Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Dünya basını Trump-Xi görüşmesine dair ne yazdı?

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Pekin’de gerçekleştirdiği temaslar, dünyanın en önemli ikili ilişkisine istikrar kazandırma yolunda kritik bir hamle olarak uluslararası basının ana gündemini oluşturuyor.

Farklı coğrafyalardan medya organları ve düşünce kuruluşları, ekonomik beklentilerden Tayvan meselesine ve Ortadoğu’daki savaşa kadar uzanan diplomatik satrancı kendi merceklerinden değerlendiriyor.

Center for Strategic and International Studies (CSIS):

Dünyanın en önemli ikili ilişkisini yönetme becerisi, her iki lider için de siyasi bir güç gösterisine dönüşüyor. Kurumun tahliline göre Washington, Ortadoğu’da tırmanan çatışmayı sonlandırmak ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için Pekin’in diplomatik ağırlığını kullanmasını bekliyor. Ayrıca ABD yönetimi, önceki ticaret mutabakatlarının uygulanmasını denetlemek üzere her iki ülkeden üst düzey yetkililerin yer alacağı bir “Ticaret Kurulu” inşa etmeyi hedefliyor. Çin tarafı ise Trump’ın tarifeler üzerinden kurduğu baskıyı dengelemeyi ve diplomatik öngörülebilirliği güvence altına almayı amaçlıyor. Çinli karar mercileri, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin Tayvan’a yönelik silah satışlarını kısıtlamasını stratejik bir öncelik olarak masada tutuyor.

CBS News:

Görüşmelerin kapalı kapılar ardında gerçekleşen iki saati aşan bölümüne Tayvan meselesi damga vurdu. Xi Jinping, ABD’li mevkidaşına Tayvan konusunun doğru yönetilmemesi halinde iki ülkenin karşı karşıya kalabileceği olası sonuçlara dikkat çekti. İki liderin karşılıklı işbirliği mesajları verdiği zirveye Elon Musk, Jensen Huang ve Tim Cook gibi teknoloji devlerinin yöneticileri de katılarak ticari bağların boyutunu gözler önüne serdi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran krizinin ikili ilişkilere etkisine değinerek, Çin’in Tahran’a vereceği herhangi bir desteğin diplomasiye zarar vereceğini yetkililere açıkça ilettiklerini kaydetti.

Xinhua:

Çin devlet haber ajansı, ikili görüşmelerin ardından “kazan-kazan” ilkesini ve ekonomik faydayı merkeze alan bir tablo çiziyor. Xi Jinping, önümüzdeki üç yıla yön verecek “yapıcı stratejik istikrar” vizyonunu öne çıkardı ve ticaret savaşlarının kazananı olmayacağını vurguladı. Tayvan konusunun Çin-ABD ilişkilerindeki en önemli kırmızı çizgi olduğunu belirten Xi “Tayvan’ın bağımsızlığı ile boğazdaki barış ateş ve su kadar bağdaşmaz bir ikilidir” dedi. Ajansın haberine göre Çin lideri, ekonomik ekiplerin dengeli sonuçlar elde etmesini tüm dünya için sevindirici bir gelişme olarak tanımladı.

The Business Times:

Zirve, yapay zeka çipleri ve teknoloji ihracatı gibi hassas konuların gölgesinde ticari bir diplomatik manevra alanı sundu. Gözlemciler, Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın heyette yer almasını, Washington’un ihracat kontrolleri nedeniyle daralan çip pazarına yeni bir nefes aldırma çabası olarak okuyor. Liderler işbirliği ve dostluk vurgusu yapsa da, ABD-İsrail ittifakının İran ile yürüttüğü savaşın yarattığı jeopolitik baskılar masadaki iyimser havayı dengeliyor. Rubio’nun Asya’nın enerji güvenliği üzerinden Çin’i Ortadoğu’da daha aktif bir rol oynamaya çağırması, Washington’un beklentilerini netleştiriyor.

İtalyan Uluslararası Siyasi Çalışmalar Enstitüsü (ISPI):

Enstitü, Pekin’deki teması dünyanın en tehlikeli ikili ilişkisini yönetme girişimi şeklinde nitelendiriyor. Analistler, Trump’ın yaklaşan seçimler ve Ortadoğu’daki kriz nedeniyle iç kamuoyuna somut başarılar sunma zorunluluğu taşıdığını, bunun da ABD’nin müzakere gücünü sınırlayabileceğini kaydediyor. Çin ise İran’a silah sağlamama taahhüdünü önceden vererek diplomatik bir hamle yaptı ve masaya avantajlı oturdu. Uzmanlar, görüşmenin köklü bir sıçrama yaratmaktan ziyade, ticaret ve teknoloji savaşlarının ortasında tarafların birbirini tarttığı geçici bir ateşkes zemini oluşturduğunu ifade ediyor.

TIME:

Pekin’in dış politikasını “Önce Çin” doktrini üzerinden kurguladığını tahlil ediyor. Çinli karar mercileri, küreselleşmenin getirdiği risklerden korunmak adına “Kontrollü Karşılıklı Bağımlılık” stratejisini devreye sokuyor ve ülkeyi teknolojik dış şoklara karşı bir ekonomik kaleye dönüştürüyor. Ortadoğu’da enerji yollarını tehdit eden çatışmalar, Pekin’in dışa bağımlılığı azaltma yönündeki kararlılığını perçinliyor. Derginin aktardığına göre Çin, öngörülemez bir ABD yerine, sınırlarını ve kurallarını bildiği istikrarlı bir rakip ile mücadele etmeyi kendi ulusal çıkarlarına daha uygun buluyor.

The Wall Street Journal:

Liderler arasındaki mektuplaşmalara uzanan kişisel diplomasi, zirvenin iletişim tonunu doğrudan belirliyor. Konuya vakıf kaynakların aktardığına göre, her iki lider de iç politikadaki ekonomik ve siyasi dalgalanmalar nedeniyle zirveden görünür zaferlerle ayrılmayı hedefliyor. ABD’li 100’ü aşkın partiler üstü milletvekili hapisteki Jimmy Lai’nin serbest bırakılması için baskı yapsa da, Trump bu konuyu öncelikleri arasına almadığını açıkça gösterdi. Öte yandan Pekin yönetimi, ABD’nin Tayvan meselesindeki stratejik belirsizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyor ve Washington’dan Tayvan’ın bağımsızlığını yalnızca desteklememeyi değil, bu fikre doğrudan karşı çıkmasını talep ediyor.

Xi Jinping, Nvidia, Tesla ve Apple CEO’larına Çin’in ‘daha da geniş bir şekilde açılacağını’ söyledi

Dünya Basını

Çin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor

Yayınlanma

Arktik’teki erime, yeni ticaret yolları üzerinde jeopolitik bir mücadeleyi tetiklerken, Çin yarışı önde götürüyor.

Financial Times, 12 Ağustos 2026

Geçen ay küresel deniz sıcaklıkları temmuz ayı için şimdiye kadarki en yüksek seviyeye ulaştı. Bu, Atlantik, Pasifik ve Akdeniz genelinde denizlerdeki sıcak hava dalgalarına katkıda bulunan iklim değişikliği açısından kaygı verici bir işaret. Ancak hoşumuza gitse de gitmese de bu durum ticari fırsatlar da yaratıyor. Arktik buzları eridikçe, Kuzey Kutbu’nun yüksek enlemlerinde yeni deniz taşımacılığı rotaları açılıyor. Bu rotalar, ticari malların Atlantik’ten Pasifik’e taşınması için gereken süreyi ve enerjiyi radikal biçimde azaltma potansiyeli taşıyor. Bu yeni ticaret yolları aynı zamanda jeostratejik haritayı da yeniden şekillendirecek.

ABD Başkanı Donald Trump, “Donroe Doktrini” kapsamında Amerika’ya en yakın bölgelerde — buna kuzey ve batı yarımküreler de dahil — güvenliğe öncelik verme sözü verdi ve Grönland’ı ele geçirme tehdidinde bulundu. Ancak Arktik’te ticaret ve geçiş açısından ortaya çıkan yeni fırsatlardan en fazla yararlanan ülke, Rus buz kıranlarının da yardımıyla Çin oluyor. Bu hafta Çinli bir deniz taşımacılığı şirketi, Arktik üzerinden ilk haftalık konteyner gemisi seferini başlattı. Çin’in doğu kıyısı ile İngiltere arasındaki yolculukta Rusya kıyılarını takip eden rota, “Buz İpek Yolu” olarak adlandırıldı.

Bu gelişme, Çin’in son birkaç on yılda hem denizlerde üstünlük kurmaya hem de Arktik’e çok daha fazla odaklandığını doğrudan ortaya koyuyor. Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasından kısa süre sonra Çin, denizcilik ve gemi taşımacılığı sektörünü stratejik bir öncelik haline getirdi ve bu alanda ABD’nin gücünün daha da aşınmasına yol açtı. Çin, son yirmi yılda ABD’ye kıyasla üretimini üç kat artırarak gemi inşa sektörünün yüzde 55’ini kontrol eder hale geldi. Bu oran 2000 yılında yüzde 5’ti. Ortaya çıkan bu asimetri, yalnızca ABD açısından değil, güvenliği için ABD’ye bağımlı olan her ülke açısından hem ticari hem de askeri kaygıları beraberinde getiriyor.

ABD’de şimdi, yerli tersaneleri canlandırmayı ve Amerikan ticaret filosunu genişletmeyi amaçlayan Ships Act’in kabul edilmesi için iki partili bir baskı var. Ancak eleştirmenler, ABD gemileriyle taşıma yapmanın daha yüksek maliyetini ödemek istemeyen Amerikalı ithalatçıların lobi faaliyetleri nedeniyle yasanın sulandırıldığını söylüyor. Trump’ın kendisi de Finlandiya ile buz kıran gemiler inşa edilmesine yönelik bir anlaşmaya imza attığı için övgü aldı. Bununla birlikte, bu strateji aslında Finlandiyalı liderlerin kuşaklar boyunca savunduğu ve büyük ölçüde Biden yönetimi döneminde geliştirilen bir yaklaşım.

Ticaret yolları açıldıkça Arktik sularında seyredebilmek için daha fazla buz kırana ihtiyaç duyulacak. Görünür buz bulunmadığında bile, Kuzey Kutbu’nun yüksek enlemlerinde güvenli seyir için çoğu zaman bir buz kıran gerekiyor; çünkü rüzgâr ve dalga koşulları hızla değişebiliyor ve gemileri buzların arasında mahsur bırakabiliyor. Çin birkaç yıl önce kendisini bölgede çıkarları bulunan “Arktik’e yakın” bir ülke ilan etti ve onlarca buz kırana sahip Rusya ile bölgeye yönelik petrol ve doğal gaz taşımacılığında daha yakın çalışmaya başladı. Rusya ise Kuzey Deniz Rotası üzerinde egemenlik denetimi kurmaya çalışıyor.

Bu arada ABD, Kanada ve çeşitli diğer Avrupa ve Asya ülkeleri de Arktik deniz tabanını daha kapsamlı biçimde haritalandırmaya çalışıyor. Amaçları, Arktik üzerinden kullanılabilir güzergâhlar bulmak, Kuzeybatı Geçidi’nin coğrafi yapısını daha iyi anlamak ve bölgede mineraller, doğal gaz ve yeni ticaret yolları için araştırmalar yapmak. Nadir toprak elementleri bölgede bol miktarda bulunuyor ancak henüz yeterince işletilmiş değiller.

İklim değişikliği bu fırsatları ortaya çıkarmadan önce donmuş kuzey çok daha az ilgi çekiyordu. Elbette bölgeden daha fazla geminin geçmesi deniz buzunun çözülmesine katkıda bulunuyor. Ancak bu durum aynı zamanda kendi kendini besleyen bir döngü yaratıyor: Ticaret yolları ne kadar açılırsa, ülkeler ve şirketler de bunlardan yararlanmanın yollarını o kadar fazla arayacak.

Eriyen Arktik’i güvence altına alma, sömürme ve hatta kolonileştirmeye yönelik yeni bir yarış başlamış durumda. Günümüzde yaşanan birçok jeostratejik dönüşümde olduğu gibi, Çin bu yarışta da şimdilik önde.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Yayınlanma

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:

ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura

Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli

Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.

MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.

Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.

17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.

Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.

Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.

Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.

Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.

Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.

Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.

Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.

Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.

Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.

Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.

“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.

Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.

Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.

Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:

“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”

Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.

Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.

Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.

ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.

Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.

Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English