Dünya Basını
ABD ambargosundan ablukaya: Küba’nın emperyalizme direnişi

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) Araştırmacısı,;
Sorbonne Ekonomi Merkezi Laboratuvarı, Paris, Fransa
ABD Ambargosundan Ablukaya Küba’nın emperyalizme direnişi
Küba halkı ve hükümeti, bugün 1959 Devrimi’nden bu yana en ağır ve en tehlikeli dönemlerden birini yaşamaktadır. İçinden geçilen süreç, 1960’lı yıllardaki devrimin ilk dönemleriyle ya da 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan “özel dönem”le karşılaştırılabilecek, hatta belki de onlardan daha ağır bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 2026 Ocak ayından bu yana, uluslararası hukukun ihlali anlamına gelecek şekilde, Küba’nın petrol tedariki ABD silahlı kuvvetleri tarafından engellenmektedir. Bu abluka, Başkan Donald Trump’ın talimatıyla uygulanmakta; Trump ayrıca doğrudan bir askeri müdahale ihtimalini de gündemde tutmaktadır. Bu olasılık, ABD Donanması’nın adanın güneydoğusunda, Washington yönetiminin geri vermeyi reddettiği Guantánamo Körfezi’ndeki askeri üs nedeniyle daha da gerçekçi görünmektedir. Bu üs, kapanmayan bir yara gibi, ABD’nin Küba üzerindeki neo-sömürgeci işgal geçmişini hatırlatmaktadır.
Geçtiğimiz 29 Ocak’ta Donald Trump, Küba’ya karşı tek taraflı bir enerji ablukası öngören başkanlık kararnamesini imzaladı ve bu emperyal buyruğa karşı gelecek tüm ülkeleri caydırıcı gümrük vergileriyle cezalandırmakla tehdit etti. Bu adım için öne sürülen gerekçe ise, doğal kaynakları sınırlı olan, altmış yılı aşkın süredir zaten ambargo altında yaşayan küçük bir Güney ülkesi olan Küba’nın, ABD’nin ulusal güvenliği açısından tehdit oluşturduğu iddiasıdır. Oysa ABD, askeri ve parasal açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olmayı sürdürmekte ve kapitalist dünya sisteminin hegemonik gücü konumunda bulunmaktadır. Washington yönetimi ayrıca Küba’yı “teröre destek veren devletler” listesine dahil etmiş; Havana ise bu suçlamaları kesin bir dille reddetmiştir.
ABD’nin uyguladığı bu enerji ablukası, Küba halkına mümkün olan en büyük acıyı yaşatmayı ve günlük yaşamdaki zorlukların artması, fiziksel ve psikolojik tükenmişlik ve artan eşitsizlikler zemininde halk içindeki gerilimleri ve hoşnutsuzluğu tırmandırmayı hedeflemektedir. Amaç, yerel kamuoyunu, gericilerin bugün “komünist rejim” diye adlandırdığı — daha önce uzun süre “Kastro diktatörlüğü” olarak tanımladıkları — yönetime karşı kışkırtmaktır. Dolayısıyla hedef; halkın birliğini parçalamak, özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen nefret propagandasının da etkisiyle sokak çatışmalarını ve gösterileri mümkünse şiddet içeren biçimde kışkırtmak, ardından Küba yönetiminin yine “şiddetli” olması umulan bir müdahalesini tetiklemektir. Böylece ABD olası askeri müdahalesine meşruiyet zemini hazırlamayı ve bunu müttefiklerinin gözünde “meşru” bir operasyon olarak sunmayı amaçlamaktadır.
Küba’ya yönelik bu yeni ABD saldırısı, son derece kaygı verici bir uluslararası konjonktürde gerçekleşmektedir. İsrail’in bugün sahip olduğu gücün büyük ölçüde ABD desteğine dayandığı ve bu destek olmadan Küba’dan bile daha kırılgan hale gelebileceği açıktır. ABD, Gazze’de soykırım suçlusu ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından savaş suçlusu olarak kabul edilen Başbakan Netanyahu’yu, Filistin halkına karşı izlediği sömürgeci ve ayrımcı politikada ve “Büyük İsrail” adlı savaşçı ve yayılmacı stratejisinde desteklemektedir. Bu strateji; Suriye’nin bir bölümünün işgali, Yemen, Katar ve Lübnan’ın bombalanması, Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerine yönelik saldırılar ve İran’a karşı yürütülen savaş gibi gelişmeleri içermektedir. Donald Trump ayrıca Grönland’ı ve Panama Kanalı’nı ele geçirmek istediğini ilan etmiş, Ortadoğu dışında da ordularını birçok kez devreye sokmuştur (özellikle Nijerya ve Pakistan’da); Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırıp alıkoymuş, bu ülkeyi ve doğal kaynaklarına erişimi vesayet altına almış, Latin Amerika’da — özellikle Peru’da — yeni askeri üsler kurmayı planlamış, birçok ülkeyi (Meksika dahil) işgal etmekle ve görevdeki çeşitli devlet başkanlarına saldırmakla tehdit etmiştir. Bunların arasında Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro da bulunmaktadır; Petro, eski bir gerilla savaşçısı olarak savaşı iyi bildiğini ve vatanını savunmak için yeniden silaha sarılmaya hazır olduğunu ifade etmiştir — bu yanıt muhtemelen Bay Trump’ın anlayabileceği ender yanıtlardan biridir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde de, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) uyguladığı şiddet ile düzensiz göçmenlerin (Kübalılar da dahil olmak üzere) acımasız biçimde sınır dışı edilmesi, bugün Amerikan halkını son derece derin bir bölünmeye sürüklemektedir. Bu noktada özellikle vurgulamak gerekir: ABD’nin iç durumu iyi değildir. Yeni ve ciddi bir mali krizin patlak verme tehdidi bulunmaktadır; ekonomik sonuçlar genellikle iddia edildiği kadar parlak değildir; birçok sosyal gösterge kötü durumdadır; eşitsizlikler artmaya, yoksulluk yayılmaya, cinayetler çoğalmaya, hapishaneler dolmaya, uyuşturucu kaçakçılığı yıkıcı etkiler yaratmaya devam etmektedir. Ayrıca “elitlerin” geniş kesimlerini saran yolsuzluk, işlenen suçların ağırlığı ve boyutları nedeniyle kamuoyunu sarsmaktadır. Bazı federal eyaletlerin temsilcilerinin (Teksas dahil) ayrılmayı dahi düşünmesi de buna eklenmelidir. Açıkça ve kısaca söylemek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri kötü durumdadır, toplumu çürüme sürecindedir, kapitalizmi kriz içindedir, hegemonyası gerilemektedir. Ve tam da bu durum, onu giderek daha tehlikeli ve yıkıcı hale getirmektedir.
Amerikan topraklarında yaşayan Küba topluluğuna gelince, o da kendi içinde bölünmüş durumdadır; özellikle de en kalabalık oldukları Florida’da. Son üç başkanlık seçiminde Donald Trump’a yalnızca değişken bir destek vermişlerdir. Yasal yollarla ülkeye girmiş olanlar da dahil olmak üzere birçok göçmen, yönetimin son dönemdeki bu düşmanca tutumunu son derece kötü karşılamaktadır. Neredeyse hepsinin Küba’da kalan yakınları, aileleri, dostları, komşuları bulunmaktadır ve bunlara az ya da çok düzenli olarak para göndermektedirler. Hiçbiri (ya da neredeyse hiçbiri) onların bombalar altında ya da bir yabancı işgal sırasında can vermesini istemez – zaten bu olasılığı boyun eğerek kabul ederler miydi ki? Çünkü son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Kübalıların çok büyük çoğunluğu, politik değil ekonomik nedenlerle adayı terk etmiştir ki bu ekonomik nedenlerin temelinde de yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan Amerikan ambargosunun gündelik yaşamda yarattığı sayısız sorun bulunmaktadır. Peki ya Amerika’da yaşayan ve Trump yanlısı olan, fakat son aylarda bizzat umut bağladıkları kişi tarafından ya kendileri sınır dışı edilen ya da yakınları sınır dışı edilen Kübalılar? Onlar için Amerikan Rüyası bir kâbusa dönüşmüştür.
Küba’nın petrol ithalatı Ocak ayının başından itibaren kesintiye uğradı; bu durum, ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği yıldırım askeri operasyonun hemen ardından yaşandı. Söz konusu operasyon sırasında, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun güvenliğinden sorumlu 32 Kübalı koruma, Delta Force özel birlikleriyle girdikleri çatışmalarda hayatını kaybetti. Ancak daha 2025 Aralık ayında, ABD silahlı kuvvetlerine Venezuela’dan Küba’ya yakıt taşıyan gemileri durdurma emri verilmişti, bu sevkiyatlar, Fidel Castro ile Hugo Chavez dönemlerinde iki ülke arasında imzalanan işbirliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştiriliyordu. Geçtiğimiz eylül ayından itibaren ise aynı silahlı kuvvetler, Karayip Denizi’nde ABD’ye uyuşturucu taşıdığı düşünülen tekneleri imha etmekle görevlendirilmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun (ki kendisi Miami’de Küba kökenli bir ailede doğmuş ve histerik derecede karşı-devrimci biridir) beslediği gerici intikam ruhuyla kışkırtılan Donald Trump, Küba’ya yönelik hakaret ve tehditlerini artırdı; sonunda da kendine özgü kibirli tavrıyla şu ifadeyi kullandı: “Cuba is next” yani ABD ordusunun sıradaki hedefi Küba’dır.
Küba’ya dayatılan bu Amerikan enerji ablukasının etkileri son derece büyük ve özellikle de çok ağırdır. Ülkenin kendi doğal kaynaklarının; ham petrol, ilişkili doğal gaz ya da yenilenebilir enerjilerin (fotovoltaik vb.) kullanımı, enerji ihtiyacının ancak yaklaşık yarısını karşılayabildiğinden, yakıt eksikliği ulusal altyapının elektrik üretim kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Bu durum, hem hanelerde hem de işyerlerinde sık ve uzun süreli elektrik kesintilerine yol açmakta ve sürekli bir genel elektrik çöküşü riskini beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda içme suyu dağıtımı, hastanelere ilaç sağlanması, araştırma laboratuvarlarının çalışmaları, okul ve üniversitelerin işleyişi, marketlere gıda ve hijyen ürünleriyle tedariki, yerel üretim birimlerine hammadde ulaştırılması; ayrıca çöp toplanması ve atık suların tahliyesi ciddi biçimde aksamaktadır. Ekonomik faaliyetlerin tüm sektörleri etkilenmektedir: ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, tarım ve hayvancılıktan turizme; ihracat ürünleri açısından ise nikelden tütüne kadar her alan bu durumdan zarar görmektedir. Her şey, Kübalıların çok iyi bildiği ve onlarca yıldır yaşadığı ambargo koşullarındaki “normal zamanlardan” bile daha zor hale gelmiştir — oysa dünyanın çok az yerindeki insanlar böyle bir yaşamı birkaç gün, hatta Kuzey ülkelerinde yaşayanlar söz konusu olduğunda birkaç saat bile sürdürebilirdi.
ABD yönetimleri, daha önce de birçok kez ambargoyu, ilaçlar ve tıbbi malzemeler gibi aslında kapsamı dışında kalan alanlara genişletmişti. Küba’nın çocuk servisleri, yoğun bakım üniteleri ya da diyaliz cihazları için gerekli ekipmanları ithal etmesi de çeşitli yollarla engellenmişti. Ancak şimdi abluka koşullarında ve elektriksiz ortamda, kuvözlerdeki prematüre bebeklerin, solunum cihazına bağlı yaşlıların ya da kronik böbrek hastalarının durumu ne olacaktır? Ambargoya eklenen bu enerji ablukası yalnızca yasa dışı ve zalim değil, aynı zamanda suç niteliğinde ve insanlık dışıdır. Emperyalist kuşatma karşısında Küba halkının ve hükümetinin gösterdiği direniş hayranlık vericidir. Bu direniş kelimenin tam anlamıyla kahramancadır.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yeni saldırısı, kendi nüfusu üzerinde de ayrıca zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin bugün, Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen tedavilerden yararlanan Alzheimer hastası Amerikan vatandaşlarının — özellikle de bu hastalığa karşı etkili bir ilaç olan NeuralCIM’i geliştiren Moleküler İmmünoloji Merkezi (CIM) araştırmacılarının çalışmalarından faydalananların — şimdiye kadar almakta oldukları tedavilere devam etmeleri engellenmektedir. Üstelik artık Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan yaklaşık yedi milyon kişi de fiilen Küba’dan gelen bu tedavilere erişimden mahrum kalmıştır. Bu durum, 1980’lerde Havana’daki Findlay Enstitüsü’nde çalışan Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen B tipi menenjite karşı Va-MenGOC-BC aşısı örneğini hatırlatmaktadır. Reagan yönetimi bu aşının kullanımını bir süreliğine ABD’de yasaklamıştı — ve ne yazık ki bu süre boyunca, yeterince erken aşılanamadıkları için yüzlerce küçük Amerikalı çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmişti.
Küba’da abluka, ocak ayından bu yana çocuklara yönelik olanlar da dahil çok sayıda cerrahi operasyonun ertelenmesine yol açmıştır. Her türden kıtlık, büyük kısmı yaşlı olan milyonlarca insanın yaşamını altüst etmektedir. Benzinin çok sıkı biçimde karneye bağlanması nedeniyle toplu taşıma ve karayolu ulaşımı büyük ölçüde azalmıştır. Her gün ve her gece saatler boyunca elektrik ve su kesilmektedir. Birçok temel ihtiyaç ürünü bulunamaz hale gelmiş, mevcut olanların fiyatları ise fırlamıştır. Buna rağmen Küba halkı, her zaman bildiği şekilde somut dayanışma, cömert yardımlaşma ve kolektif direniş yoluyla davranmayı sürdürmektedir. Yöneticileri de kendi tarzlarında; ulusal egemenliğin savunulmasını, devrimci süreci derinleştirme iradesinin yeniden teyidini ve Amerikan halkına yönelik barış ve dostluk mesajlarını bir araya getiren hem kararlı hem de sakin bir tutumla karşılık vermeye devam etmektedir. Kübalıların onlarca yıldır izlediği yol budur: iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi çağrısında bulunmak; yoksul ailelerden ya da azınlıklardan gelen genç Amerikalı öğrencilere adada eğitimlerini sürdürmeleri için burslar sunmak; doğal afetler ABD topraklarını vurduğunda Kübalı doktor ekiplerini göndermeyi önermek; dünyada hiçbir ayrım gözetmeksizin enternasyonalist tıbbi misyonları çoğaltmak; ya da Sovyet sonrası Ukrayna hükümeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD ile birlikte ambargonun kaldırılmasına karşı oy kullanmış olmasına rağmen, Çernobil nükleer felaketinden etkilenen çocukları kabul etmek.
Meksika, Küba’ya yönelik dayanışma geleneğine sadık kaldı. Ablukanın dayatılmasından yalnızca birkaç gün sonra, Meksika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, adaya gönderilmek üzere insani yardım sevkiyatı yapılacağını açıkladı. Veracruz’dan hareket eden Meksika donanmasına ait iki lojistik destek gemisi (Papaloapan ve Isla Holbox) 12 Şubat’ta Küba’ya ulaştı; gemilerde süt tozu, fasulye, pirinç, et, konserve balık, bitkisel yağ, bisküvi ve hijyen ürünlerinden oluşan 814 ton gıda bulunuyordu. Ayrıca yüzlerce tonluk ek yardımın da gönderilmeyi beklediği belirtildi. Geçtiğimiz 31 Mart’ta ise Rus petrol tankeri Anatoly Kolodkin, nihayet ablukayı kırarak Küba başkentinin doğusundaki Matanzas limanına yanaştı. Tankerde 100.000 ton ham petrol yani yaklaşık 730.000 varil bulunuyordu. Rus yetkililer derhal başka gemilerin de yola çıkarılacağını açıkladılar. 30 Mart’ta Meksika hükümeti de Küba’ya yönelik petrol sevkiyatlarının yeniden başlatılması için çalıştığını duyurmuştu. Ondan on gün önce ise Çin makamları, adaya 60.000 ton pirinç gönderileceğini ve 80 milyon dolar değerinde elektrik ekipmanı aktarılacağını açıklamış; böylece Devlet Başkanı Xi Jinping’in ocak ayı sonunda yaptığı açıklamaları doğrulamıştı. 24 Mart’ta 33 ülkeden gelen 650 gönüllü, “Nuestra América” filosunu oluşturarak Devrim’e dayanışmalarını gösterdi. Geçtiğimiz 15 Nisan’da ise Bogotá’dan gelen bir uçak, Kolombiya hükümeti tarafından gönderilen gıda ve ilaçları taşıyarak adaya indi. Havana’da bulunan Birleşmiş Milletler kurumlarının temsilcileri ise, ablukanın yarattığı sorunlar nedeniyle acil yardımlarını dağıtamadıklarını üzüntüyle dile getirdiler.
Peki ya Avrupa Birliği? Washington utanç verici uygulamalarda daha da ileri gittikçe, Brüksel’in buna korkakça ve utanç verici boyun eğişi, Amerikan suçlarına ortaklık anlamına gelmektedir. Avrupa’nın onurunu kurtaran tek ülke ise Başbakan Pedro Sánchez yönetimindeki İspanya oldu; İspanya, 19 Nisan’da Meksika, Brezilya ve Kolombiya ile birlikte Küba’yla “saygılı bir diyalog” çağrısında bulundu.
Rusya’nın 31 Mart’taki petrol sevkiyatı (ki bu 9 Ocak 2026’da Venezuela’dan gelen son ithalattan bu yana gerçekleştirilen ilk sevkiyattı), ablukaya açıkça meydan okumasına rağmen, Donald Trump’ın buna verdiği yanıt yalnızca kısa bir yorum oldu: “Hiçbir sorun yok!” Oysa aynı Donald Trump daha önce, artık Latin Amerika’daki yeni nüfuz alanı olarak gördüğü Venezuela’da “ne Rusya’yı ne de Çin’i görmek istediğini” söylemişti. İyi anlaşılmalıdır ki sorun yalnızca Trump değil, Amerikan yönetiminin kendisidir (“derin devlet”); daha doğrusu, bu yönetimi, ülke ekonomisinin büyük bölümünü ve askeri-endüstriyel kompleksi kontrol eden yüksek finans oligopollerinin büyük sahipleridir. Bu sahipler savaşları ya da savaş tehditlerini teşvik etmektedir; çünkü bunlarda sermayenin sistemik krizine bir “çözüm” bulabileceklerine inanmaktadırlar (oysa bu bir yanılsamadır!). Trump da zaten yüksek finans çevreleri içindeki iç çatışmaların bir ürünüdür ve dış politikasındaki görünürdeki “tutarsızlıklar”, Cumhuriyetçi tabanındaki ittifak değişimlerini ve yeniden yapılanmaları yansıtmaktadır. Demokratlara gelince; temsilcilerinden bazıları Küba’ya yönelik enerji ablukasını sert biçimde eleştirmiş olsa da, seçim hesapları fazlasıyla açıktır. Unutulmamalıdır ki Küba’ya yönelik tam ambargoyu ilan eden kişi Demokrat bir Amerikan başkanıydı (1962’de John Kennedy) ve Demokrat Parti’den gelen hiçbir halefi bu ambargoyu kaldırmadı. Barack Obama bile Guantánamo hapishanesini kapatmadı, ayrıca Küba’dan işgal edilmiş olan 117,6 km²’lik toprağı da geri vermedi.
Amerika Birleşik Devletleri artık, finansal oligopollerinin egemenliğini, gezegen ölçeğinde doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ve petro-doların üstünlüğü sayesinde kapitalist dünya sistemi üzerindeki hegemonyasını sürdürmek amacıyla sürekli savaş halindedir. Bugün bir kez daha Küba Devrimi’ne saldırmaları ve onun dünya için temsil ettiği örneği ortadan kaldırmak istemeleri şaşırtıcı değildir: Küba direnmenin, cesaretin, boyun eğmemenin, onurun, adaletin ve dayanışmanın örneğidir. Fikirlerin gücü, parasal rezervlerin ya da hammadde kaynaklarının aksine tükenmezdir. Ve bu Devrim’in savunduğu fikirler, insanlığın insanlık haline gelebilmesini sağlayan fikirlerdir. Saldırı altında olan Küba, zayıflamış olsa bile, yine de tarihle birlikte yürümeye devam etmektedir. Ondan önceki ambargodan da fazla olarak, mevcut enerji ablukası Küba halkına ölçülemez fedakârlıklara mal olmakta ve ona hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek acılar yaşatmaktadır. Bunun koşulsuz ve derhal sona ermesi zorunludur. Küba’nın egemenliği tartışmaya açık değildir ve halkının ifade ettiği toplum tercihi —her zaman sosyalizmi savunan bu tercih — saygı görmelidir. Adada yaşanan sorunların sorumlusu sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır; ve Küba buna karşı durmanın bedelini çok ağır ödemektedir. Şu anda Devrim, yoksunluklar ve acılar altında sarsılmaktadır, ancak yıkılmamaktadır. Teslim olmamaktadır. Ona kesinlikle dayanışmacı, aktif ve acil bir destek borçluyuz.
Daha fazla bilgi için :
HERRERA, Rémy (2025), A People’s History of Cuba: 1492-present, New York: Palgrave Macmillan.
– (2017), “For the Respect of the Right of the Cuban People to Decide Its Future”, Written Statement for the United Nations Human Rights Council, 36th session (September 11-29), Geneva. UN reference: A/HRC/36/NGO/15.
– (2010), Les Avancées révolutionnaires en Amérique latine – Des Transitions socialistes au XXIe siècle ?, Lyon: Parangon.
– (2004), “Why Lift the Embargo Against Cuba?”, Monthly Review, vol. 55, n° 8, p. 49-54, New York.
‘Çin’in atılımı mucize değil, sabırla uygulanan kalkınma stratejisinin sonucu’
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?












