Dünya Basını
ABD ambargosundan ablukaya: Küba’nın emperyalizme direnişi

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) Araştırmacısı,;
Sorbonne Ekonomi Merkezi Laboratuvarı, Paris, Fransa
ABD Ambargosundan Ablukaya Küba’nın emperyalizme direnişi
Küba halkı ve hükümeti, bugün 1959 Devrimi’nden bu yana en ağır ve en tehlikeli dönemlerden birini yaşamaktadır. İçinden geçilen süreç, 1960’lı yıllardaki devrimin ilk dönemleriyle ya da 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan “özel dönem”le karşılaştırılabilecek, hatta belki de onlardan daha ağır bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 2026 Ocak ayından bu yana, uluslararası hukukun ihlali anlamına gelecek şekilde, Küba’nın petrol tedariki ABD silahlı kuvvetleri tarafından engellenmektedir. Bu abluka, Başkan Donald Trump’ın talimatıyla uygulanmakta; Trump ayrıca doğrudan bir askeri müdahale ihtimalini de gündemde tutmaktadır. Bu olasılık, ABD Donanması’nın adanın güneydoğusunda, Washington yönetiminin geri vermeyi reddettiği Guantánamo Körfezi’ndeki askeri üs nedeniyle daha da gerçekçi görünmektedir. Bu üs, kapanmayan bir yara gibi, ABD’nin Küba üzerindeki neo-sömürgeci işgal geçmişini hatırlatmaktadır.
Geçtiğimiz 29 Ocak’ta Donald Trump, Küba’ya karşı tek taraflı bir enerji ablukası öngören başkanlık kararnamesini imzaladı ve bu emperyal buyruğa karşı gelecek tüm ülkeleri caydırıcı gümrük vergileriyle cezalandırmakla tehdit etti. Bu adım için öne sürülen gerekçe ise, doğal kaynakları sınırlı olan, altmış yılı aşkın süredir zaten ambargo altında yaşayan küçük bir Güney ülkesi olan Küba’nın, ABD’nin ulusal güvenliği açısından tehdit oluşturduğu iddiasıdır. Oysa ABD, askeri ve parasal açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olmayı sürdürmekte ve kapitalist dünya sisteminin hegemonik gücü konumunda bulunmaktadır. Washington yönetimi ayrıca Küba’yı “teröre destek veren devletler” listesine dahil etmiş; Havana ise bu suçlamaları kesin bir dille reddetmiştir.
ABD’nin uyguladığı bu enerji ablukası, Küba halkına mümkün olan en büyük acıyı yaşatmayı ve günlük yaşamdaki zorlukların artması, fiziksel ve psikolojik tükenmişlik ve artan eşitsizlikler zemininde halk içindeki gerilimleri ve hoşnutsuzluğu tırmandırmayı hedeflemektedir. Amaç, yerel kamuoyunu, gericilerin bugün “komünist rejim” diye adlandırdığı — daha önce uzun süre “Kastro diktatörlüğü” olarak tanımladıkları — yönetime karşı kışkırtmaktır. Dolayısıyla hedef; halkın birliğini parçalamak, özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen nefret propagandasının da etkisiyle sokak çatışmalarını ve gösterileri mümkünse şiddet içeren biçimde kışkırtmak, ardından Küba yönetiminin yine “şiddetli” olması umulan bir müdahalesini tetiklemektir. Böylece ABD olası askeri müdahalesine meşruiyet zemini hazırlamayı ve bunu müttefiklerinin gözünde “meşru” bir operasyon olarak sunmayı amaçlamaktadır.
Küba’ya yönelik bu yeni ABD saldırısı, son derece kaygı verici bir uluslararası konjonktürde gerçekleşmektedir. İsrail’in bugün sahip olduğu gücün büyük ölçüde ABD desteğine dayandığı ve bu destek olmadan Küba’dan bile daha kırılgan hale gelebileceği açıktır. ABD, Gazze’de soykırım suçlusu ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından savaş suçlusu olarak kabul edilen Başbakan Netanyahu’yu, Filistin halkına karşı izlediği sömürgeci ve ayrımcı politikada ve “Büyük İsrail” adlı savaşçı ve yayılmacı stratejisinde desteklemektedir. Bu strateji; Suriye’nin bir bölümünün işgali, Yemen, Katar ve Lübnan’ın bombalanması, Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerine yönelik saldırılar ve İran’a karşı yürütülen savaş gibi gelişmeleri içermektedir. Donald Trump ayrıca Grönland’ı ve Panama Kanalı’nı ele geçirmek istediğini ilan etmiş, Ortadoğu dışında da ordularını birçok kez devreye sokmuştur (özellikle Nijerya ve Pakistan’da); Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırıp alıkoymuş, bu ülkeyi ve doğal kaynaklarına erişimi vesayet altına almış, Latin Amerika’da — özellikle Peru’da — yeni askeri üsler kurmayı planlamış, birçok ülkeyi (Meksika dahil) işgal etmekle ve görevdeki çeşitli devlet başkanlarına saldırmakla tehdit etmiştir. Bunların arasında Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro da bulunmaktadır; Petro, eski bir gerilla savaşçısı olarak savaşı iyi bildiğini ve vatanını savunmak için yeniden silaha sarılmaya hazır olduğunu ifade etmiştir — bu yanıt muhtemelen Bay Trump’ın anlayabileceği ender yanıtlardan biridir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde de, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) uyguladığı şiddet ile düzensiz göçmenlerin (Kübalılar da dahil olmak üzere) acımasız biçimde sınır dışı edilmesi, bugün Amerikan halkını son derece derin bir bölünmeye sürüklemektedir. Bu noktada özellikle vurgulamak gerekir: ABD’nin iç durumu iyi değildir. Yeni ve ciddi bir mali krizin patlak verme tehdidi bulunmaktadır; ekonomik sonuçlar genellikle iddia edildiği kadar parlak değildir; birçok sosyal gösterge kötü durumdadır; eşitsizlikler artmaya, yoksulluk yayılmaya, cinayetler çoğalmaya, hapishaneler dolmaya, uyuşturucu kaçakçılığı yıkıcı etkiler yaratmaya devam etmektedir. Ayrıca “elitlerin” geniş kesimlerini saran yolsuzluk, işlenen suçların ağırlığı ve boyutları nedeniyle kamuoyunu sarsmaktadır. Bazı federal eyaletlerin temsilcilerinin (Teksas dahil) ayrılmayı dahi düşünmesi de buna eklenmelidir. Açıkça ve kısaca söylemek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri kötü durumdadır, toplumu çürüme sürecindedir, kapitalizmi kriz içindedir, hegemonyası gerilemektedir. Ve tam da bu durum, onu giderek daha tehlikeli ve yıkıcı hale getirmektedir.
Amerikan topraklarında yaşayan Küba topluluğuna gelince, o da kendi içinde bölünmüş durumdadır; özellikle de en kalabalık oldukları Florida’da. Son üç başkanlık seçiminde Donald Trump’a yalnızca değişken bir destek vermişlerdir. Yasal yollarla ülkeye girmiş olanlar da dahil olmak üzere birçok göçmen, yönetimin son dönemdeki bu düşmanca tutumunu son derece kötü karşılamaktadır. Neredeyse hepsinin Küba’da kalan yakınları, aileleri, dostları, komşuları bulunmaktadır ve bunlara az ya da çok düzenli olarak para göndermektedirler. Hiçbiri (ya da neredeyse hiçbiri) onların bombalar altında ya da bir yabancı işgal sırasında can vermesini istemez – zaten bu olasılığı boyun eğerek kabul ederler miydi ki? Çünkü son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Kübalıların çok büyük çoğunluğu, politik değil ekonomik nedenlerle adayı terk etmiştir ki bu ekonomik nedenlerin temelinde de yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan Amerikan ambargosunun gündelik yaşamda yarattığı sayısız sorun bulunmaktadır. Peki ya Amerika’da yaşayan ve Trump yanlısı olan, fakat son aylarda bizzat umut bağladıkları kişi tarafından ya kendileri sınır dışı edilen ya da yakınları sınır dışı edilen Kübalılar? Onlar için Amerikan Rüyası bir kâbusa dönüşmüştür.
Küba’nın petrol ithalatı Ocak ayının başından itibaren kesintiye uğradı; bu durum, ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği yıldırım askeri operasyonun hemen ardından yaşandı. Söz konusu operasyon sırasında, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun güvenliğinden sorumlu 32 Kübalı koruma, Delta Force özel birlikleriyle girdikleri çatışmalarda hayatını kaybetti. Ancak daha 2025 Aralık ayında, ABD silahlı kuvvetlerine Venezuela’dan Küba’ya yakıt taşıyan gemileri durdurma emri verilmişti, bu sevkiyatlar, Fidel Castro ile Hugo Chavez dönemlerinde iki ülke arasında imzalanan işbirliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştiriliyordu. Geçtiğimiz eylül ayından itibaren ise aynı silahlı kuvvetler, Karayip Denizi’nde ABD’ye uyuşturucu taşıdığı düşünülen tekneleri imha etmekle görevlendirilmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun (ki kendisi Miami’de Küba kökenli bir ailede doğmuş ve histerik derecede karşı-devrimci biridir) beslediği gerici intikam ruhuyla kışkırtılan Donald Trump, Küba’ya yönelik hakaret ve tehditlerini artırdı; sonunda da kendine özgü kibirli tavrıyla şu ifadeyi kullandı: “Cuba is next” yani ABD ordusunun sıradaki hedefi Küba’dır.
Küba’ya dayatılan bu Amerikan enerji ablukasının etkileri son derece büyük ve özellikle de çok ağırdır. Ülkenin kendi doğal kaynaklarının; ham petrol, ilişkili doğal gaz ya da yenilenebilir enerjilerin (fotovoltaik vb.) kullanımı, enerji ihtiyacının ancak yaklaşık yarısını karşılayabildiğinden, yakıt eksikliği ulusal altyapının elektrik üretim kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Bu durum, hem hanelerde hem de işyerlerinde sık ve uzun süreli elektrik kesintilerine yol açmakta ve sürekli bir genel elektrik çöküşü riskini beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda içme suyu dağıtımı, hastanelere ilaç sağlanması, araştırma laboratuvarlarının çalışmaları, okul ve üniversitelerin işleyişi, marketlere gıda ve hijyen ürünleriyle tedariki, yerel üretim birimlerine hammadde ulaştırılması; ayrıca çöp toplanması ve atık suların tahliyesi ciddi biçimde aksamaktadır. Ekonomik faaliyetlerin tüm sektörleri etkilenmektedir: ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, tarım ve hayvancılıktan turizme; ihracat ürünleri açısından ise nikelden tütüne kadar her alan bu durumdan zarar görmektedir. Her şey, Kübalıların çok iyi bildiği ve onlarca yıldır yaşadığı ambargo koşullarındaki “normal zamanlardan” bile daha zor hale gelmiştir — oysa dünyanın çok az yerindeki insanlar böyle bir yaşamı birkaç gün, hatta Kuzey ülkelerinde yaşayanlar söz konusu olduğunda birkaç saat bile sürdürebilirdi.
ABD yönetimleri, daha önce de birçok kez ambargoyu, ilaçlar ve tıbbi malzemeler gibi aslında kapsamı dışında kalan alanlara genişletmişti. Küba’nın çocuk servisleri, yoğun bakım üniteleri ya da diyaliz cihazları için gerekli ekipmanları ithal etmesi de çeşitli yollarla engellenmişti. Ancak şimdi abluka koşullarında ve elektriksiz ortamda, kuvözlerdeki prematüre bebeklerin, solunum cihazına bağlı yaşlıların ya da kronik böbrek hastalarının durumu ne olacaktır? Ambargoya eklenen bu enerji ablukası yalnızca yasa dışı ve zalim değil, aynı zamanda suç niteliğinde ve insanlık dışıdır. Emperyalist kuşatma karşısında Küba halkının ve hükümetinin gösterdiği direniş hayranlık vericidir. Bu direniş kelimenin tam anlamıyla kahramancadır.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yeni saldırısı, kendi nüfusu üzerinde de ayrıca zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin bugün, Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen tedavilerden yararlanan Alzheimer hastası Amerikan vatandaşlarının — özellikle de bu hastalığa karşı etkili bir ilaç olan NeuralCIM’i geliştiren Moleküler İmmünoloji Merkezi (CIM) araştırmacılarının çalışmalarından faydalananların — şimdiye kadar almakta oldukları tedavilere devam etmeleri engellenmektedir. Üstelik artık Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan yaklaşık yedi milyon kişi de fiilen Küba’dan gelen bu tedavilere erişimden mahrum kalmıştır. Bu durum, 1980’lerde Havana’daki Findlay Enstitüsü’nde çalışan Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen B tipi menenjite karşı Va-MenGOC-BC aşısı örneğini hatırlatmaktadır. Reagan yönetimi bu aşının kullanımını bir süreliğine ABD’de yasaklamıştı — ve ne yazık ki bu süre boyunca, yeterince erken aşılanamadıkları için yüzlerce küçük Amerikalı çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmişti.
Küba’da abluka, ocak ayından bu yana çocuklara yönelik olanlar da dahil çok sayıda cerrahi operasyonun ertelenmesine yol açmıştır. Her türden kıtlık, büyük kısmı yaşlı olan milyonlarca insanın yaşamını altüst etmektedir. Benzinin çok sıkı biçimde karneye bağlanması nedeniyle toplu taşıma ve karayolu ulaşımı büyük ölçüde azalmıştır. Her gün ve her gece saatler boyunca elektrik ve su kesilmektedir. Birçok temel ihtiyaç ürünü bulunamaz hale gelmiş, mevcut olanların fiyatları ise fırlamıştır. Buna rağmen Küba halkı, her zaman bildiği şekilde somut dayanışma, cömert yardımlaşma ve kolektif direniş yoluyla davranmayı sürdürmektedir. Yöneticileri de kendi tarzlarında; ulusal egemenliğin savunulmasını, devrimci süreci derinleştirme iradesinin yeniden teyidini ve Amerikan halkına yönelik barış ve dostluk mesajlarını bir araya getiren hem kararlı hem de sakin bir tutumla karşılık vermeye devam etmektedir. Kübalıların onlarca yıldır izlediği yol budur: iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi çağrısında bulunmak; yoksul ailelerden ya da azınlıklardan gelen genç Amerikalı öğrencilere adada eğitimlerini sürdürmeleri için burslar sunmak; doğal afetler ABD topraklarını vurduğunda Kübalı doktor ekiplerini göndermeyi önermek; dünyada hiçbir ayrım gözetmeksizin enternasyonalist tıbbi misyonları çoğaltmak; ya da Sovyet sonrası Ukrayna hükümeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD ile birlikte ambargonun kaldırılmasına karşı oy kullanmış olmasına rağmen, Çernobil nükleer felaketinden etkilenen çocukları kabul etmek.
Meksika, Küba’ya yönelik dayanışma geleneğine sadık kaldı. Ablukanın dayatılmasından yalnızca birkaç gün sonra, Meksika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, adaya gönderilmek üzere insani yardım sevkiyatı yapılacağını açıkladı. Veracruz’dan hareket eden Meksika donanmasına ait iki lojistik destek gemisi (Papaloapan ve Isla Holbox) 12 Şubat’ta Küba’ya ulaştı; gemilerde süt tozu, fasulye, pirinç, et, konserve balık, bitkisel yağ, bisküvi ve hijyen ürünlerinden oluşan 814 ton gıda bulunuyordu. Ayrıca yüzlerce tonluk ek yardımın da gönderilmeyi beklediği belirtildi. Geçtiğimiz 31 Mart’ta ise Rus petrol tankeri Anatoly Kolodkin, nihayet ablukayı kırarak Küba başkentinin doğusundaki Matanzas limanına yanaştı. Tankerde 100.000 ton ham petrol yani yaklaşık 730.000 varil bulunuyordu. Rus yetkililer derhal başka gemilerin de yola çıkarılacağını açıkladılar. 30 Mart’ta Meksika hükümeti de Küba’ya yönelik petrol sevkiyatlarının yeniden başlatılması için çalıştığını duyurmuştu. Ondan on gün önce ise Çin makamları, adaya 60.000 ton pirinç gönderileceğini ve 80 milyon dolar değerinde elektrik ekipmanı aktarılacağını açıklamış; böylece Devlet Başkanı Xi Jinping’in ocak ayı sonunda yaptığı açıklamaları doğrulamıştı. 24 Mart’ta 33 ülkeden gelen 650 gönüllü, “Nuestra América” filosunu oluşturarak Devrim’e dayanışmalarını gösterdi. Geçtiğimiz 15 Nisan’da ise Bogotá’dan gelen bir uçak, Kolombiya hükümeti tarafından gönderilen gıda ve ilaçları taşıyarak adaya indi. Havana’da bulunan Birleşmiş Milletler kurumlarının temsilcileri ise, ablukanın yarattığı sorunlar nedeniyle acil yardımlarını dağıtamadıklarını üzüntüyle dile getirdiler.
Peki ya Avrupa Birliği? Washington utanç verici uygulamalarda daha da ileri gittikçe, Brüksel’in buna korkakça ve utanç verici boyun eğişi, Amerikan suçlarına ortaklık anlamına gelmektedir. Avrupa’nın onurunu kurtaran tek ülke ise Başbakan Pedro Sánchez yönetimindeki İspanya oldu; İspanya, 19 Nisan’da Meksika, Brezilya ve Kolombiya ile birlikte Küba’yla “saygılı bir diyalog” çağrısında bulundu.
Rusya’nın 31 Mart’taki petrol sevkiyatı (ki bu 9 Ocak 2026’da Venezuela’dan gelen son ithalattan bu yana gerçekleştirilen ilk sevkiyattı), ablukaya açıkça meydan okumasına rağmen, Donald Trump’ın buna verdiği yanıt yalnızca kısa bir yorum oldu: “Hiçbir sorun yok!” Oysa aynı Donald Trump daha önce, artık Latin Amerika’daki yeni nüfuz alanı olarak gördüğü Venezuela’da “ne Rusya’yı ne de Çin’i görmek istediğini” söylemişti. İyi anlaşılmalıdır ki sorun yalnızca Trump değil, Amerikan yönetiminin kendisidir (“derin devlet”); daha doğrusu, bu yönetimi, ülke ekonomisinin büyük bölümünü ve askeri-endüstriyel kompleksi kontrol eden yüksek finans oligopollerinin büyük sahipleridir. Bu sahipler savaşları ya da savaş tehditlerini teşvik etmektedir; çünkü bunlarda sermayenin sistemik krizine bir “çözüm” bulabileceklerine inanmaktadırlar (oysa bu bir yanılsamadır!). Trump da zaten yüksek finans çevreleri içindeki iç çatışmaların bir ürünüdür ve dış politikasındaki görünürdeki “tutarsızlıklar”, Cumhuriyetçi tabanındaki ittifak değişimlerini ve yeniden yapılanmaları yansıtmaktadır. Demokratlara gelince; temsilcilerinden bazıları Küba’ya yönelik enerji ablukasını sert biçimde eleştirmiş olsa da, seçim hesapları fazlasıyla açıktır. Unutulmamalıdır ki Küba’ya yönelik tam ambargoyu ilan eden kişi Demokrat bir Amerikan başkanıydı (1962’de John Kennedy) ve Demokrat Parti’den gelen hiçbir halefi bu ambargoyu kaldırmadı. Barack Obama bile Guantánamo hapishanesini kapatmadı, ayrıca Küba’dan işgal edilmiş olan 117,6 km²’lik toprağı da geri vermedi.
Amerika Birleşik Devletleri artık, finansal oligopollerinin egemenliğini, gezegen ölçeğinde doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ve petro-doların üstünlüğü sayesinde kapitalist dünya sistemi üzerindeki hegemonyasını sürdürmek amacıyla sürekli savaş halindedir. Bugün bir kez daha Küba Devrimi’ne saldırmaları ve onun dünya için temsil ettiği örneği ortadan kaldırmak istemeleri şaşırtıcı değildir: Küba direnmenin, cesaretin, boyun eğmemenin, onurun, adaletin ve dayanışmanın örneğidir. Fikirlerin gücü, parasal rezervlerin ya da hammadde kaynaklarının aksine tükenmezdir. Ve bu Devrim’in savunduğu fikirler, insanlığın insanlık haline gelebilmesini sağlayan fikirlerdir. Saldırı altında olan Küba, zayıflamış olsa bile, yine de tarihle birlikte yürümeye devam etmektedir. Ondan önceki ambargodan da fazla olarak, mevcut enerji ablukası Küba halkına ölçülemez fedakârlıklara mal olmakta ve ona hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek acılar yaşatmaktadır. Bunun koşulsuz ve derhal sona ermesi zorunludur. Küba’nın egemenliği tartışmaya açık değildir ve halkının ifade ettiği toplum tercihi —her zaman sosyalizmi savunan bu tercih — saygı görmelidir. Adada yaşanan sorunların sorumlusu sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır; ve Küba buna karşı durmanın bedelini çok ağır ödemektedir. Şu anda Devrim, yoksunluklar ve acılar altında sarsılmaktadır, ancak yıkılmamaktadır. Teslim olmamaktadır. Ona kesinlikle dayanışmacı, aktif ve acil bir destek borçluyuz.
Daha fazla bilgi için :
HERRERA, Rémy (2025), A People’s History of Cuba: 1492-present, New York: Palgrave Macmillan.
– (2017), “For the Respect of the Right of the Cuban People to Decide Its Future”, Written Statement for the United Nations Human Rights Council, 36th session (September 11-29), Geneva. UN reference: A/HRC/36/NGO/15.
– (2010), Les Avancées révolutionnaires en Amérique latine – Des Transitions socialistes au XXIe siècle ?, Lyon: Parangon.
– (2004), “Why Lift the Embargo Against Cuba?”, Monthly Review, vol. 55, n° 8, p. 49-54, New York.
‘Çin’in atılımı mucize değil, sabırla uygulanan kalkınma stratejisinin sonucu’
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını
Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.
Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.
Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.
“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”
Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.
Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:
“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”
Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:
“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”
“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”
Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:
“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”
Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:
“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”
“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”
Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:
“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”
Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.
Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”
“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”
Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.
Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:
“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”
“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”
Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:
“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”
Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:
“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”
“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”
Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:
“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”
Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”
Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını6 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor











