Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD ambargosundan ablukaya: Küba’nın emperyalizme direnişi

Yayınlanma

Küba’nın egemenliği pazarlık konusu edilemez ve halkının ortaya koyduğu toplum tercihi saygı görmelidir. Ada’nın karşı karşıya olduğu sorunlardan sorumlu olan sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır. Küba, emperyalizme başkaldırmanın ağır bedelini ödüyor. Bugün yoksunluk ve acının ağırlığı altında bükülüyor, ama kırılmıyor.

Rémy HERRERA, 9 Mayıs 2026

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) Araştırmacısı,;
Sorbonne Ekonomi Merkezi Laboratuvarı, Paris, Fransa

ABD Ambargosundan Ablukaya Küba’nın emperyalizme direnişi

Küba halkı ve hükümeti, bugün 1959 Devrimi’nden bu yana en ağır ve en tehlikeli dönemlerden birini yaşamaktadır. İçinden geçilen süreç, 1960’lı yıllardaki devrimin ilk dönemleriyle ya da 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan “özel dönem”le karşılaştırılabilecek, hatta belki de onlardan daha ağır bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 2026 Ocak ayından bu yana, uluslararası hukukun ihlali anlamına gelecek şekilde, Küba’nın petrol tedariki ABD silahlı kuvvetleri tarafından engellenmektedir. Bu abluka, Başkan Donald Trump’ın talimatıyla uygulanmakta; Trump ayrıca doğrudan bir askeri müdahale ihtimalini de gündemde tutmaktadır. Bu olasılık, ABD Donanması’nın adanın güneydoğusunda, Washington yönetiminin geri vermeyi reddettiği Guantánamo Körfezi’ndeki askeri üs nedeniyle daha da gerçekçi görünmektedir. Bu üs, kapanmayan bir yara gibi, ABD’nin Küba üzerindeki neo-sömürgeci işgal geçmişini hatırlatmaktadır.

Geçtiğimiz 29 Ocak’ta Donald Trump, Küba’ya karşı tek taraflı bir enerji ablukası öngören başkanlık kararnamesini imzaladı ve bu emperyal buyruğa karşı gelecek tüm ülkeleri caydırıcı gümrük vergileriyle cezalandırmakla tehdit etti. Bu adım için öne sürülen gerekçe ise, doğal kaynakları sınırlı olan, altmış yılı aşkın süredir zaten ambargo altında yaşayan küçük bir Güney ülkesi olan Küba’nın, ABD’nin ulusal güvenliği açısından tehdit oluşturduğu iddiasıdır. Oysa ABD, askeri ve parasal açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olmayı sürdürmekte ve kapitalist dünya sisteminin hegemonik gücü konumunda bulunmaktadır. Washington yönetimi ayrıca Küba’yı “teröre destek veren devletler” listesine dahil etmiş; Havana ise bu suçlamaları kesin bir dille reddetmiştir.

ABD’nin uyguladığı bu enerji ablukası, Küba halkına mümkün olan en büyük acıyı yaşatmayı ve günlük yaşamdaki zorlukların artması, fiziksel ve psikolojik tükenmişlik ve artan eşitsizlikler zemininde halk içindeki gerilimleri ve hoşnutsuzluğu tırmandırmayı hedeflemektedir. Amaç, yerel kamuoyunu, gericilerin bugün “komünist rejim” diye adlandırdığı — daha önce uzun süre “Kastro diktatörlüğü” olarak tanımladıkları — yönetime karşı kışkırtmaktır. Dolayısıyla hedef; halkın birliğini parçalamak, özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen nefret propagandasının da etkisiyle sokak çatışmalarını ve gösterileri mümkünse şiddet içeren biçimde kışkırtmak, ardından Küba yönetiminin yine “şiddetli” olması umulan bir müdahalesini tetiklemektir. Böylece ABD olası askeri müdahalesine meşruiyet zemini hazırlamayı ve bunu müttefiklerinin gözünde “meşru” bir operasyon olarak sunmayı amaçlamaktadır.

Küba’ya yönelik bu yeni ABD saldırısı, son derece kaygı verici bir uluslararası konjonktürde gerçekleşmektedir. İsrail’in bugün sahip olduğu gücün büyük ölçüde ABD desteğine dayandığı ve bu destek olmadan Küba’dan bile daha kırılgan hale gelebileceği açıktır. ABD, Gazze’de soykırım suçlusu ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından savaş suçlusu olarak kabul edilen Başbakan Netanyahu’yu, Filistin halkına karşı izlediği sömürgeci ve ayrımcı politikada ve “Büyük İsrail” adlı savaşçı ve yayılmacı stratejisinde desteklemektedir. Bu strateji; Suriye’nin bir bölümünün işgali, Yemen, Katar ve Lübnan’ın bombalanması, Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerine yönelik saldırılar ve İran’a karşı yürütülen savaş gibi gelişmeleri içermektedir. Donald Trump ayrıca Grönland’ı ve Panama Kanalı’nı ele geçirmek istediğini ilan etmiş, Ortadoğu dışında da ordularını birçok kez devreye sokmuştur (özellikle Nijerya ve Pakistan’da); Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırıp alıkoymuş, bu ülkeyi ve doğal kaynaklarına erişimi vesayet altına almış, Latin Amerika’da — özellikle Peru’da — yeni askeri üsler kurmayı planlamış, birçok ülkeyi (Meksika dahil) işgal etmekle ve görevdeki çeşitli devlet başkanlarına saldırmakla tehdit etmiştir. Bunların arasında Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro da bulunmaktadır; Petro, eski bir gerilla savaşçısı olarak savaşı iyi bildiğini ve vatanını savunmak için yeniden silaha sarılmaya hazır olduğunu ifade etmiştir — bu yanıt muhtemelen Bay Trump’ın anlayabileceği ender yanıtlardan biridir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde de, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) uyguladığı şiddet ile düzensiz göçmenlerin (Kübalılar da dahil olmak üzere) acımasız biçimde sınır dışı edilmesi, bugün Amerikan halkını son derece derin bir bölünmeye sürüklemektedir. Bu noktada özellikle vurgulamak gerekir: ABD’nin iç durumu iyi değildir. Yeni ve ciddi bir mali krizin patlak verme tehdidi bulunmaktadır; ekonomik sonuçlar genellikle iddia edildiği kadar parlak değildir; birçok sosyal gösterge kötü durumdadır; eşitsizlikler artmaya, yoksulluk yayılmaya, cinayetler çoğalmaya, hapishaneler dolmaya, uyuşturucu kaçakçılığı yıkıcı etkiler yaratmaya devam etmektedir. Ayrıca “elitlerin” geniş kesimlerini saran yolsuzluk, işlenen suçların ağırlığı ve boyutları nedeniyle kamuoyunu sarsmaktadır. Bazı federal eyaletlerin temsilcilerinin (Teksas dahil) ayrılmayı dahi düşünmesi de buna eklenmelidir. Açıkça ve kısaca söylemek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri kötü durumdadır, toplumu çürüme sürecindedir, kapitalizmi kriz içindedir, hegemonyası gerilemektedir. Ve tam da bu durum, onu giderek daha tehlikeli ve yıkıcı hale getirmektedir.

Amerikan topraklarında yaşayan Küba topluluğuna gelince, o da kendi içinde bölünmüş durumdadır; özellikle de en kalabalık oldukları Florida’da. Son üç başkanlık seçiminde Donald Trump’a yalnızca değişken bir destek vermişlerdir. Yasal yollarla ülkeye girmiş olanlar da dahil olmak üzere birçok göçmen, yönetimin son dönemdeki bu düşmanca tutumunu son derece kötü karşılamaktadır. Neredeyse hepsinin Küba’da kalan yakınları, aileleri, dostları, komşuları bulunmaktadır ve bunlara az ya da çok düzenli olarak para göndermektedirler. Hiçbiri (ya da neredeyse hiçbiri) onların bombalar altında ya da bir yabancı işgal sırasında can vermesini istemez – zaten bu olasılığı boyun eğerek kabul ederler miydi ki? Çünkü son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Kübalıların çok büyük çoğunluğu, politik değil ekonomik nedenlerle adayı terk etmiştir ki bu ekonomik nedenlerin temelinde de yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan Amerikan ambargosunun gündelik yaşamda yarattığı sayısız sorun bulunmaktadır. Peki ya Amerika’da yaşayan ve Trump yanlısı olan, fakat son aylarda bizzat umut bağladıkları kişi tarafından ya kendileri sınır dışı edilen ya da yakınları sınır dışı edilen Kübalılar? Onlar için Amerikan Rüyası bir kâbusa dönüşmüştür.

