Dünya Basını
CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor

Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü George Beebe, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin küresel stratejisindeki öncelik değişimlerini ve Ukrayna krizinin tırmanma dinamiklerini değerlendirdi. Washington yönetiminin askeri varlığını Avrupa’dan çekmesinin taşıdığı riskleri ele alan Beebe, diplomatik bir uzlaşı sağlanmadığı takdirde kıtanın topyekun bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenebileceğini ifade etti.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsünün mevcut büyük strateji direktörü George Beebe’yi ağırladı.
Görüşmede, küresel güç dengelerindeki değişimler, Washington yönetiminin askeri öncelikleri ve Ukrayna üzerinden şekillenen Rusya-Avrupa gerilimi ayrıntılı biçimde ele alındı.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, ABD’nin çok kutuplu güç dağılımına uyum sağlamak zorunda kaldığını, artık her bölgede aynı anda bulunamayacağını ve belirli coğrafyalara öncelik vermesi gerektiğini belirtti. Washington’ın mantıksal olarak kendi yarım küresine ve en büyük rakibinin yer aldığı Doğu Asya’ya öncelik verdiğini kaydeden Diesen, tarihte ilk kez Avrupa’nın birinci öncelik olmaktan çıkarak uzak bir üçüncülüğe gerilediğini ifade etti.
Bu durumun, başkanın kim olduğundan bağımsız olarak ABD’nin Avrupa’dan eksen kaydırmasını zorunlu kıldığını vurgulayan Diesen, Donald Trump sonrasında da bu eğilimin sürmesinin beklendiğini aktardı.
Diesen, Beebe’nin yakın zamanda kaleme aldığı, Almanya’dan Amerikan askerlerinin çekilmesinin mantıklı olduğunu fakat bunun öngörülemeyen veya tahmin edilebilir sonuçlar doğurabileceğini ele alan makalesini hatırlatarak mevcut durumu nasıl değerlendirdiğini sordu.
“Askeri çekilme düzenli ve kontrollü bir şekilde yürütülmeli”
George Beebe, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve taahhütlerini azaltmasının stratejik açıdan gerekli olduğunu, ancak bunun zeminini hazırlaması gerektiğini belirtti.
Bu sürecin Avrupa’yı harap, istikrarsız ve çatışmaya eğilimli bir halde bırakacak şekilde değil, yönetilen ve düzenli bir yöntemle yapılması gerektiğini vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:
“Trump yönetiminin aniden ve fevri bir kararla Avrupa’dan askeri tenkisata gitmeye karar vermesi, uzun vadede buradaki Amerikan varlığının azaltılması ve transatlantik ilişkilerinin yeniden dengelenmesi hedeflerine hizmet etmiyor.”
Varlığın bu şekilde azaltılmasının Avrupa’daki istikrarsızlık riskini artıracağını dile getiren Beebe, istikrarsız bölgelerin ABD’ni yeniden kendi içine çekme eğilimi taşıdığını ve buralardan bağları koparmanın çok güç hale geldiğini söyledi.
Almanya’dan birkaç taburun geri çekileceğine dair duyurunun görünüşte bir tenkisat adımı gibi algılandığını belirten Beebe, bu açıklamadaki asıl önemli unsurun Joe Biden yönetiminin Almanya topraklarına orta menzilli füzeler yerleştirme kararının iptal edilmesi olduğunu kaydetti.
Beebe, bu hamlenin yüzeyde Avrupa’daki yükümlülükleri azaltma yönünde bir adım gibi durduğunu, ancak nihayetinde daha büyük bir istikrarsızlığa yol açmasından ve transatlantik ilişkilerinin her iki tarafı için de çok daha zor bir süreç üretmesinden endişe ettiğini vurguladı.
Glenn Diesen, artan istikrarsızlık ortamında ABD geri çekilirken, Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşından vazgeçmeye hazır olmadıklarını ve gerilimi tırmandırma eğilimi gösterdiklerini ifade etti.
Avrupalı liderlerin, Rusya topraklarının derinliklerini vurmak üzere kitlesel insansız hava aracı üretimi yaptıklarını gururla ilan ettiklerini hatırlatan Diesen, artık silah tedarik etmedikleri veya hedef seçimine yardım etmedikleri yönündeki iddiaların tamamen ortadan kalktığını belirtti.
Mevcut tablonun doğrudan Rusya’ya karşı yürütülen bir savaşa benzemeye başladığını kaydeden Diesen, Avrupalıların bu tırmandırma hamleleri karşısında Rusların da misilleme yaparak caydırıcılıklarını yeniden tesis etme yönünde daha büyük bir baskı altına girdiklerini söyledi.
ABD’nin geri çekildiği bu dönemin, Rusya açısından misilleme yapmak ve caydırıcılığı geri kazanmak için uygun bir fırsat gibi göründüğünü aktaryan Diesen, Moskova’nın son dört yıl boyunca gösterdiği itidalin karşı tarafta bir zayıflık olarak yorumlandığını ve düşmanlarını cesaretlendirdiğini ifade etti. Diesen, bu durumun kasıtlı olmasa bile tarafları doğrudan bir savaşa doğru sürükleyebileceğini dile getirdi.
“Rusya askeri ateş gücünün büyük kısmını henüz kullanmadı”
George Beebe, bu analize bütünüyle katıldığını ve tarafların çok istikrarsız, krizlere gebe bir döneme doğru ilerlediğini teyit etti. Rusya’nın Ukrayna’da askeri ateş gücünün önemli bir kısmını kullanmaktan bilerek kaçındığını belirten Beebe, bu durumun birçok insana tuhaf gelebileceğini ancak gerçeği yansıttığını ifade etti.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı devreye sokabileceği çok büyük bir hava gücüne sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını söyleyen Beebe, bunun ilk sebebinin NATO ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak, ikinci sebebinin ise ABD ile uzlaşmaya dayalı bir çözüm ve ilişkilerin normalleşmesi kapısını açık tutmak istemesi olduğunu dile getirdi.
Beebe, ilişkileri normalleştirmenin Vladimir Putin için jeopolitik başta olmak üzere pek çok nedenden ötürü önem taşıdığını kaydetti.
Putin’in, ABD ile ilişkilerin normalleşmesinin artık mümkün olmadığı yönünde bir kanaate varması durumunda bu dengenin değişeceğini vurgulayan Beebe, Rus liderin Trump yönetiminin ilişkileri normalleştirecek güce sahip olmadığını düşünebileceğini söyledi. Beebe, şu sözleri aktardı:
“Putin’in bu aşamaya tamamen geldiğini düşünmüyorum, ABD-Rusya ilişkilerinin normalleşebileceğine dair umudunu henüz tamamen kesmedi. Ancak Trump’ın hem İran’daki savaş hem de iç siyasi durum nedeniyle çok zayıf düştüğü ve Washington’daki Rusya karşıtı havayı kırıp bu normalleşmeyi yönetemeyeceği sonucuna varırsa, Ukrayna’ya bir ders verme ve caydırıcılığı yeniden tesis etme motivasyonu çok yükselecek.”
“Moskova’da iç siyasi baskılar her geçen gün artıyor”
Putin’in iç siyasette de bir şeyler yapması yönünde ciddi bir baskı altında olduğunu ifade eden Beebe, Rusya’daki pek çok insanın bu savaşın bitmesini istediğini ancak bunun her ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini kabul etmediğini aktardı.
Rus kamuoyunun ya makul, uzlaşmacı bir çözüm istediğini ya da Putin’in Ukrayna’ya karşı çok daha sert askeri adımlar atarak onları Rusya’nın hak iddia ettiği topraklardan tamamen söküp atmasını talep ettiğini belirten Beebe, bu iç baskının giderek büyüdüğünü kaydetti.
Bu baskının bir yönünün de internete yönelik kısıtlamalara verilen tepkilerle ilgili olduğunu dile getiren Beebe, bu kısıtlamaların Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla hedef tespiti yapmasını engellemek amacıyla yürürlüğe konduğunu hatırlatmakta fayda gördü.
Trump’ın Avrupa’dan çekilmesinin ve Avrupalılara “Rusya ile bir çatışmayı kışkırtırsanız yanınızda olmayacağız” mesajı vermesinin Putin’in karar alma süreçlerini etkileyeceğini söyleyen Beebe, bu durumun Rus lideri doğrudan Avrupalılara karşı olmasa bile çok kararlı ve sert adımlar atmaya teşvik edebileceğini belirtti.
Putin’in ilk etapta gerilimi geniş bir Avrupa çatışmasına dönüştürmeden, Ukrayna’ya karşı çok ağır askeri darbeler vurarak işe başlayabileceğini ifade eden Beebe, ABD’nin kalan nüfuzunu kullanarak Ukrayna çatışmasını çok yakında uzlaşmacı bir çözüme doğru yönlendirememesi halinde durumun son derece tehlikeli bir hal alacağını vurguladı.
Beebe, sonbahar aylarına gelindiğinde Rusların hem adım atma yönünde büyük bir baskı hissedecekleri hem de ABD ile doğrudan çatışmaya girme kaygısını daha az taşıyacakları bir tehlike bölgesine girileceğini beyan etti.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Boris Yeltsin’e ve Mihail Gorbaçov’a danışmanlık yapmış olan Sergey Karaganov ile bir mülakat gerçekleştirdiğini aktardı. Karaganov’un Kremlin’in nükleer doktrinini değiştirmesinde önemli bir rol oynadığını hatırlatan Diesen, Rus uzmanın diplomatik çözüm yolları hususunda eski dönemlerin uzlaşı ruhunun tamamen bittiğini düşündüğünü belirtti.
Karaganov’un, Batı’nın Ukraynalıları kullanarak Rusya’ya karşı bir savaş yürüttüğü gerekçesiyle Avrupalıların doğrudan vurulması gerektiği fikrini savunduğunu kaydeden Diesen, Rus uzmanın ilk aşamada Almanya’ya yönelik bir Oreşnik füzesi darbesini veya Avrupalıları cezalandırmak amacıyla taktik nükleer silah kullanımını dışlamadığını ifade etti.
Karaganov’un iki yıl önce nükleer doktrinin değiştirilmesini talep ederken küçük bir azınlığı temsil ettiğini ancak bugün ezici bir çoğunluğun kendi tarafında olduğunu söylediğini aktaran Diesen, Putin üzerindeki sertleşme baskısının arttığını belirtti. Diesen, gerilimin tırmanma basamaklarının nasıl şekilleneceğini ve Rusya’nın bir önceki gece bin 600 insansız hava aracı ve füze kullanarak savaşın rekorunu kırdığını hatırlatarak Avrupalıların nasıl hedef alınabileceğini sordu.
Diesen, bu saldırıların arkasında kimin olduğunun gizlendiği stratejik bir belirsizlikle mi yoksa doğrudan üstlenilerek mi yapılacağını öğrenmek istediğini dile getirdi.
“İlk aşama Ukrayna tahkimatlarının tamamen yıkılması olacak”
George Beebe, tırmanma merdiveninin ilk basamağının Ukrayna’ya karşı çok daha yıkıcı askeri operasyonlar düzenlemek olacağını ifade etti.
Putin’in, Rus ordusunun Donbass’taki faaliyetlerini Kiev tarafından dayatılan faşist yönetimden insanları kurtarma hamlesi olarak sunmak istediğini belirten Beebe, kurtarma söyleminin arka planda büyük bir yıkım bırakmama şartını beraberinde getirdiğini kaydetti.
Rusya’nın Donetsk’te Ukrayna kontrolündeki tahkim edilmiş kale şehirleri enkaza çevirmek istemediğini, çünkü bunu yaparken aynı zamanda oradaki halkı özgürleştirdiklerini iddia etmenin mümkün olamayacağını söyleyen Beebe, şu ifadeleri kullandı:
“Ancak Putin üzerindeki kesin sonuç alma ve Ukrayna işgalindeki toprakları geri alma yönündeki baskı arttıkça, Rus lider ilk adım olarak hava gücünü çok daha yıkıcı bir biçimde devreye sokarak o kale şehirleri moloz yığınına çevirme yoluna gidebilir.”
Bu aşamadan sonra Rus kara unsurlarının çok az kayıpla bu şehirleri ele geçirebileceğini belirten Beebe, Moskova’nın hak iddia ettiği Donbass topraklarında askeri kontrolü sağladığını ilan edebileceğini dile getirdi.
Rusya’nın bu noktada kritik bir karar vermek zorunda kalacağını ifade eden Beebe, ilhak edilen ancak tamamen kontrol edilemeyen diğer iki bölgenin üzerine gidilmesi veya tek taraflı ateşkes ilan edilerek mevzilerin tahkim edilmesi seçeneklerinin masada bulunacağını söyledi.
Beebe, Rusya’nın savaşı tam bir barış antlaşmasıyla bitirmese bile, kendi talepleri kabul edilmeden Ukrayna’nın geri kalanının yeniden inşa edilmesini engelleyecek bir pozisyon alabileceğini kaydetti.
Sürecin genel bir Rusya-Avrupa çatışmasına evrilip evrilmeyeceğinin tamamen Avrupalıların vereceği yanıta bağlı olduğunu vurgulayan Beebe, Avrupa ülkelerinin Rusya topraklarının derinliklerine yönelik büyük bir insansız hava aracı kampanyası başlatması durumunda Rusların gerilimi daha da tırmandıracağını belirtti.
Bir sonraki adımın Kiev ve diğer nüfus merkezlerine yönelik, geçmişte görülmemiş ölçekte kitlesel bombardımanlar ve füze saldırıları olacağını söyleyen Beebe, Ukrayna’nın bunu engelleyecek bir hava savunma sistemine sahip olmadığını ve yakın zamanda ABD veya Avrupa’dan böyle bir kabiliyet edinme şansının bulunmadığını aktardı.
Beebe, Ukrayna hava savunmasının fiilen işlevsiz kalacağı bu ayların Rusya’ya büyük bir hareket alanı sağlayacağını ifade etti.
“Nato topraklarındaki askeri fabrikalar hedef alınabilir”
Avrupa ülkelerinin gerilimi daha da tırmandırması halinde Rusya’nın lojistik tedarik zincirlerini ve doğrudan Avrupa topraklarındaki, yani NATO coğrafyasındaki fabrikaları vurmayı düşünebileceğini kaydeden George Beebe, Ukrayna’nın kullandığı insansız hava araçlarının tamamının Ukrayna topraklarında üretilmediğini, Avrupa’dan gelen pek çok bileşenin bu sürece dahil olduğunu belirtti.
Rusların tırmanma riskinden ötürü bu tesisleri vurmaktan kaçındığını ancak gerilimin bu aşamaya gelmesi halinde buraları hedef alabileceğini söyleyen Beebe, şu değerlendirmede bulundu:
“Böyle bir senaryo transatlantik ittifakı içinde çok büyük bir kriz yaratacaktır. Müttefikler Washington’a dönerek Rusya’nın kendilerine saldırdığını belirtecek ve Washington Antlaşması’nın beşinci maddesinin yürürlüğe konmasını talep edecektir.”
Bu durum karşısında Trump yönetiminin Rusya ile doğrudan askeri bir çatışmaya girip girmeme konusunda çok zor bir dönemeçte kalacağını ifade eden Beebe, Washington’da Avrupalıların Ukrayna’ya barış getirmek için çalışmadığı, Rusya ile bir uzlaşıya karşı durduğu ve Moskova’nın tamamen teslim olması için askeri, iktisadi ve diplomatik baskıyı artırmaktan başka bir şey istemediği yönünde bir algının bulunduğunu belirtti.
Beebe, bu algı sebebiyle Trump yönetiminin Rusya ile bir çatışmaya dahil olma konusunda isteksiz davranabileceğini ve Avrupalılara yönelik büyük bir sempati beslemeyebileceğini kaydetti.
Glenn Diesen, Avrupa medyasındaki temel başlıkların Rusya üzerindeki baskıyı artırma yönünde olduğunu, bunun intihara meyilli bir yaklaşım gibi durduğunu ifade etti.
Avrupa’nın geleceğine bakıldığında ekonomik ve askeri gerilemenin yanı sıra siyasi istikrarsızlığın ve radikalleşen bir liderlik anlayışının öne çıktığını belirten Diesen, Avrupalı yöneticilerin Rusya’nın aynı şekilde karşılık verebileceğini hesaba katmadan savaşı Rus topraklarına taşıma konusunda bir saplantı içinde olduklarını kaydetti.
Alman liderlerin Rusya’ya acı çektirmek amacıyla uzun menzilli füzelerin kitlesel üretimine geçilmesi gerektiğini savunduklarını hatırlatan Diesen, Moskova’daki öfke birikiminin Avrupa’da yeterince idrak edilmediğini söyledi.
Geçmişte Amerikalıları pervasız ve saldırgan bulan, kendisi ise temkinli davranan Avrupa’nın bugün çok daha radikal bir konuma savrulduğunu vurgulayan Diesen, George W. Bush’un 2008 yılında Ukrayna’yı NATO üyesi yapma girişimini o dönem çok tehlikeli bulan Avrupa ülkelerinin şimdi tamamen farklı bir çizgide olduğunu belirtti.
“Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor”
George Beebe, Avrupa’nın mevcut düşünce yapısında mantıklı bir açıklama bulmanın zor olduğunu ve kıtada adeta bir kitlesel hipnoz durumunun hüküm sürdüğünü ifade etti.
İnsanların Rusya ile mücadelenin tek yolunun daha fazla baskı ve caydırıcılık olduğuna inandıklarını belirten Beebe, tehditleri azaltmak ve çatışma ihtimalini düşürmek amacıyla Rusya ile diplomatik temas kurma fikrinin Avrupa genelinde tamamen dışlandığını kaydetti.
Bunun çok tehlikeli bir hata olduğunu vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:
“Soruna yalnızca caydırıcılık prizmasından yaklaşırsanız, kontrol dışına çıkabilecek bir tırmanma sarmalını körüklemiş olursunuz. Bu nedenle caydırıcılık ile diplomasinin bir arada yürütülmesi gerekiyor fakat Avrupalıların şu an bu netlikte düşünebildiğinden emin değilim.”
Sürecin pragmatizm, soğukkanlılık ve Rusya ile üretken bir şekilde angajmana girilebileceğine dair bir özgüven gerektirdiğini belirten Beebe, Avrupa’da Ruslarla konuşmanın bile kıta içi birliği ve istikrarı sarsacağına dair büyük bir korkunun mevcut olduğunu dile getirdi.
Glenn Diesen, Avrupa Birliği içindeki yirmi yedi ülkenin ortak bir dış politika üzerinde uzlaşmasının zor olduğunu, bu nedenle uzlaşının konuyu tamamen siyah ve beyaz, iyi ve kötü şeklinde sunarak sağlandığını ifade etti.
Rusya’nın bir şer imparatorluğu, liderinin ise yeni bir Hitler olarak sunulmasıyla her türlü farklı sesin ahlak dışı ilan edildiğini kaydeden Diesen, diplomasi kapısı açılıp Rusya’nın güvenlik kaygıları konuşulmaya başlandığında bu yapay birliğin dağılacağından korkulduğunu belirtti.
Walter Lippmann’ın devletlerin halkı savaşa seferber etmek için her şeyi iyi ve kötü savaşı olarak sunduğu ancak barış zamanı geldiğinde bu propagandanın çöktüğü yönündeki tezini hatırlatan Diesen, kötüyle uzlaşılamayacağı için uygulanabilir bir barışın imkansız hale geldiğini söyledi.
Savaşın kışkırtılmamış bir işgal olduğu anlatısı üzerine kurulması sebebiyle Rusya’ya verilecek her tavizin bir yatıştırma politikası olarak görüldüğünü aktaran Diesen, Avrupa Birliği’nin başına Kaja Kallas gibi Rusya’yı parçalara bölmekten açıkça bahseden en uç figürlerin getirildiğini, bu anlatı tuzağının barış ihtimalini tamamen kilitlediğini ifade etti.
“Avrupa’nın büyük aktörleri sorumluluk almaktan kaçınıyor”
George Beebe, Walter Lippmann atfının tamamen doğru olduğunu ve bu anlatı tuzağının Avrupa Birliği içi birlik arayışından çok daha büyük bir sorun teşkil ettiğini belirtti.
Avrupa’da geleneksel olarak Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük aktörlerin liderlik yaptığını ve diğer büyük güçlerle olan hayati ilişkilerin küçük devletlerin konsensüs arayışlarına rehin bırakılmasına müsaade etmediklerini hatırlatan Beebe, mevcut durumda bu büyük devletlerin sorumluluk almadıklarını kaydetti.
Almanya ve Fransa’nın Rusya ile angajman kurma konusunda hiçbir çaba sarf etmediğini, sadece konuşma ihtimali üzerine çok erken aşamada bazı zayıf diyalogların döndüğünü belirten Beebe, bu yönde bir ivmenin Estonya veya Polonya’dan değil, ancak Avrupa’nın ağır sıklet ülkelerinden gelebileceğini fakat şu an o iradenin bulunmadığını söyledi. Birleşik Krallığın Avrupa Birliği üyesi olmadığını ve ortak dış politika uzlaşısı zorunluluğuna tabi bulunmadığını hatırlatan Beebe, buna rağmen İngilizlerin de Rusya ile diplomatik temasa en sert şekilde karşı çıkan aktörlerin başında yer aldığını, bunun yapısal bir kural sorunundan ziyade bütünüyle bir zihniyet problemi olduğunu vurguladı.
Diesen ise İngiltere’nin Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden ayrılması sürecinin ardından kıtada kendine yeni bir askeri rol biçmek ve Churchill rolünü yeniden oynamak adına bu sertliği göstererek durumları daha da kötüleştirdiğini ekledi.
“Amerika’nın çıkarı Ukrayna’da uzlaşmacı bir çözümün sağlanmasındadır”
George Beebe, ABD’nin ulusal çıkarlarının Ukrayna’daki savaşı uzlaşmaya dayalı bir barışla sonlandırmaktan geçtiğini çok güçlü bir şekilde dile getirdi.
Çatışmanın Avrupa’ya ihale edilerek ABD’nin devreden çıkması durumunda Rusya ile Avrupa arasında olağanüstü yıkıcı bir savaş riskinin yükseleceğini belirten Beebe, bunun Washington’ın lehine olmayacağını ifade etti.
Genişleyen bir Avrupa-Rusya geriliminin Moskova’yı Pekin ile daha yakın bir stratejik ittifaka zorlayacağını kaydeden Beebe, şu sözleri paylaştı:
“ABD’nin çıkarı, hem Çin hem de Batı dünyasıyla ilişkileri olan daha özerk ve bağımsız bir Rusya’nın varlığındadır. Bu durum, Çin’in oluşturduğu meydan okumalarla mücadele etmeyi Washington için çok daha basit hale getirecektir.”
Avrupa’nın sürekli bir çatışma içinde ve zayıf kalmasının ABD’nin Hint-Pasifik gibi daha yüksek öncelikli alanlara odaklanmasını engelleyeceğini belirten Beebe, Amerikan liderlerinin, kabine üyelerinin ve Beyaz Saray yönetiminin zaman ve dikkat sınırlarının olduğunu, dünyadaki her krizin bu dikkati dağıttığını söyledi.
NATO’nun amacının değişmesi ve ABD ile Avrupa arasında yüksek teknoloji işbirliğine, kritik minerallere, çiplere, tedarik zincirlerine, uzay çalışmalarına, kuantum bilgisayarlara ve yapay zekaya odaklanması gerektiğini vurgulayan Beebe, Çin’in bu alanda ölçek avantajına sahip olduğunu, transatlantik ittifakının ise birlikte çalışarak bu avantajı dengeleyebileceğini ve Batı’nın teknolojik refahını büyütebileceğini kaydetti.
Avrupa’nın daimi bir savaş içinde kalması halinde bu işbirliğinin imkansızlaşacağını belirten Beebe, stratejik olarak hayati olan bu unsurları hayata geçirmek için Ukrayna’daki savaşın bir an önce uzlaşıyla bitirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Glenn Diesen, transatlantik ilişkilerinin yeniden tanımlanması gerektiğini, Avrupa zihniyetinin ya tamamen ABD’nye tabi olmak ya da keskin bir Amerikan karşıtlığına savrulmak şeklinde uçlarda gezindiğini ifade etti. Çok kutuplu dönemde ortaklığın faydalarını koruyarak bağların yeniden şekillendirilmesi gerektiğini söyleyen Diesen, Avrupa basınında Ukrayna’nın yeniden kazanmaya başladığı yönündeki propagandaların sürdüğünü kaydetti.
Rus ordusunun 9 Mayıs askeri geçit töreninde ağır silahlar sergilememesinin törene saldırı davetiyesi çıkarmamak için değil, silahı olmadığı için yani zayıflıktan kaynaklandığı iddialarının ortaya atıldığını belirten Diesen, Putin’in yeniden ölümcül bir hastalığa yakalandığı yönündeki söylentilerin savaş desteğini tahkim etmek için üretilen anlatılar olduğunu dile getirdi.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını
Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.
Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.
Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.
“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”
Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.
Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:
“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”
Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:
“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”
“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”
Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:
“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”
Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:
“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”
“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”
Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:
“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”
Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.
Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”
“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”
Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.
Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:
“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”
“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”
Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:
“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”
Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:
“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”
“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”
Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:
“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”
Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”
Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını5 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler










