Bizi Takip Edin

Dünya Basını

CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor

Yayınlanma

Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü George Beebe, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin küresel stratejisindeki öncelik değişimlerini ve Ukrayna krizinin tırmanma dinamiklerini değerlendirdi. Washington yönetiminin askeri varlığını Avrupa’dan çekmesinin taşıdığı riskleri ele alan Beebe, diplomatik bir uzlaşı sağlanmadığı takdirde kıtanın topyekun bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenebileceğini ifade etti.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsünün mevcut büyük strateji direktörü George Beebe’yi ağırladı.

Görüşmede, küresel güç dengelerindeki değişimler, Washington yönetiminin askeri öncelikleri ve Ukrayna üzerinden şekillenen Rusya-Avrupa gerilimi ayrıntılı biçimde ele alındı.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, ABD’nin çok kutuplu güç dağılımına uyum sağlamak zorunda kaldığını, artık her bölgede aynı anda bulunamayacağını ve belirli coğrafyalara öncelik vermesi gerektiğini belirtti. Washington’ın mantıksal olarak kendi yarım küresine ve en büyük rakibinin yer aldığı Doğu Asya’ya öncelik verdiğini kaydeden Diesen, tarihte ilk kez Avrupa’nın birinci öncelik olmaktan çıkarak uzak bir üçüncülüğe gerilediğini ifade etti.

Bu durumun, başkanın kim olduğundan bağımsız olarak ABD’nin Avrupa’dan eksen kaydırmasını zorunlu kıldığını vurgulayan Diesen, Donald Trump sonrasında da bu eğilimin sürmesinin beklendiğini aktardı.

Diesen, Beebe’nin yakın zamanda kaleme aldığı, Almanya’dan Amerikan askerlerinin çekilmesinin mantıklı olduğunu fakat bunun öngörülemeyen veya tahmin edilebilir sonuçlar doğurabileceğini ele alan makalesini hatırlatarak mevcut durumu nasıl değerlendirdiğini sordu.

“Askeri çekilme düzenli ve kontrollü bir şekilde yürütülmeli”

George Beebe, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve taahhütlerini azaltmasının stratejik açıdan gerekli olduğunu, ancak bunun zeminini hazırlaması gerektiğini belirtti.

Bu sürecin Avrupa’yı harap, istikrarsız ve çatışmaya eğilimli bir halde bırakacak şekilde değil, yönetilen ve düzenli bir yöntemle yapılması gerektiğini vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Trump yönetiminin aniden ve fevri bir kararla Avrupa’dan askeri tenkisata gitmeye karar vermesi, uzun vadede buradaki Amerikan varlığının azaltılması ve transatlantik ilişkilerinin yeniden dengelenmesi hedeflerine hizmet etmiyor.”

Varlığın bu şekilde azaltılmasının Avrupa’daki istikrarsızlık riskini artıracağını dile getiren Beebe, istikrarsız bölgelerin ABD’ni yeniden kendi içine çekme eğilimi taşıdığını ve buralardan bağları koparmanın çok güç hale geldiğini söyledi.

Almanya’dan birkaç taburun geri çekileceğine dair duyurunun görünüşte bir tenkisat adımı gibi algılandığını belirten Beebe, bu açıklamadaki asıl önemli unsurun Joe Biden yönetiminin Almanya topraklarına orta menzilli füzeler yerleştirme kararının iptal edilmesi olduğunu kaydetti.

Beebe, bu hamlenin yüzeyde Avrupa’daki yükümlülükleri azaltma yönünde bir adım gibi durduğunu, ancak nihayetinde daha büyük bir istikrarsızlığa yol açmasından ve transatlantik ilişkilerinin her iki tarafı için de çok daha zor bir süreç üretmesinden endişe ettiğini vurguladı.

Glenn Diesen, artan istikrarsızlık ortamında ABD geri çekilirken, Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşından vazgeçmeye hazır olmadıklarını ve gerilimi tırmandırma eğilimi gösterdiklerini ifade etti.

Avrupalı liderlerin, Rusya topraklarının derinliklerini vurmak üzere kitlesel insansız hava aracı üretimi yaptıklarını gururla ilan ettiklerini hatırlatan Diesen, artık silah tedarik etmedikleri veya hedef seçimine yardım etmedikleri yönündeki iddiaların tamamen ortadan kalktığını belirtti.

Mevcut tablonun doğrudan Rusya’ya karşı yürütülen bir savaşa benzemeye başladığını kaydeden Diesen, Avrupalıların bu tırmandırma hamleleri karşısında Rusların da misilleme yaparak caydırıcılıklarını yeniden tesis etme yönünde daha büyük bir baskı altına girdiklerini söyledi.

ABD’nin geri çekildiği bu dönemin, Rusya açısından misilleme yapmak ve caydırıcılığı geri kazanmak için uygun bir fırsat gibi göründüğünü aktaryan Diesen, Moskova’nın son dört yıl boyunca gösterdiği itidalin karşı tarafta bir zayıflık olarak yorumlandığını ve düşmanlarını cesaretlendirdiğini ifade etti. Diesen, bu durumun kasıtlı olmasa bile tarafları doğrudan bir savaşa doğru sürükleyebileceğini dile getirdi.

“Rusya askeri ateş gücünün büyük kısmını henüz kullanmadı”

George Beebe, bu analize bütünüyle katıldığını ve tarafların çok istikrarsız, krizlere gebe bir döneme doğru ilerlediğini teyit etti. Rusya’nın Ukrayna’da askeri ateş gücünün önemli bir kısmını kullanmaktan bilerek kaçındığını belirten Beebe, bu durumun birçok insana tuhaf gelebileceğini ancak gerçeği yansıttığını ifade etti.

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı devreye sokabileceği çok büyük bir hava gücüne sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını söyleyen Beebe, bunun ilk sebebinin NATO ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak, ikinci sebebinin ise ABD ile uzlaşmaya dayalı bir çözüm ve ilişkilerin normalleşmesi kapısını açık tutmak istemesi olduğunu dile getirdi.

Beebe, ilişkileri normalleştirmenin Vladimir Putin için jeopolitik başta olmak üzere pek çok nedenden ötürü önem taşıdığını kaydetti.

Putin’in, ABD ile ilişkilerin normalleşmesinin artık mümkün olmadığı yönünde bir kanaate varması durumunda bu dengenin değişeceğini vurgulayan Beebe, Rus liderin Trump yönetiminin ilişkileri normalleştirecek güce sahip olmadığını düşünebileceğini söyledi. Beebe, şu sözleri aktardı:

“Putin’in bu aşamaya tamamen geldiğini düşünmüyorum, ABD-Rusya ilişkilerinin normalleşebileceğine dair umudunu henüz tamamen kesmedi. Ancak Trump’ın hem İran’daki savaş hem de iç siyasi durum nedeniyle çok zayıf düştüğü ve Washington’daki Rusya karşıtı havayı kırıp bu normalleşmeyi yönetemeyeceği sonucuna varırsa, Ukrayna’ya bir ders verme ve caydırıcılığı yeniden tesis etme motivasyonu çok yükselecek.”

“Moskova’da iç siyasi baskılar her geçen gün artıyor”

Putin’in iç siyasette de bir şeyler yapması yönünde ciddi bir baskı altında olduğunu ifade eden Beebe, Rusya’daki pek çok insanın bu savaşın bitmesini istediğini ancak bunun her ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini kabul etmediğini aktardı.

Rus kamuoyunun ya makul, uzlaşmacı bir çözüm istediğini ya da Putin’in Ukrayna’ya karşı çok daha sert askeri adımlar atarak onları Rusya’nın hak iddia ettiği topraklardan tamamen söküp atmasını talep ettiğini belirten Beebe, bu iç baskının giderek büyüdüğünü kaydetti.

Bu baskının bir yönünün de internete yönelik kısıtlamalara verilen tepkilerle ilgili olduğunu dile getiren Beebe, bu kısıtlamaların Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla hedef tespiti yapmasını engellemek amacıyla yürürlüğe konduğunu hatırlatmakta fayda gördü.

Trump’ın Avrupa’dan çekilmesinin ve Avrupalılara “Rusya ile bir çatışmayı kışkırtırsanız yanınızda olmayacağız” mesajı vermesinin Putin’in karar alma süreçlerini etkileyeceğini söyleyen Beebe, bu durumun Rus lideri doğrudan Avrupalılara karşı olmasa bile çok kararlı ve sert adımlar atmaya teşvik edebileceğini belirtti.

Putin’in ilk etapta gerilimi geniş bir Avrupa çatışmasına dönüştürmeden, Ukrayna’ya karşı çok ağır askeri darbeler vurarak işe başlayabileceğini ifade eden Beebe, ABD’nin kalan nüfuzunu kullanarak Ukrayna çatışmasını çok yakında uzlaşmacı bir çözüme doğru yönlendirememesi halinde durumun son derece tehlikeli bir hal alacağını vurguladı.

Beebe, sonbahar aylarına gelindiğinde Rusların hem adım atma yönünde büyük bir baskı hissedecekleri hem de ABD ile doğrudan çatışmaya girme kaygısını daha az taşıyacakları bir tehlike bölgesine girileceğini beyan etti.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Boris Yeltsin’e ve Mihail Gorbaçov’a danışmanlık yapmış olan Sergey Karaganov ile bir mülakat gerçekleştirdiğini aktardı. Karaganov’un Kremlin’in nükleer doktrinini değiştirmesinde önemli bir rol oynadığını hatırlatan Diesen, Rus uzmanın diplomatik çözüm yolları hususunda eski dönemlerin uzlaşı ruhunun tamamen bittiğini düşündüğünü belirtti.

Karaganov’un, Batı’nın Ukraynalıları kullanarak Rusya’ya karşı bir savaş yürüttüğü gerekçesiyle Avrupalıların doğrudan vurulması gerektiği fikrini savunduğunu kaydeden Diesen, Rus uzmanın ilk aşamada Almanya’ya yönelik bir Oreşnik füzesi darbesini veya Avrupalıları cezalandırmak amacıyla taktik nükleer silah kullanımını dışlamadığını ifade etti.

Karaganov’un iki yıl önce nükleer doktrinin değiştirilmesini talep ederken küçük bir azınlığı temsil ettiğini ancak bugün ezici bir çoğunluğun kendi tarafında olduğunu söylediğini aktaran Diesen, Putin üzerindeki sertleşme baskısının arttığını belirtti. Diesen, gerilimin tırmanma basamaklarının nasıl şekilleneceğini ve Rusya’nın bir önceki gece bin 600 insansız hava aracı ve füze kullanarak savaşın rekorunu kırdığını hatırlatarak Avrupalıların nasıl hedef alınabileceğini sordu.

Diesen, bu saldırıların arkasında kimin olduğunun gizlendiği stratejik bir belirsizlikle mi yoksa doğrudan üstlenilerek mi yapılacağını öğrenmek istediğini dile getirdi.

“İlk aşama Ukrayna tahkimatlarının tamamen yıkılması olacak”

George Beebe, tırmanma merdiveninin ilk basamağının Ukrayna’ya karşı çok daha yıkıcı askeri operasyonlar düzenlemek olacağını ifade etti.

Putin’in, Rus ordusunun Donbass’taki faaliyetlerini Kiev tarafından dayatılan faşist yönetimden insanları kurtarma hamlesi olarak sunmak istediğini belirten Beebe, kurtarma söyleminin arka planda büyük bir yıkım bırakmama şartını beraberinde getirdiğini kaydetti.

Rusya’nın Donetsk’te Ukrayna kontrolündeki tahkim edilmiş kale şehirleri enkaza çevirmek istemediğini, çünkü bunu yaparken aynı zamanda oradaki halkı özgürleştirdiklerini iddia etmenin mümkün olamayacağını söyleyen Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Ancak Putin üzerindeki kesin sonuç alma ve Ukrayna işgalindeki toprakları geri alma yönündeki baskı arttıkça, Rus lider ilk adım olarak hava gücünü çok daha yıkıcı bir biçimde devreye sokarak o kale şehirleri moloz yığınına çevirme yoluna gidebilir.”

Bu aşamadan sonra Rus kara unsurlarının çok az kayıpla bu şehirleri ele geçirebileceğini belirten Beebe, Moskova’nın hak iddia ettiği Donbass topraklarında askeri kontrolü sağladığını ilan edebileceğini dile getirdi.

Rusya’nın bu noktada kritik bir karar vermek zorunda kalacağını ifade eden Beebe, ilhak edilen ancak tamamen kontrol edilemeyen diğer iki bölgenin üzerine gidilmesi veya tek taraflı ateşkes ilan edilerek mevzilerin tahkim edilmesi seçeneklerinin masada bulunacağını söyledi.

Beebe, Rusya’nın savaşı tam bir barış antlaşmasıyla bitirmese bile, kendi talepleri kabul edilmeden Ukrayna’nın geri kalanının yeniden inşa edilmesini engelleyecek bir pozisyon alabileceğini kaydetti.

Sürecin genel bir Rusya-Avrupa çatışmasına evrilip evrilmeyeceğinin tamamen Avrupalıların vereceği yanıta bağlı olduğunu vurgulayan Beebe, Avrupa ülkelerinin Rusya topraklarının derinliklerine yönelik büyük bir insansız hava aracı kampanyası başlatması durumunda Rusların gerilimi daha da tırmandıracağını belirtti.

Bir sonraki adımın Kiev ve diğer nüfus merkezlerine yönelik, geçmişte görülmemiş ölçekte kitlesel bombardımanlar ve füze saldırıları olacağını söyleyen Beebe, Ukrayna’nın bunu engelleyecek bir hava savunma sistemine sahip olmadığını ve yakın zamanda ABD veya Avrupa’dan böyle bir kabiliyet edinme şansının bulunmadığını aktardı.

Beebe, Ukrayna hava savunmasının fiilen işlevsiz kalacağı bu ayların Rusya’ya büyük bir hareket alanı sağlayacağını ifade etti.

“Nato topraklarındaki askeri fabrikalar hedef alınabilir”

Avrupa ülkelerinin gerilimi daha da tırmandırması halinde Rusya’nın lojistik tedarik zincirlerini ve doğrudan Avrupa topraklarındaki, yani NATO coğrafyasındaki fabrikaları vurmayı düşünebileceğini kaydeden George Beebe, Ukrayna’nın kullandığı insansız hava araçlarının tamamının Ukrayna topraklarında üretilmediğini, Avrupa’dan gelen pek çok bileşenin bu sürece dahil olduğunu belirtti.

Rusların tırmanma riskinden ötürü bu tesisleri vurmaktan kaçındığını ancak gerilimin bu aşamaya gelmesi halinde buraları hedef alabileceğini söyleyen Beebe, şu değerlendirmede bulundu:

“Böyle bir senaryo transatlantik ittifakı içinde çok büyük bir kriz yaratacaktır. Müttefikler Washington’a dönerek Rusya’nın kendilerine saldırdığını belirtecek ve Washington Antlaşması’nın beşinci maddesinin yürürlüğe konmasını talep edecektir.”

Bu durum karşısında Trump yönetiminin Rusya ile doğrudan askeri bir çatışmaya girip girmeme konusunda çok zor bir dönemeçte kalacağını ifade eden Beebe, Washington’da Avrupalıların Ukrayna’ya barış getirmek için çalışmadığı, Rusya ile bir uzlaşıya karşı durduğu ve Moskova’nın tamamen teslim olması için askeri, iktisadi ve diplomatik baskıyı artırmaktan başka bir şey istemediği yönünde bir algının bulunduğunu belirtti.

Beebe, bu algı sebebiyle Trump yönetiminin Rusya ile bir çatışmaya dahil olma konusunda isteksiz davranabileceğini ve Avrupalılara yönelik büyük bir sempati beslemeyebileceğini kaydetti.

Glenn Diesen, Avrupa medyasındaki temel başlıkların Rusya üzerindeki baskıyı artırma yönünde olduğunu, bunun intihara meyilli bir yaklaşım gibi durduğunu ifade etti.

Avrupa’nın geleceğine bakıldığında ekonomik ve askeri gerilemenin yanı sıra siyasi istikrarsızlığın ve radikalleşen bir liderlik anlayışının öne çıktığını belirten Diesen, Avrupalı yöneticilerin Rusya’nın aynı şekilde karşılık verebileceğini hesaba katmadan savaşı Rus topraklarına taşıma konusunda bir saplantı içinde olduklarını kaydetti.

Alman liderlerin Rusya’ya acı çektirmek amacıyla uzun menzilli füzelerin kitlesel üretimine geçilmesi gerektiğini savunduklarını hatırlatan Diesen, Moskova’daki öfke birikiminin Avrupa’da yeterince idrak edilmediğini söyledi.

Geçmişte Amerikalıları pervasız ve saldırgan bulan, kendisi ise temkinli davranan Avrupa’nın bugün çok daha radikal bir konuma savrulduğunu vurgulayan Diesen, George W. Bush’un 2008 yılında Ukrayna’yı NATO üyesi yapma girişimini o dönem çok tehlikeli bulan Avrupa ülkelerinin şimdi tamamen farklı bir çizgide olduğunu belirtti.

“Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor”

George Beebe, Avrupa’nın mevcut düşünce yapısında mantıklı bir açıklama bulmanın zor olduğunu ve kıtada adeta bir kitlesel hipnoz durumunun hüküm sürdüğünü ifade etti.

İnsanların Rusya ile mücadelenin tek yolunun daha fazla baskı ve caydırıcılık olduğuna inandıklarını belirten Beebe, tehditleri azaltmak ve çatışma ihtimalini düşürmek amacıyla Rusya ile diplomatik temas kurma fikrinin Avrupa genelinde tamamen dışlandığını kaydetti.

Bunun çok tehlikeli bir hata olduğunu vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Soruna yalnızca caydırıcılık prizmasından yaklaşırsanız, kontrol dışına çıkabilecek bir tırmanma sarmalını körüklemiş olursunuz. Bu nedenle caydırıcılık ile diplomasinin bir arada yürütülmesi gerekiyor fakat Avrupalıların şu an bu netlikte düşünebildiğinden emin değilim.”

Sürecin pragmatizm, soğukkanlılık ve Rusya ile üretken bir şekilde angajmana girilebileceğine dair bir özgüven gerektirdiğini belirten Beebe, Avrupa’da Ruslarla konuşmanın bile kıta içi birliği ve istikrarı sarsacağına dair büyük bir korkunun mevcut olduğunu dile getirdi.

Glenn Diesen, Avrupa Birliği içindeki yirmi yedi ülkenin ortak bir dış politika üzerinde uzlaşmasının zor olduğunu, bu nedenle uzlaşının konuyu tamamen siyah ve beyaz, iyi ve kötü şeklinde sunarak sağlandığını ifade etti.

Rusya’nın bir şer imparatorluğu, liderinin ise yeni bir Hitler olarak sunulmasıyla her türlü farklı sesin ahlak dışı ilan edildiğini kaydeden Diesen, diplomasi kapısı açılıp Rusya’nın güvenlik kaygıları konuşulmaya başlandığında bu yapay birliğin dağılacağından korkulduğunu belirtti.

Walter Lippmann’ın devletlerin halkı savaşa seferber etmek için her şeyi iyi ve kötü savaşı olarak sunduğu ancak barış zamanı geldiğinde bu propagandanın çöktüğü yönündeki tezini hatırlatan Diesen, kötüyle uzlaşılamayacağı için uygulanabilir bir barışın imkansız hale geldiğini söyledi.

Savaşın kışkırtılmamış bir işgal olduğu anlatısı üzerine kurulması sebebiyle Rusya’ya verilecek her tavizin bir yatıştırma politikası olarak görüldüğünü aktaran Diesen, Avrupa Birliği’nin başına Kaja Kallas gibi Rusya’yı parçalara bölmekten açıkça bahseden en uç figürlerin getirildiğini, bu anlatı tuzağının barış ihtimalini tamamen kilitlediğini ifade etti.

“Avrupa’nın büyük aktörleri sorumluluk almaktan kaçınıyor”

George Beebe, Walter Lippmann atfının tamamen doğru olduğunu ve bu anlatı tuzağının Avrupa Birliği içi birlik arayışından çok daha büyük bir sorun teşkil ettiğini belirtti.

Avrupa’da geleneksel olarak Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük aktörlerin liderlik yaptığını ve diğer büyük güçlerle olan hayati ilişkilerin küçük devletlerin konsensüs arayışlarına rehin bırakılmasına müsaade etmediklerini hatırlatan Beebe, mevcut durumda bu büyük devletlerin sorumluluk almadıklarını kaydetti.

Almanya ve Fransa’nın Rusya ile angajman kurma konusunda hiçbir çaba sarf etmediğini, sadece konuşma ihtimali üzerine çok erken aşamada bazı zayıf diyalogların döndüğünü belirten Beebe, bu yönde bir ivmenin Estonya veya Polonya’dan değil, ancak Avrupa’nın ağır sıklet ülkelerinden gelebileceğini fakat şu an o iradenin bulunmadığını söyledi. Birleşik Krallığın Avrupa Birliği üyesi olmadığını ve ortak dış politika uzlaşısı zorunluluğuna tabi bulunmadığını hatırlatan Beebe, buna rağmen İngilizlerin de Rusya ile diplomatik temasa en sert şekilde karşı çıkan aktörlerin başında yer aldığını, bunun yapısal bir kural sorunundan ziyade bütünüyle bir zihniyet problemi olduğunu vurguladı.

Diesen ise İngiltere’nin Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden ayrılması sürecinin ardından kıtada kendine yeni bir askeri rol biçmek ve Churchill rolünü yeniden oynamak adına bu sertliği göstererek durumları daha da kötüleştirdiğini ekledi.

“Amerika’nın çıkarı Ukrayna’da uzlaşmacı bir çözümün sağlanmasındadır”

George Beebe, ABD’nin ulusal çıkarlarının Ukrayna’daki savaşı uzlaşmaya dayalı bir barışla sonlandırmaktan geçtiğini çok güçlü bir şekilde dile getirdi.

Çatışmanın Avrupa’ya ihale edilerek ABD’nin devreden çıkması durumunda Rusya ile Avrupa arasında olağanüstü yıkıcı bir savaş riskinin yükseleceğini belirten Beebe, bunun Washington’ın lehine olmayacağını ifade etti.

Genişleyen bir Avrupa-Rusya geriliminin Moskova’yı Pekin ile daha yakın bir stratejik ittifaka zorlayacağını kaydeden Beebe, şu sözleri paylaştı:

“ABD’nin çıkarı, hem Çin hem de Batı dünyasıyla ilişkileri olan daha özerk ve bağımsız bir Rusya’nın varlığındadır. Bu durum, Çin’in oluşturduğu meydan okumalarla mücadele etmeyi Washington için çok daha basit hale getirecektir.”

Avrupa’nın sürekli bir çatışma içinde ve zayıf kalmasının ABD’nin Hint-Pasifik gibi daha yüksek öncelikli alanlara odaklanmasını engelleyeceğini belirten Beebe, Amerikan liderlerinin, kabine üyelerinin ve Beyaz Saray yönetiminin zaman ve dikkat sınırlarının olduğunu, dünyadaki her krizin bu dikkati dağıttığını söyledi.

NATO’nun amacının değişmesi ve ABD ile Avrupa arasında yüksek teknoloji işbirliğine, kritik minerallere, çiplere, tedarik zincirlerine, uzay çalışmalarına, kuantum bilgisayarlara ve yapay zekaya odaklanması gerektiğini vurgulayan Beebe, Çin’in bu alanda ölçek avantajına sahip olduğunu, transatlantik ittifakının ise birlikte çalışarak bu avantajı dengeleyebileceğini ve Batı’nın teknolojik refahını büyütebileceğini kaydetti.

Avrupa’nın daimi bir savaş içinde kalması halinde bu işbirliğinin imkansızlaşacağını belirten Beebe, stratejik olarak hayati olan bu unsurları hayata geçirmek için Ukrayna’daki savaşın bir an önce uzlaşıyla bitirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Glenn Diesen, transatlantik ilişkilerinin yeniden tanımlanması gerektiğini, Avrupa zihniyetinin ya tamamen ABD’nye tabi olmak ya da keskin bir Amerikan karşıtlığına savrulmak şeklinde uçlarda gezindiğini ifade etti. Çok kutuplu dönemde ortaklığın faydalarını koruyarak bağların yeniden şekillendirilmesi gerektiğini söyleyen Diesen, Avrupa basınında Ukrayna’nın yeniden kazanmaya başladığı yönündeki propagandaların sürdüğünü kaydetti.

Rus ordusunun 9 Mayıs askeri geçit töreninde ağır silahlar sergilememesinin törene saldırı davetiyesi çıkarmamak için değil, silahı olmadığı için yani zayıflıktan kaynaklandığı iddialarının ortaya atıldığını belirten Diesen, Putin’in yeniden ölümcül bir hastalığa yakalandığı yönündeki söylentilerin savaş desteğini tahkim etmek için üretilen anlatılar olduğunu dile getirdi.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English