve İran’ın hasar gören varlıklarını hızla onardığını bildirdiğini aktaran Profesör Mearsheimer, devletlerin savaşarak öğrenme sürecine girdiğini ve İran’ın da Amerika ile İsrail’e karşı nasıl daha etkili savaşılacağını çözdüğünü vurguladı.

Körfez ülkelerinin pozisyonuna dair de konuşan siyaset bilimci, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Amerikan ordusuna hava sahalarını ve askeri üslerini kapatmış olabileceğini dile getirdi.

Bu ülkelerin, İran’ın kendi petrol, gaz ve tuzdan arındırma tesislerini vurarak ülkelerini harabeye çevirmesinden korktuklarını belirten Mearsheimer, “Bombardımana yeniden başlamak sorunu çözmeyecek. Bu durumda Trump iseniz ne yapacaksınız? Bu savaşa son vermek için yapabileceğiniz tek bir şey var, o da İranlılarla nihayetinde özellikle nükleer zenginleştirme konusunda bazı tavizler alabileceğiniz bir anlaşma müzakere etmektir. Ancak büyük tavizler koparamayacaksınız. Dahası, İran’ın savaşı kazandığı neredeyse herkes için netleşecek ve Trump’ın o zaman küçük düşmeyi kabul etmesi gerekecek ki şu an buna hiç niyeti yok. Statükoyu sürdürmek istemiyorsa anlaşma kesmek dışında hiçbir çıkış yolu bulunmuyor” dedi.

“Antisemitizm suçlaması büyük bir susturucudur”

Mülakatın son bölümünde, ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Thomas Massie’nin, siyonizm ve Gazze’deki soykırım eleştirileri nedeniyle antisemitizmle suçlanmasına yönelik tartışmaları değerlendiren Profesör John Mearsheimer, Massie’ye yüzde yüz katıldığını ifade etti.

Kendisinin de profesör Stephen Walt ile birlikte “İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası” kitabını yazdıktan sonra sayısız kez benzer suçlamalara maruz kaldığını hatırlatan Mearsheimer, bu mekanizmayı şu sözlerle nitelendirdi:

“Biz lobiyi ele aldığımız kitabımızda bu konuya bir bölüm ayırdık ve antisemitizm suçlamasını ‘büyük susturucu’ olarak adlandırdık. Bu suçlamanın yapılma amacı insanları susturmaktır. Çünkü antisemitizmin tarihsel geçmişi göz önüne alındığında birini antisemit olarak damgaladığınızda o kişiyi toplum önünde tamamen itibarsızlaştırmış olursunuz. Kimse antisemit olarak çağrılmak istemez. Ancak zaman içinde bu ifade o kadar gevşek ve o kadar aptalca şekillerde kullanıldı ki bu suçlama artık etkisini ve keskinliğini kaybetti. Massie’yi, beni ya da sizi antisemit olarak nitelendirmek ciddi bir argüman değildir. Hiçbirimiz antisemit değiliz. Hepimiz İsrail’i son derece kritik şekilde eleştiriyoruz, Gazze’deki soykırımı eleştiriyoruz. Ve güya bu durum sizi antisemit yapıyor. Bu çok çılgınca bir iş yapma biçimidir. Massie’nin de yorumlarının sonunda ima ettiği gibi, bu durum Amerikalı ya da Batılı Yahudilerin yararına olmayacaktır. Tam tersine ters tepecektir, çünkü insanlar artık bu duruma çok öfkeleniyor. Dolayısıyla bu suçlama sadece etkisini kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda ters tepiyor.”

Dünya Basını

Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Yayınlanma

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:

ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura

Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli

Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.

MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.

Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.

17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.

Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.

Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.

Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.

Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.

Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.

Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.

Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.

Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.

Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.

Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.

“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.

Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.

Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.

Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:

“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”

Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.

Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.

Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.

ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.

Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.

Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English