Dünya Basını
MIT Profesörü Ted Postol: İran haftalar içinde 10 ila 20 atom bombası üretebilir

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Bilim, Teknoloji ve Ulusal Güvenlik Politikası Profesörü Theodore Postol, İran’ın nükleer kapasitesi ve Ortadoğu’daki nükleer silahlanma risklerine dair değerlendirmelerde bulundu.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Bilim, Teknoloji ve Ulusal Güvenlik Politikası Profesörü, nükleer silah taşıma sistemleri, füzeler ve füze savunma uzmanı Theodore Postol, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer yetkinliği, Ortadoğu’daki stratejik dengeler ve küresel güvenlik bürokrasisinin hatalı varsayımları hakkında açıklamalarda bulundu.
Geçmişte Pentagon’a ve Deniz Operasyonları Başkanlığına danışmanlık yapmış olan, nükleer savaş planlamalarında doğrudan görev alan Profesör Postol, Tahran’ın nükleer programına yönelik askeri bir çözümün bulunmadığını, diplomatik bir mutabakatın ise tamamen mümkün olduğunu kaydetti.
“İran 10 veya 20 atom silahı üretebilecek kapasitede”
Haber ajanslarının ve nükleer uzmanların genel kabulünün aksine, İran’ın uranyum stokları üzerinden çok daha yüksek sayıda nükleer başlık geliştirebileceğini ifade eden Profesör Theodore Postol, teknik verilerin mevcut tahminlerden farklı bir tablo ortaya koyduğunu belirtti.
Postol, “İran, elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 440 kilogramlık uranyum hekzaflorür malzemesinden hareketle oldukça hızlı bir şekilde 10 veya 20 atom silahı üretebilir. Bu, bugün sıklıkla dile getirilen genel kabullerden farklı bir tespittir. Genel kanaat, İran’ın hızla 10 nükleer silah üretebileceği yönündedir ancak bu tahminlerin temelinde, İran’ın üreteceği atom silahlarının her biri için 25 kilogram yüksek düzeyde zenginleştirilmiş silah sınıfı uranyum gerekeceği varsayımı yatmaktadır” ifadelerini kullandı.
İran’ın bir atom bombası inşa etmek için bu miktarda malzemeye ihtiyaç duymadığını teknik gerekçeleriyle açıklayan Profesör Postol, silah tasarımıyla ilgili şu ayrıntıları paylaştı:
“Bomba inşa etmek için 25 kilogram yüksek düzeyde zenginleştirilmiş silah sınıfı uranyuma ihtiyaçları yoktur; yalnızca 14 veya 15 kilogram yeterlidir. Bu durum tamamen silahın tasarımıyla ilgilidir. Teknik açıdan bakıldığında, nükleer silahları hızla üretmeyi tasarlayan bir İranlının, üzerinde konuşulan türde bir silah yerine, silah sınıfı uranyumdan oluşan 15 kilogramlık çekirdeği çevreleyen içi boş bir uranyum 238 küresi kullanacağı neredeyse kesindir. Bu dış uranyum 238 küresinin, nükleer silah performansı açısından iki yararlı etkisi bulunur. İlk olarak, nötronları silahın çekirdeğine geri yansıtır; bu da bir silah inşa etmek için daha küçük miktarda uranyum 235 kullanmanıza imkan tanır. Böylece daha küçük bir kritik kütleye ihtiyaç duyarsınız. Daha küçük bir kritik kütleye sahip olmak, silah üretmek için elinizde daha fazla uranyum 235 kalması anlamına gelir. İkinci nokta ise uranyum yansıtıcısının oldukça ağır ve kitlesel olmasıdır. Bu şekilde inşa edilen bir atom bombası süper kritik aşamaya geçip hızla enerji açığa çıkarırken, silahın genleşmesini saniyenin yüzde birkaç milyonu kadar geciktirebilirseniz, yani genleşmeyi çok küçük bir süre yavaşlatabilirseniz, önemli ölçüde daha yüksek bir patlama gücü elde edersiniz. Çünkü silah sınıfı uranyum dağılmadan önce kritik kütlenin daha büyük bir kısmı nükleer bölünmeye uğrayacaktır. Bu tasarım iki büyük avantaj sağlar.”
“İran hem silaha hem de bunu taşıyacak güvenilir füze sistemlerine sahip”
Söz konusu nükleer başlık tasarımının ağırlığı artırdığını ancak bu ağırlığın İran’ın elindeki mevcut balistik füzeler için bir engel teşkil etmediğini vurgulayan Profesör Theodore Postol, lojistik ve askeri gerçekleri şu sözlerle dile getirdi:
“Bu yöntemin maliyeti daha yüksek bir ağırlıktır fakat bu yüksek ağırlık, inşa edeceğiniz silahın boyutları ve ağırlığı itibarıyla, İsrail’e konvansiyonel patlayıcılar fırlatmak için halihazırda test edilmiş ve kullanılmakta olan mevcut uzun menzilli füzelerle kolayca taşınabilmesini sağlar. Dolayısıyla, harekete geçmeyi seçtiğiniz takdirde sadece bir silaha sahip olmakla kalmazsınız, aynı zamanda bu harp başlığını balistik füze ile ulaştırabilecek bir taşıma sistemine de sahip olursunuz. Geriye yalnızca balistik füzelerin güvenilirliği sorusu kalır ki bu füzelerin son derece güvenilir olduğu görülmektedir; çünkü İsrail’in balistik füze savunması neredeyse işe yaramaz durumdadır. Haddimi aşmak istemem ama bir veya iki hafta içinde, Patriot sisteminin İran balistik füzelerini engellemede tamamen yetersiz kaldığını ve neredeyse sıfır başarı gösterdiğini verilerle ortaya koyan başka bir sunum yapmam gerekir. Bu bakımdan balistik füze saldırısı ekseninde son derece güvenilir bir taşıma sisteminden bahsediyoruz. Bu bulgular benim bizzat topladığım verilere dayanmaktadır.”
“IR6 santrifüjlerinin verimliliği genel kabullerin üç ila dört katı düzeyinde”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından yayımlanan resmi raporların derinlemesine analiz edilmesi gerektiğini belirten Profesör Theodore Postol, İran’ın zenginleştirme teknolojisindeki teknolojik sıçramayı şu analizle aktardı:
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından açıklanan bilgilerin doğru analizi, IR6 santrifüjlerinin verimliliğinin, ben de dahil olmak üzere insanların genel olarak varsaydığından iki veya üç kat daha yüksek olduğu sonucunu doğurmaktadır. Bir santrifüjün tam olarak ne kadar zenginleştirme üretebileceğini analiz etmek son derece karmaşık bir iştir ancak bu sonuç çok önemlidir. Çünkü bu verimlilik, İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum ile hızlı bir şekilde 17, 18 veya 19 silah ürettikten sonra, doğal uranyum kullanarak yılda kolaylıkla bir, iki veya daha fazla atom bombası üretebileceği anlamına gelir. Eğer onları bunu yapmamaya teşvik edecek bir adım atılamazsa, karşımızda çok büyük bir nükleer silah devleti bulacağız.”
Bu durumun rasyonel aktörler için şaşırtıcı veya panik yaratıcı olmaması gerektiğini ifade eden Postol, Tahran’ın nükleer niyetlerine dair şu saptamada bulundu:
“Bu durum alarm verici olmamalıdır; zira makul bir yaklaşıma sahipseniz İranlıların müzakere etmek istediğini anlarsınız. Kendilerini potansiyel olarak düşman nükleer silahlı devletlerle çevrili bir konuma getirmek istemiyorlar; endişeleri sadece İsrail değildir. Müzakereye son derece önem verdikleri bir durum söz konusudur. 2015 yılındaki Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na katılarak zenginleştirme programlarına çok ciddi kısıtlamalar getirmeyi kabul etmeleri ve bu kısıtlamalar dahilinde çalışabileceklerini göstermeleri bunun kanıtıdır. Burada bir çözüm için tüm unsurlar mevcuttur. Benim siyasi yaklaşımım çok basittir: Müzakere etmekten başka seçeneğiniz yoktur. Eğer müzakere etmezseniz, gelecekte bir noktada çok güçlü bir nükleer silah devletine sahip olacaksınız; tercih sizindir. Daha fazla askeri yöntem denemek veya askeri baskıyı sürdürmek, nihayetinde İranlıları nükleer silah üretme kararı alacakları bir noktaya itecektir. Onlar bu silahlardan çok sayıda üretebilecek ve cephaneliklerini artırmaya devam edebilecek kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla herhangi bir şekilde rasyonel davranılıyorsa, bu zor bir seçim değildir.”
“İran nükleer silah üretirse Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır da bunu takip edecek”
Müzakerelerin başarısız olması ve İran’ın nükleer silah geliştirmeye zorlanması durumunda bölgede durdurulamaz bir nükleer zincirleme reaksiyon başlayacağını belirten Profesör Postol, bölgesel domino etkisini şu sözlerle uyardı:
“İran liderliği, nükleer silah inşa ettiği takdirde Suudi Arabistan’ın da buna yanıt olarak neredeyse kesinlikle bir nükleer silah devletine dönüşeceğini anlamaktadır. Üstelik Suudi Arabistan, Pakistan’daki atom bombası üretme çabalarını finanse ettiği için potansiyel olarak çok hızlı bir şekilde nükleer silah sahibi bir devlet haline gelebilir. Suudi Arabistan’ın gelecekte nükleer silahlara ihtiyaç duyması halinde Pakistan’ın bunları kendisine vereceğine dair bir anlayış mevcuttu. Bu durum genel kabul gören bir gerçektir ve Suudi Arabistan, kendisi de nükleer silahlara sahip olmadan, nükleer silahlı bir İran’a tolerans göstermeyeceğini çok net bir şekilde ortaya koymuştur. İranlılar bu durumun kendi ulusal güvenlikleri üzerinde büyük bir olumsuz etki yaratacağını bilmektedir. Elbette İran ve Suudi Arabistan’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda Türkiye de nükleer silah inşa etmek üzere hızla harekete geçebilir; muhtemelen Mısır da bunu takip edecektir. Endüstriyel altyapıları daha sınırlı olduğu için Basra Körfezi devletlerinin bazılarının nelere muktedir olabileceğini henüz tam olarak bilmiyoruz ancak önemli miktarda paraya sahipler ve bunun nasıl sonuçlanacağını kestiremiyoruz. Neticede, bugünlerde nadir rastlanan rasyonel bir aktörle karşı karşıyayız ve bu aktör bir şeyler müzakere etmek istemektedir.”
“Büyük nükleer tehlike rasyonel niyetler değil, öngörülemez kazalardır”
ABD ve Batı dünyasındaki nükleer dış politika yapıcılarını rasyonellikten uzaklaşmakla suçlayan Profesör Theodore Postol, kriz senaryolarının tehlikelerini şu ifadelerle açıkladı:
“Madalyonun diğer yüzünde ise özellikle ABD’nin rasyonel olmayan davranışlarının İranlıları, nükleer silahlara sahip olmaktan başka seçenekleri kalmadığı sonucuna varacakları bir köşeye sıkıştırması durumunda ne olacağı sorusu yer almaktadır. Durum bundan daha karmaşık da olabilir. Kesin olarak bildiğimiz şey, İran’daki liderlik kadrosunda son derece rasyonel insanların bulunduğudur; aynı zamanda bu liderlikle aynı fikirde olmayan, derhal nükleer silah inşa edilmesinin iyi bir fikir olduğuna inanan insanların varlığını da biliyoruz. İç tartışmalar karmaşıktır, tamamen öngörülemezdir ve nükleer silah inşasına geçmek isteyen kişilerin iç tartışmada ne zaman ve ne şekilde üstün geleceğini bilmek zordur. Bu her an gerçekleşebilir. Önemli olan, İranlılarla müzakere edilmiş bir anlayışa varmak için çaba göstermediğimiz takdirde alternatif dünyanın nasıl görüneceğini kendimize sormaktır.”
Savaşların ve askeri müdahalelerin doğasındaki kontrolsüzlük faktörüne değinen Postol, nükleer silahların yayılmasındaki asıl riskin teknik hatalar ve yanlış alarmlar olduğunu belirterek geçmiş tecrübelerini paylaştı:
“Ben nükleer savaş planlaması süreçlerinde yer aldım. Sıfır noktalarının, yani füzelerin vuracağı hedeflerin nerede olduğunu biliyorum; bilgisayar programlarında bu silahları bizzat yerleştiren ekiplerdeydim. Dolayısıyla ben sadece üzerinde büyük kırmızı işaretler olan harekat planı haritalarını gören üst düzey bir siyasetçi değilim; neyin ne olduğunu detaylarıyla gördüm. Birisi bana daha fazla nükleer silaha sahip olmamız gerektiğini söylediğinde ilk sorum, ‘Bunları nasıl kullanacağız, bana nasıl kullanacağımızı gösterin’ olur. Ben bunların nasıl kullanılacağını biliyorum, planlamasında bulundum. Bana bu silahları nereye yerleştireceğimizi ve bunun askeri kapasitemizi ulusal güvenliğimizi anlamlı şekilde artıracak düzeyde nasıl büyüteceğini göstersinler. Eğer bunu gösterebiliyorlarsa ilgilenirim. Nükleer silahlara sahip olmanın iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum, genel olarak nükleer silahlar olmadan hepimizin daha iyi durumda olacağına inanıyorum ancak bu silahlar mevcut. Fakat bu iddiaları ortaya atan insanlar hiçbir şey bilmiyorlar, üzerinde düşünmemişler.”
“Amerikan nükleer tartışmalarının temelinde ırkçı bir karakter yatıyor”
Washington’daki güvenlik seçkinlerinin diğer toplumlara yönelik bakış açısını eleştiren Profesör Theodore Postol, nükleer caydırıcılık tartışmalarındaki çifte standartları şu sözlerle nitelendirdi:
“Ben bir sosyal bilimci değilim ancak Amerika’nın nükleer silahlar ve bunların potansiyel kullanımına ilişkin tartışmalarının büyük bir kısmının temelinde ırkçı bir karakter yattığı fikri beni her zaman sarsmıştır. Afrika’da yaşanan o meşhur askeri başarısızlık döneminde Savunma Bakanı olan Les Aspin’i hatırlarsınız; Amerikan Kongresi’nde yıllarca sürdürülen son derece ırkçı bir tartışma başlatmıştı. Tartışma, diğer ülkelerin caydırılabilecek kadar rasyonel olup olmadıkları, bizim gibi rasyonel davranıp davranamayacakları üzerine kuruluydu. Neyden bahsediyorsunuz? Esmer veya sarı tenli insanların bir şeyleri anlamadığını mı kastediyorsunuz? Yanında buzağısı olan bir ineğin yanına yaklaştığınızda, caydırıcılığın ne olduğunu anlarsınız ki o sadece bir inektir, boğa bile değildir. Diğer insanların rasyonel olmadığını düşünecek kadar nasıl bu kadar dar, etnik merkezci bir perspektife sahip olabilirsiniz? Belki de bunu düşünen sizsinizdir rasyonel olmayan; insanlığın zekasından, diğer ülkelerden, onların kültürlerinden ve neyin önemli olduğunu anlama yeteneklerinden o kadar habersizsiniz ki onların kendi ulusal çıkarlarını anlamadıklarını, ABD’ne nükleer silahlarla saldırmanın kendi çıkarlarına olmadığını kavrayamadıklarını varsayıyorsunuz.”
İran’ın ne İsrail’e ne de ABD’ne yönelik doğrudan bir nükleer tehdit oluşturmadığını belirten Profesör Postol, rasyonel ceza mekanizmalarının her zaman devrede olduğunu kaydetti:
“Şu anda Donald Trump, ‘İranlılar bize nükleer silahlarla saldırabilir’ diyor. Ne? İsrail’e nükleer silahlarla saldırmayacaklarının güvencesini verebilirim çünkü sonuçlarını çok iyi biliyorlar. ABD’ne nükleer silahla saldırmak ise dünyaya cehennemi getirmek demektir; neden bahsettiğini sanıyor? Bu ülke ABD için nükleer bir tehdit değildir. İnsanlar, ‘Belki bir gemiyle bir şeyler kaçırırlar’ diyor. Doğru, ancak adli analizler o silahın İran’dan geldiğini gösterdiği an, İran’ın daha önce bulunduğu yerde yeşil camdan bir otopark görürsünüz. Ulusal güvenlik politikalarında uzman olduğunu iddia eden insanlar arasında yürütülen bu tartışma son derece gülünçtür. Eğer düşmanınız gerçekten intihara meyilliyse yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur; fakat düşmanınızın beyaz ve Avrupalı ya da siyah ve Afrikalı veya her neyse, rasyonel olmadığını varsaymak için hiçbir neden yoktur.”
“Nükleer silahların sayısı arttıkça kaza riski katlanarak büyüyor”
Tarihteki lider profillerini nükleer rasyonellik üzerinden kıyaslayan Profesör Postol, nükleer cephaneliklerin genişlemesinin taşıdığı esas riski şu analizle özetledi:
“Benim bildiğim, ülkesini yok edebilecek kadar ciddi anlamda rasyonel olmayan tek lider Adolf Hitler’dir. Eğer o dönemde kendisinde ve bizde nükleer silahlar olsaydı, muhtemelen bunları kullanırdı. Almanya savaşı kaybettiğinde Albert Speer’e gidip ‘Ülkeyi yok et, Almanlar hayatta kalmamalı. Üstün ırk olarak testlerini geçemediler ve ölmeyi hak ediyorlar; kültür ve her şey yok olmalı’ demişti. Speer bu emre uymadı ancak adam tamamen akli dengesini yitirmişti. Benim gördüğüm kadarıyla Joseph Stalin nükleer silahları asla kullanmazdı; Stalin acımasız, katil bir adamdı ama rasyoneldi. Mao Zedong da kullanmazdı. Dolayısıyla asıl mesele niyetler değil, hatalardır. Büyük problem budur. Ne kadar çok nükleer silahlı devlet olursa ve ne kadar çok silaha sahip olurlarsa, tahmin edilemez bir şekilde bir şeylerin yaşanma ihtimali o kadar artar; bu da nükleer silahların çok küçük bir düzeyde de olsa kullanılmasına ve hızla kitlesel bir nükleer savaşa yol açmasına neden olabilir.”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Mart 2025 tarihinde yayımlanan raporuna göre, İran’ın Fordo tesisindeki ikili santrifüj şelaleleri üzerinden yaptığı denemelerin, teorik tahminlerin çok ötesinde bir verimliliğe işaret ettiğini hesaplamalarıyla aktaran Profesör Postol, Washington’daki uzman sınıfının bu teknik verileri göz ardı ederek kamuoyunu yanlış yönlendirdiğini ifade etti.
Postol, bölgedeki gerilimin askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini tekrarlayarak, “İsrailliler, Suudi Arabistanlılar veya İranlılar için bölgenin gelecekteki güvenliği açısından bu durumdan başka nasıl bir çözüm olabilir? Bunu görmemek için zekadan yoksun olmak gerekir. Eğer bana askeri bir çözüm gösterirseniz oturur konuşuruz. Ben başka çare kalmadığında askeri çözümlere karşı olan bir insan değilim. Askeri müdahale yapılması gereken en son şey olmalıdır ancak durum gerçekten yeterince ciddiyse askeri müdahaleye hayır demem. Fakat burada askeri bir seçenek yoktur, bu kadar basittir” diye ekledi.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını
Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.
Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.
Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.
“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”
Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.
Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:
“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”
Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:
“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”
“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”
Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:
“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”
Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:
“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”
“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”
Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:
“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”
Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.
Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”
“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”
Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.
Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:
“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”
“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”
Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:
“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”
Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:
“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”
“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”
Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:
“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”
Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”
Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını6 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler












