Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. David N. Gibbs: ABD, Ortadoğu’da kazanamayacağı bir savaşa saplandı

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. David N. Gibbs, ABD ile İran arasındaki savaşın küresel bir ekonomik depresyonu tetikleyebileceği uyarısında bulundu. Trump yönetiminin Ortadoğu’daki müttefiklerini korumaktan aciz olduğunu belirten Prof. Gibbs, Washington’ın sahadaki basiretsiz askeri operasyonlarının Amerikan hegemonyasının sonunu getirdiğini kaydetti.

Uluslararası siyaset, ABD dış politikası ve askeri müdahaleler üzerindeki akademik çalışmalarıyla tanınan Arizona Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü David N. Gibbs, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Washington ile Tahran arasında tırmanan askeri gerilimi ve küresel güç dengelerindeki yapısal kaymaları değerlendirdi.

Prof. David N. Gibbs, Trump yönetiminin Ortadoğu’da yürüttüğü askeri stratejinin rasyonel bir temelden yoksun olduğunu ve ABD’nin bölgede kazanamayacağı bir bataklığa saplandığını belirtti.

Sahadaki askeri dengelerin, küresel enerji güvenliğinin ve diplomatik müzakerelerin çıkmaza girmesinin Amerikan hegemonyasını geri döndürülemeyecek bir çöküş sürecine sürüklediğini kaydeden Prof. Gibbs, tarafların rasyonel zeminlerden uzaklaşarak topyekun bir imha savaşına yaklaşmasının küresel çapta bir insani ve ekonomik felakete yol açabileceği uyarısında bulundu.

“İran, Hürmüz Boğazı’nda kontrolü kurumsallaştırıyor ve savaşı askeri sahada bitirmek istiyor”

Müzakere süreçlerinin ve diplomatik temasların mevcut tıkanma noktasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. David N. Gibbs, İran İslam Cumhuriyeti’nin müzakere masasında uzlaşmaz ve maksimalist bir çizgi benimsemesinin ardındaki stratejik saikleri analiz etti.

Prof. Gibbs, “İran’ın bakış açısından en büyük endişe kaynağı, geçmişte defaatle tecrübe ettikleri üzere, İsrail ve ABD tarafından gelecekte düzenlenebilecek olası askeri saldırılardır” ifadelerini kullandı.

Tahran yönetiminin geçici bir ateşkese değil, çatışmayı bütünüyle sona erdirecek nihai ve bağlayıcı bir mutabakata odaklandığını vurgulayan Prof. David N. Gibbs, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İran’ın talep ettiği şey, savaşın kesin olarak bittiğine ve bir daha askeri saldırıya maruz kalmayacağına dair sarsılmaz, hukuki ve diplomatik güvencelerdir. Buna, rejimi devirmeye yönelik gizli operasyonların tamamen durdurulması da dahildir. Ayrıca, ülkenin yeniden imarı için mali kaynak sağlanmasını içeren bir mekanizma talep ediyorlar ki bu da pratikte Fars Körfezi’ndeki petrol emirlikleri üzerinde uzun vadeli bir mali yükümlülük kurulması anlamına gelir. ABD’nin bu şartları kabul etmesi mümkün görünmüyor. Washington’ın istediği ise nükleer programın durdurulması karşılığında savaşı geçici olarak askıya alacak uzun vadeli bir ateşkestir. Ancak bu, bir yıl sonra ABD veya İsrail’in yeniden saldırmayacağına dair hiçbir güvence barındırmıyor.”

İran’ın geçmişte ABD ve İsrail kaynaklı suikast ve askeri operasyonlara karşı oldukça temkinli ve ölçülü yaklaştığını, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin suikastına dahi şaşırtıcı derecede yumuşak bir yanıt verdiğini hatırlatan Prof. Gibbs, Tahran’ın artık diplomatik vaatlere inanmadığını kaydetti.

Bölgesel gelişmelerin ve askeri tahkimatların seyrini değerlendiren Profesör Gibbs, “İranlılar bu kez ‘Beni bir kez aldatırsan yazıklar olsun sana, ikinci kez aldatırsan yazıklar olsun bana’ mantığıyla hareket ediyor. Benim kişisel tahminim, İran’ın masada iyi niyetle müzakere yürütmediği, süreci yalnızca uluslararası kamuoyunu, Çin’i ve kısmen Rusya’yı memnun etmek için idare ettiğidir. Tahran, bu meselenin en nihayetinde askeri sahada çözüleceğini öngörüyor ve bu uğurda kendi rejim güvenliği ve devlet bütünlüğü adına topyekun bir savaşı göze alıyor. Talepleri, ABD ve İsrail’in bölgedeki askeri varlığının bütünüyle geriletilmesine dayanıyor” tespitinde bulundu.

Tahran yönetiminin sahada kurumsallaşma hamleleri yaptığını belirten askeri kaynaklar, İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi’nin kararıyla Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği ve operasyonları yönetmek üzere “Fars Körfezi Boğazı İdaresi” adıyla yeni bir resmi bürokratik mekanizma kurulduğunu bildirdi.

Kurumun resmi iletişim kanallarını devreye alarak küresel petrol sevkiyatının en kritik düğüm noktasında kontrolü kurumsallaştırdığını aktaran kaynaklar, bu hamlenin diplomatik bir koz olmanın ötesinde, küresel enerji akışını doğrudan yönetme stratejisinin parçası olduğunu kaydetti.

“Trump, kişisel itibarını kurtarmak adına küresel ekonomiyi derin bir depresyon riskine atıyor”

ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri tırmanışı körükleyen diplomatik dilini ve karar alma mekanizmalarını eleştiren Prof. David N. Gibbs, Beyaz Saray’ın rasyonel istihbarat raporlarını göz ardı ettiğini belirtti.

Donald Trump’ın kendi atadığı Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ve askeri danışmanı Joe Kent gibi isimlerin, istihbarat kurumlarının verilerine dayanarak İran’ın askeri amaçlı bir nükleer silah geliştirmediğini açıkça ortaya koyduğunu hatırlatan Prof. Gibbs, “ABD’nin nükleer silah gerekçesiyle İran’a saldırmasının hiçbir hukuki ve olgusal zemini yoktur. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir imzacısıdır ve bu faaliyetleri yürütmediği teyit edilmiştir” dedi.

Trump’ın askeri müdahale kararının arkasında tehlikeli bir kibir ve kişisel büyüklük arzusu yattığını vurgulayan Prof. David N. Gibbs, şu ifadeleri kullandı:

“Donald Trump, tarihe kazanan, büyük bir savaş başkanı olarak geçmek istedi. Bu savaşı hızlı ve kolay kazanabileceği bir askeri operasyon olarak gördü. Savaş planlamalarında her zaman zaferin zahmetsiz olacağı varsayılır ancak Trump kendini büyük bir bataklığın içinde buldu. Şimdi bu bataklıktan, Amerikan devletinin ve kendisinin itibarını zedelemeden, aşağılanmayı kabul etmeden çıkmasının hiçbir yolu yok. Aşağılanmaktan kaçınmak, Amerikan hegemonyasının ve küresel üstünlüğünün uğradığı zararı gizlemek adına dünya ekonomisini ve küresel güvenliği muazzam bir riskin altına sokuyor. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminde ilk dönemine kıyasla çok daha öngörülemez ve tehlikeli bir çizgide duruyor. 2024 seçim kampanyasında yeni savaşlar başlatmayacağını söyleyerek rakiplerini savaş çığırtkanlığıyla suçlayan adam, bugün kendi askeri ve istihbarat bürokrasisine değil, İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın temelsiz raporlarına güvenerek savaşı tırmandırıyor.”

Prof. Gibbs, Trump’ın kamuoyu önünde ekonomik istikrarı, petrol fiyatlarını veya Amerikan halkının yaşam standartlarını zerre kadar önemsemediğini, tek odak noktasının Tahran’ın stratejik olarak dize getirilmesi olduğunu ilan ettiğini kaydetti.

Siyaset bilimci, “Trump, kendi kişisel imajını korumak uğruna her türlü riski almaya hazır. Ancak sahadaki gerçekler, Amerikan askeri gücünün sınırlarını gösteriyor” diye konuştu.

“Körfez altyapısının imhası, küresel tedarik zincirlerini çökerterek sosyal ayaklanmaları tetikleyebilir”

Olası askeri senaryoları ve bunların küresel pazarlar üzerindeki yıkıcı etkilerini senaryolaştıran Prof. David N. Gibbs, ABD’nin kara unsurlarını sahaya sürmekten kaçınarak geniş çaplı bir hava bombardımanı stratejisine yönelebileceğini ifade etti.

Ancak New York Times gibi bağımsız yayın organlarının askeri raporlarına göre İran’ın stratejik füze ve insansız hava aracı kapasitesinin yüzde 70’inden fazlasının yer altı tesislerinde bütünüyle korunduğunu ve Amerikan hava gücünün bu tahkimatlara ulaşamadığını belirten Prof. Gibbs, Washington’ın bu çaresizlik karşısında sivil altyapıyı hedef alacağını kaydetti.

Profesör Gibbs, olası operasyonel hedefleri ve sonuçlarını şu sözlerle aktardı:

“ABD ordusu, İran’ın askeri kapasitesine doğrudan ulaşamadığı için elektrik santrallerini, petrol rafinerilerini, enerji nakil hatlarını, limanları ve su arıtma tesislerini vuracaktır. Geçmişte Sırbistan ve Irak harekatlarında Amerikan hava kuvvetleri sivil altyapıyı bütünüyle imha etme stratejisini uyguladı. Nitekim 1999 Kosova Savaşı sırasında, Clinton yönetimine yakınlığıyla bilinen New York Times yazarı Thomas Friedman, Sırbistan’ın teslim olmasını sağlamak için ülkenin sivil altyapısının bombalanmasını, gerekirse Sırbistan’ın 1950’lere, hatta Orta Çağ’a kadar geri götürülmesini savunan makaleler yazmıştı. Benzer bir barbarca altyapı yıkımı stratejisinin bugün İran’da uygulanacağını öngörebiliriz. Trump, bir medeniyeti haritadan silmekten bahsettiğinde bunu kelimenin tam anlamıyla kastetmektedir.”

İran’ın bu ölçekte bir yıkıma simetrik ve yıkıcı bir karşılık verme kapasitesine sahip olduğunun altını çizen Prof. David N. Gibbs, Tahran’ın karşı saldırılarının merkezinde Fars Körfezi’ndeki petrol emirlikleri, özellikle de gerilimde tamamen taraf olarak görülen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olacağını belirtti.

İran ordusunun, Körfez ülkelerinin hayati can damarı olan deniz suyu arıtma komplekslerini ve enerji tesislerini imha edebileceğini kaydeden Prof. Gibbs, “Körfez emirlikleri, su arıtma tesislerine İran’dan çok daha fazla bağımlıdır. Bu tesislerin vurulması, bölgede muazzam bir insani trajedi yaratacaktır. Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanmasıyla birlikte küresel tedarik zincirleri çökecek, dizel yakıt gibi hayati endüstriyel hammaddeler piyasadan silinecek, havalimanları kapanacak ve dünya ekonomisi derin bir küresel resesyona, hatta büyük bir ekonomik depresyona sürüklenecektir. İran’ın stratejik kozu, dünya ekonomisini Trump’a ‘pes dedirtecek’ noktaya kadar felç etmektir. Küresel pazarların bu gerçeği idrak edememesi ve iyimser beklentiler içinde olması tamamen irrasyoneldir” uyarısında bulundu.

Askeri istihbarat kaynakları ise gerilimin tırmanma hızını doğrulayan veriler paylaştı. İsrail’de yayımlanan Yedioth Ahronoth gazetesinin askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, İsrail güvenlik kabinesinin yeni bir askeri harekat dalgası için operasyonel hazırlıklarını tamamladığı bildirildi.

Tel Aviv’deki askeri bürokrasi, Trump yönetiminin daha önce hedef almaktan kaçındığı kritik enerji ve komuta merkezlerini vurmak üzere birkaç gün sürecek kapsamlı bir hava operasyonu planlandığını aktardı. İsrail medyasına konuşan yetkililer, askeri müdahalenin bir ihtimal olmaktan çıktığını, zamanlama meselesine dönüştüğünü kaydetti.

Sahadaki bu hareketliliğe eşzamanlı olarak, İran’ın bir gün önce Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Barakah Nükleer Enerji Santrali’nin jeneratör ünitelerinden birini füzeyle vurduğu yönündeki askeri raporlar bölge genelinde tansiyonu en üst seviyeye çıkardı.

Prof. Gibbs, bu askeri misillemeyi, “Bu, barış döneminde aniden gerçekleştirilmiş, ABD ve İsrail’e yöneltilmiş açık bir uyarı atışıdır. Tahran, tırmanma merdiveninde artık çekingen davranmayacağının ve Körfez’i bütünüyle ateşe verebileceğinin sinyalini veriyor” şeklinde yorumladı.

“Körfez ülkelerinin ABD karşısındaki mutlak basiretsizliği ve askeri zayıflığı anlaşılır gibi değil”

Bölge devletlerinin askeri ve diplomatik pozisyonlarını eleştiren Prof. David N. Gibbs, İslam dünyasının ve Fars Körfezi İşbirliği Konseyi ülkelerinin Washington karşısındaki zayıf duruşuna şaşırdığını ifade etti.

Bölge ekonomilerinin ve devlet yapılarının topyekun imha tehdidi altında olmasına rağmen rasyonel bir diplomatik direnç gösterilemediğini kaydeden Prof. Gibbs, “Körfez ülkelerinin bugüne kadar Trump’a karşı net bir diplomatik rest çekmemiş olması beni hayrete düşürüyor. Normal şartlarda rasyonel bir devlet aklının Beyaz Saray’a gidip ‘Eğer yeni bir askeri saldırı düzenlersen, tüm Amerikan üslerini topraklarımızdan çıkarırız, Amerikan tahvillerini satarız, ticari ilişkileri keseriz ve bütünüyle Çin eksenine kayarız’ diyerek net bir diplomatik ambargo koyması gerekirdi. Ancak bunu yapmıyorlar; en azından kamuoyu önünde tamamen sessizler. Belki perde arkasında çok farklı pazarlıklar yürütülüyordur ancak sahnede mutlak bir basiretsizlik var” değerlendirmesinde bulundu.

Körfez sermayesinin ve diplomatik nüfuzunun Trump üzerinde kesin bir ağırlığının bulunmadığını, Donald Trump’ın Riyad veya Abu Dabi’den ziyade tamamen Tel Aviv’in güvenlik algısına göre hareket ettiğini belirten Profesör Gibbs, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iki ay sonra yapılacak kritik genel seçimleri kazanmak için Trump’ın siyasi desteğine muhtaç olduğunu, buna karşın Trump’ın İsrail kamuoyundaki popülaritesinin Netanyahu’dan çok daha yüksek olduğunu kaydetti.

Gibbs, “Trump istese İsrail’in askeri adımlarını tamamen durdurabilecek diplomatik kaldıraca sahip ancak bu iradeyi göstermiyor” dedi.

ABD iç siyasetindeki ve yasama organındaki dengeleri de değerlendiren Prof. David N. Gibbs, Amerikan halkının askeri müdahalelere duyduğu tepkinin iç politikayı sarstığını belirtti.

Kongre bünyesinde askeri bütçelere ve denizaşırı operasyonlara karşı partiler üstü bir duruş sergileyen Cumhuriyetçi Milletvekili Thomas Massie’nin, Trump ve İsrail lobisinin ortak siyasi saldırısı altında olduğunu aktaran Prof. Gibbs, “Thomas Massie, Amerikan tarihindeki en yüksek bütçeli Kongre komisyonu kampanyalarından biriyle tasfiye edilmek isteniyor. Trump’ın iç politikadaki popülaritesi askeri başarısızlıklara ve akaryakıt fiyatlarındaki sert artışa rağmen şaşırtıcı bir direnç gösteriyor. Kamuoyu onay oranı yüzde 40 seviyesinde kalmayı başardı. Ancak ekonomik çöküşün henüz ilk aşamasındayız; benzin fiyatlarının ardından tedarik zincirlerinin kopmasıyla Trump’ın toplumsal desteği tamamen çökecek, sokak çatışmaları ve toplumsal ayaklanmalar başlayacaktır. Fransa’da Emmanuel Macron veya Birleşik Krallık’ta Keir Starmer gibi liderlerin halk desteğinin yüzde 20’lerin altına indiği bir küresel düzende, Trump’ın tarikat benzeri taraftar kitlesi şimdilik iç siyasi dengeleri elinde tutuyor” şeklinde konuştu.

“Amerikan imparatorluğu yapısal olarak çöküyor ve çok kutupluluk küresel güvenliği artıracak”

Mülakatın son bölümünde küresel sistemik dönüşüme ve makroekonomik verilere değinen Prof. David N. Gibbs, Amerikan imparatorluğunun küresel tasfiyesinin kaçınılmaz bir tarihsel süreç olduğunu ilan etti.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin gayri safi yurtiçi hasıla büyüme oranlarında ve teknolojik altyapıda ABD’yi bütünüyle geride bıraktığını tescillediğini belirten Prof. Gibbs, Harvard Üniversitesi’nden Graham Allison’ın kuramsallaştırdığı “Thukydides Tuzağı” kavramına atıfta bulundu.

Yükselen bir gücün yerleşik hegemonu tehdit ettiği tarihsel kırılma dönemlerinin, antik Yunan’daki Peloponez Savaşı’ndan bu yana her zaman yüksek savaş riski barındırdığını kaydeden Prof. David N. Gibbs, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a yönelik diplomatik uyarılarında bu tarihsel tuzağa düşülmemesi gerektiğini açıkça ihtar ettiğini hatırlattı.

Prof. Gibbs, küresel güç kaymasını ve Amerikan devletinin yapısal çürümesini şu sözlerle özetledi:

“Bir Amerikan vatandaşı olarak söylüyorum, Amerikan küresel askeri gücünün ve hegemonyasının sona ermesini memnuniyetle karşılıyorum. Washington’ın küresel askeri müdahaleleri dünya halkları için bir felaket olduğu gibi, Amerikan halkının kendi yaşam standartlarını da bütünüyle çürüten, kaynakları tüketen ve iç siyaseti zehirleyen bir işlev gördü. ABD bugün altyapısı çökmüş, işlevini kaybetmiş bir ülkedir. New York’un metro sistemi eski ve çürümüş durumda, trenler çalışmıyor, caddeler gelişmiş dünyanın en kötü fiziki şartlarına sahip. New York John F. Kennedy Uluslararası Havalimanı’na indiğinizde, gelişmiş bir ülkeye değil, dünyanın en fakir coğrafyalarından birine geldiğinizi hissedersiniz. ABD, üretime ve kendi halkının refahına yatırım yapmak yerine milyarlarca doları denizaşırı askeri üslere ve silahlara harcadı. ‘Önce Amerika’ söylemi, parayı silahlara değil halkın refahına harcamak anlamına gelmelidir.”

Çok kutuplu yeni küresel mimarinin, savunma sanayii lobilerinin ve savaş yanlısı karar mercilerinin hareket alanını kısıtlayacağını, bunun da küresel güvenliği azaltmak bir yana artıracağını dile getiren Profesör David N. Gibbs, sözlerini şu tespitlerle tamamladı:

“Amerikan imparatorluğunun çöküşü, müttefiklerine net bir diplomatik sinyal gönderiyor: Washington’la ittifak kurmak sizi daha güvenli kılmaz, tam aksine topyekun imha riskinin ortasına atar. ABD, Körfez’deki müttefiklerini bile İran’ın füzelerine karşı korumaktan aciz olduğunu sahadaki basiretsizliğiyle kanıtlamıştır. Çin gibi yükselen güçlerin, doğaları gereği ABD gibi saldırgan, askeri yayılmacı ve sürekli küresel savaş üreten bir genetiğe sahip olmadığına inanıyorum. Çok kutupluluk, küresel askeri endüstriyel kompleksin gücünü kıracak ve devletleri kendi halklarının refahına odaklanmaya mecbur bırakacaktır. Amerikan askeri üstünlüğünün sona ermesi, dünya barışı ve küresel istikrar adına tarihsel bir dönüm noktası olacaktır.”

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Yayınlanma

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.

Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.

Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”

Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.

Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”

Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:

“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”

“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”

Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:

“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”

Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”

“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”

Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:

“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”

Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.

Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”

“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”

Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.

Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:

“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”

“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”

Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:

“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”

Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:

“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”

“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”

Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:

“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”

Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English