Küba’nın petrol ithalatı Ocak ayının başından itibaren kesintiye uğradı; bu durum, ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği yıldırım askeri operasyonun hemen ardından yaşandı. Söz konusu operasyon sırasında, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun güvenliğinden sorumlu 32 Kübalı koruma, Delta Force özel birlikleriyle girdikleri çatışmalarda hayatını kaybetti. Ancak daha 2025 Aralık ayında, ABD silahlı kuvvetlerine Venezuela’dan Küba’ya yakıt taşıyan gemileri durdurma emri verilmişti, bu sevkiyatlar, Fidel Castro ile Hugo Chavez dönemlerinde iki ülke arasında imzalanan işbirliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştiriliyordu. Geçtiğimiz eylül ayından itibaren ise aynı silahlı kuvvetler, Karayip Denizi’nde ABD’ye uyuşturucu taşıdığı düşünülen tekneleri imha etmekle görevlendirilmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun (ki kendisi Miami’de Küba kökenli bir ailede doğmuş ve histerik derecede karşı-devrimci biridir) beslediği gerici intikam ruhuyla kışkırtılan Donald Trump, Küba’ya yönelik hakaret ve tehditlerini artırdı; sonunda da kendine özgü kibirli tavrıyla şu ifadeyi kullandı: “Cuba is next” yani ABD ordusunun sıradaki hedefi Küba’dır.

Küba’ya dayatılan bu Amerikan enerji ablukasının etkileri son derece büyük ve özellikle de çok ağırdır. Ülkenin kendi doğal kaynaklarının; ham petrol, ilişkili doğal gaz ya da yenilenebilir enerjilerin (fotovoltaik vb.) kullanımı, enerji ihtiyacının ancak yaklaşık yarısını karşılayabildiğinden, yakıt eksikliği ulusal altyapının elektrik üretim kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Bu durum, hem hanelerde hem de işyerlerinde sık ve uzun süreli elektrik kesintilerine yol açmakta ve sürekli bir genel elektrik çöküşü riskini beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda içme suyu dağıtımı, hastanelere ilaç sağlanması, araştırma laboratuvarlarının çalışmaları, okul ve üniversitelerin işleyişi, marketlere gıda ve hijyen ürünleriyle tedariki, yerel üretim birimlerine hammadde ulaştırılması; ayrıca çöp toplanması ve atık suların tahliyesi ciddi biçimde aksamaktadır. Ekonomik faaliyetlerin tüm sektörleri etkilenmektedir: ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, tarım ve hayvancılıktan turizme; ihracat ürünleri açısından ise nikelden tütüne kadar her alan bu durumdan zarar görmektedir. Her şey, Kübalıların çok iyi bildiği ve onlarca yıldır yaşadığı ambargo koşullarındaki “normal zamanlardan” bile daha zor hale gelmiştir — oysa dünyanın çok az yerindeki insanlar böyle bir yaşamı birkaç gün, hatta Kuzey ülkelerinde yaşayanlar söz konusu olduğunda birkaç saat bile sürdürebilirdi.

ABD yönetimleri, daha önce de birçok kez ambargoyu, ilaçlar ve tıbbi malzemeler gibi aslında kapsamı dışında kalan alanlara genişletmişti. Küba’nın çocuk servisleri, yoğun bakım üniteleri ya da diyaliz cihazları için gerekli ekipmanları ithal etmesi de çeşitli yollarla engellenmişti. Ancak şimdi abluka koşullarında ve elektriksiz ortamda, kuvözlerdeki prematüre bebeklerin, solunum cihazına bağlı yaşlıların ya da kronik böbrek hastalarının durumu ne olacaktır? Ambargoya eklenen bu enerji ablukası yalnızca yasa dışı ve zalim değil, aynı zamanda suç niteliğinde ve insanlık dışıdır. Emperyalist kuşatma karşısında Küba halkının ve hükümetinin gösterdiği direniş hayranlık vericidir. Bu direniş kelimenin tam anlamıyla kahramancadır.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yeni saldırısı, kendi nüfusu üzerinde de ayrıca zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin bugün, Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen tedavilerden yararlanan Alzheimer hastası Amerikan vatandaşlarının — özellikle de bu hastalığa karşı etkili bir ilaç olan NeuralCIM’i geliştiren Moleküler İmmünoloji Merkezi (CIM) araştırmacılarının çalışmalarından faydalananların — şimdiye kadar almakta oldukları tedavilere devam etmeleri engellenmektedir. Üstelik artık Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan yaklaşık yedi milyon kişi de fiilen Küba’dan gelen bu tedavilere erişimden mahrum kalmıştır. Bu durum, 1980’lerde Havana’daki Findlay Enstitüsü’nde çalışan Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen B tipi menenjite karşı Va-MenGOC-BC aşısı örneğini hatırlatmaktadır. Reagan yönetimi bu aşının kullanımını bir süreliğine ABD’de yasaklamıştı — ve ne yazık ki bu süre boyunca, yeterince erken aşılanamadıkları için yüzlerce küçük Amerikalı çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmişti.

Küba’da abluka, ocak ayından bu yana çocuklara yönelik olanlar da dahil çok sayıda cerrahi operasyonun ertelenmesine yol açmıştır. Her türden kıtlık, büyük kısmı yaşlı olan milyonlarca insanın yaşamını altüst etmektedir. Benzinin çok sıkı biçimde karneye bağlanması nedeniyle toplu taşıma ve karayolu ulaşımı büyük ölçüde azalmıştır. Her gün ve her gece saatler boyunca elektrik ve su kesilmektedir. Birçok temel ihtiyaç ürünü bulunamaz hale gelmiş, mevcut olanların fiyatları ise fırlamıştır. Buna rağmen Küba halkı, her zaman bildiği şekilde somut dayanışma, cömert yardımlaşma ve kolektif direniş yoluyla davranmayı sürdürmektedir. Yöneticileri de kendi tarzlarında; ulusal egemenliğin savunulmasını, devrimci süreci derinleştirme iradesinin yeniden teyidini ve Amerikan halkına yönelik barış ve dostluk mesajlarını bir araya getiren hem kararlı hem de sakin bir tutumla karşılık vermeye devam etmektedir. Kübalıların onlarca yıldır izlediği yol budur: iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi çağrısında bulunmak; yoksul ailelerden ya da azınlıklardan gelen genç Amerikalı öğrencilere adada eğitimlerini sürdürmeleri için burslar sunmak; doğal afetler ABD topraklarını vurduğunda Kübalı doktor ekiplerini göndermeyi önermek; dünyada hiçbir ayrım gözetmeksizin enternasyonalist tıbbi misyonları çoğaltmak; ya da Sovyet sonrası Ukrayna hükümeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD ile birlikte ambargonun kaldırılmasına karşı oy kullanmış olmasına rağmen, Çernobil nükleer felaketinden etkilenen çocukları kabul etmek.

Meksika, Küba’ya yönelik dayanışma geleneğine sadık kaldı. Ablukanın dayatılmasından yalnızca birkaç gün sonra, Meksika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, adaya gönderilmek üzere insani yardım sevkiyatı yapılacağını açıkladı. Veracruz’dan hareket eden Meksika donanmasına ait iki lojistik destek gemisi (Papaloapan ve Isla Holbox) 12 Şubat’ta Küba’ya ulaştı; gemilerde süt tozu, fasulye, pirinç, et, konserve balık, bitkisel yağ, bisküvi ve hijyen ürünlerinden oluşan 814 ton gıda bulunuyordu. Ayrıca yüzlerce tonluk ek yardımın da gönderilmeyi beklediği belirtildi. Geçtiğimiz 31 Mart’ta ise Rus petrol tankeri Anatoly Kolodkin, nihayet ablukayı kırarak Küba başkentinin doğusundaki Matanzas limanına yanaştı. Tankerde 100.000 ton ham petrol yani yaklaşık 730.000 varil bulunuyordu. Rus yetkililer derhal başka gemilerin de yola çıkarılacağını açıkladılar. 30 Mart’ta Meksika hükümeti de Küba’ya yönelik petrol sevkiyatlarının yeniden başlatılması için çalıştığını duyurmuştu. Ondan on gün önce ise Çin makamları, adaya 60.000 ton pirinç gönderileceğini ve 80 milyon dolar değerinde elektrik ekipmanı aktarılacağını açıklamış; böylece Devlet Başkanı Xi Jinping’in ocak ayı sonunda yaptığı açıklamaları doğrulamıştı. 24 Mart’ta 33 ülkeden gelen 650 gönüllü, “Nuestra América” filosunu oluşturarak Devrim’e dayanışmalarını gösterdi. Geçtiğimiz 15 Nisan’da ise Bogotá’dan gelen bir uçak, Kolombiya hükümeti tarafından gönderilen gıda ve ilaçları taşıyarak adaya indi. Havana’da bulunan Birleşmiş Milletler kurumlarının temsilcileri ise, ablukanın yarattığı sorunlar nedeniyle acil yardımlarını dağıtamadıklarını üzüntüyle dile getirdiler.

Peki ya Avrupa Birliği? Washington utanç verici uygulamalarda daha da ileri gittikçe, Brüksel’in buna korkakça ve utanç verici boyun eğişi, Amerikan suçlarına ortaklık anlamına gelmektedir. Avrupa’nın onurunu kurtaran tek ülke ise Başbakan Pedro Sánchez yönetimindeki İspanya oldu; İspanya, 19 Nisan’da Meksika, Brezilya ve Kolombiya ile birlikte Küba’yla “saygılı bir diyalog” çağrısında bulundu.

Rusya’nın 31 Mart’taki petrol sevkiyatı (ki bu 9 Ocak 2026’da Venezuela’dan gelen son ithalattan bu yana gerçekleştirilen ilk sevkiyattı), ablukaya açıkça meydan okumasına rağmen, Donald Trump’ın buna verdiği yanıt yalnızca kısa bir yorum oldu: “Hiçbir sorun yok!” Oysa aynı Donald Trump daha önce, artık Latin Amerika’daki yeni nüfuz alanı olarak gördüğü Venezuela’da “ne Rusya’yı ne de Çin’i görmek istediğini” söylemişti. İyi anlaşılmalıdır ki sorun yalnızca Trump değil, Amerikan yönetiminin kendisidir (“derin devlet”); daha doğrusu, bu yönetimi, ülke ekonomisinin büyük bölümünü ve askeri-endüstriyel kompleksi kontrol eden yüksek finans oligopollerinin büyük sahipleridir. Bu sahipler savaşları ya da savaş tehditlerini teşvik etmektedir; çünkü bunlarda sermayenin sistemik krizine bir “çözüm” bulabileceklerine inanmaktadırlar (oysa bu bir yanılsamadır!). Trump da zaten yüksek finans çevreleri içindeki iç çatışmaların bir ürünüdür ve dış politikasındaki görünürdeki “tutarsızlıklar”, Cumhuriyetçi tabanındaki ittifak değişimlerini ve yeniden yapılanmaları yansıtmaktadır. Demokratlara gelince; temsilcilerinden bazıları Küba’ya yönelik enerji ablukasını sert biçimde eleştirmiş olsa da, seçim hesapları fazlasıyla açıktır. Unutulmamalıdır ki Küba’ya yönelik tam ambargoyu ilan eden kişi Demokrat bir Amerikan başkanıydı (1962’de John Kennedy) ve Demokrat Parti’den gelen hiçbir halefi bu ambargoyu kaldırmadı. Barack Obama bile Guantánamo hapishanesini kapatmadı, ayrıca Küba’dan işgal edilmiş olan 117,6 km²’lik toprağı da geri vermedi.

Amerika Birleşik Devletleri artık, finansal oligopollerinin egemenliğini, gezegen ölçeğinde doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ve petro-doların üstünlüğü sayesinde kapitalist dünya sistemi üzerindeki hegemonyasını sürdürmek amacıyla sürekli savaş halindedir. Bugün bir kez daha Küba Devrimi’ne saldırmaları ve onun dünya için temsil ettiği örneği ortadan kaldırmak istemeleri şaşırtıcı değildir: Küba direnmenin, cesaretin, boyun eğmemenin, onurun, adaletin ve dayanışmanın örneğidir. Fikirlerin gücü, parasal rezervlerin ya da hammadde kaynaklarının aksine tükenmezdir. Ve bu Devrim’in savunduğu fikirler, insanlığın insanlık haline gelebilmesini sağlayan fikirlerdir. Saldırı altında olan Küba, zayıflamış olsa bile, yine de tarihle birlikte yürümeye devam etmektedir. Ondan önceki ambargodan da fazla olarak, mevcut enerji ablukası Küba halkına ölçülemez fedakârlıklara mal olmakta ve ona hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek acılar yaşatmaktadır. Bunun koşulsuz ve derhal sona ermesi zorunludur. Küba’nın egemenliği tartışmaya açık değildir ve halkının ifade ettiği toplum tercihi —her zaman sosyalizmi savunan bu tercih — saygı görmelidir. Adada yaşanan sorunların sorumlusu sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır; ve Küba buna karşı durmanın bedelini çok ağır ödemektedir. Şu anda Devrim, yoksunluklar ve acılar altında sarsılmaktadır, ancak yıkılmamaktadır. Teslim olmamaktadır. Ona kesinlikle dayanışmacı, aktif ve acil bir destek borçluyuz.

Daha fazla bilgi için :

HERRERA, Rémy (2025), A People’s History of Cuba: 1492-present, New York: Palgrave Macmillan.

– (2017), “For the Respect of the Right of the Cuban People to Decide Its Future”, Written Statement for the United Nations Human Rights Council, 36th session (September 11-29), Geneva. UN reference: A/HRC/36/NGO/15.

– (2010), Les Avancées révolutionnaires en Amérique latine – Des Transitions socialistes au XXIe siècle ?, Lyon: Parangon.

– (2004), “Why Lift the Embargo Against Cuba?”, Monthly Review, vol. 55, n° 8, p. 49-54, New York.

‘Çin’in atılımı mucize değil, sabırla uygulanan kalkınma stratejisinin sonucu’

Dünya Basını

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor

Yayınlanma

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor: Yeni bir dönem başladı.

The Japon Times, Gabriel Dominguez

ABD-Japonya ittifakı, Çin’i caydırma çabasında yeni bir aşamaya giriyor. Bu aşama, Japonya’dan Tayvan ve Filipinler üzerinden Borneo’ya uzanan adalar zinciri olan “birinci ada zinciri” boyunca konuşlandırılmış, dağınık ve kara konuşlu daha fazla füzeye dayanıyor.

ABD’ye ait Typhon orta menzilli füze sisteminin Japonya’da daha uzun vadeli şekilde bulunmasının planlanması; buna Okinawa merkezli birlikler tarafından Donanma-Deniz Piyadeleri Seferi Gemi Önleme Sistemi’nin (NMESIS) gemisavar füzeleri ile Deniz Piyadeleri Hava Savunma Entegre Sistemi’nin (MADIS) hava savunma sistemlerinin sahaya sürülmesinin eşlik etmesi, Tayvan çevresinde ve Batı Pasifik genelinde Çin askeri operasyonlarını zorlaştıran dağınık bir taarruz, hava savunma ve hedefleme kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Daha da önemlisi, bu unsurlar Pekin’i, Çin’in rakip askeri güçleri uzak tutmak üzere tasarladığı erişimi engelleme/bölgeden men etme stratejisinin (A2/AD) başlangıçta ABD ve müttefik kuvvetlere dayatmayı amaçladığı operasyonel açmazların birçoğuyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece Tokyo ve Washington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kademeli olarak Pekin lehine gelişen kara konuşlu konvansiyonel füze kuvvetlerindeki uzun süreli asimetriyi daraltmaya başlıyor.

Bu daha geniş stratejik değişimin şimdiye kadarki en somut işareti, Typhon sisteminin ekim ortasında Japonya’daki bir ABD askeri üssünde depolanmasına ilişkin plan. Donanımın büyük ikili tatbikatların ardından tam olarak nerede depolanacağı belirsiz olsa da, sistemin yerel olarak depolanması kararı, tatbikat sonrası geri çekilme şeklindeki yerleşik uygulamadan kopuş anlamına geliyor.

Typhon’un Tomahawk seyir füzeleri ve SM-6 çok maksatlı füzeleri fırlatma kapasitesi, NMESIS ve MADIS’in sağladığı mobil gemisavar ve hava savunma sistemleriyle birlikte, Çin’e ait su üstü gemilerini Japonya’nın güneybatı ada zinciri boyunca risk altında tutmayı amaçlayan katmanlı bir füze ve hava savunma kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Yaklaşık 1.600 kilometrelik menzile sahip Tomahawk, ittifaka, birinci ada zinciri üzerindeki mevzilerden Çin’in doğu kıyı şeridinin bazı bölümlerine ve kilit askeri tesislerine ulaşabilecek kara konuşlu bir taarruz seçeneği sunuyor.

Ancak bu füze mimarisi hâlâ erken aşamada ve konuşlandırılmış fırlatıcı sayısı Çin’in devasa cephaneliğine kıyasla sınırlı kalıyor. Bu da asimetrinin daralmakta olduğunu, fakat henüz tersine dönmediğini gösteriyor.

Analistler, anlamlı bir operasyonel etki yaratmak için çok daha fazla fırlatıcıya ve kayda değer füze stoklarına ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Bununla birlikte, böyle bir genişleme için gerekli erişimin güvence altına alınması hiç de garanti değil. Bu konuşlandırmanın ne kadar süreceği de büyük ölçüde ev sahibi ülke siyasetindeki dengelere, özellikle de üslerle ilgili gerilimlerin onlarca yıldır süregelen bir mesele olmaya devam ettiği Okinawa vilayetindeki duruma bağlı olacak.

Bu iç sürtüşmelere dikkat çeken Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü baş araştırmacısı Tetsuo Kotani, füze sistemlerinin önceden konuşlandırılmasının caydırıcılığı güçlendirebileceğini, ancak bu tür silahlara ev sahipliği yapmanın yerel topluluklarda gelecekteki herhangi bir çatışmada kendilerini öncelikli hedef haline getireceği yönündeki kaygıları da artırabileceğini söyledi.

Buna rağmen Tokyo Üniversitesi’nden doçent Sebastian Maslow’a göre Japon hükümeti, savunma kabiliyetlerinin güçlendirilmesi — füze konuşlandırmaları dahil — konusundaki tartışmaların hem siyasi söylemde hem de toplumun geniş kesimlerinde “giderek normalleşmesi” sonrasında, ABD füze sistemlerine ev sahipliği yapma konusunda birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat görünüyor.

Bu konuşlandırmalar aynı zamanda müttefiklerin kuvvet duruşunda Japonya’nın güneybatı adalarına doğru yaşanan daha uzun vadeli değişimle de uyumlu.

Tokyo, Doğu Çin Denizi’ne yönelik askeri odağını istikrarlı biçimde artırdı; Çin’in bölgede büyüyen askeri faaliyetlerine ilişkin kaygılar nedeniyle Nansei ada zinciri boyunca yeni birlikler ve kabiliyetler tesis etti. ABD kuvvetleri de kuvvetlerin dağıtılması, hareketlilik ve denizden men etme kabiliyetlerine vurgu yapan yeni operasyonel konseptlerle bölgeye yönelik odağını artırdı.

Ancak Typhon’un varlığının önemi yerel siyasetin çok ötesine uzanıyor. Sistemin gelişi, Soğuk Savaş dönemine ait bir silah kontrol çerçevesinin, yani 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) çöküşüyle mümkün hale gelen çok daha büyük bir ABD askeri strateji dönüşümünü yansıtıyor. Bu anlaşma, Washington’ın 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip kara konuşlu füzeler konuşlandırmasını yasaklıyordu; ancak bu kısıtlama, anlaşmaya taraf olmayan Çin için geçerli değildi.

Sonraki on yıllarda Pekin, dünyanın en büyük konvansiyonel balistik ve seyir füzesi cephaneliklerinden birini inşa ederek ABD kuvvetlerini uzak tutmak üzere tasarlanmış güçlü bir kapasite oluşturdu.

INF Antlaşması’nın 2019’da çökmesi, Washington için konuşlandırma kapısını yeniden açtı. Typhon’un Japonya’ya gönderilmesi de bölgede INF sonrası dönemin en önemli gelişmelerinden birini temsil ediyor.

Bu füze konuşlandırmaları, artık son derece manevra kabiliyetine sahip hedefleri izlemek için ilave istihbarat, gözetleme ve keşif kaynakları ayırmak zorunda kalan Çinli askeri planlamacılar açısından ciddi zorluklar yaratıyor.

Ancak bu konuşlandırma denklemin yalnızca yarısı; zira şekillenmekte olan men etme ağı güneye doğru da uzanıyor.

Filipinler’de paralel bir ABD varlığı, Luzon Boğazı ve Bashi Kanalı boyunca Tayvan’a güneyden yaklaşan hatları tutuyor. Son Balikatan ortak askeri tatbikatlarında ABD Kara Kuvvetleri, Filipin topraklarından ilk kez kara konuşlu Tomahawk füzesi ateşledi; ABD Deniz Piyadeleri ise denizden men etme provası yapmak üzere Tayvan’a yalnızca 190 kilometre uzaklıktaki Batanes Adaları’na NMESIS fırlatıcıları konuşlandırdı.

Aynı tatbikatlarda Japon Kara Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeybatı Luzon’da ilk denizaşırı gerçek atışını gerçekleştirdi ve hizmet dışı bırakılmış bir gemiyi Type 88 karadan gemiye füze ile hedef aldı.

Bu tatbikatlar taktik değerlerinin ötesinde, ABD, Japonya ve Filipinler kuvvetleri arasında artan bir müşterek çalışabilirlik düzeyini ortaya koydu.

Füze birliklerini, hedefleme ağlarını ve operasyonel planlamayı ulusal sınırlar boyunca entegre ederek, birinci ada zinciri üzerinde daha yakından koordine edilen bölgesel bir savunma mimarisi oluşturuyorlar. Bu tür düzenlemeler, birden fazla deniz yaklaşımı üzerinde örtüşen denizden men etme kabiliyetleri yaratarak Çin askeri operasyonlarını zorlaştırabilir.

Manila da BrahMos süpersonik gemisavar füze sistemi gibi alımlarla kendi kıyı kuvvetlerini modernize ediyor; aynı zamanda ABD ve diğer bölgesel ortaklarla savunma işbirliğini genişletiyor.

Bu birleşik çabalardan ortaya çıkan şey kesintisiz bir bariyerden ziyade, bir kriz sırasında Pekin’in deniz kuvvetlerini tek bir operasyonel eksen boyunca yoğunlaştırmasını engellemek için tasarlanmış dağınık bir men etme mimarisi.

Ancak müşterek çalışabilirlik ve ateş gücü tek başına yeterli değil. Bu dağınık mimarinin uygulanabilirliği aynı ölçüde lojistiğe bağlı: önceden konumlandırılmış yakıt ve mühimmat, dağınık harekât noktalarına erişim ve ihtilaflı koşullar altında dayanıklı ikmal kapasitesi. Bu nedenle son tatbikatlar, mobil füze kuvvetlerini fırlatmak kadar onları sürdürülebilir kılmaya da odaklandı.

Dağınık ve mobil füze birliklerine yönelik artan vurgu, Ukrayna ve Ortadoğu’daki son çatışmalardan çıkarılan dersleri de yansıtıyor. Bu çatışmalar, büyük ve sabit askeri platformların hassas vuruşlara karşı kırılganlığını ortaya koydu.

Bu tür konuşlandırmalar, askeri faydalarının ötesinde, planlamacılara lojistiği, komuta düzenlemelerini ve ileri hatta füze varlığının siyasi sürdürülebilirliğini test etme imkânı da sağlıyor.

Bölgesel stratejistler açısından bu duruşun değeri, ateş gücü kadar verdiği mesajda da yatıyor olabilir: İttifakın, Tayvan’a ve daha geniş Batı Pasifik’e uzanan kilit yaklaşım hatları boyunca bu tür kuvvetleri konuşlandırmaya ve sürdürebilmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla tek bir Typhon bataryası kendi başına yalnızca sınırlı bir askeri fayda sağlayabilecek olsa da, güney Japonya’daki varlığı ABD güvenlik taahhütleri ve bu taahhütleri baskı altında sürdürme iradesi için somut bir dayanak işlevi görüyor.

Anlık mesaj değerinin ötesinde, Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Kotani’ye göre uzun menzilli füze sistemlerinin kriz ortaya çıkmadan önce konuşlandırılması, düşmanlıklar başladıktan sonra bu sistemleri bölgeye sokmaya çalışmanın yaratacağı baskılardan kaçınmaya yardımcı olabilir.

Diğer analistler ise konuşlandırmaların istikrarı artırdığı konusunda daha az emin.

Kara konuşlu ABD fırlatıcıları, mobil olsalar bile önleyici saldırılara açık kalıyor. Ayrıca bir kriz durumunda bunların kullanımını düzenleyen hukuki ve siyasi çerçeveler hem Japonya’da hem de Filipinler’de hassasiyetini koruyor.

Bir de Pekin’in tepkisi meselesi var. Çin’in daha fazla füze konuşlandırması, askeri tatbikatlar ve “gri bölge” faaliyetleriyle yanıt vermesi muhtemel. Bu da, daha karşılıklı bir caydırıcılık ortamı Çin’in onlarca yıldır lehine olan asimetriyi azaltırken, yanlış hesaplama fırsatlarını da çoğaltacağı anlamına geliyor.

Typhon donanımının yerel olarak depolanması kararı, bir yönüyle, tatbikatlar arasında bir silah sisteminin nereye park edileceğine ilişkin idari bir karar. Başka bir yönüyle ise Hint-Pasifik’te kara konuşlu füze konuşlandırmaları döneminin başladığına dair şimdiye kadarki en net işaret.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Fransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki askeri harekatın ardından sağlanan mutabakatı değerlendiren ünlü Fransız iktisatçı Jacques Sapir, küresel enerji piyasalarında ve Avrupa ekonomilerinde yaşanacak gelişmelere dair dikkat çekici analizler paylaştı. Sapir, küresel petrol rezervlerindeki tarihi erimenin ABD yönetimini uzlaşmaya zorladığını belirterek yakın gelecekte ciddi bir kimyasal ve tarımsal şok yaşanabileceği konusunda uyardı.

Fransız iktisatçı ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Araştırma Direktörü Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta, ABD ve İsrail ortaklığıyla Körfez bölgesinde başlatılan askeri harekatın ardından sağlanan mutabakat zaptını, enerji piyasalarındaki son durumu ve bu gelişmelerin Avrupa ile Rusya-Ukrayna cephesindeki yansımalarını değerlendirdi.

Sapir, uluslararası ilişkiler ve makroekonomi ekseninde çok boyutlu bir tablo ortaya koydu.

Körfez bölgesindeki askeri hareketliliğin ardından ulaşılan geçici uzlaşı zeminine değinen Sapir, ABD ile İsrail arasındaki askeri işbirliğiyle şekillenen sürecin henüz nihai bir barış anlaşması anlamına gelmediğini vurguladı.

Mevcut durumu 1968 yılında başlayan ve 1973 yılında tamamlanan Vietnam Savaşı dönemindeki Paris Barış Konferansı süreciyle kıyaslayan sunucunun sorusu üzerine Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Burada Paris görüşmelerine kıyasla çok daha ileri bir aşamadayız çünkü ortada taraflarca üzerinde uzlaşılmış yazılı bir mutabakat metni var. Elbette metne ilişkin yorum farklılıkları mevcut ancak genel hatlarıyla silahlar susmuş durumda.”

Sapir, bu sessizliğin Lübnan sınırında da son 24 saattir hissedildiğini, ancak İsrail kamuoyundaki derin bölünmeler nedeniyle durumun son derece kırılgan olduğunu kaydetti.

İsrail nüfusunun bir kesiminin Hizbullah ile savaşı sürdürmek istediğini, diğer kesiminin ise askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunduğunu belirten Sapir, bölgenin ne tam bir savaş ne de kalıcı bir barış döneminde olduğunu ifade etti.

“Armatörler bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor”

Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ilişkin teknik verileri paylaşan Jacques Sapir, boğazın yavaş da olsa yeniden deniz trafiğine açıldığını bildirdi. Boğazın batısında sıkışıp kalan ticari filonun bakım ve onarım işlemlerinin zaman alacağını hatırlatan Sapir, bölgedeki gemi trafiğinin seyrine dair önemli bir gözlemini paylaştı.

Sapir, gemilerin büyük bir kısmının boğazı batıdan doğuya doğru geçtiğini, doğudan batıya geçişlerin ise son derece sınırlı kaldığını açıkladı. Bu durumun armatörlerin temkinli duruşundan kaynaklandığını belirten Sapir “Armatörler Körfez’deki bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor. Bu nedenle yakın zamanda yeniden petrol veya gaz yüklemesi yapmak üzere bölgeye dönmeyecekler” ifadelerini kullandı.

Sapir, şu an boğazdan geçen gemilerin önemli bir bölümünün İran devletine ait olduğunu ya da İranlı petrol şirketleri tarafından kiralanan tankerlerden oluştuğunu belirtti.

İran yönetiminin bu geçiş sürecini azami düzeyde petrol ihraç etmek için akıllıca kullandığını ifade eden Sapir, küresel petrol rezervlerindeki düşüşün ABD Başkanı Donald Trump’ı bu mutabakata zorlayan en temel etken olduğunu kaydetti.

ABD ve dünya genelindeki stratejik petrol rezervlerinin rekor seviyede gerilediğini vurgulayan Sapir, Trump’ın bu mutabakata karşı çıkanları sert bir dille eleştirmesini şu sözlerle değerlendirdi:

“Trump bu mutabakata karşı çıkanlara tepki gösterirken son derece gerçekçi bir tabloya işaret ediyordu. ABD yönetimi Haziran sonu ile Temmuz başında stratejik rezervlerin tarihi bir asgari seviyeye gerileyeceğini gördü. Uzmanlar küresel arz ve talep arasındaki açığın normal şartlarda varil başına fiyatı mevcut seviyenin en az 10 dolar üzerine taşıması gerektiğini biliyor.”

Küresel petrol piyasasında fiziki kullanıcılar ile finansal aktörler arasında derin bir algı farkı olduğunu belirten Sapir, petrolün 2008 ve 2010 finansal krizlerinden bu yana bankalar ve finans kuruluşları tarafından bir rezerv varlık gibi kullanıldığını hatırlattı.

Teknik operatörlerin piyasa gerçeklerine vakıf olduğunu ancak finansal spekülatörlerin eksilen arzın sürekli rezervlerden karşılanabileceği gibi hatalı bir beklentiye sahip olduğunu ifade eden Sapir, Temmuz ayından itibaren rezervlerden yapılan salınımların keskin bir şekilde azalacağını bildirdi.

Haziran ayında rezervlerden piyasaya yaklaşık 76 ila 79 million varil petrol sunulduğunu belirten Sapir, günlük 8 milyon varil civarındaki küresel açığın Temmuz ayında rezerv desteğinin 26 milyon varile gerilemesiyle daha da belirginleşeceğini öngördü.

Körfez’deki üretim tesisleri ve rafinerilerdeki hasar nedeniyle günlük açığın 5 milyon varile düşmesi durumunda bile aylık 150 milyon varillik açığa karşı rezervlerden yalnızca 26 milyon varil sağlanabileceğini hesaplayan Sapir, Brent petrolün varil fiyatının yaz sonuna kadar 80 ila 85 dolar seviyesine yükseleceğini ve bu yüksek fiyat döneminin en az bir yıl boyunca kalıcı olacağını öngördü.

“Fiziki petrol ile kağıt üzerindeki petrol arasındaki makas daralıyor”

Savaş döneminde fiziki petrol fiyatları ile kağıt üzerindeki endeks fiyatları arasında oluşan devasa uçuruma dikkat çeken Jacques Sapir, Brent endeksinin 120 doları gösterdiği dönemde fiziki teslimatlı petrolün 240 dolara kadar alıcı bulduğunu hatırlattı.

Günümüzde bu farkın 15 ila 25 dolar seviyesine gerilediğini ifade eden Sapir, endeks fiyatlarının kademeli olarak fiziki piyasa gerçekleriyle eşitleneceğini belirtti.

Siyasi risklerin ortadan kalkmaması halinde Körfez mutabakatının sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini ifade eden Sapir, ABD’nin İsrail hükümeti üzerindeki askeri ve finansal nüfuzunu kullanarak Lübnan’da yeni askeri maceraların önüne geçmeye çalıştığını kaydetti.

İran’ın da İsrail ordusunun ilerlememesi ve bombardımanları durdurması karşılığında mevcut sınır hatlarını kabul ederek uzlaşmacı bir tavır sergilediğini belirten Sapir, İsviçre’de başlayan resmi müzakerelerin ise oldukça soğuk bir atmosferde geçtiğini aktardı.

İran heyetinin ABD heyetiyle ortak fotoğraf vermeyi reddetmesinin güvensizliğin açık bir göstergesi olduğunu ifade eden Sapir, İran’ın dondurulan varlıklarının serbest bırakılması ve petrol ihracatının önünün açılması gibi önemli kazanımlar elde ettiğini hatırlattı.

