Dünya Basını
Prof. David N. Gibbs: ABD, Ortadoğu’da kazanamayacağı bir savaşa saplandı

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. David N. Gibbs, ABD ile İran arasındaki savaşın küresel bir ekonomik depresyonu tetikleyebileceği uyarısında bulundu. Trump yönetiminin Ortadoğu’daki müttefiklerini korumaktan aciz olduğunu belirten Prof. Gibbs, Washington’ın sahadaki basiretsiz askeri operasyonlarının Amerikan hegemonyasının sonunu getirdiğini kaydetti.
Uluslararası siyaset, ABD dış politikası ve askeri müdahaleler üzerindeki akademik çalışmalarıyla tanınan Arizona Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü David N. Gibbs, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Washington ile Tahran arasında tırmanan askeri gerilimi ve küresel güç dengelerindeki yapısal kaymaları değerlendirdi.
Prof. David N. Gibbs, Trump yönetiminin Ortadoğu’da yürüttüğü askeri stratejinin rasyonel bir temelden yoksun olduğunu ve ABD’nin bölgede kazanamayacağı bir bataklığa saplandığını belirtti.
Sahadaki askeri dengelerin, küresel enerji güvenliğinin ve diplomatik müzakerelerin çıkmaza girmesinin Amerikan hegemonyasını geri döndürülemeyecek bir çöküş sürecine sürüklediğini kaydeden Prof. Gibbs, tarafların rasyonel zeminlerden uzaklaşarak topyekun bir imha savaşına yaklaşmasının küresel çapta bir insani ve ekonomik felakete yol açabileceği uyarısında bulundu.
“İran, Hürmüz Boğazı’nda kontrolü kurumsallaştırıyor ve savaşı askeri sahada bitirmek istiyor”
Müzakere süreçlerinin ve diplomatik temasların mevcut tıkanma noktasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. David N. Gibbs, İran İslam Cumhuriyeti’nin müzakere masasında uzlaşmaz ve maksimalist bir çizgi benimsemesinin ardındaki stratejik saikleri analiz etti.
Prof. Gibbs, “İran’ın bakış açısından en büyük endişe kaynağı, geçmişte defaatle tecrübe ettikleri üzere, İsrail ve ABD tarafından gelecekte düzenlenebilecek olası askeri saldırılardır” ifadelerini kullandı.
Tahran yönetiminin geçici bir ateşkese değil, çatışmayı bütünüyle sona erdirecek nihai ve bağlayıcı bir mutabakata odaklandığını vurgulayan Prof. David N. Gibbs, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran’ın talep ettiği şey, savaşın kesin olarak bittiğine ve bir daha askeri saldırıya maruz kalmayacağına dair sarsılmaz, hukuki ve diplomatik güvencelerdir. Buna, rejimi devirmeye yönelik gizli operasyonların tamamen durdurulması da dahildir. Ayrıca, ülkenin yeniden imarı için mali kaynak sağlanmasını içeren bir mekanizma talep ediyorlar ki bu da pratikte Fars Körfezi’ndeki petrol emirlikleri üzerinde uzun vadeli bir mali yükümlülük kurulması anlamına gelir. ABD’nin bu şartları kabul etmesi mümkün görünmüyor. Washington’ın istediği ise nükleer programın durdurulması karşılığında savaşı geçici olarak askıya alacak uzun vadeli bir ateşkestir. Ancak bu, bir yıl sonra ABD veya İsrail’in yeniden saldırmayacağına dair hiçbir güvence barındırmıyor.”
İran’ın geçmişte ABD ve İsrail kaynaklı suikast ve askeri operasyonlara karşı oldukça temkinli ve ölçülü yaklaştığını, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin suikastına dahi şaşırtıcı derecede yumuşak bir yanıt verdiğini hatırlatan Prof. Gibbs, Tahran’ın artık diplomatik vaatlere inanmadığını kaydetti.
Bölgesel gelişmelerin ve askeri tahkimatların seyrini değerlendiren Profesör Gibbs, “İranlılar bu kez ‘Beni bir kez aldatırsan yazıklar olsun sana, ikinci kez aldatırsan yazıklar olsun bana’ mantığıyla hareket ediyor. Benim kişisel tahminim, İran’ın masada iyi niyetle müzakere yürütmediği, süreci yalnızca uluslararası kamuoyunu, Çin’i ve kısmen Rusya’yı memnun etmek için idare ettiğidir. Tahran, bu meselenin en nihayetinde askeri sahada çözüleceğini öngörüyor ve bu uğurda kendi rejim güvenliği ve devlet bütünlüğü adına topyekun bir savaşı göze alıyor. Talepleri, ABD ve İsrail’in bölgedeki askeri varlığının bütünüyle geriletilmesine dayanıyor” tespitinde bulundu.
Tahran yönetiminin sahada kurumsallaşma hamleleri yaptığını belirten askeri kaynaklar, İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi’nin kararıyla Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği ve operasyonları yönetmek üzere “Fars Körfezi Boğazı İdaresi” adıyla yeni bir resmi bürokratik mekanizma kurulduğunu bildirdi.
Kurumun resmi iletişim kanallarını devreye alarak küresel petrol sevkiyatının en kritik düğüm noktasında kontrolü kurumsallaştırdığını aktaran kaynaklar, bu hamlenin diplomatik bir koz olmanın ötesinde, küresel enerji akışını doğrudan yönetme stratejisinin parçası olduğunu kaydetti.
“Trump, kişisel itibarını kurtarmak adına küresel ekonomiyi derin bir depresyon riskine atıyor”
ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri tırmanışı körükleyen diplomatik dilini ve karar alma mekanizmalarını eleştiren Prof. David N. Gibbs, Beyaz Saray’ın rasyonel istihbarat raporlarını göz ardı ettiğini belirtti.
Donald Trump’ın kendi atadığı Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ve askeri danışmanı Joe Kent gibi isimlerin, istihbarat kurumlarının verilerine dayanarak İran’ın askeri amaçlı bir nükleer silah geliştirmediğini açıkça ortaya koyduğunu hatırlatan Prof. Gibbs, “ABD’nin nükleer silah gerekçesiyle İran’a saldırmasının hiçbir hukuki ve olgusal zemini yoktur. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir imzacısıdır ve bu faaliyetleri yürütmediği teyit edilmiştir” dedi.
Trump’ın askeri müdahale kararının arkasında tehlikeli bir kibir ve kişisel büyüklük arzusu yattığını vurgulayan Prof. David N. Gibbs, şu ifadeleri kullandı:
“Donald Trump, tarihe kazanan, büyük bir savaş başkanı olarak geçmek istedi. Bu savaşı hızlı ve kolay kazanabileceği bir askeri operasyon olarak gördü. Savaş planlamalarında her zaman zaferin zahmetsiz olacağı varsayılır ancak Trump kendini büyük bir bataklığın içinde buldu. Şimdi bu bataklıktan, Amerikan devletinin ve kendisinin itibarını zedelemeden, aşağılanmayı kabul etmeden çıkmasının hiçbir yolu yok. Aşağılanmaktan kaçınmak, Amerikan hegemonyasının ve küresel üstünlüğünün uğradığı zararı gizlemek adına dünya ekonomisini ve küresel güvenliği muazzam bir riskin altına sokuyor. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminde ilk dönemine kıyasla çok daha öngörülemez ve tehlikeli bir çizgide duruyor. 2024 seçim kampanyasında yeni savaşlar başlatmayacağını söyleyerek rakiplerini savaş çığırtkanlığıyla suçlayan adam, bugün kendi askeri ve istihbarat bürokrasisine değil, İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın temelsiz raporlarına güvenerek savaşı tırmandırıyor.”
Prof. Gibbs, Trump’ın kamuoyu önünde ekonomik istikrarı, petrol fiyatlarını veya Amerikan halkının yaşam standartlarını zerre kadar önemsemediğini, tek odak noktasının Tahran’ın stratejik olarak dize getirilmesi olduğunu ilan ettiğini kaydetti.
Siyaset bilimci, “Trump, kendi kişisel imajını korumak uğruna her türlü riski almaya hazır. Ancak sahadaki gerçekler, Amerikan askeri gücünün sınırlarını gösteriyor” diye konuştu.
“Körfez altyapısının imhası, küresel tedarik zincirlerini çökerterek sosyal ayaklanmaları tetikleyebilir”
Olası askeri senaryoları ve bunların küresel pazarlar üzerindeki yıkıcı etkilerini senaryolaştıran Prof. David N. Gibbs, ABD’nin kara unsurlarını sahaya sürmekten kaçınarak geniş çaplı bir hava bombardımanı stratejisine yönelebileceğini ifade etti.
Ancak New York Times gibi bağımsız yayın organlarının askeri raporlarına göre İran’ın stratejik füze ve insansız hava aracı kapasitesinin yüzde 70’inden fazlasının yer altı tesislerinde bütünüyle korunduğunu ve Amerikan hava gücünün bu tahkimatlara ulaşamadığını belirten Prof. Gibbs, Washington’ın bu çaresizlik karşısında sivil altyapıyı hedef alacağını kaydetti.
Profesör Gibbs, olası operasyonel hedefleri ve sonuçlarını şu sözlerle aktardı:
“ABD ordusu, İran’ın askeri kapasitesine doğrudan ulaşamadığı için elektrik santrallerini, petrol rafinerilerini, enerji nakil hatlarını, limanları ve su arıtma tesislerini vuracaktır. Geçmişte Sırbistan ve Irak harekatlarında Amerikan hava kuvvetleri sivil altyapıyı bütünüyle imha etme stratejisini uyguladı. Nitekim 1999 Kosova Savaşı sırasında, Clinton yönetimine yakınlığıyla bilinen New York Times yazarı Thomas Friedman, Sırbistan’ın teslim olmasını sağlamak için ülkenin sivil altyapısının bombalanmasını, gerekirse Sırbistan’ın 1950’lere, hatta Orta Çağ’a kadar geri götürülmesini savunan makaleler yazmıştı. Benzer bir barbarca altyapı yıkımı stratejisinin bugün İran’da uygulanacağını öngörebiliriz. Trump, bir medeniyeti haritadan silmekten bahsettiğinde bunu kelimenin tam anlamıyla kastetmektedir.”
İran’ın bu ölçekte bir yıkıma simetrik ve yıkıcı bir karşılık verme kapasitesine sahip olduğunun altını çizen Prof. David N. Gibbs, Tahran’ın karşı saldırılarının merkezinde Fars Körfezi’ndeki petrol emirlikleri, özellikle de gerilimde tamamen taraf olarak görülen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olacağını belirtti.
İran ordusunun, Körfez ülkelerinin hayati can damarı olan deniz suyu arıtma komplekslerini ve enerji tesislerini imha edebileceğini kaydeden Prof. Gibbs, “Körfez emirlikleri, su arıtma tesislerine İran’dan çok daha fazla bağımlıdır. Bu tesislerin vurulması, bölgede muazzam bir insani trajedi yaratacaktır. Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanmasıyla birlikte küresel tedarik zincirleri çökecek, dizel yakıt gibi hayati endüstriyel hammaddeler piyasadan silinecek, havalimanları kapanacak ve dünya ekonomisi derin bir küresel resesyona, hatta büyük bir ekonomik depresyona sürüklenecektir. İran’ın stratejik kozu, dünya ekonomisini Trump’a ‘pes dedirtecek’ noktaya kadar felç etmektir. Küresel pazarların bu gerçeği idrak edememesi ve iyimser beklentiler içinde olması tamamen irrasyoneldir” uyarısında bulundu.
Askeri istihbarat kaynakları ise gerilimin tırmanma hızını doğrulayan veriler paylaştı. İsrail’de yayımlanan Yedioth Ahronoth gazetesinin askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, İsrail güvenlik kabinesinin yeni bir askeri harekat dalgası için operasyonel hazırlıklarını tamamladığı bildirildi.
Tel Aviv’deki askeri bürokrasi, Trump yönetiminin daha önce hedef almaktan kaçındığı kritik enerji ve komuta merkezlerini vurmak üzere birkaç gün sürecek kapsamlı bir hava operasyonu planlandığını aktardı. İsrail medyasına konuşan yetkililer, askeri müdahalenin bir ihtimal olmaktan çıktığını, zamanlama meselesine dönüştüğünü kaydetti.
Sahadaki bu hareketliliğe eşzamanlı olarak, İran’ın bir gün önce Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Barakah Nükleer Enerji Santrali’nin jeneratör ünitelerinden birini füzeyle vurduğu yönündeki askeri raporlar bölge genelinde tansiyonu en üst seviyeye çıkardı.
Prof. Gibbs, bu askeri misillemeyi, “Bu, barış döneminde aniden gerçekleştirilmiş, ABD ve İsrail’e yöneltilmiş açık bir uyarı atışıdır. Tahran, tırmanma merdiveninde artık çekingen davranmayacağının ve Körfez’i bütünüyle ateşe verebileceğinin sinyalini veriyor” şeklinde yorumladı.
“Körfez ülkelerinin ABD karşısındaki mutlak basiretsizliği ve askeri zayıflığı anlaşılır gibi değil”
Bölge devletlerinin askeri ve diplomatik pozisyonlarını eleştiren Prof. David N. Gibbs, İslam dünyasının ve Fars Körfezi İşbirliği Konseyi ülkelerinin Washington karşısındaki zayıf duruşuna şaşırdığını ifade etti.
Bölge ekonomilerinin ve devlet yapılarının topyekun imha tehdidi altında olmasına rağmen rasyonel bir diplomatik direnç gösterilemediğini kaydeden Prof. Gibbs, “Körfez ülkelerinin bugüne kadar Trump’a karşı net bir diplomatik rest çekmemiş olması beni hayrete düşürüyor. Normal şartlarda rasyonel bir devlet aklının Beyaz Saray’a gidip ‘Eğer yeni bir askeri saldırı düzenlersen, tüm Amerikan üslerini topraklarımızdan çıkarırız, Amerikan tahvillerini satarız, ticari ilişkileri keseriz ve bütünüyle Çin eksenine kayarız’ diyerek net bir diplomatik ambargo koyması gerekirdi. Ancak bunu yapmıyorlar; en azından kamuoyu önünde tamamen sessizler. Belki perde arkasında çok farklı pazarlıklar yürütülüyordur ancak sahnede mutlak bir basiretsizlik var” değerlendirmesinde bulundu.
Körfez sermayesinin ve diplomatik nüfuzunun Trump üzerinde kesin bir ağırlığının bulunmadığını, Donald Trump’ın Riyad veya Abu Dabi’den ziyade tamamen Tel Aviv’in güvenlik algısına göre hareket ettiğini belirten Profesör Gibbs, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iki ay sonra yapılacak kritik genel seçimleri kazanmak için Trump’ın siyasi desteğine muhtaç olduğunu, buna karşın Trump’ın İsrail kamuoyundaki popülaritesinin Netanyahu’dan çok daha yüksek olduğunu kaydetti.
Gibbs, “Trump istese İsrail’in askeri adımlarını tamamen durdurabilecek diplomatik kaldıraca sahip ancak bu iradeyi göstermiyor” dedi.
ABD iç siyasetindeki ve yasama organındaki dengeleri de değerlendiren Prof. David N. Gibbs, Amerikan halkının askeri müdahalelere duyduğu tepkinin iç politikayı sarstığını belirtti.
Kongre bünyesinde askeri bütçelere ve denizaşırı operasyonlara karşı partiler üstü bir duruş sergileyen Cumhuriyetçi Milletvekili Thomas Massie’nin, Trump ve İsrail lobisinin ortak siyasi saldırısı altında olduğunu aktaran Prof. Gibbs, “Thomas Massie, Amerikan tarihindeki en yüksek bütçeli Kongre komisyonu kampanyalarından biriyle tasfiye edilmek isteniyor. Trump’ın iç politikadaki popülaritesi askeri başarısızlıklara ve akaryakıt fiyatlarındaki sert artışa rağmen şaşırtıcı bir direnç gösteriyor. Kamuoyu onay oranı yüzde 40 seviyesinde kalmayı başardı. Ancak ekonomik çöküşün henüz ilk aşamasındayız; benzin fiyatlarının ardından tedarik zincirlerinin kopmasıyla Trump’ın toplumsal desteği tamamen çökecek, sokak çatışmaları ve toplumsal ayaklanmalar başlayacaktır. Fransa’da Emmanuel Macron veya Birleşik Krallık’ta Keir Starmer gibi liderlerin halk desteğinin yüzde 20’lerin altına indiği bir küresel düzende, Trump’ın tarikat benzeri taraftar kitlesi şimdilik iç siyasi dengeleri elinde tutuyor” şeklinde konuştu.
“Amerikan imparatorluğu yapısal olarak çöküyor ve çok kutupluluk küresel güvenliği artıracak”
Mülakatın son bölümünde küresel sistemik dönüşüme ve makroekonomik verilere değinen Prof. David N. Gibbs, Amerikan imparatorluğunun küresel tasfiyesinin kaçınılmaz bir tarihsel süreç olduğunu ilan etti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin gayri safi yurtiçi hasıla büyüme oranlarında ve teknolojik altyapıda ABD’yi bütünüyle geride bıraktığını tescillediğini belirten Prof. Gibbs, Harvard Üniversitesi’nden Graham Allison’ın kuramsallaştırdığı “Thukydides Tuzağı” kavramına atıfta bulundu.
Yükselen bir gücün yerleşik hegemonu tehdit ettiği tarihsel kırılma dönemlerinin, antik Yunan’daki Peloponez Savaşı’ndan bu yana her zaman yüksek savaş riski barındırdığını kaydeden Prof. David N. Gibbs, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a yönelik diplomatik uyarılarında bu tarihsel tuzağa düşülmemesi gerektiğini açıkça ihtar ettiğini hatırlattı.
Prof. Gibbs, küresel güç kaymasını ve Amerikan devletinin yapısal çürümesini şu sözlerle özetledi:
“Bir Amerikan vatandaşı olarak söylüyorum, Amerikan küresel askeri gücünün ve hegemonyasının sona ermesini memnuniyetle karşılıyorum. Washington’ın küresel askeri müdahaleleri dünya halkları için bir felaket olduğu gibi, Amerikan halkının kendi yaşam standartlarını da bütünüyle çürüten, kaynakları tüketen ve iç siyaseti zehirleyen bir işlev gördü. ABD bugün altyapısı çökmüş, işlevini kaybetmiş bir ülkedir. New York’un metro sistemi eski ve çürümüş durumda, trenler çalışmıyor, caddeler gelişmiş dünyanın en kötü fiziki şartlarına sahip. New York John F. Kennedy Uluslararası Havalimanı’na indiğinizde, gelişmiş bir ülkeye değil, dünyanın en fakir coğrafyalarından birine geldiğinizi hissedersiniz. ABD, üretime ve kendi halkının refahına yatırım yapmak yerine milyarlarca doları denizaşırı askeri üslere ve silahlara harcadı. ‘Önce Amerika’ söylemi, parayı silahlara değil halkın refahına harcamak anlamına gelmelidir.”
Çok kutuplu yeni küresel mimarinin, savunma sanayii lobilerinin ve savaş yanlısı karar mercilerinin hareket alanını kısıtlayacağını, bunun da küresel güvenliği azaltmak bir yana artıracağını dile getiren Profesör David N. Gibbs, sözlerini şu tespitlerle tamamladı:
“Amerikan imparatorluğunun çöküşü, müttefiklerine net bir diplomatik sinyal gönderiyor: Washington’la ittifak kurmak sizi daha güvenli kılmaz, tam aksine topyekun imha riskinin ortasına atar. ABD, Körfez’deki müttefiklerini bile İran’ın füzelerine karşı korumaktan aciz olduğunu sahadaki basiretsizliğiyle kanıtlamıştır. Çin gibi yükselen güçlerin, doğaları gereği ABD gibi saldırgan, askeri yayılmacı ve sürekli küresel savaş üreten bir genetiğe sahip olmadığına inanıyorum. Çok kutupluluk, küresel askeri endüstriyel kompleksin gücünü kıracak ve devletleri kendi halklarının refahına odaklanmaya mecbur bırakacaktır. Amerikan askeri üstünlüğünün sona ermesi, dünya barışı ve küresel istikrar adına tarihsel bir dönüm noktası olacaktır.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor: Yeni bir dönem başladı.
The Japon Times, Gabriel Dominguez
ABD-Japonya ittifakı, Çin’i caydırma çabasında yeni bir aşamaya giriyor. Bu aşama, Japonya’dan Tayvan ve Filipinler üzerinden Borneo’ya uzanan adalar zinciri olan “birinci ada zinciri” boyunca konuşlandırılmış, dağınık ve kara konuşlu daha fazla füzeye dayanıyor.
ABD’ye ait Typhon orta menzilli füze sisteminin Japonya’da daha uzun vadeli şekilde bulunmasının planlanması; buna Okinawa merkezli birlikler tarafından Donanma-Deniz Piyadeleri Seferi Gemi Önleme Sistemi’nin (NMESIS) gemisavar füzeleri ile Deniz Piyadeleri Hava Savunma Entegre Sistemi’nin (MADIS) hava savunma sistemlerinin sahaya sürülmesinin eşlik etmesi, Tayvan çevresinde ve Batı Pasifik genelinde Çin askeri operasyonlarını zorlaştıran dağınık bir taarruz, hava savunma ve hedefleme kabiliyetleri ağı oluşturuyor.
Daha da önemlisi, bu unsurlar Pekin’i, Çin’in rakip askeri güçleri uzak tutmak üzere tasarladığı erişimi engelleme/bölgeden men etme stratejisinin (A2/AD) başlangıçta ABD ve müttefik kuvvetlere dayatmayı amaçladığı operasyonel açmazların birçoğuyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece Tokyo ve Washington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kademeli olarak Pekin lehine gelişen kara konuşlu konvansiyonel füze kuvvetlerindeki uzun süreli asimetriyi daraltmaya başlıyor.
Bu daha geniş stratejik değişimin şimdiye kadarki en somut işareti, Typhon sisteminin ekim ortasında Japonya’daki bir ABD askeri üssünde depolanmasına ilişkin plan. Donanımın büyük ikili tatbikatların ardından tam olarak nerede depolanacağı belirsiz olsa da, sistemin yerel olarak depolanması kararı, tatbikat sonrası geri çekilme şeklindeki yerleşik uygulamadan kopuş anlamına geliyor.
Typhon’un Tomahawk seyir füzeleri ve SM-6 çok maksatlı füzeleri fırlatma kapasitesi, NMESIS ve MADIS’in sağladığı mobil gemisavar ve hava savunma sistemleriyle birlikte, Çin’e ait su üstü gemilerini Japonya’nın güneybatı ada zinciri boyunca risk altında tutmayı amaçlayan katmanlı bir füze ve hava savunma kabiliyetleri ağı oluşturuyor.
Yaklaşık 1.600 kilometrelik menzile sahip Tomahawk, ittifaka, birinci ada zinciri üzerindeki mevzilerden Çin’in doğu kıyı şeridinin bazı bölümlerine ve kilit askeri tesislerine ulaşabilecek kara konuşlu bir taarruz seçeneği sunuyor.
Ancak bu füze mimarisi hâlâ erken aşamada ve konuşlandırılmış fırlatıcı sayısı Çin’in devasa cephaneliğine kıyasla sınırlı kalıyor. Bu da asimetrinin daralmakta olduğunu, fakat henüz tersine dönmediğini gösteriyor.
Analistler, anlamlı bir operasyonel etki yaratmak için çok daha fazla fırlatıcıya ve kayda değer füze stoklarına ihtiyaç olduğunu söylüyor.
Bununla birlikte, böyle bir genişleme için gerekli erişimin güvence altına alınması hiç de garanti değil. Bu konuşlandırmanın ne kadar süreceği de büyük ölçüde ev sahibi ülke siyasetindeki dengelere, özellikle de üslerle ilgili gerilimlerin onlarca yıldır süregelen bir mesele olmaya devam ettiği Okinawa vilayetindeki duruma bağlı olacak.
Bu iç sürtüşmelere dikkat çeken Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü baş araştırmacısı Tetsuo Kotani, füze sistemlerinin önceden konuşlandırılmasının caydırıcılığı güçlendirebileceğini, ancak bu tür silahlara ev sahipliği yapmanın yerel topluluklarda gelecekteki herhangi bir çatışmada kendilerini öncelikli hedef haline getireceği yönündeki kaygıları da artırabileceğini söyledi.
Buna rağmen Tokyo Üniversitesi’nden doçent Sebastian Maslow’a göre Japon hükümeti, savunma kabiliyetlerinin güçlendirilmesi — füze konuşlandırmaları dahil — konusundaki tartışmaların hem siyasi söylemde hem de toplumun geniş kesimlerinde “giderek normalleşmesi” sonrasında, ABD füze sistemlerine ev sahipliği yapma konusunda birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat görünüyor.
Bu konuşlandırmalar aynı zamanda müttefiklerin kuvvet duruşunda Japonya’nın güneybatı adalarına doğru yaşanan daha uzun vadeli değişimle de uyumlu.
Tokyo, Doğu Çin Denizi’ne yönelik askeri odağını istikrarlı biçimde artırdı; Çin’in bölgede büyüyen askeri faaliyetlerine ilişkin kaygılar nedeniyle Nansei ada zinciri boyunca yeni birlikler ve kabiliyetler tesis etti. ABD kuvvetleri de kuvvetlerin dağıtılması, hareketlilik ve denizden men etme kabiliyetlerine vurgu yapan yeni operasyonel konseptlerle bölgeye yönelik odağını artırdı.
Ancak Typhon’un varlığının önemi yerel siyasetin çok ötesine uzanıyor. Sistemin gelişi, Soğuk Savaş dönemine ait bir silah kontrol çerçevesinin, yani 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) çöküşüyle mümkün hale gelen çok daha büyük bir ABD askeri strateji dönüşümünü yansıtıyor. Bu anlaşma, Washington’ın 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip kara konuşlu füzeler konuşlandırmasını yasaklıyordu; ancak bu kısıtlama, anlaşmaya taraf olmayan Çin için geçerli değildi.
Sonraki on yıllarda Pekin, dünyanın en büyük konvansiyonel balistik ve seyir füzesi cephaneliklerinden birini inşa ederek ABD kuvvetlerini uzak tutmak üzere tasarlanmış güçlü bir kapasite oluşturdu.
INF Antlaşması’nın 2019’da çökmesi, Washington için konuşlandırma kapısını yeniden açtı. Typhon’un Japonya’ya gönderilmesi de bölgede INF sonrası dönemin en önemli gelişmelerinden birini temsil ediyor.
Bu füze konuşlandırmaları, artık son derece manevra kabiliyetine sahip hedefleri izlemek için ilave istihbarat, gözetleme ve keşif kaynakları ayırmak zorunda kalan Çinli askeri planlamacılar açısından ciddi zorluklar yaratıyor.
Ancak bu konuşlandırma denklemin yalnızca yarısı; zira şekillenmekte olan men etme ağı güneye doğru da uzanıyor.
Filipinler’de paralel bir ABD varlığı, Luzon Boğazı ve Bashi Kanalı boyunca Tayvan’a güneyden yaklaşan hatları tutuyor. Son Balikatan ortak askeri tatbikatlarında ABD Kara Kuvvetleri, Filipin topraklarından ilk kez kara konuşlu Tomahawk füzesi ateşledi; ABD Deniz Piyadeleri ise denizden men etme provası yapmak üzere Tayvan’a yalnızca 190 kilometre uzaklıktaki Batanes Adaları’na NMESIS fırlatıcıları konuşlandırdı.
Aynı tatbikatlarda Japon Kara Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeybatı Luzon’da ilk denizaşırı gerçek atışını gerçekleştirdi ve hizmet dışı bırakılmış bir gemiyi Type 88 karadan gemiye füze ile hedef aldı.
Füze birliklerini, hedefleme ağlarını ve operasyonel planlamayı ulusal sınırlar boyunca entegre ederek, birinci ada zinciri üzerinde daha yakından koordine edilen bölgesel bir savunma mimarisi oluşturuyorlar. Bu tür düzenlemeler, birden fazla deniz yaklaşımı üzerinde örtüşen denizden men etme kabiliyetleri yaratarak Çin askeri operasyonlarını zorlaştırabilir.
Manila da BrahMos süpersonik gemisavar füze sistemi gibi alımlarla kendi kıyı kuvvetlerini modernize ediyor; aynı zamanda ABD ve diğer bölgesel ortaklarla savunma işbirliğini genişletiyor.
Bu birleşik çabalardan ortaya çıkan şey kesintisiz bir bariyerden ziyade, bir kriz sırasında Pekin’in deniz kuvvetlerini tek bir operasyonel eksen boyunca yoğunlaştırmasını engellemek için tasarlanmış dağınık bir men etme mimarisi.
Ancak müşterek çalışabilirlik ve ateş gücü tek başına yeterli değil. Bu dağınık mimarinin uygulanabilirliği aynı ölçüde lojistiğe bağlı: önceden konumlandırılmış yakıt ve mühimmat, dağınık harekât noktalarına erişim ve ihtilaflı koşullar altında dayanıklı ikmal kapasitesi. Bu nedenle son tatbikatlar, mobil füze kuvvetlerini fırlatmak kadar onları sürdürülebilir kılmaya da odaklandı.
Dağınık ve mobil füze birliklerine yönelik artan vurgu, Ukrayna ve Ortadoğu’daki son çatışmalardan çıkarılan dersleri de yansıtıyor. Bu çatışmalar, büyük ve sabit askeri platformların hassas vuruşlara karşı kırılganlığını ortaya koydu.
Bu tür konuşlandırmalar, askeri faydalarının ötesinde, planlamacılara lojistiği, komuta düzenlemelerini ve ileri hatta füze varlığının siyasi sürdürülebilirliğini test etme imkânı da sağlıyor.
Bölgesel stratejistler açısından bu duruşun değeri, ateş gücü kadar verdiği mesajda da yatıyor olabilir: İttifakın, Tayvan’a ve daha geniş Batı Pasifik’e uzanan kilit yaklaşım hatları boyunca bu tür kuvvetleri konuşlandırmaya ve sürdürebilmeye hazır olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla tek bir Typhon bataryası kendi başına yalnızca sınırlı bir askeri fayda sağlayabilecek olsa da, güney Japonya’daki varlığı ABD güvenlik taahhütleri ve bu taahhütleri baskı altında sürdürme iradesi için somut bir dayanak işlevi görüyor.
Anlık mesaj değerinin ötesinde, Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Kotani’ye göre uzun menzilli füze sistemlerinin kriz ortaya çıkmadan önce konuşlandırılması, düşmanlıklar başladıktan sonra bu sistemleri bölgeye sokmaya çalışmanın yaratacağı baskılardan kaçınmaya yardımcı olabilir.
Diğer analistler ise konuşlandırmaların istikrarı artırdığı konusunda daha az emin.
Kara konuşlu ABD fırlatıcıları, mobil olsalar bile önleyici saldırılara açık kalıyor. Ayrıca bir kriz durumunda bunların kullanımını düzenleyen hukuki ve siyasi çerçeveler hem Japonya’da hem de Filipinler’de hassasiyetini koruyor.
Bir de Pekin’in tepkisi meselesi var. Çin’in daha fazla füze konuşlandırması, askeri tatbikatlar ve “gri bölge” faaliyetleriyle yanıt vermesi muhtemel. Bu da, daha karşılıklı bir caydırıcılık ortamı Çin’in onlarca yıldır lehine olan asimetriyi azaltırken, yanlış hesaplama fırsatlarını da çoğaltacağı anlamına geliyor.
Typhon donanımının yerel olarak depolanması kararı, bir yönüyle, tatbikatlar arasında bir silah sisteminin nereye park edileceğine ilişkin idari bir karar. Başka bir yönüyle ise Hint-Pasifik’te kara konuşlu füze konuşlandırmaları döneminin başladığına dair şimdiye kadarki en net işaret.
Avrupa1 hafta önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Görüş2 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Rusya4 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceVaroufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi
Söyleşi5 gün önce“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?
Dünya Basını2 hafta önceProf. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi
Dünya Basını1 hafta önceCSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması











