Bizi Takip Edin

Dünya Basını

CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor

Yayınlanma

Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü George Beebe, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin küresel stratejisindeki öncelik değişimlerini ve Ukrayna krizinin tırmanma dinamiklerini değerlendirdi. Washington yönetiminin askeri varlığını Avrupa’dan çekmesinin taşıdığı riskleri ele alan Beebe, diplomatik bir uzlaşı sağlanmadığı takdirde kıtanın topyekun bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenebileceğini ifade etti.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsünün mevcut büyük strateji direktörü George Beebe’yi ağırladı.

Görüşmede, küresel güç dengelerindeki değişimler, Washington yönetiminin askeri öncelikleri ve Ukrayna üzerinden şekillenen Rusya-Avrupa gerilimi ayrıntılı biçimde ele alındı.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, ABD’nin çok kutuplu güç dağılımına uyum sağlamak zorunda kaldığını, artık her bölgede aynı anda bulunamayacağını ve belirli coğrafyalara öncelik vermesi gerektiğini belirtti. Washington’ın mantıksal olarak kendi yarım küresine ve en büyük rakibinin yer aldığı Doğu Asya’ya öncelik verdiğini kaydeden Diesen, tarihte ilk kez Avrupa’nın birinci öncelik olmaktan çıkarak uzak bir üçüncülüğe gerilediğini ifade etti.

Bu durumun, başkanın kim olduğundan bağımsız olarak ABD’nin Avrupa’dan eksen kaydırmasını zorunlu kıldığını vurgulayan Diesen, Donald Trump sonrasında da bu eğilimin sürmesinin beklendiğini aktardı.

Diesen, Beebe’nin yakın zamanda kaleme aldığı, Almanya’dan Amerikan askerlerinin çekilmesinin mantıklı olduğunu fakat bunun öngörülemeyen veya tahmin edilebilir sonuçlar doğurabileceğini ele alan makalesini hatırlatarak mevcut durumu nasıl değerlendirdiğini sordu.

“Askeri çekilme düzenli ve kontrollü bir şekilde yürütülmeli”

George Beebe, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve taahhütlerini azaltmasının stratejik açıdan gerekli olduğunu, ancak bunun zeminini hazırlaması gerektiğini belirtti.

Bu sürecin Avrupa’yı harap, istikrarsız ve çatışmaya eğilimli bir halde bırakacak şekilde değil, yönetilen ve düzenli bir yöntemle yapılması gerektiğini vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Trump yönetiminin aniden ve fevri bir kararla Avrupa’dan askeri tenkisata gitmeye karar vermesi, uzun vadede buradaki Amerikan varlığının azaltılması ve transatlantik ilişkilerinin yeniden dengelenmesi hedeflerine hizmet etmiyor.”

Varlığın bu şekilde azaltılmasının Avrupa’daki istikrarsızlık riskini artıracağını dile getiren Beebe, istikrarsız bölgelerin ABD’ni yeniden kendi içine çekme eğilimi taşıdığını ve buralardan bağları koparmanın çok güç hale geldiğini söyledi.

Almanya’dan birkaç taburun geri çekileceğine dair duyurunun görünüşte bir tenkisat adımı gibi algılandığını belirten Beebe, bu açıklamadaki asıl önemli unsurun Joe Biden yönetiminin Almanya topraklarına orta menzilli füzeler yerleştirme kararının iptal edilmesi olduğunu kaydetti.

Beebe, bu hamlenin yüzeyde Avrupa’daki yükümlülükleri azaltma yönünde bir adım gibi durduğunu, ancak nihayetinde daha büyük bir istikrarsızlığa yol açmasından ve transatlantik ilişkilerinin her iki tarafı için de çok daha zor bir süreç üretmesinden endişe ettiğini vurguladı.

Glenn Diesen, artan istikrarsızlık ortamında ABD geri çekilirken, Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşından vazgeçmeye hazır olmadıklarını ve gerilimi tırmandırma eğilimi gösterdiklerini ifade etti.

Avrupalı liderlerin, Rusya topraklarının derinliklerini vurmak üzere kitlesel insansız hava aracı üretimi yaptıklarını gururla ilan ettiklerini hatırlatan Diesen, artık silah tedarik etmedikleri veya hedef seçimine yardım etmedikleri yönündeki iddiaların tamamen ortadan kalktığını belirtti.

Mevcut tablonun doğrudan Rusya’ya karşı yürütülen bir savaşa benzemeye başladığını kaydeden Diesen, Avrupalıların bu tırmandırma hamleleri karşısında Rusların da misilleme yaparak caydırıcılıklarını yeniden tesis etme yönünde daha büyük bir baskı altına girdiklerini söyledi.

ABD’nin geri çekildiği bu dönemin, Rusya açısından misilleme yapmak ve caydırıcılığı geri kazanmak için uygun bir fırsat gibi göründüğünü aktaryan Diesen, Moskova’nın son dört yıl boyunca gösterdiği itidalin karşı tarafta bir zayıflık olarak yorumlandığını ve düşmanlarını cesaretlendirdiğini ifade etti. Diesen, bu durumun kasıtlı olmasa bile tarafları doğrudan bir savaşa doğru sürükleyebileceğini dile getirdi.

“Rusya askeri ateş gücünün büyük kısmını henüz kullanmadı”

George Beebe, bu analize bütünüyle katıldığını ve tarafların çok istikrarsız, krizlere gebe bir döneme doğru ilerlediğini teyit etti. Rusya’nın Ukrayna’da askeri ateş gücünün önemli bir kısmını kullanmaktan bilerek kaçındığını belirten Beebe, bu durumun birçok insana tuhaf gelebileceğini ancak gerçeği yansıttığını ifade etti.

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı devreye sokabileceği çok büyük bir hava gücüne sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını söyleyen Beebe, bunun ilk sebebinin NATO ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak, ikinci sebebinin ise ABD ile uzlaşmaya dayalı bir çözüm ve ilişkilerin normalleşmesi kapısını açık tutmak istemesi olduğunu dile getirdi.

Beebe, ilişkileri normalleştirmenin Vladimir Putin için jeopolitik başta olmak üzere pek çok nedenden ötürü önem taşıdığını kaydetti.

Putin’in, ABD ile ilişkilerin normalleşmesinin artık mümkün olmadığı yönünde bir kanaate varması durumunda bu dengenin değişeceğini vurgulayan Beebe, Rus liderin Trump yönetiminin ilişkileri normalleştirecek güce sahip olmadığını düşünebileceğini söyledi. Beebe, şu sözleri aktardı:

“Putin’in bu aşamaya tamamen geldiğini düşünmüyorum, ABD-Rusya ilişkilerinin normalleşebileceğine dair umudunu henüz tamamen kesmedi. Ancak Trump’ın hem İran’daki savaş hem de iç siyasi durum nedeniyle çok zayıf düştüğü ve Washington’daki Rusya karşıtı havayı kırıp bu normalleşmeyi yönetemeyeceği sonucuna varırsa, Ukrayna’ya bir ders verme ve caydırıcılığı yeniden tesis etme motivasyonu çok yükselecek.”

“Moskova’da iç siyasi baskılar her geçen gün artıyor”

Putin’in iç siyasette de bir şeyler yapması yönünde ciddi bir baskı altında olduğunu ifade eden Beebe, Rusya’daki pek çok insanın bu savaşın bitmesini istediğini ancak bunun her ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini kabul etmediğini aktardı.

Rus kamuoyunun ya makul, uzlaşmacı bir çözüm istediğini ya da Putin’in Ukrayna’ya karşı çok daha sert askeri adımlar atarak onları Rusya’nın hak iddia ettiği topraklardan tamamen söküp atmasını talep ettiğini belirten Beebe, bu iç baskının giderek büyüdüğünü kaydetti.

Bu baskının bir yönünün de internete yönelik kısıtlamalara verilen tepkilerle ilgili olduğunu dile getiren Beebe, bu kısıtlamaların Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla hedef tespiti yapmasını engellemek amacıyla yürürlüğe konduğunu hatırlatmakta fayda gördü.

Trump’ın Avrupa’dan çekilmesinin ve Avrupalılara “Rusya ile bir çatışmayı kışkırtırsanız yanınızda olmayacağız” mesajı vermesinin Putin’in karar alma süreçlerini etkileyeceğini söyleyen Beebe, bu durumun Rus lideri doğrudan Avrupalılara karşı olmasa bile çok kararlı ve sert adımlar atmaya teşvik edebileceğini belirtti.

Putin’in ilk etapta gerilimi geniş bir Avrupa çatışmasına dönüştürmeden, Ukrayna’ya karşı çok ağır askeri darbeler vurarak işe başlayabileceğini ifade eden Beebe, ABD’nin kalan nüfuzunu kullanarak Ukrayna çatışmasını çok yakında uzlaşmacı bir çözüme doğru yönlendirememesi halinde durumun son derece tehlikeli bir hal alacağını vurguladı.

Beebe, sonbahar aylarına gelindiğinde Rusların hem adım atma yönünde büyük bir baskı hissedecekleri hem de ABD ile doğrudan çatışmaya girme kaygısını daha az taşıyacakları bir tehlike bölgesine girileceğini beyan etti.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Boris Yeltsin’e ve Mihail Gorbaçov’a danışmanlık yapmış olan Sergey Karaganov ile bir mülakat gerçekleştirdiğini aktardı. Karaganov’un Kremlin’in nükleer doktrinini değiştirmesinde önemli bir rol oynadığını hatırlatan Diesen, Rus uzmanın diplomatik çözüm yolları hususunda eski dönemlerin uzlaşı ruhunun tamamen bittiğini düşündüğünü belirtti.

Karaganov’un, Batı’nın Ukraynalıları kullanarak Rusya’ya karşı bir savaş yürüttüğü gerekçesiyle Avrupalıların doğrudan vurulması gerektiği fikrini savunduğunu kaydeden Diesen, Rus uzmanın ilk aşamada Almanya’ya yönelik bir Oreşnik füzesi darbesini veya Avrupalıları cezalandırmak amacıyla taktik nükleer silah kullanımını dışlamadığını ifade etti.

Karaganov’un iki yıl önce nükleer doktrinin değiştirilmesini talep ederken küçük bir azınlığı temsil ettiğini ancak bugün ezici bir çoğunluğun kendi tarafında olduğunu söylediğini aktaran Diesen, Putin üzerindeki sertleşme baskısının arttığını belirtti. Diesen, gerilimin tırmanma basamaklarının nasıl şekilleneceğini ve Rusya’nın bir önceki gece bin 600 insansız hava aracı ve füze kullanarak savaşın rekorunu kırdığını hatırlatarak Avrupalıların nasıl hedef alınabileceğini sordu.

Diesen, bu saldırıların arkasında kimin olduğunun gizlendiği stratejik bir belirsizlikle mi yoksa doğrudan üstlenilerek mi yapılacağını öğrenmek istediğini dile getirdi.

“İlk aşama Ukrayna tahkimatlarının tamamen yıkılması olacak”

George Beebe, tırmanma merdiveninin ilk basamağının Ukrayna’ya karşı çok daha yıkıcı askeri operasyonlar düzenlemek olacağını ifade etti.

Putin’in, Rus ordusunun Donbass’taki faaliyetlerini Kiev tarafından dayatılan faşist yönetimden insanları kurtarma hamlesi olarak sunmak istediğini belirten Beebe, kurtarma söyleminin arka planda büyük bir yıkım bırakmama şartını beraberinde getirdiğini kaydetti.

Rusya’nın Donetsk’te Ukrayna kontrolündeki tahkim edilmiş kale şehirleri enkaza çevirmek istemediğini, çünkü bunu yaparken aynı zamanda oradaki halkı özgürleştirdiklerini iddia etmenin mümkün olamayacağını söyleyen Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Ancak Putin üzerindeki kesin sonuç alma ve Ukrayna işgalindeki toprakları geri alma yönündeki baskı arttıkça, Rus lider ilk adım olarak hava gücünü çok daha yıkıcı bir biçimde devreye sokarak o kale şehirleri moloz yığınına çevirme yoluna gidebilir.”

Bu aşamadan sonra Rus kara unsurlarının çok az kayıpla bu şehirleri ele geçirebileceğini belirten Beebe, Moskova’nın hak iddia ettiği Donbass topraklarında askeri kontrolü sağladığını ilan edebileceğini dile getirdi.

Rusya’nın bu noktada kritik bir karar vermek zorunda kalacağını ifade eden Beebe, ilhak edilen ancak tamamen kontrol edilemeyen diğer iki bölgenin üzerine gidilmesi veya tek taraflı ateşkes ilan edilerek mevzilerin tahkim edilmesi seçeneklerinin masada bulunacağını söyledi.

Beebe, Rusya’nın savaşı tam bir barış antlaşmasıyla bitirmese bile, kendi talepleri kabul edilmeden Ukrayna’nın geri kalanının yeniden inşa edilmesini engelleyecek bir pozisyon alabileceğini kaydetti.

Sürecin genel bir Rusya-Avrupa çatışmasına evrilip evrilmeyeceğinin tamamen Avrupalıların vereceği yanıta bağlı olduğunu vurgulayan Beebe, Avrupa ülkelerinin Rusya topraklarının derinliklerine yönelik büyük bir insansız hava aracı kampanyası başlatması durumunda Rusların gerilimi daha da tırmandıracağını belirtti.

Bir sonraki adımın Kiev ve diğer nüfus merkezlerine yönelik, geçmişte görülmemiş ölçekte kitlesel bombardımanlar ve füze saldırıları olacağını söyleyen Beebe, Ukrayna’nın bunu engelleyecek bir hava savunma sistemine sahip olmadığını ve yakın zamanda ABD veya Avrupa’dan böyle bir kabiliyet edinme şansının bulunmadığını aktardı.

Beebe, Ukrayna hava savunmasının fiilen işlevsiz kalacağı bu ayların Rusya’ya büyük bir hareket alanı sağlayacağını ifade etti.

“Nato topraklarındaki askeri fabrikalar hedef alınabilir”

Avrupa ülkelerinin gerilimi daha da tırmandırması halinde Rusya’nın lojistik tedarik zincirlerini ve doğrudan Avrupa topraklarındaki, yani NATO coğrafyasındaki fabrikaları vurmayı düşünebileceğini kaydeden George Beebe, Ukrayna’nın kullandığı insansız hava araçlarının tamamının Ukrayna topraklarında üretilmediğini, Avrupa’dan gelen pek çok bileşenin bu sürece dahil olduğunu belirtti.

Rusların tırmanma riskinden ötürü bu tesisleri vurmaktan kaçındığını ancak gerilimin bu aşamaya gelmesi halinde buraları hedef alabileceğini söyleyen Beebe, şu değerlendirmede bulundu:

“Böyle bir senaryo transatlantik ittifakı içinde çok büyük bir kriz yaratacaktır. Müttefikler Washington’a dönerek Rusya’nın kendilerine saldırdığını belirtecek ve Washington Antlaşması’nın beşinci maddesinin yürürlüğe konmasını talep edecektir.”

Bu durum karşısında Trump yönetiminin Rusya ile doğrudan askeri bir çatışmaya girip girmeme konusunda çok zor bir dönemeçte kalacağını ifade eden Beebe, Washington’da Avrupalıların Ukrayna’ya barış getirmek için çalışmadığı, Rusya ile bir uzlaşıya karşı durduğu ve Moskova’nın tamamen teslim olması için askeri, iktisadi ve diplomatik baskıyı artırmaktan başka bir şey istemediği yönünde bir algının bulunduğunu belirtti.

Beebe, bu algı sebebiyle Trump yönetiminin Rusya ile bir çatışmaya dahil olma konusunda isteksiz davranabileceğini ve Avrupalılara yönelik büyük bir sempati beslemeyebileceğini kaydetti.

Glenn Diesen, Avrupa medyasındaki temel başlıkların Rusya üzerindeki baskıyı artırma yönünde olduğunu, bunun intihara meyilli bir yaklaşım gibi durduğunu ifade etti.

Avrupa’nın geleceğine bakıldığında ekonomik ve askeri gerilemenin yanı sıra siyasi istikrarsızlığın ve radikalleşen bir liderlik anlayışının öne çıktığını belirten Diesen, Avrupalı yöneticilerin Rusya’nın aynı şekilde karşılık verebileceğini hesaba katmadan savaşı Rus topraklarına taşıma konusunda bir saplantı içinde olduklarını kaydetti.

Alman liderlerin Rusya’ya acı çektirmek amacıyla uzun menzilli füzelerin kitlesel üretimine geçilmesi gerektiğini savunduklarını hatırlatan Diesen, Moskova’daki öfke birikiminin Avrupa’da yeterince idrak edilmediğini söyledi.

Geçmişte Amerikalıları pervasız ve saldırgan bulan, kendisi ise temkinli davranan Avrupa’nın bugün çok daha radikal bir konuma savrulduğunu vurgulayan Diesen, George W. Bush’un 2008 yılında Ukrayna’yı NATO üyesi yapma girişimini o dönem çok tehlikeli bulan Avrupa ülkelerinin şimdi tamamen farklı bir çizgide olduğunu belirtti.

“Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor”

George Beebe, Avrupa’nın mevcut düşünce yapısında mantıklı bir açıklama bulmanın zor olduğunu ve kıtada adeta bir kitlesel hipnoz durumunun hüküm sürdüğünü ifade etti.

İnsanların Rusya ile mücadelenin tek yolunun daha fazla baskı ve caydırıcılık olduğuna inandıklarını belirten Beebe, tehditleri azaltmak ve çatışma ihtimalini düşürmek amacıyla Rusya ile diplomatik temas kurma fikrinin Avrupa genelinde tamamen dışlandığını kaydetti.

Bunun çok tehlikeli bir hata olduğunu vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Soruna yalnızca caydırıcılık prizmasından yaklaşırsanız, kontrol dışına çıkabilecek bir tırmanma sarmalını körüklemiş olursunuz. Bu nedenle caydırıcılık ile diplomasinin bir arada yürütülmesi gerekiyor fakat Avrupalıların şu an bu netlikte düşünebildiğinden emin değilim.”

Sürecin pragmatizm, soğukkanlılık ve Rusya ile üretken bir şekilde angajmana girilebileceğine dair bir özgüven gerektirdiğini belirten Beebe, Avrupa’da Ruslarla konuşmanın bile kıta içi birliği ve istikrarı sarsacağına dair büyük bir korkunun mevcut olduğunu dile getirdi.

Glenn Diesen, Avrupa Birliği içindeki yirmi yedi ülkenin ortak bir dış politika üzerinde uzlaşmasının zor olduğunu, bu nedenle uzlaşının konuyu tamamen siyah ve beyaz, iyi ve kötü şeklinde sunarak sağlandığını ifade etti.

Rusya’nın bir şer imparatorluğu, liderinin ise yeni bir Hitler olarak sunulmasıyla her türlü farklı sesin ahlak dışı ilan edildiğini kaydeden Diesen, diplomasi kapısı açılıp Rusya’nın güvenlik kaygıları konuşulmaya başlandığında bu yapay birliğin dağılacağından korkulduğunu belirtti.

Walter Lippmann’ın devletlerin halkı savaşa seferber etmek için her şeyi iyi ve kötü savaşı olarak sunduğu ancak barış zamanı geldiğinde bu propagandanın çöktüğü yönündeki tezini hatırlatan Diesen, kötüyle uzlaşılamayacağı için uygulanabilir bir barışın imkansız hale geldiğini söyledi.

Savaşın kışkırtılmamış bir işgal olduğu anlatısı üzerine kurulması sebebiyle Rusya’ya verilecek her tavizin bir yatıştırma politikası olarak görüldüğünü aktaran Diesen, Avrupa Birliği’nin başına Kaja Kallas gibi Rusya’yı parçalara bölmekten açıkça bahseden en uç figürlerin getirildiğini, bu anlatı tuzağının barış ihtimalini tamamen kilitlediğini ifade etti.

“Avrupa’nın büyük aktörleri sorumluluk almaktan kaçınıyor”

George Beebe, Walter Lippmann atfının tamamen doğru olduğunu ve bu anlatı tuzağının Avrupa Birliği içi birlik arayışından çok daha büyük bir sorun teşkil ettiğini belirtti.

Avrupa’da geleneksel olarak Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük aktörlerin liderlik yaptığını ve diğer büyük güçlerle olan hayati ilişkilerin küçük devletlerin konsensüs arayışlarına rehin bırakılmasına müsaade etmediklerini hatırlatan Beebe, mevcut durumda bu büyük devletlerin sorumluluk almadıklarını kaydetti.

Almanya ve Fransa’nın Rusya ile angajman kurma konusunda hiçbir çaba sarf etmediğini, sadece konuşma ihtimali üzerine çok erken aşamada bazı zayıf diyalogların döndüğünü belirten Beebe, bu yönde bir ivmenin Estonya veya Polonya’dan değil, ancak Avrupa’nın ağır sıklet ülkelerinden gelebileceğini fakat şu an o iradenin bulunmadığını söyledi. Birleşik Krallığın Avrupa Birliği üyesi olmadığını ve ortak dış politika uzlaşısı zorunluluğuna tabi bulunmadığını hatırlatan Beebe, buna rağmen İngilizlerin de Rusya ile diplomatik temasa en sert şekilde karşı çıkan aktörlerin başında yer aldığını, bunun yapısal bir kural sorunundan ziyade bütünüyle bir zihniyet problemi olduğunu vurguladı.

Diesen ise İngiltere’nin Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden ayrılması sürecinin ardından kıtada kendine yeni bir askeri rol biçmek ve Churchill rolünü yeniden oynamak adına bu sertliği göstererek durumları daha da kötüleştirdiğini ekledi.

“Amerika’nın çıkarı Ukrayna’da uzlaşmacı bir çözümün sağlanmasındadır”

George Beebe, ABD’nin ulusal çıkarlarının Ukrayna’daki savaşı uzlaşmaya dayalı bir barışla sonlandırmaktan geçtiğini çok güçlü bir şekilde dile getirdi.

Çatışmanın Avrupa’ya ihale edilerek ABD’nin devreden çıkması durumunda Rusya ile Avrupa arasında olağanüstü yıkıcı bir savaş riskinin yükseleceğini belirten Beebe, bunun Washington’ın lehine olmayacağını ifade etti.

Genişleyen bir Avrupa-Rusya geriliminin Moskova’yı Pekin ile daha yakın bir stratejik ittifaka zorlayacağını kaydeden Beebe, şu sözleri paylaştı:

“ABD’nin çıkarı, hem Çin hem de Batı dünyasıyla ilişkileri olan daha özerk ve bağımsız bir Rusya’nın varlığındadır. Bu durum, Çin’in oluşturduğu meydan okumalarla mücadele etmeyi Washington için çok daha basit hale getirecektir.”

Avrupa’nın sürekli bir çatışma içinde ve zayıf kalmasının ABD’nin Hint-Pasifik gibi daha yüksek öncelikli alanlara odaklanmasını engelleyeceğini belirten Beebe, Amerikan liderlerinin, kabine üyelerinin ve Beyaz Saray yönetiminin zaman ve dikkat sınırlarının olduğunu, dünyadaki her krizin bu dikkati dağıttığını söyledi.

NATO’nun amacının değişmesi ve ABD ile Avrupa arasında yüksek teknoloji işbirliğine, kritik minerallere, çiplere, tedarik zincirlerine, uzay çalışmalarına, kuantum bilgisayarlara ve yapay zekaya odaklanması gerektiğini vurgulayan Beebe, Çin’in bu alanda ölçek avantajına sahip olduğunu, transatlantik ittifakının ise birlikte çalışarak bu avantajı dengeleyebileceğini ve Batı’nın teknolojik refahını büyütebileceğini kaydetti.

Avrupa’nın daimi bir savaş içinde kalması halinde bu işbirliğinin imkansızlaşacağını belirten Beebe, stratejik olarak hayati olan bu unsurları hayata geçirmek için Ukrayna’daki savaşın bir an önce uzlaşıyla bitirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Glenn Diesen, transatlantik ilişkilerinin yeniden tanımlanması gerektiğini, Avrupa zihniyetinin ya tamamen ABD’nye tabi olmak ya da keskin bir Amerikan karşıtlığına savrulmak şeklinde uçlarda gezindiğini ifade etti. Çok kutuplu dönemde ortaklığın faydalarını koruyarak bağların yeniden şekillendirilmesi gerektiğini söyleyen Diesen, Avrupa basınında Ukrayna’nın yeniden kazanmaya başladığı yönündeki propagandaların sürdüğünü kaydetti.

Rus ordusunun 9 Mayıs askeri geçit töreninde ağır silahlar sergilememesinin törene saldırı davetiyesi çıkarmamak için değil, silahı olmadığı için yani zayıflıktan kaynaklandığı iddialarının ortaya atıldığını belirten Diesen, Putin’in yeniden ölümcül bir hastalığa yakalandığı yönündeki söylentilerin savaş desteğini tahkim etmek için üretilen anlatılar olduğunu dile getirdi.

Dünya Basını

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor

Yayınlanma

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor: Yeni bir dönem başladı.

The Japon Times, Gabriel Dominguez

ABD-Japonya ittifakı, Çin’i caydırma çabasında yeni bir aşamaya giriyor. Bu aşama, Japonya’dan Tayvan ve Filipinler üzerinden Borneo’ya uzanan adalar zinciri olan “birinci ada zinciri” boyunca konuşlandırılmış, dağınık ve kara konuşlu daha fazla füzeye dayanıyor.

ABD’ye ait Typhon orta menzilli füze sisteminin Japonya’da daha uzun vadeli şekilde bulunmasının planlanması; buna Okinawa merkezli birlikler tarafından Donanma-Deniz Piyadeleri Seferi Gemi Önleme Sistemi’nin (NMESIS) gemisavar füzeleri ile Deniz Piyadeleri Hava Savunma Entegre Sistemi’nin (MADIS) hava savunma sistemlerinin sahaya sürülmesinin eşlik etmesi, Tayvan çevresinde ve Batı Pasifik genelinde Çin askeri operasyonlarını zorlaştıran dağınık bir taarruz, hava savunma ve hedefleme kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Daha da önemlisi, bu unsurlar Pekin’i, Çin’in rakip askeri güçleri uzak tutmak üzere tasarladığı erişimi engelleme/bölgeden men etme stratejisinin (A2/AD) başlangıçta ABD ve müttefik kuvvetlere dayatmayı amaçladığı operasyonel açmazların birçoğuyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece Tokyo ve Washington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kademeli olarak Pekin lehine gelişen kara konuşlu konvansiyonel füze kuvvetlerindeki uzun süreli asimetriyi daraltmaya başlıyor.

Bu daha geniş stratejik değişimin şimdiye kadarki en somut işareti, Typhon sisteminin ekim ortasında Japonya’daki bir ABD askeri üssünde depolanmasına ilişkin plan. Donanımın büyük ikili tatbikatların ardından tam olarak nerede depolanacağı belirsiz olsa da, sistemin yerel olarak depolanması kararı, tatbikat sonrası geri çekilme şeklindeki yerleşik uygulamadan kopuş anlamına geliyor.

Typhon’un Tomahawk seyir füzeleri ve SM-6 çok maksatlı füzeleri fırlatma kapasitesi, NMESIS ve MADIS’in sağladığı mobil gemisavar ve hava savunma sistemleriyle birlikte, Çin’e ait su üstü gemilerini Japonya’nın güneybatı ada zinciri boyunca risk altında tutmayı amaçlayan katmanlı bir füze ve hava savunma kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Yaklaşık 1.600 kilometrelik menzile sahip Tomahawk, ittifaka, birinci ada zinciri üzerindeki mevzilerden Çin’in doğu kıyı şeridinin bazı bölümlerine ve kilit askeri tesislerine ulaşabilecek kara konuşlu bir taarruz seçeneği sunuyor.

Ancak bu füze mimarisi hâlâ erken aşamada ve konuşlandırılmış fırlatıcı sayısı Çin’in devasa cephaneliğine kıyasla sınırlı kalıyor. Bu da asimetrinin daralmakta olduğunu, fakat henüz tersine dönmediğini gösteriyor.

Analistler, anlamlı bir operasyonel etki yaratmak için çok daha fazla fırlatıcıya ve kayda değer füze stoklarına ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Bununla birlikte, böyle bir genişleme için gerekli erişimin güvence altına alınması hiç de garanti değil. Bu konuşlandırmanın ne kadar süreceği de büyük ölçüde ev sahibi ülke siyasetindeki dengelere, özellikle de üslerle ilgili gerilimlerin onlarca yıldır süregelen bir mesele olmaya devam ettiği Okinawa vilayetindeki duruma bağlı olacak.

Bu iç sürtüşmelere dikkat çeken Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü baş araştırmacısı Tetsuo Kotani, füze sistemlerinin önceden konuşlandırılmasının caydırıcılığı güçlendirebileceğini, ancak bu tür silahlara ev sahipliği yapmanın yerel topluluklarda gelecekteki herhangi bir çatışmada kendilerini öncelikli hedef haline getireceği yönündeki kaygıları da artırabileceğini söyledi.

Buna rağmen Tokyo Üniversitesi’nden doçent Sebastian Maslow’a göre Japon hükümeti, savunma kabiliyetlerinin güçlendirilmesi — füze konuşlandırmaları dahil — konusundaki tartışmaların hem siyasi söylemde hem de toplumun geniş kesimlerinde “giderek normalleşmesi” sonrasında, ABD füze sistemlerine ev sahipliği yapma konusunda birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat görünüyor.

Bu konuşlandırmalar aynı zamanda müttefiklerin kuvvet duruşunda Japonya’nın güneybatı adalarına doğru yaşanan daha uzun vadeli değişimle de uyumlu.

Tokyo, Doğu Çin Denizi’ne yönelik askeri odağını istikrarlı biçimde artırdı; Çin’in bölgede büyüyen askeri faaliyetlerine ilişkin kaygılar nedeniyle Nansei ada zinciri boyunca yeni birlikler ve kabiliyetler tesis etti. ABD kuvvetleri de kuvvetlerin dağıtılması, hareketlilik ve denizden men etme kabiliyetlerine vurgu yapan yeni operasyonel konseptlerle bölgeye yönelik odağını artırdı.

Ancak Typhon’un varlığının önemi yerel siyasetin çok ötesine uzanıyor. Sistemin gelişi, Soğuk Savaş dönemine ait bir silah kontrol çerçevesinin, yani 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) çöküşüyle mümkün hale gelen çok daha büyük bir ABD askeri strateji dönüşümünü yansıtıyor. Bu anlaşma, Washington’ın 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip kara konuşlu füzeler konuşlandırmasını yasaklıyordu; ancak bu kısıtlama, anlaşmaya taraf olmayan Çin için geçerli değildi.

Sonraki on yıllarda Pekin, dünyanın en büyük konvansiyonel balistik ve seyir füzesi cephaneliklerinden birini inşa ederek ABD kuvvetlerini uzak tutmak üzere tasarlanmış güçlü bir kapasite oluşturdu.

INF Antlaşması’nın 2019’da çökmesi, Washington için konuşlandırma kapısını yeniden açtı. Typhon’un Japonya’ya gönderilmesi de bölgede INF sonrası dönemin en önemli gelişmelerinden birini temsil ediyor.

Bu füze konuşlandırmaları, artık son derece manevra kabiliyetine sahip hedefleri izlemek için ilave istihbarat, gözetleme ve keşif kaynakları ayırmak zorunda kalan Çinli askeri planlamacılar açısından ciddi zorluklar yaratıyor.

Ancak bu konuşlandırma denklemin yalnızca yarısı; zira şekillenmekte olan men etme ağı güneye doğru da uzanıyor.

Filipinler’de paralel bir ABD varlığı, Luzon Boğazı ve Bashi Kanalı boyunca Tayvan’a güneyden yaklaşan hatları tutuyor. Son Balikatan ortak askeri tatbikatlarında ABD Kara Kuvvetleri, Filipin topraklarından ilk kez kara konuşlu Tomahawk füzesi ateşledi; ABD Deniz Piyadeleri ise denizden men etme provası yapmak üzere Tayvan’a yalnızca 190 kilometre uzaklıktaki Batanes Adaları’na NMESIS fırlatıcıları konuşlandırdı.

Aynı tatbikatlarda Japon Kara Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeybatı Luzon’da ilk denizaşırı gerçek atışını gerçekleştirdi ve hizmet dışı bırakılmış bir gemiyi Type 88 karadan gemiye füze ile hedef aldı.

Bu tatbikatlar taktik değerlerinin ötesinde, ABD, Japonya ve Filipinler kuvvetleri arasında artan bir müşterek çalışabilirlik düzeyini ortaya koydu.

Füze birliklerini, hedefleme ağlarını ve operasyonel planlamayı ulusal sınırlar boyunca entegre ederek, birinci ada zinciri üzerinde daha yakından koordine edilen bölgesel bir savunma mimarisi oluşturuyorlar. Bu tür düzenlemeler, birden fazla deniz yaklaşımı üzerinde örtüşen denizden men etme kabiliyetleri yaratarak Çin askeri operasyonlarını zorlaştırabilir.

Manila da BrahMos süpersonik gemisavar füze sistemi gibi alımlarla kendi kıyı kuvvetlerini modernize ediyor; aynı zamanda ABD ve diğer bölgesel ortaklarla savunma işbirliğini genişletiyor.

Bu birleşik çabalardan ortaya çıkan şey kesintisiz bir bariyerden ziyade, bir kriz sırasında Pekin’in deniz kuvvetlerini tek bir operasyonel eksen boyunca yoğunlaştırmasını engellemek için tasarlanmış dağınık bir men etme mimarisi.

Ancak müşterek çalışabilirlik ve ateş gücü tek başına yeterli değil. Bu dağınık mimarinin uygulanabilirliği aynı ölçüde lojistiğe bağlı: önceden konumlandırılmış yakıt ve mühimmat, dağınık harekât noktalarına erişim ve ihtilaflı koşullar altında dayanıklı ikmal kapasitesi. Bu nedenle son tatbikatlar, mobil füze kuvvetlerini fırlatmak kadar onları sürdürülebilir kılmaya da odaklandı.

Dağınık ve mobil füze birliklerine yönelik artan vurgu, Ukrayna ve Ortadoğu’daki son çatışmalardan çıkarılan dersleri de yansıtıyor. Bu çatışmalar, büyük ve sabit askeri platformların hassas vuruşlara karşı kırılganlığını ortaya koydu.

Bu tür konuşlandırmalar, askeri faydalarının ötesinde, planlamacılara lojistiği, komuta düzenlemelerini ve ileri hatta füze varlığının siyasi sürdürülebilirliğini test etme imkânı da sağlıyor.

Bölgesel stratejistler açısından bu duruşun değeri, ateş gücü kadar verdiği mesajda da yatıyor olabilir: İttifakın, Tayvan’a ve daha geniş Batı Pasifik’e uzanan kilit yaklaşım hatları boyunca bu tür kuvvetleri konuşlandırmaya ve sürdürebilmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla tek bir Typhon bataryası kendi başına yalnızca sınırlı bir askeri fayda sağlayabilecek olsa da, güney Japonya’daki varlığı ABD güvenlik taahhütleri ve bu taahhütleri baskı altında sürdürme iradesi için somut bir dayanak işlevi görüyor.

Anlık mesaj değerinin ötesinde, Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Kotani’ye göre uzun menzilli füze sistemlerinin kriz ortaya çıkmadan önce konuşlandırılması, düşmanlıklar başladıktan sonra bu sistemleri bölgeye sokmaya çalışmanın yaratacağı baskılardan kaçınmaya yardımcı olabilir.

Diğer analistler ise konuşlandırmaların istikrarı artırdığı konusunda daha az emin.

Kara konuşlu ABD fırlatıcıları, mobil olsalar bile önleyici saldırılara açık kalıyor. Ayrıca bir kriz durumunda bunların kullanımını düzenleyen hukuki ve siyasi çerçeveler hem Japonya’da hem de Filipinler’de hassasiyetini koruyor.

Bir de Pekin’in tepkisi meselesi var. Çin’in daha fazla füze konuşlandırması, askeri tatbikatlar ve “gri bölge” faaliyetleriyle yanıt vermesi muhtemel. Bu da, daha karşılıklı bir caydırıcılık ortamı Çin’in onlarca yıldır lehine olan asimetriyi azaltırken, yanlış hesaplama fırsatlarını da çoğaltacağı anlamına geliyor.

Typhon donanımının yerel olarak depolanması kararı, bir yönüyle, tatbikatlar arasında bir silah sisteminin nereye park edileceğine ilişkin idari bir karar. Başka bir yönüyle ise Hint-Pasifik’te kara konuşlu füze konuşlandırmaları döneminin başladığına dair şimdiye kadarki en net işaret.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Fransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki askeri harekatın ardından sağlanan mutabakatı değerlendiren ünlü Fransız iktisatçı Jacques Sapir, küresel enerji piyasalarında ve Avrupa ekonomilerinde yaşanacak gelişmelere dair dikkat çekici analizler paylaştı. Sapir, küresel petrol rezervlerindeki tarihi erimenin ABD yönetimini uzlaşmaya zorladığını belirterek yakın gelecekte ciddi bir kimyasal ve tarımsal şok yaşanabileceği konusunda uyardı.

Fransız iktisatçı ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Araştırma Direktörü Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta, ABD ve İsrail ortaklığıyla Körfez bölgesinde başlatılan askeri harekatın ardından sağlanan mutabakat zaptını, enerji piyasalarındaki son durumu ve bu gelişmelerin Avrupa ile Rusya-Ukrayna cephesindeki yansımalarını değerlendirdi.

Sapir, uluslararası ilişkiler ve makroekonomi ekseninde çok boyutlu bir tablo ortaya koydu.

Körfez bölgesindeki askeri hareketliliğin ardından ulaşılan geçici uzlaşı zeminine değinen Sapir, ABD ile İsrail arasındaki askeri işbirliğiyle şekillenen sürecin henüz nihai bir barış anlaşması anlamına gelmediğini vurguladı.

Mevcut durumu 1968 yılında başlayan ve 1973 yılında tamamlanan Vietnam Savaşı dönemindeki Paris Barış Konferansı süreciyle kıyaslayan sunucunun sorusu üzerine Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Burada Paris görüşmelerine kıyasla çok daha ileri bir aşamadayız çünkü ortada taraflarca üzerinde uzlaşılmış yazılı bir mutabakat metni var. Elbette metne ilişkin yorum farklılıkları mevcut ancak genel hatlarıyla silahlar susmuş durumda.”

Sapir, bu sessizliğin Lübnan sınırında da son 24 saattir hissedildiğini, ancak İsrail kamuoyundaki derin bölünmeler nedeniyle durumun son derece kırılgan olduğunu kaydetti.

İsrail nüfusunun bir kesiminin Hizbullah ile savaşı sürdürmek istediğini, diğer kesiminin ise askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunduğunu belirten Sapir, bölgenin ne tam bir savaş ne de kalıcı bir barış döneminde olduğunu ifade etti.

“Armatörler bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor”

Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ilişkin teknik verileri paylaşan Jacques Sapir, boğazın yavaş da olsa yeniden deniz trafiğine açıldığını bildirdi. Boğazın batısında sıkışıp kalan ticari filonun bakım ve onarım işlemlerinin zaman alacağını hatırlatan Sapir, bölgedeki gemi trafiğinin seyrine dair önemli bir gözlemini paylaştı.

Sapir, gemilerin büyük bir kısmının boğazı batıdan doğuya doğru geçtiğini, doğudan batıya geçişlerin ise son derece sınırlı kaldığını açıkladı. Bu durumun armatörlerin temkinli duruşundan kaynaklandığını belirten Sapir “Armatörler Körfez’deki bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor. Bu nedenle yakın zamanda yeniden petrol veya gaz yüklemesi yapmak üzere bölgeye dönmeyecekler” ifadelerini kullandı.

Sapir, şu an boğazdan geçen gemilerin önemli bir bölümünün İran devletine ait olduğunu ya da İranlı petrol şirketleri tarafından kiralanan tankerlerden oluştuğunu belirtti.

İran yönetiminin bu geçiş sürecini azami düzeyde petrol ihraç etmek için akıllıca kullandığını ifade eden Sapir, küresel petrol rezervlerindeki düşüşün ABD Başkanı Donald Trump’ı bu mutabakata zorlayan en temel etken olduğunu kaydetti.

ABD ve dünya genelindeki stratejik petrol rezervlerinin rekor seviyede gerilediğini vurgulayan Sapir, Trump’ın bu mutabakata karşı çıkanları sert bir dille eleştirmesini şu sözlerle değerlendirdi:

“Trump bu mutabakata karşı çıkanlara tepki gösterirken son derece gerçekçi bir tabloya işaret ediyordu. ABD yönetimi Haziran sonu ile Temmuz başında stratejik rezervlerin tarihi bir asgari seviyeye gerileyeceğini gördü. Uzmanlar küresel arz ve talep arasındaki açığın normal şartlarda varil başına fiyatı mevcut seviyenin en az 10 dolar üzerine taşıması gerektiğini biliyor.”

Küresel petrol piyasasında fiziki kullanıcılar ile finansal aktörler arasında derin bir algı farkı olduğunu belirten Sapir, petrolün 2008 ve 2010 finansal krizlerinden bu yana bankalar ve finans kuruluşları tarafından bir rezerv varlık gibi kullanıldığını hatırlattı.

Teknik operatörlerin piyasa gerçeklerine vakıf olduğunu ancak finansal spekülatörlerin eksilen arzın sürekli rezervlerden karşılanabileceği gibi hatalı bir beklentiye sahip olduğunu ifade eden Sapir, Temmuz ayından itibaren rezervlerden yapılan salınımların keskin bir şekilde azalacağını bildirdi.

Haziran ayında rezervlerden piyasaya yaklaşık 76 ila 79 million varil petrol sunulduğunu belirten Sapir, günlük 8 milyon varil civarındaki küresel açığın Temmuz ayında rezerv desteğinin 26 milyon varile gerilemesiyle daha da belirginleşeceğini öngördü.

Körfez’deki üretim tesisleri ve rafinerilerdeki hasar nedeniyle günlük açığın 5 milyon varile düşmesi durumunda bile aylık 150 milyon varillik açığa karşı rezervlerden yalnızca 26 milyon varil sağlanabileceğini hesaplayan Sapir, Brent petrolün varil fiyatının yaz sonuna kadar 80 ila 85 dolar seviyesine yükseleceğini ve bu yüksek fiyat döneminin en az bir yıl boyunca kalıcı olacağını öngördü.

“Fiziki petrol ile kağıt üzerindeki petrol arasındaki makas daralıyor”

Savaş döneminde fiziki petrol fiyatları ile kağıt üzerindeki endeks fiyatları arasında oluşan devasa uçuruma dikkat çeken Jacques Sapir, Brent endeksinin 120 doları gösterdiği dönemde fiziki teslimatlı petrolün 240 dolara kadar alıcı bulduğunu hatırlattı.

Günümüzde bu farkın 15 ila 25 dolar seviyesine gerilediğini ifade eden Sapir, endeks fiyatlarının kademeli olarak fiziki piyasa gerçekleriyle eşitleneceğini belirtti.

Siyasi risklerin ortadan kalkmaması halinde Körfez mutabakatının sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini ifade eden Sapir, ABD’nin İsrail hükümeti üzerindeki askeri ve finansal nüfuzunu kullanarak Lübnan’da yeni askeri maceraların önüne geçmeye çalıştığını kaydetti.

İran’ın da İsrail ordusunun ilerlememesi ve bombardımanları durdurması karşılığında mevcut sınır hatlarını kabul ederek uzlaşmacı bir tavır sergilediğini belirten Sapir, İsviçre’de başlayan resmi müzakerelerin ise oldukça soğuk bir atmosferde geçtiğini aktardı.

İran heyetinin ABD heyetiyle ortak fotoğraf vermeyi reddetmesinin güvensizliğin açık bir göstergesi olduğunu ifade eden Sapir, İran’ın dondurulan varlıklarının serbest bırakılması ve petrol ihracatının önünün açılması gibi önemli kazanımlar elde ettiğini hatırlattı.

ABD iç siyasetinde Trump yönetimine yönelik eleştirilerin de arttığına işaret eden Sapir, neo-muhafazakar çevrelerin ve Demokrat siyasilerin bu mutabakatı ABD’nin Körfez bölgesinden fiilen dışlanması ve tarihi bir stratejik yenilgi olarak nitelendirdiğini aktardı.

Robert Kagan gibi isimlerin bu süreci ağır bir mağlubiyet olarak tanımladığını belirten Sapir, Trump’ın en güçlü savunmasının ise “Bu mutabakat olmasaydı küresel bir ekonomik çöküş yaşanacaktı” tezi olduğunu ifade etti.

Müzakerelerin uzun yıllara yayılacağını ve her iki ayda bir uzatma kararları alınacağını öngören Sapir, İran’ın nükleer program ve balistik füze kapasitesi gibi hayati konularda asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Sapir, Hürmüz Boğazı üzerinde İran ve Umman arasında kurulması planlanan ortak denetim mekanizmasının ise orta ölçekli küresel armatörleri bölgeden tamamen uzaklaştırabileceği, bunun da Körfez’deki üretim kapasitesinin bir kısmının uzun vadede atıl kalmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

“Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek”

Küresel jeopolitik risklerin Avrupa ve Fransa ekonomisi üzerindeki makroekonomik etkilerini analiz eden Jacques Sapir, akaryakıt fiyatlarındaki geçici düşüşün enflasyonu sınırlayıcı bir etki yaratsa da petrokimya ve gaz kimyası sektörlerinde yaşanan ham madde krizinin tarım ve sanayi üretimini vurmaya başladığını belirtti.

Bu durumu “kimyasal şok” olarak tanımlayan Sapir, plastik, gübre ve koruyucu tarım ilaçları üretimindeki aksamaların Temmuz ve Eylül ayları arasında gıda fiyatlarında yeni bir enflasyon dalgası yaratacağını kaydetti.

Güney Amerika ve ABD’deki kuraklıkların yanı sıra Avrupa’yı etkisi altına alan sıcak hava dalgalarının tarımsal rekolteyi ciddi şekilde düşüreceğini öngören Sapir, Fransa’da yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 4 ila 5, sanayisi enerji maliyetlerine çok daha duyarlı olan Almanya’da ise yüzde 5’in üzeri olarak revize ettiklerini açıkladı.

Fransa ekonomisinin nükleer enerji altyapısı sayesinde enerji fiyatlarındaki ani yükselişlere karşı daha korunaklı olduğunu belirten Sapir, tüketim harcamalarındaki düşüşün etkisiyle Fransa’nın 2026 yılında yüzde 0,7 oranında bir daralma yaşayabileceğini öngördü.

Hükümetin seçim yılında bütçe disiplinini gevşeterek piyasaya taze para sürmesi halinde bu küçülmenin yüzde 0,3 seviyesinde tutulabileceğini ifade eden Sapir, her halükarda yüzde 1’lik büyüme hedefinden büyük bir sapma yaşanacağını kaydetti.

Almanya ekonomisinin durumunu “felaket” olarak nitelendiren Sapir, Alman sanayisinin üç yıllık durgunluğun ardından tam toparlanma aşamasına girmişken bu yeni enerji şokuyla sarsıldığını belirtti.

Bu ekonomik başarısızlığın Alman iç siyasetinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin oylarını bazı eyaletlerde yüzde 37-38 seviyelerine kadar yükselttiğine dikkat çeken Sapir, İspanya’da ise Başbakan Pedro Sanchez’in eşi hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve ekonomik canlılığın sona ermesiyle büyük bir siyasi krizin eşiğine gelindiğini ifade etti.

“Ukrayna ordusunda askeri mevcudiyet krizi yaşanıyor”

Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri çatışmanın gidişatına da değinen Jacques Sapir, Ukrayna’nın uzun menzilli insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen Rus ordusunun cephe hattındaki ilerleyişini sürdürdüğünü belirtti.

Konstantinivka bölgesinin Temmuz başında tamamen Rus kontrolüne geçmesini beklediğini ifade eden Sapir, Temmuz ortasından itibaren Slovyansk ve Kramatorsk savaşlarının başlayacağını ve bu şehirlerin düşmesiyle Donetsk bölgesinin tamamının Rusya’nın denetimine gireceğini öngördü.

Ukrayna ordusunun en büyük sorununun yetişmiş insan gücü eksikliği olduğunu vurgulayan Sapir, cephedeki kayıplara ve kaçaklara dair şu çarpıcı verileri paylaştı:

“Ukrayna’da şu an resmi olmayan verilere göre 600 bin ağır yaralı ve uzuv kaybı yaşamış asker var. Bu sayıya yakın bir can kaybı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca askere gitmemek için gizlenen 1,5 milyon Ukrayna vatandaşı ve yaklaşık 200 bin firari askerin varlığı, ordunun cephe hattını tahkim etmesini imkansız kılıyor.”

Ukrayna hükümetinin Polonya ile yaşadığı tarihsel bellek krizine de değinen Sapir, Nazi işbirlikçisi figürlerin devlet törenleriyle anılmasının Varşova yönetimini kızdırdığını ve Polonya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları tamamen durdurma kararı aldığını hatırlattı.

Sapir, Ukrayna yönetiminin savaşı batılı müttefiklerini doğrudan çatışmaya dahil edecek bir provokasyon zeminine çekmeye çalıştığını ancak Rusya’nın bu stratejik hamlelere karşı soğukkanlılığını koruyarak sahada emin adımlarla ilerlemeyi tercih ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

CSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması

Yayınlanma

36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek. Zirve öncesi Ankara’ya hazırlık kapsamında Brüksel’de yapılan savunma bakanları toplantısında “NATO 3.0” için ittifakın caydırıcılık ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi gündemine yoğunlaşıldı. NATO 3.0 ne anlama geliyor? ABD-Avrupa anlaşmazlığı ittifakı nasıl etkiliyor? Olası bir ayrışmanın sonuçları ne olur? Ankara’da yapılacak zirvenin önemi ne ve gündemi neler olmalı? ABD merkezli düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) bu soruları değerlendiren bir analiz yayınladı:

NATO Ankara Zirvesi: “NATO 3.0” Sahada Nasıl İşliyor?

Amerika’yı içeride, Avrupa’yı güçlü, Rusya’yı çevrelenmiş tutmak

NATO kurulduğunda, ilk genel sekreteri Lord Ismay meşhur ifadesiyle ittifakın varlık nedenini “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olarak tanımlamıştı. Bu ifade erken Soğuk Savaş gerçekliklerini yansıtıyordu, ancak o dünya artık mevcut değil. Bununla birlikte NATO’nun merkezinde net bir siyasi mutabakata duyulan ihtiyaç devam ediyor.

Müttefikler bu temmuz ayında kritik bir anda Ankara’da, Türkiye’de bir araya gelecek. NATO Avrupa’da bir savaşla, Orta Doğu’da yenilenen istikrarsızlıkla ve öncelikler, yük paylaşımı ve risk konularında artan iç gerilimle karşı karşıya. NATO daha önce de anlaşmazlıklara dayanmıştı; ancak birlik eksikliği yönetilmediği takdirde, caydırıcılığı, askeri yetersizlikler kadar etkili biçimde zayıflatabilir. Wallace Thies’in öne sürdüğü gibi kriz, üyelerin ittifakı sürdürmeye kayıtsız hale gelmesiyle başlar. Bu tanıma göre NATO, ABD’nin İran’la savaşından sonra NATO’nun değerini yeniden değerlendireceğine dair haberlere rağmen baskı altında; fakat henüz krizde değil.

Daha tartışmalı bir uluslararası düzende, özellikle Avrupa ABD’li yetkililerin “NATO 3.0” diye adlandırdığı şeyi —müttefiklerin kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlendiği daha Avrupalı bir NATO’yu— hayata geçirmek üzere adım atarken, NATO’da kalmanın ABD’ye sağladığı faydalar maliyetlerinden ağır basmaya devam ediyor. Dolayısıyla mesele NATO’nun varlığını sürdürüp sürdürmemesi değil, nasıl uyum sağlaması gerektiğidir. Ismay’in sözünün modern bir güncellemesi, NATO’nun Amerikalıları bağlı tutması, Avrupalıları muktedir kılması ve Rusları çevrelemesi olurdu.

Dış Kriz ve İttifak İçi Sürtüşme

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri harekât ve Tahran’ın misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel ekonomik ve güvenlik sonuçları doğurdu. Küresel deniz taşımacılığı ve enerji piyasaları baskı altına girdi; bunun zaten zorlanan Avrupa ekonomilerine de yansımaları oldu. Başkan Trump, krizi ittifak dayanışmasının bir testi olarak çerçeveleyerek Avrupalı müttefiklere boğazı yeniden açmak için deniz unsurları konuşlandırma çağrısında bulundu. ABD ayrıca Avrupa hükümetlerinin ABD operasyonlarını sınırlandırdığı algısından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Washington açısından argüman tanıdık: Avrupa, ABD gücüyle güvence altına alınan küresel istikrardan faydalanıyor ve bu istikrar tehdit edildiğinde yükün daha fazlasını omuzlamalı. Başkan Trump, Avrupa’yı kıtanın kritik anda ortada olmadığını ve fedakârlığı gerçekten paylaşmadığını ima ederek eleştirdi. Avrupalılar ise buna karşı çıkacaktır: On binlerce Avrupalı asker yirmi yıl boyunca Afganistan’da görev yaptı, yüzlercesi öldü ve bu taahhüt, içeride kamuoyu desteği aşındıktan çok sonra da sürdürüldü. Bu durum bedavacı anlatısını karmaşıklaştırıyor ve işbirliğini zayıflatma riski taşıyor.

Avrupa’dan bakıldığında tablo farklı görünüyor. İran harekâtı müttefiklerle istişare edilmeden başlatıldı, tartışmalı hukuki ve stratejik gerekçelere dayanıyor ve dikkati ve kaynakları Ukrayna’dan uzaklaştırma riski taşıyor. Sürdürülebilir savunma harcamaları konusunda zaten zorlu bir iç siyasi tartışma yürüten Avrupalı liderler için Orta Doğu’da yeni ve büyük bir savaş, bir toparlanma çağrısı değil; ciddi bir siyasi komplikasyondur.

İç Gerilim ve İttifak Normları

Bu gerilimler, ABD’nin Grönland’a ilişkin söylemleri ve siyasi baskısıyla oluşan daha geniş bir zorlanmayla daha da ağırlaşıyor. Bu tür açıklamalar ne kadar ciddi ya da taktiksel olursa olsun, ittifak içinde egemenlik, istişare ve kabul edilebilir davranış sınırları konusundaki hassasiyetleri artırıyor.

Bu bağlam, Avrupa’nın tepkilerini açıklamaya yardımcı oluyor. NATO, belirli ve üzerinde mutabık kalınmış risklere karşı kolektif koruma sağlamak üzere yapılandırılmış bir savunma paktıdır. 5. Madde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da müttefiklerin silahlı saldırıya karşı savunulmasını kapsar; özellikle Avrupa-Atlantik alanı dışında ve tek tek üyeler tarafından başlatılan savaşlarda destek için açık çek niteliğinde bir garanti işlevi görmez. Bu tür eylemleri NATO sorumluluğu olarak görmek, ittifakın hem amacını hem de yükümlülüklerini yanlış yansıtır.

1. Maddenin kapsamı dışındaki operasyonlar için üslere otomatik erişim ya da ittifak desteği beklemek, kapsam dışı bir olay için sigorta talebinde bulunup ardından talep reddedildiğinde sigortacıyı suçlamaya benzer. İran’daki çatışmanın küresel sonuçları olsa da bu bir NATO operasyonu değildir ve ittifakın testi olarak çerçevelenmemelidir.

Bununla birlikte, yükümlülüğün olmaması işbirliğinin olmadığı anlamına gelmez. Avrupalı müttefikler üs erişimi, üst uçuş izinleri, lojistik destek, insansız hava araçları ve füze saldırılarına karşı savunma ve kurtarma operasyonları sağladı. Birleşik Krallık ve Fransa, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının güvenliğine yardımcı olacak bir deniz koalisyonu örgütlemede öncü rol üstlendi. Ancak bu tür işbirliği, ittifak hakkı iddiasına değil, egemen rızaya ve siyasi tercihe dayanır.

Sürtüşme artık görünür hale gelmişken, Ankara stratejik yeniden odaklanma anı olarak işlev görmeli; NATO’yu caydırıcılığa geri döndürmeli ve bu görevin nasıl sürdürüleceğine ilişkin disiplini yeniden tesis etmelidir.

Amerikalıları İçerde Tutmak

ABD açısından NATO’dan kopmak stratejik bir hata olur. Washington’ın uzun vadeli temel meydan okuması Çin’le ilgilidir. Bu meydan okumayı yönetmek giderek daha fazla kabiliyetli müttefiklerle işbirliğine ve Avrupa’nın kendi bölgesinde daha fazlasını yapmasına bağlıdır. Rusya’nın Çin’le artan askeri, ekonomik ve teknolojik uyumu, Avrupa ve Hint-Pasifik güvenliğinin artık birbirinden ayrılabilir sahalar olmadığı anlamına geliyor. Rusya’yı caydıramayan bir Avrupa, ABD’nin dikkatinin orantısız ölçüde büyük bir bölümünü absorbe eder ve çabayı Hint-Pasifik’ten uzaklaştırır. NATO, ABD için net bir stratejik kolaylaştırıcı olmaya devam ediyor. Avrupa’da istikrarı demirliyor, caydırıcılığı ileriye taşıyor ve ABD’nin Avrasya güvenlik dinamiklerine sadece yanıt vermesini değil, onları şekillendirmesini sağlıyor.

ABD’nin transatlantik ilişkiyi yönetmede güvenilmez olduğu yönündeki kalıcı bir algı kendi maliyetlerini doğurur. Bu, Avrupa’nın ABD savunma sanayisine bağımlılığı azaltma çabalarını hızlandırabilir, AB düzeyinde daha korumacı tedarik çerçevelerine desteği artırabilir ve Washington’dan kademeli bir stratejik ayrışmayı teşvik edebilir. Zamanla bu durum birlikte çalışabilirliği zayıflatır, ABD savunma üretimindeki ölçek ekonomilerini aşındırır ve ABD nüfuzunu azaltır.

Aynı zamanda ABD; gerilimi yönetme kapasitesi, küresel etkisi ve diplomatik erişimi sayesinde Ukrayna’da olası herhangi bir nihai çözümü şekillendirmede merkezi bir rolü elinde tutuyor. Ancak bugüne kadar ABD öncülüğündeki çabalar bir atılım üretmeden tıkandı. Bu tür görüşmeler yeniden başlarsa amaç, erken müzakereleri zorlamak ya da geçici bir sükûnet için toprak takası yapmak değil; diplomasinin yalnızca sürdürülen ABD angajmanının destekleyebileceği güçlü bir pozisyondan ilerlemesini sağlamak olmalıdır.

Bu bağlamda ABD’nin çıkarları çıkışta değil, çaba göstermektedir: ittifak içi sürtüşmeleri onarmak, Avrupa’yı inandırıcı ilk müdahale sorumlulukları üstlenmeye zorlamak ve NATO’yu modernize etmek. İttifaktan çekilmek ABD’nin yüklerini azaltmaz; çoğaltır. Avrupa’da caydırıcılığı zayıflatır, ABD’nin küresel stratejik kaldıraç gücünü aşındırır ve savunma çevresini batıya kaydırarak Kuzey Atlantik deniz hatlarını ve Batı Yarımküre’yi Rusya’nın ve müttefiklerinin daha fazla yoklamasına açık hale getirir.

Bu da NATO’nun temel gerekliliğine işaret ediyor: inandırıcı bir ilk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa.

Avrupa’yı Muktedir Kılmak

Avrupa’nın muktedir olmasını sağlamak ABD’ye tabi olmakla değil, NATO’nun ihtiyaç duyduğu kuvvetleri ve hazırlık seviyesini üretmekle ilgilidir. Avrupa’nın savunma duruşu giderek ABD taahhüdünün garanti kabul edilemeyeceği yönündeki kabulle şekilleniyor; bu da bazı müttefikleri, gerekirse Avrupa’nın NATO içinde kendi kendini inandırıcı biçimde savunup savunamayacağını değerlendirmeye yöneltiyor. Caydırıcılığın inandırıcılığı, Avrupalı müttefiklerin hırsı ve harcamayı kullanılabilir muharebe gücüne dönüştürüp dönüştüremeyeceğine bağlı olacaktır.

Önceliklendirme esastır. Avrupa’nın odağı Ukrayna’yı desteklemek ve Rusya’yı caydırmak olmalıdır. Avrupa, Ukrayna’yı desteklemenin pratikte neye benzediğini göstermek için adım attı. 2025’te ABD yardımı keskin biçimde düşerken, Avrupa Ukrayna’ya askeri, mali ve ekonomik yardımın çoğunluğunu sağladı; bu da kıta güvenliği için ilk müdahale sorumluluğuna doğru bir kaymayı ve ABD kuvvetleri üzerindeki baskının azaltılmasını yansıttı.

Savunma harcamalarındaki rekor artışlar anlamlıdır; ancak para tek başına kabiliyet açıklarını kapatmayacaktır. 2035’e kadar savunma harcamalarının GSYİH’nin yüzde 5’ine çıkarılmasına doğru ilerleme de dahil olmak üzere taahhütler, yalnızca NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler üretirse anlam taşıyacaktır. Bu nedenle hazırlık, girdilerin yerine temel ölçüt haline gelmeli; ABD takviyesine varsayılan dayanak olarak bel bağlamadan, hızla konuşlanabilme, baskı altında sürdürebilme ve ihtilaflı koşullarda kuvvetleri yeniden oluşturabilme kapasitesiyle ölçülmelidir.

Kabiliyetler, sanayi ve dirençlilik merkezi önemdedir. Parçalı tedarik ve kısa üretim serileri, Avrupa’nın harcamayı muharebe gücüne dönüştürme kapasitesini sınırlandırıyor. Sanayi kapasitesi —mühimmat, bakım, onarım ve nitelikli işgücü— artık stratejik bir değişkendir. Bu bağlamda Avrupa, bugün ABD savunma ihracatının birincil pazarıdır; üretim hatlarını ayakta tutmakta, sanayi tabanını güçlendirmekte ve geniş ölçekte birlikte çalışabilirliği pekiştirmektedir. Bu durum ABD hazırlığını zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ukrayna’daki savaş çatışmanın doğasını da yeniden şekillendirdi; insansız hava araçları, hassas vuruş ve ağ bağlantılı istihbarat, gözetleme ve keşif sistemleri, ölçeklenebilir ve harcanabilir kitleye yönelik talebi artırdı. NATO modernizasyonu bu nedenle yalnızca daha fazla kabiliyeti değil, farklı türde kabiliyeti de yansıtmalıdır.

Siber savunma, kritik altyapının korunması ve sivil hazırlık da aynı ölçüde elzemdir. Hibrit tehditler toplumları ordular kadar hedef alır; bu da sivil dirençliliği ve hükümetin sürekliliğini caydırıcılığın ayrılmaz parçaları haline getirir.

Avrupa kabiliyeti aynı zamanda NATO 3.0’ın da temelini oluşturur. İlk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa, duruş ve kuvvet üretiminde uyarlanmayı mümkün kılar. Bu, NATO’nun uyum sürecinde hâlihazırda görülmektedir: yeni bölgesel savunma planları, daha yüksek hazırlık seviyesine sahip kuvvet modeli ve genişletilmiş ileri varlık. Avrupalı müttefikler aynı zamanda daha büyük operasyonel roller üstleniyor. Bu adımlar, ilkesel yük paylaşımından pratik yük teslimine doğru bir kaymaya işaret ediyor.

Nihayetinde savunma harcamalarındaki artış önemli olsa da kabiliyet sonuçlarla ölçülecektir: kullanılabilir muharebe gücü, dirençli toplumlar ve sürdürülen hazırlık. Avrupa bunu başarırsa NATO’nun stratejik mutabakatı ayakta kalabilir; Rusya’nın etkili biçimde çevrelenmesi için temel oluşturabilir.

Rusları Çevrelemek

Rusya’yı çevrelemek NATO’nun merkezi stratejik görevi olmaya devam ediyor. Moskova’nın Ukrayna’yı işgali, Rusya’nın Avrupa güvenlik düzenini güç kullanarak revize etmeye istekli olduğu konusunda hiçbir belirsizlik bırakmadı. Bugün çevreleme, Rusya’nın hedeflerine güç ya da baskı yoluyla ulaşma kapasitesini reddetmek anlamına geliyor. Ukrayna’ya destek bu hedefe ulaşmanın en doğrudan ve maliyet-etkin aracı olmaya devam ediyor. Rusya Ukrayna’da bağlı kaldığı ve sınırlı kazanımlar için yüksek bedeller ödediği sürece, NATO topraklarını tehdit etme kapasitesi azalır; ancak uzun süren çatışma yönetilmesi gereken tırmanma riskleri taşır.

İnandırıcı bir çevreleme stratejisi, hasımların birlikte nasıl çalıştığını da içeren ortak bir tehdit değerlendirmesi gerektirir. Rusya’nın ve Çin’in İran’a desteği —ABD kuvvetlerini hedef almak için istihbarat paylaşımı da dahil— Moskova’nın ABD çıkarlarına farklı bölgelerde meydan okumaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu dinamikler coğrafi sınırları bulanıklaştırıyor ve tırmanma risklerini artırıyor.

Konvansiyonel alanın ötesinde Rusya hibrit taktiklere büyük ölçüde dayanıyor. Siber operasyonlar, dezenformasyon kampanyaları, enerji baskısı ve sabotaj stratejisinin merkezi araçları olmaya devam ediyor. Birleşik Krallık’ın kritik denizaltı altyapısı yakınındaki Rus denizaltı faaliyetlerine ilişkin son uyarıları, kilit bir kırılganlığa işaret ediyor. Denizaltı kabloları ve boru hatları ekonomik istikrarın, askeri iletişimin ve enerji güvenliğinin temelini oluşturur; bunlara yönelik tehditler NATO dirençliliğine doğrudan meydan okumadır.

Rusya’yı çevrelemek bu nedenle yalnızca kuvvet duruşuyla ilgili değildir. Altyapının korunmasını, istihbarat paylaşımının iyileştirilmesini ve gri bölge saldırganlığına tutarlı biçimde yanıt verilmesini gerektirir. Başarısızlık, baskının normalleşmesi ve caydırıcılığın aşınması riskini doğurur. Bu anlamda Avrupa’nın büyüyen savunma rolü kurucu niteliktedir ve ABD taahhüdü ile Avrupa kabiliyeti arasındaki uyuma bağlıdır. Bu dengeyi sürdürmek Ankara’nın merkezi görevi olmalıdır.

Sonuç

Ankara Zirvesi NATO’nun geçerliliği üzerine bir referandum değil, disiplininin bir testidir. Örtüşen krizler çağında caydırıcılık birlik, netlik ve kabiliyete bağlıdır. Ankara için meydan okuma NATO’nun misyonunu yeniden tanımlamak değil, modern mutabakatını operasyonelleştirmektir.

Ankara Zirvesi’nin öncelikleri şunları içermelidir:

Net bir iş bölümünü yeniden teyit etmek. Avrupa, Avrupa güvenliği için ilk müdahale aktörü olmalı; ABD ise genişletilmiş caydırıcılık ve takviye sağlamalıdır.

Girdilerden sonuçlara geçmek. Daha yüksek harcamaların NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler ve sürdürülen hazırlık üretmesini sağlamak.

Ukrayna ve İran’dan çıkarılan dersleri kurumsallaştırmak. NATO, sanayi üretimi, modernizasyon ve dirençlilik konusunda öğrendiklerini uygulamalı; ölçeklenebilir üretimi ve altyapı korumasını güvence altına almalıdır.

Ukrayna’ya sürdürülen desteği işaret etmek. Avrupa savaşın mali yükünün daha fazlasını taşıyor; ancak başarı, ABD sanayi desteğinin devamına bağlıdır.

Ankara ayrıca, uyumun her operasyon üzerinde mutabakat gerektirmediğini de pekiştirmelidir. İran krizi ve Grönland meselesi güveni zorladı; bunu onarmak ittifak içinde istişareye, şeffaflığa ve egemenliğe saygıya yenilenmiş bağlılık gerektirir.

Ankara bu mutabakatı operasyonelleştirmeyi başarırsa —Amerikalıları İttifaka bağlı tutar, Avrupalıları muktedir kılar ve Rusları çevrelerse— NATO yalnızca geçerli değil, aynı zamanda dirençli kalacaktır. Birlik bir temenni değil; caydırıcılığın önkoşuludur.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English