ABD iç siyasetinde Trump yönetimine yönelik eleştirilerin de arttığına işaret eden Sapir, neo-muhafazakar çevrelerin ve Demokrat siyasilerin bu mutabakatı ABD’nin Körfez bölgesinden fiilen dışlanması ve tarihi bir stratejik yenilgi olarak nitelendirdiğini aktardı.

Robert Kagan gibi isimlerin bu süreci ağır bir mağlubiyet olarak tanımladığını belirten Sapir, Trump’ın en güçlü savunmasının ise “Bu mutabakat olmasaydı küresel bir ekonomik çöküş yaşanacaktı” tezi olduğunu ifade etti.

Müzakerelerin uzun yıllara yayılacağını ve her iki ayda bir uzatma kararları alınacağını öngören Sapir, İran’ın nükleer program ve balistik füze kapasitesi gibi hayati konularda asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Sapir, Hürmüz Boğazı üzerinde İran ve Umman arasında kurulması planlanan ortak denetim mekanizmasının ise orta ölçekli küresel armatörleri bölgeden tamamen uzaklaştırabileceği, bunun da Körfez’deki üretim kapasitesinin bir kısmının uzun vadede atıl kalmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

“Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek”

Küresel jeopolitik risklerin Avrupa ve Fransa ekonomisi üzerindeki makroekonomik etkilerini analiz eden Jacques Sapir, akaryakıt fiyatlarındaki geçici düşüşün enflasyonu sınırlayıcı bir etki yaratsa da petrokimya ve gaz kimyası sektörlerinde yaşanan ham madde krizinin tarım ve sanayi üretimini vurmaya başladığını belirtti.

Bu durumu “kimyasal şok” olarak tanımlayan Sapir, plastik, gübre ve koruyucu tarım ilaçları üretimindeki aksamaların Temmuz ve Eylül ayları arasında gıda fiyatlarında yeni bir enflasyon dalgası yaratacağını kaydetti.

Güney Amerika ve ABD’deki kuraklıkların yanı sıra Avrupa’yı etkisi altına alan sıcak hava dalgalarının tarımsal rekolteyi ciddi şekilde düşüreceğini öngören Sapir, Fransa’da yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 4 ila 5, sanayisi enerji maliyetlerine çok daha duyarlı olan Almanya’da ise yüzde 5’in üzeri olarak revize ettiklerini açıkladı.

Fransa ekonomisinin nükleer enerji altyapısı sayesinde enerji fiyatlarındaki ani yükselişlere karşı daha korunaklı olduğunu belirten Sapir, tüketim harcamalarındaki düşüşün etkisiyle Fransa’nın 2026 yılında yüzde 0,7 oranında bir daralma yaşayabileceğini öngördü.

Hükümetin seçim yılında bütçe disiplinini gevşeterek piyasaya taze para sürmesi halinde bu küçülmenin yüzde 0,3 seviyesinde tutulabileceğini ifade eden Sapir, her halükarda yüzde 1’lik büyüme hedefinden büyük bir sapma yaşanacağını kaydetti.

Almanya ekonomisinin durumunu “felaket” olarak nitelendiren Sapir, Alman sanayisinin üç yıllık durgunluğun ardından tam toparlanma aşamasına girmişken bu yeni enerji şokuyla sarsıldığını belirtti.

Bu ekonomik başarısızlığın Alman iç siyasetinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin oylarını bazı eyaletlerde yüzde 37-38 seviyelerine kadar yükselttiğine dikkat çeken Sapir, İspanya’da ise Başbakan Pedro Sanchez’in eşi hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve ekonomik canlılığın sona ermesiyle büyük bir siyasi krizin eşiğine gelindiğini ifade etti.

“Ukrayna ordusunda askeri mevcudiyet krizi yaşanıyor”

Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri çatışmanın gidişatına da değinen Jacques Sapir, Ukrayna’nın uzun menzilli insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen Rus ordusunun cephe hattındaki ilerleyişini sürdürdüğünü belirtti.

Konstantinivka bölgesinin Temmuz başında tamamen Rus kontrolüne geçmesini beklediğini ifade eden Sapir, Temmuz ortasından itibaren Slovyansk ve Kramatorsk savaşlarının başlayacağını ve bu şehirlerin düşmesiyle Donetsk bölgesinin tamamının Rusya’nın denetimine gireceğini öngördü.

Ukrayna ordusunun en büyük sorununun yetişmiş insan gücü eksikliği olduğunu vurgulayan Sapir, cephedeki kayıplara ve kaçaklara dair şu çarpıcı verileri paylaştı:

“Ukrayna’da şu an resmi olmayan verilere göre 600 bin ağır yaralı ve uzuv kaybı yaşamış asker var. Bu sayıya yakın bir can kaybı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca askere gitmemek için gizlenen 1,5 milyon Ukrayna vatandaşı ve yaklaşık 200 bin firari askerin varlığı, ordunun cephe hattını tahkim etmesini imkansız kılıyor.”

Ukrayna hükümetinin Polonya ile yaşadığı tarihsel bellek krizine de değinen Sapir, Nazi işbirlikçisi figürlerin devlet törenleriyle anılmasının Varşova yönetimini kızdırdığını ve Polonya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları tamamen durdurma kararı aldığını hatırlattı.

Sapir, Ukrayna yönetiminin savaşı batılı müttefiklerini doğrudan çatışmaya dahil edecek bir provokasyon zeminine çekmeye çalıştığını ancak Rusya’nın bu stratejik hamlelere karşı soğukkanlılığını koruyarak sahada emin adımlarla ilerlemeyi tercih ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

CSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması

Yayınlanma

36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek. Zirve öncesi Ankara’ya hazırlık kapsamında Brüksel’de yapılan savunma bakanları toplantısında “NATO 3.0” için ittifakın caydırıcılık ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi gündemine yoğunlaşıldı. NATO 3.0 ne anlama geliyor? ABD-Avrupa anlaşmazlığı ittifakı nasıl etkiliyor? Olası bir ayrışmanın sonuçları ne olur? Ankara’da yapılacak zirvenin önemi ne ve gündemi neler olmalı? ABD merkezli düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) bu soruları değerlendiren bir analiz yayınladı:

NATO Ankara Zirvesi: “NATO 3.0” Sahada Nasıl İşliyor?

Amerika’yı içeride, Avrupa’yı güçlü, Rusya’yı çevrelenmiş tutmak

NATO kurulduğunda, ilk genel sekreteri Lord Ismay meşhur ifadesiyle ittifakın varlık nedenini “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olarak tanımlamıştı. Bu ifade erken Soğuk Savaş gerçekliklerini yansıtıyordu, ancak o dünya artık mevcut değil. Bununla birlikte NATO’nun merkezinde net bir siyasi mutabakata duyulan ihtiyaç devam ediyor.

Müttefikler bu temmuz ayında kritik bir anda Ankara’da, Türkiye’de bir araya gelecek. NATO Avrupa’da bir savaşla, Orta Doğu’da yenilenen istikrarsızlıkla ve öncelikler, yük paylaşımı ve risk konularında artan iç gerilimle karşı karşıya. NATO daha önce de anlaşmazlıklara dayanmıştı; ancak birlik eksikliği yönetilmediği takdirde, caydırıcılığı, askeri yetersizlikler kadar etkili biçimde zayıflatabilir. Wallace Thies’in öne sürdüğü gibi kriz, üyelerin ittifakı sürdürmeye kayıtsız hale gelmesiyle başlar. Bu tanıma göre NATO, ABD’nin İran’la savaşından sonra NATO’nun değerini yeniden değerlendireceğine dair haberlere rağmen baskı altında; fakat henüz krizde değil.

Daha tartışmalı bir uluslararası düzende, özellikle Avrupa ABD’li yetkililerin “NATO 3.0” diye adlandırdığı şeyi —müttefiklerin kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlendiği daha Avrupalı bir NATO’yu— hayata geçirmek üzere adım atarken, NATO’da kalmanın ABD’ye sağladığı faydalar maliyetlerinden ağır basmaya devam ediyor. Dolayısıyla mesele NATO’nun varlığını sürdürüp sürdürmemesi değil, nasıl uyum sağlaması gerektiğidir. Ismay’in sözünün modern bir güncellemesi, NATO’nun Amerikalıları bağlı tutması, Avrupalıları muktedir kılması ve Rusları çevrelemesi olurdu.

Dış Kriz ve İttifak İçi Sürtüşme

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri harekât ve Tahran’ın misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel ekonomik ve güvenlik sonuçları doğurdu. Küresel deniz taşımacılığı ve enerji piyasaları baskı altına girdi; bunun zaten zorlanan Avrupa ekonomilerine de yansımaları oldu. Başkan Trump, krizi ittifak dayanışmasının bir testi olarak çerçeveleyerek Avrupalı müttefiklere boğazı yeniden açmak için deniz unsurları konuşlandırma çağrısında bulundu. ABD ayrıca Avrupa hükümetlerinin ABD operasyonlarını sınırlandırdığı algısından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Washington açısından argüman tanıdık: Avrupa, ABD gücüyle güvence altına alınan küresel istikrardan faydalanıyor ve bu istikrar tehdit edildiğinde yükün daha fazlasını omuzlamalı. Başkan Trump, Avrupa’yı kıtanın kritik anda ortada olmadığını ve fedakârlığı gerçekten paylaşmadığını ima ederek eleştirdi. Avrupalılar ise buna karşı çıkacaktır: On binlerce Avrupalı asker yirmi yıl boyunca Afganistan’da görev yaptı, yüzlercesi öldü ve bu taahhüt, içeride kamuoyu desteği aşındıktan çok sonra da sürdürüldü. Bu durum bedavacı anlatısını karmaşıklaştırıyor ve işbirliğini zayıflatma riski taşıyor.

Avrupa’dan bakıldığında tablo farklı görünüyor. İran harekâtı müttefiklerle istişare edilmeden başlatıldı, tartışmalı hukuki ve stratejik gerekçelere dayanıyor ve dikkati ve kaynakları Ukrayna’dan uzaklaştırma riski taşıyor. Sürdürülebilir savunma harcamaları konusunda zaten zorlu bir iç siyasi tartışma yürüten Avrupalı liderler için Orta Doğu’da yeni ve büyük bir savaş, bir toparlanma çağrısı değil; ciddi bir siyasi komplikasyondur.

İç Gerilim ve İttifak Normları

Bu gerilimler, ABD’nin Grönland’a ilişkin söylemleri ve siyasi baskısıyla oluşan daha geniş bir zorlanmayla daha da ağırlaşıyor. Bu tür açıklamalar ne kadar ciddi ya da taktiksel olursa olsun, ittifak içinde egemenlik, istişare ve kabul edilebilir davranış sınırları konusundaki hassasiyetleri artırıyor.

Bu bağlam, Avrupa’nın tepkilerini açıklamaya yardımcı oluyor. NATO, belirli ve üzerinde mutabık kalınmış risklere karşı kolektif koruma sağlamak üzere yapılandırılmış bir savunma paktıdır. 5. Madde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da müttefiklerin silahlı saldırıya karşı savunulmasını kapsar; özellikle Avrupa-Atlantik alanı dışında ve tek tek üyeler tarafından başlatılan savaşlarda destek için açık çek niteliğinde bir garanti işlevi görmez. Bu tür eylemleri NATO sorumluluğu olarak görmek, ittifakın hem amacını hem de yükümlülüklerini yanlış yansıtır.

1. Maddenin kapsamı dışındaki operasyonlar için üslere otomatik erişim ya da ittifak desteği beklemek, kapsam dışı bir olay için sigorta talebinde bulunup ardından talep reddedildiğinde sigortacıyı suçlamaya benzer. İran’daki çatışmanın küresel sonuçları olsa da bu bir NATO operasyonu değildir ve ittifakın testi olarak çerçevelenmemelidir.

Bununla birlikte, yükümlülüğün olmaması işbirliğinin olmadığı anlamına gelmez. Avrupalı müttefikler üs erişimi, üst uçuş izinleri, lojistik destek, insansız hava araçları ve füze saldırılarına karşı savunma ve kurtarma operasyonları sağladı. Birleşik Krallık ve Fransa, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının güvenliğine yardımcı olacak bir deniz koalisyonu örgütlemede öncü rol üstlendi. Ancak bu tür işbirliği, ittifak hakkı iddiasına değil, egemen rızaya ve siyasi tercihe dayanır.

Sürtüşme artık görünür hale gelmişken, Ankara stratejik yeniden odaklanma anı olarak işlev görmeli; NATO’yu caydırıcılığa geri döndürmeli ve bu görevin nasıl sürdürüleceğine ilişkin disiplini yeniden tesis etmelidir.

Amerikalıları İçerde Tutmak

ABD açısından NATO’dan kopmak stratejik bir hata olur. Washington’ın uzun vadeli temel meydan okuması Çin’le ilgilidir. Bu meydan okumayı yönetmek giderek daha fazla kabiliyetli müttefiklerle işbirliğine ve Avrupa’nın kendi bölgesinde daha fazlasını yapmasına bağlıdır. Rusya’nın Çin’le artan askeri, ekonomik ve teknolojik uyumu, Avrupa ve Hint-Pasifik güvenliğinin artık birbirinden ayrılabilir sahalar olmadığı anlamına geliyor. Rusya’yı caydıramayan bir Avrupa, ABD’nin dikkatinin orantısız ölçüde büyük bir bölümünü absorbe eder ve çabayı Hint-Pasifik’ten uzaklaştırır. NATO, ABD için net bir stratejik kolaylaştırıcı olmaya devam ediyor. Avrupa’da istikrarı demirliyor, caydırıcılığı ileriye taşıyor ve ABD’nin Avrasya güvenlik dinamiklerine sadece yanıt vermesini değil, onları şekillendirmesini sağlıyor.

ABD’nin transatlantik ilişkiyi yönetmede güvenilmez olduğu yönündeki kalıcı bir algı kendi maliyetlerini doğurur. Bu, Avrupa’nın ABD savunma sanayisine bağımlılığı azaltma çabalarını hızlandırabilir, AB düzeyinde daha korumacı tedarik çerçevelerine desteği artırabilir ve Washington’dan kademeli bir stratejik ayrışmayı teşvik edebilir. Zamanla bu durum birlikte çalışabilirliği zayıflatır, ABD savunma üretimindeki ölçek ekonomilerini aşındırır ve ABD nüfuzunu azaltır.

Aynı zamanda ABD; gerilimi yönetme kapasitesi, küresel etkisi ve diplomatik erişimi sayesinde Ukrayna’da olası herhangi bir nihai çözümü şekillendirmede merkezi bir rolü elinde tutuyor. Ancak bugüne kadar ABD öncülüğündeki çabalar bir atılım üretmeden tıkandı. Bu tür görüşmeler yeniden başlarsa amaç, erken müzakereleri zorlamak ya da geçici bir sükûnet için toprak takası yapmak değil; diplomasinin yalnızca sürdürülen ABD angajmanının destekleyebileceği güçlü bir pozisyondan ilerlemesini sağlamak olmalıdır.

Bu bağlamda ABD’nin çıkarları çıkışta değil, çaba göstermektedir: ittifak içi sürtüşmeleri onarmak, Avrupa’yı inandırıcı ilk müdahale sorumlulukları üstlenmeye zorlamak ve NATO’yu modernize etmek. İttifaktan çekilmek ABD’nin yüklerini azaltmaz; çoğaltır. Avrupa’da caydırıcılığı zayıflatır, ABD’nin küresel stratejik kaldıraç gücünü aşındırır ve savunma çevresini batıya kaydırarak Kuzey Atlantik deniz hatlarını ve Batı Yarımküre’yi Rusya’nın ve müttefiklerinin daha fazla yoklamasına açık hale getirir.

Bu da NATO’nun temel gerekliliğine işaret ediyor: inandırıcı bir ilk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa.

Avrupa’yı Muktedir Kılmak

Avrupa’nın muktedir olmasını sağlamak ABD’ye tabi olmakla değil, NATO’nun ihtiyaç duyduğu kuvvetleri ve hazırlık seviyesini üretmekle ilgilidir. Avrupa’nın savunma duruşu giderek ABD taahhüdünün garanti kabul edilemeyeceği yönündeki kabulle şekilleniyor; bu da bazı müttefikleri, gerekirse Avrupa’nın NATO içinde kendi kendini inandırıcı biçimde savunup savunamayacağını değerlendirmeye yöneltiyor. Caydırıcılığın inandırıcılığı, Avrupalı müttefiklerin hırsı ve harcamayı kullanılabilir muharebe gücüne dönüştürüp dönüştüremeyeceğine bağlı olacaktır.

Önceliklendirme esastır. Avrupa’nın odağı Ukrayna’yı desteklemek ve Rusya’yı caydırmak olmalıdır. Avrupa, Ukrayna’yı desteklemenin pratikte neye benzediğini göstermek için adım attı. 2025’te ABD yardımı keskin biçimde düşerken, Avrupa Ukrayna’ya askeri, mali ve ekonomik yardımın çoğunluğunu sağladı; bu da kıta güvenliği için ilk müdahale sorumluluğuna doğru bir kaymayı ve ABD kuvvetleri üzerindeki baskının azaltılmasını yansıttı.

Savunma harcamalarındaki rekor artışlar anlamlıdır; ancak para tek başına kabiliyet açıklarını kapatmayacaktır. 2035’e kadar savunma harcamalarının GSYİH’nin yüzde 5’ine çıkarılmasına doğru ilerleme de dahil olmak üzere taahhütler, yalnızca NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler üretirse anlam taşıyacaktır. Bu nedenle hazırlık, girdilerin yerine temel ölçüt haline gelmeli; ABD takviyesine varsayılan dayanak olarak bel bağlamadan, hızla konuşlanabilme, baskı altında sürdürebilme ve ihtilaflı koşullarda kuvvetleri yeniden oluşturabilme kapasitesiyle ölçülmelidir.

Kabiliyetler, sanayi ve dirençlilik merkezi önemdedir. Parçalı tedarik ve kısa üretim serileri, Avrupa’nın harcamayı muharebe gücüne dönüştürme kapasitesini sınırlandırıyor. Sanayi kapasitesi —mühimmat, bakım, onarım ve nitelikli işgücü— artık stratejik bir değişkendir. Bu bağlamda Avrupa, bugün ABD savunma ihracatının birincil pazarıdır; üretim hatlarını ayakta tutmakta, sanayi tabanını güçlendirmekte ve geniş ölçekte birlikte çalışabilirliği pekiştirmektedir. Bu durum ABD hazırlığını zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ukrayna’daki savaş çatışmanın doğasını da yeniden şekillendirdi; insansız hava araçları, hassas vuruş ve ağ bağlantılı istihbarat, gözetleme ve keşif sistemleri, ölçeklenebilir ve harcanabilir kitleye yönelik talebi artırdı. NATO modernizasyonu bu nedenle yalnızca daha fazla kabiliyeti değil, farklı türde kabiliyeti de yansıtmalıdır.

Siber savunma, kritik altyapının korunması ve sivil hazırlık da aynı ölçüde elzemdir. Hibrit tehditler toplumları ordular kadar hedef alır; bu da sivil dirençliliği ve hükümetin sürekliliğini caydırıcılığın ayrılmaz parçaları haline getirir.

Avrupa kabiliyeti aynı zamanda NATO 3.0’ın da temelini oluşturur. İlk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa, duruş ve kuvvet üretiminde uyarlanmayı mümkün kılar. Bu, NATO’nun uyum sürecinde hâlihazırda görülmektedir: yeni bölgesel savunma planları, daha yüksek hazırlık seviyesine sahip kuvvet modeli ve genişletilmiş ileri varlık. Avrupalı müttefikler aynı zamanda daha büyük operasyonel roller üstleniyor. Bu adımlar, ilkesel yük paylaşımından pratik yük teslimine doğru bir kaymaya işaret ediyor.

Nihayetinde savunma harcamalarındaki artış önemli olsa da kabiliyet sonuçlarla ölçülecektir: kullanılabilir muharebe gücü, dirençli toplumlar ve sürdürülen hazırlık. Avrupa bunu başarırsa NATO’nun stratejik mutabakatı ayakta kalabilir; Rusya’nın etkili biçimde çevrelenmesi için temel oluşturabilir.

Rusları Çevrelemek

Rusya’yı çevrelemek NATO’nun merkezi stratejik görevi olmaya devam ediyor. Moskova’nın Ukrayna’yı işgali, Rusya’nın Avrupa güvenlik düzenini güç kullanarak revize etmeye istekli olduğu konusunda hiçbir belirsizlik bırakmadı. Bugün çevreleme, Rusya’nın hedeflerine güç ya da baskı yoluyla ulaşma kapasitesini reddetmek anlamına geliyor. Ukrayna’ya destek bu hedefe ulaşmanın en doğrudan ve maliyet-etkin aracı olmaya devam ediyor. Rusya Ukrayna’da bağlı kaldığı ve sınırlı kazanımlar için yüksek bedeller ödediği sürece, NATO topraklarını tehdit etme kapasitesi azalır; ancak uzun süren çatışma yönetilmesi gereken tırmanma riskleri taşır.

İnandırıcı bir çevreleme stratejisi, hasımların birlikte nasıl çalıştığını da içeren ortak bir tehdit değerlendirmesi gerektirir. Rusya’nın ve Çin’in İran’a desteği —ABD kuvvetlerini hedef almak için istihbarat paylaşımı da dahil— Moskova’nın ABD çıkarlarına farklı bölgelerde meydan okumaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu dinamikler coğrafi sınırları bulanıklaştırıyor ve tırmanma risklerini artırıyor.

Konvansiyonel alanın ötesinde Rusya hibrit taktiklere büyük ölçüde dayanıyor. Siber operasyonlar, dezenformasyon kampanyaları, enerji baskısı ve sabotaj stratejisinin merkezi araçları olmaya devam ediyor. Birleşik Krallık’ın kritik denizaltı altyapısı yakınındaki Rus denizaltı faaliyetlerine ilişkin son uyarıları, kilit bir kırılganlığa işaret ediyor. Denizaltı kabloları ve boru hatları ekonomik istikrarın, askeri iletişimin ve enerji güvenliğinin temelini oluşturur; bunlara yönelik tehditler NATO dirençliliğine doğrudan meydan okumadır.

Rusya’yı çevrelemek bu nedenle yalnızca kuvvet duruşuyla ilgili değildir. Altyapının korunmasını, istihbarat paylaşımının iyileştirilmesini ve gri bölge saldırganlığına tutarlı biçimde yanıt verilmesini gerektirir. Başarısızlık, baskının normalleşmesi ve caydırıcılığın aşınması riskini doğurur. Bu anlamda Avrupa’nın büyüyen savunma rolü kurucu niteliktedir ve ABD taahhüdü ile Avrupa kabiliyeti arasındaki uyuma bağlıdır. Bu dengeyi sürdürmek Ankara’nın merkezi görevi olmalıdır.

Sonuç

Ankara Zirvesi NATO’nun geçerliliği üzerine bir referandum değil, disiplininin bir testidir. Örtüşen krizler çağında caydırıcılık birlik, netlik ve kabiliyete bağlıdır. Ankara için meydan okuma NATO’nun misyonunu yeniden tanımlamak değil, modern mutabakatını operasyonelleştirmektir.

Ankara Zirvesi’nin öncelikleri şunları içermelidir:

Net bir iş bölümünü yeniden teyit etmek. Avrupa, Avrupa güvenliği için ilk müdahale aktörü olmalı; ABD ise genişletilmiş caydırıcılık ve takviye sağlamalıdır.

Girdilerden sonuçlara geçmek. Daha yüksek harcamaların NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler ve sürdürülen hazırlık üretmesini sağlamak.

Ukrayna ve İran’dan çıkarılan dersleri kurumsallaştırmak. NATO, sanayi üretimi, modernizasyon ve dirençlilik konusunda öğrendiklerini uygulamalı; ölçeklenebilir üretimi ve altyapı korumasını güvence altına almalıdır.

Ukrayna’ya sürdürülen desteği işaret etmek. Avrupa savaşın mali yükünün daha fazlasını taşıyor; ancak başarı, ABD sanayi desteğinin devamına bağlıdır.

Ankara ayrıca, uyumun her operasyon üzerinde mutabakat gerektirmediğini de pekiştirmelidir. İran krizi ve Grönland meselesi güveni zorladı; bunu onarmak ittifak içinde istişareye, şeffaflığa ve egemenliğe saygıya yenilenmiş bağlılık gerektirir.

Ankara bu mutabakatı operasyonelleştirmeyi başarırsa —Amerikalıları İttifaka bağlı tutar, Avrupalıları muktedir kılar ve Rusları çevrelerse— NATO yalnızca geçerli değil, aynı zamanda dirençli kalacaktır. Birlik bir temenni değil; caydırıcılığın önkoşuludur.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English