Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı

Yayınlanma

İktisat tarihçisi Giles Chance, Doç. Dr. Pascal Lottaz ile yaptığı kapsamlı söyleşide, Çin’in yükselişini, Batı finansal sisteminin karşı karşıya olduğu sürdürülemez borç krizini ve çok kutuplu yeni dünya düzeninin kaçınılmaz doğum sancılarını tahlil etti. Chance, yakın gelecekte Batı dünyasını sarsacak büyük bir finansal krizin kapıda olduğunu ve bu süreçte ABD’nin yeniden Çin’in ekonomik gücüne sığınmak zorunda kalacağını vurguladı.

Cenevre merkezli uluslararası ilişkiler platformunun yöneticisi Doç. Dr. Pascal Lottaz, Çin ekonomisi, küresel finansal sistem ve jeopolitik güç dengeleri üzerine çalışmalarıyla tanınan kıdemli iktisat tarihçisi, yazar ve yatırım bankacısı Giles Chance ile bir araya geldi.

Dartmouth College Tuck İşletme Okulu ve Pekin Üniversitesi eski konuk öğretim görevlisi olan Giles Chance, söyleşide Çin’in son kırk yılda gerçekleştirdiği büyük dönüşümün arka planını, Batı merkezli finans sisteminin yapısal açıklarını ve küresel ekonominin geleceğini belirleyecek çok kutuplu yeni düzeni tüm ayrıntılarıyla değerlendirdi.

Çin’de İş Yapmak ve Çin ve Kredi Krizi kitaplarının yazarı olan Chance, yakında yayımlanacak olan yeni çalışması Çin’in Küresel Etkisi: Teknoloji, Jeopolitik ve Yeni Çok Kutuplu Düzen çerçevesinde, dünya ekonomisinin yakın gelecekte karşılaşacağı büyük sarsıntıları öngören analizler paylaştı.

“Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı”

Söyleşide öncelikle Çin ile olan uzun soluklu ilişkisinin başlangıcına ve kişisel özgeçmişine değinen Giles Chance, Çin pazarındaki deneyiminin 1984 yılında Dünya Bankasında çalışırken Pekin kökenli eşiyle tanışmasıyla başladığını aktardı.

İlk kez 1988 yılının nisan ayında, 37 yaşındayken Çin’e gittiğini belirten Chance, o dönemden itibaren çok uluslu Avrupa şirketlerine Çin pazarında danışmanlık hizmeti sunan başarılı bir girişim kurduğunu ifade etti.

Boots, Marks and Spencer, Vodafone ve Rolls-Royce gibi devasa Avrupalı gruplara Çin’de rehberlik ettiklerini kaydeden iktisat tarihçisi, aynı zamanda 1990’ların başında Çin devlet işletmelerinin Avrupa ve ABD’den teknoloji transferi yapmasına yardımcı olduklarını dile getirdi.

2003 yılında kurduğu yatırım bankacılığı iştirakiyle özel Çin firmalarının Hong Kong ve Londra borsalarında sermaye yaratmasını sağladıklarını belirten yazar, ilk büyük işlemlerinden birini günümüzde BYD’nin ardından Çin’in en büyük ikinci otomobil ve elektrikli araç üreticisi konumuna yükselen Geely firmasıyla gerçekleştirdiklerini hatırlattı.

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in son otuz yılda 800 milyon insanı yoksulluktan kurtaran benzersiz kalkınma modeline ilişkin sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Batı dünyasının Asya’ya yaklaşımındaki en büyük metodolojik hatanın bu coğrafyayı kendi şablonlarıyla okumaya çalışması olduğunu vurguladı.

ABD’nin Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne katılımını desteklerken büyük bir illüzyon içinde hareket ettiğini kaydeden kıdemli bankacı, şu tespitleri paylaştı:

“Washington’daki karar alıcılar, Çin’i kendi egemenlikleri altındaki küresel sisteme ve Dünya Ticaret Örgütüne dahil ettiklerinde, bu ülkenin zamanla Amerika’ya benzeyeceğini düşündüler. Çin’i liberal bir demokrasiye dönüştürebileceklerine inandılar. Ancak anlamadıkları şey, Çin’in en az beş bin yıllık yazılı tarihe dayanan, tamamen farklı bir kültürel kod ve benlik algısına sahip olduğuydu. Çin’in başarısı, aydınlanmış ve yukarıdan aşağıya yönlendirilen devlet aklının, pazarın dinamizmiyle ve Çin halkının olağanüstü girişimcilik yetenekleriyle birleşmesinin bir sonucudur.”

“Deng Xiaoping frenleri boşalttı ve Çin halkına ileri atılma sinyali verdi”

Çin’in küresel üretimin merkezi haline gelme sürecini tarihsel bir akış içinde özetleyen Giles Chance, 1976 yılında Mao Zedong’un ölümünün ardından yönetime gelen Deng Xiaoping’in pragmatik ve parlak zekasının ülkenin kaderini değiştirdiğini ifade etti.

Kültür Devrimi’nin yıkıcı etkilerinin ardından köklü bir reform sürecinin başlatıldığını dile getiren yazar, kalkınmanın ilk kıvılcımının Hong Kong sınırındaki Guangdong eyaletinde çaktığını aktardı.

Hong Konglu iş insanlarının sınırdan geçerek ucuz iş gücüyle ayakkabı, şapka ve giysi üreten ilk fabrikaları kurduğunu anlatan iktisat tarihçisi, 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı olaylarının ardından ekonominin birkaç yıl içe kapandığını ancak Deng Xiaoping’in 1992 yılındaki tarihi Güney Gezisi ile reform sürecini geri dönülemez biçimde canlandırdığını belirtti.

Chance, Deng Xiaoping’in o dönemde dile getirdiği tarihi ifadelere atıfta bulunarak kalkınma hızını şu sözlerle tasvir etti:

“Deng Xiaoping güneye gitti ve yüksek sesle ‘bin çiçek açsın, yüz fikir yarışsın’ dedi. Bu, devletin artık insanların önünü kesmeyeceğinin, engellerin kaldırıldığının ve herkesin kendi işini kurup serbestçe ilerleyebileceğinin açık bir ilanıydı. Bu işaretle birlikte Çin’in ihracat büyümesi durdurulamaz bir hıza ulaştı. Kayıtlarımıza baktığımızda, Çin’in ABD’ye yönelik ihracatının yalnızca yılın son üç aylık dönemlerinde bile nasıl devasa bir hacme ulaştığını görebiliyoruz. 1998 yılının son üç ayında Çin’in ABD’ye ihracatı 19,1 milyar dolar seviyesindeyken, bu rakam 2003’te 43,9 milyar dolara, 2006’da ise 81,3 milyar dolara yükseldi. Bu eşi benzeri görülmemiş ihracat patlaması küresel fiyat dengelerini tamamen değiştirdi.”

“Greenspan ve Bernanke enflasyonun düşüşünü yanlış teşhis ederek büyük kredi krizine yol açtı”

Giles Chance, Çin’in küresel sisteme entegrasyonunun Batı merkez bankaları tarafından doğru analiz edilemediğini ve bu durumun 2008 küresel finans krizinin zeminini hazırladığını dile getirdi.

Dönemin ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan ile o dönem Princeton Üniversitesinde profesör olan ve ardından görevi devralan Ben Bernanke’nin para politikasında ölümcül hatalar yaptığını belirten yazar, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bernanke ve Greenspan, 1990’ların sonundan 2000’lerin ortalarına kadar ABD’de enflasyonun çok düşük seyretmesini yanlış bir şekilde yetersiz talep olarak yorumladılar. Oysa enflasyonu aşağı çeken unsur talep yetersizliği değil, küreselleşmenin ve özellikle Çin’in dünya iş gücüne katılmasıyla oluşan muazzam arz kapasitesiydi. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini oluşturan bir ülkenin aniden küresel ekonomiye eklenmesi, dünya genelinde fiyatlar üzerinde müthiş bir aşağı yönlü baskı oluşturdu. Ben o dönemde televizyon yayınlarında bunun küresel sistemde devasa bir deprem yaratacağını söylediğimde Batılı sunucular beni başka bir gezegenden gelmişim gibi dinliyorlardı. Merkez bankası yöneticileri bu gerçeği göremedikleri için faiz oranlarını çok uzun süre yüzde 1 ila 1,5 gibi son derece düşük seviyelerde tuttular. Bu durum finansal sistemde getiri arayışını tetikledi ve yüksek riskli konut kredisi sektörünün doğmasına yol açarak kredi krizini patlattı.”

Chance, 2008 krizinin ardından merkez bankalarının başvurduğu parasal gevşeme politikalarının ise tarihin en büyük sistemik hatalarından biri olduğunu belirtti.

Bu politikaların ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkelerde kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılaya oranını yüzde 100 ile yüzde 150 bandının üzerine çıkardığını hatırlatan yazar, bu borç yükünün taşınamaz olduğunu ve kaçınılmaz olarak daha büyük bir finansal çöküşü tetikleyeceğini vurguladı.

“2008 finansal krizi Çin için Batı’yı takip etmeyi bıraktığı dönüm noktası oldu”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın 2008 krizinin Çin’in stratejik vizyonundaki etkilerine yönelik sorusu üzerine Giles Chance, bu krizin Pekin yönetimi için çok önemli bir uyanış ve kırılma noktası teşkil ettiğini açıkladı.

Çin’in o güne kadar Batı modelini taklit edilecek mükemmel bir yapı olarak gördüğünü söyleyen iktisat tarihçisi, krizle birlikte bu inancın yıkıldığını şu sözlerle ifade etti:

“2008 yılına kadar Çin yönetimi, ABD ve Batı’nın ekonomik modelini izlemenin kendileri için en doğru yol olduğuna inanıyordu. Ancak Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan finansal deprem Çin’de büyük bir şok yarattı. Küresel daralmanın etkilerini hafifletmek için derhal 440 milyar dolarlık devasa bir altyapı teşvik paketi açıklamak zorunda kaldılar ve bu kaynak sayesinde ekonomilerini ayakta tuttular. Bu krizden çıkardıkları temel ders, Batı sisteminin istikrarsız ve sürdürülemez olduğuydu. O andan itibaren Batılı fikirleri takip etmeyi bıraktılar; kendi bağımsız kalkınma modellerine odaklandılar. Bugün konuştuğumuz BRICS oluşumu, Kuşak ve Yol Girişimi ve Çin’in kendi finansal mimarisi tamamen 2008 krizinin yarattığı bu stratejik uyanışın doğrudan sonuçlarıdır.”

Chance, Çin toplumunun istikrara her şeyden çok önem verdiğini, tarih boyunca yaşanan iç savaşların ve karmaşanın ardından Çin halkının güvenlik ve istikrar için bireysel özgürlüklerden feragat etmeye çok daha yatkın olduğunu sözlerine ekledi.

“Xi Jinping partinin bekasını ekonomik dinamizmin önüne koyuyor”

Söyleşide Çin’in güncel ekonomik durumu ve Devlet Başkanı Xi Jinping’in yönetim tarzı da kapsamlı biçimde ele alındı. Giles Chance, günümüzde Çin ekonomisinin iki farklı hızda çalışan asimetrik bir yapıya büründüğünü ifade etti.

Yapay zeka, robotik, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri gibi devlet tarafından yoğun şekilde sübvanse edilen stratejik sektörlerde Çin’in tüm dünyanın ilerisinde olduğunu kaydeden yazar, buna karşın ekonominin geri kalanında ciddi bir durgunluk yaşandığını belirtti.

Bu durumun temel sorumlusunun Xi Jinping yönetimi olduğunu ifade eden yazar, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:

“Çin’in modern ekonomik mucizesini yaratan asıl güç devlet yönlendirmesiyle birlikte hareket eden özel sektördü. Ancak Xi Jinping son on beş yılda Çin Komünist Partisini her şeyin merkezine koyan dogmatik bir çizgi izledi. Jack Ma gibi özel sektörün parlayan yıldızlarına, eğer parti çizgisine tam olarak boyun eğmezlerse hapse girecekleri sinyalini net bir şekilde verdi. Deng Xiaoping geçmişte Mao ile olan köklü ilişkisi sayesinde kendi liderlik konumundan o kadar emindi ki çok radikal ve cesur ekonomik riskler alabildi. Xi Jinping ise kendi konumunu ve partinin mutlak kontrolünü korumayı, ülkenin ekonomik dinamizminin önüne koyuyor. Bu baskıcı tutum özel sektörün heyecanını ve pazarın canlılığını öldürüyor. 2026 yılının ilk çeyreğindeki yüzde 5’lik büyüme rakamları neredeyse tamamen devlet yatırımları ve sürdürülemez ihracat fazlasından kaynaklanıyor.”

İktisat tarihçisi, Çin’in dış ticaret ortaklarıyla olan ilişkisinde de ciddi bir dengesizlik olduğunu, her 100 milyon dolarlık ticaret hacminin yaklaşık üçte ikisinin Çin ihracatı, üçte birinin ise ithalatı şeklinde gerçekleştiğini belirterek, Batı dünyasının bu devasa ticaret açıklarını sonsuza dek kabul etmeyeceğini ifade etti.

“Çin’in çift dolaşım stratejisi ABD’nin yaptırım gücünü kırmaya yöneliktir”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in ABD yaptırımlarına ve ticaret tarifelerine karşı gösterdiği direnç ve petrol sektöründe Amerikan yaptırımlarını tanımayacağını ilan etmesi hakkındaki sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Pekin’in artık savunma pozisyonundan çıktığını belirtti.

Satın alma gücü paritesi dikkate alındığında Çin ekonomisinin yıllar önce ABD’yi geride bıraktığını ve şu anda dünyanın en büyük ekonomisi konumunda olduğunu vurgulayan yazar, şu analizde bulundu:

“Xi Jinping, Çin’in dış dünyadan gelebilecek ekonomik şoklara karşı bağışıklık kazanması için ‘çift dolaşım’ adını verdiği bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin temel amacı, ülkenin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin çok büyük bir kısmını iç pazardaki üretim zincirleriyle karşılayarak ABD’nin yaptırım, ambargo ve finansal sabotaj kartlarını tamamen etkisiz hale getirmektir. Çin artık ABD’nin yazdığı ve oyunun ortasında sürekli kendi lehine değiştirdiği kurallarla oynamak istemiyor. Kendi nadir toprak elementleri kartını masaya koymaktan çekinmiyorlar. Hatırlayalım, geçtiğimiz yıl yaşanan ticaret ihtilafında Çin bu kartı gösterdiğinde Washington’da alarm zilleri çaldı. Bir Amerikan F-35 savaş uçağının üretimi için yaklaşık 400 kilogram nadir toprak elementi gerekiyor ve bu kaynakların neredeyse tamamı Çin’in kontrolünde bulunuyor. Çin bu kozu kullandığında ABD uzlaşmak ve daha rasyonel davranmak zorunda kalmıştır.”

“ABD savunma bütçesine 800 milyar dolar harcarken sadece borç faizine 1 trilyon dolar ödüyor”

Giles Chance, yakın gelecekte ABD ve Batı dünyasını vuracak olan büyük enflasyonist sarsıntının küresel jeopolitiği kökten değiştireceğini kaydetti.

Petrol fiyatlarının varil başına 50 dolardan 120 dolara kadar yükseldiğini, gübre sıkıntısı, gıda fiyatlarındaki artış ve tedarik zincirlerindeki aksamalar nedeniyle Batı dünyasında yıllık enflasyonun çok yakında yüzde 5 ila 10 seviyelerine tırmanacağını ifade eden yazar, bu durumun yaratacağı finansal çöküşü şu verilerle açıkladı:

“Batı’da enflasyonu dizginlemek için faiz oranlarını yüzde 6 ya da 7 seviyelerine çıkarmak zorunda kalacaklar. Peki bu yüksek faiz oranları ABD’nin devasa borç dağı üzerinde nasıl bir etki yaratacak? Geçtiğimiz yıl ABD federal hükümeti, nispeten düşük faiz ortamında bile sadece kamu borcunun faiz ödemeleri için tam 1 trilyon dolar harcadı. Karşılaştırma yapmanız için söylüyorum; ABD’nin aynı dönemdeki devasa savunma bütçesi 800 milyar dolardı. Yani ABD, ordusuna harcadığından çok daha fazlasını borç faizi olarak ödüyor. Faizler birkaç puan daha arttığında bu sistem çökecektir. Finansal sistemde her 20-25 yılda bir insanların ayaklarını yere basmasını sağlayacak büyük bir arınma ve çöküş yaşanır. En son 2008’de, ondan önce 1987’de, ondan önce de 1973 yılında yaşandı. Yeni bir çöküşün zamanı fazlasıyla geldi.”

Yazar, bu kaçınılmaz finansal kriz anında ABD’nin tıpkı 2008 yılında olduğu gibi yine Çin’e muhtaç kalacağını anımsattı.

2008 krizinde Çin’in Amerikan devlet tahvillerini satın alarak ve kendi iç pazarında devasa bir likidite yaratarak küresel kapitalist sistemi çöküşten kurtardığını hatırlatan Chance, yeni krizde de benzer bir senaryonun yaşanacağını, ancak Çin’in bu kez çok daha ticari ve şartlı bir kurtarma operasyonu yürüteceğini vurguladı.

“Batılı F-35 savaş uçakları Çin’in nadir toprak elementleri olmadan havada kalamaz”

Söyleşinin son bölümünde Çin halkının kültürel ve felsefi altyapısına değinen Giles Chance, Çin toplumunun Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük ilkeleriyle harmanlanmış bir dünya görüşüne sahip olduğunu aktardı.

Bu felsefi mirasın özünde barışçıl, basit, çatışmadan uzak ve bağlantılı bir yaşam ideali barındırdığını ifade eden yazar, Çin’in küresel ticaretteki çıkarlarının da ancak istikrarlı ve barışçıl bir dünya düzeninde korunabileceğini dile getirdi. Batı’nın saldırgan dış politika anlayışının aksine, Çin’in askeri işgaller yerine diplomatik ve ticari nüfuz alanları kurmayı tercih ettiğini kaydetti.

Giles Chance, söyleşiyi şu cümlelerle noktaladı:

“Çin ile iş yapmak isteyen Batılı şirketlerin ve liderlerin anlaması gereken en temel kural, ilişkileri kişisel güven temelinde inşa etmektir. Çinliler kibirli, yukarıdan bakan ve kendilerini eğitmeye çalışan yabancılardan nefret ederler. Eğer onlara karşı kibirli davranırsanız, arkanızdan ‘işte bir başka cahil ve gururlu yabancı daha’ diyerek size unutamayacağınız bir ticari ders verirler. Küresel sistem birbirine derinden bağlıdır. Çin olmadan Batı’nın yüksek teknoloji sanayisi de askeri endüstrisi de ayakta kalamaz. Yaklaşan büyük ekonomik sarsıntı, Washington’daki karar alıcıları Hollywood filmlerindeki gibi tek başlarına dünyayı yönettikleri illüzyonundan uyandıracak ve onları Çin ile eşit şartlarda masaya oturmaya zorlayacaktır.”

Dünya Basını

Dolarsızlaşmayı Çin mi engelliyor?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, küresel ekonomideki ilginç bir açmaza işaret ediyor: Özellikle Ukrayna ve İran savaşları ile birlikte yaygınlaşan yaptırım ekonomisinin tetiklediği tüm “dolarsızlaşma” iddialarına rağmen, Çin’in finansal piyasalara yönelik kısıtlayıcı tutumu ve renminbiyi konvertibl kılmaması doların küresel rezerv para olma statüsünü koruyor. Dolayısıyla ABD’ye ve dolarına rakip olduğu düşünülen Çin ve renminbi, aslında dolara karşı küresel bir alternatif ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel gibi görünüyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


İktidarda Kalmak

Ho-fung Hung
NLR/Sidecar
5 Haziran 2026

Küresel ekonomi her kargaşaya sürüklendiğinde, dolar hegemonyasının sonunun yaklaştığına dair tartışmalar yeniden gündeme gelir. Mart 1978’de –Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve ABD’de stagflasyonun hüküm sürdüğü bir dönemde– New York Times, Sovyet ekonomist Stanislav M. Menşikov’un “Dolar Krizine Marksist Bir Bakış” başlıklı bir köşe yazısını yayınladı. Kızıl Ordu üniforması giymiş bir ayının bir dolar banknotunu büyüteçle incelediği bir karikatürle birlikte yayınlanan makale, ABD tekelci kapitalizminin çelişkileri ve krizlerinin doların küresel hakimiyetine son verdiğini ve büyük ekonomilerin değer saklama aracı olarak altına ve daha güvenli para birimlerine yönelmeye başladığını ilan ediyordu.

2008 finans krizi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Trump’ın gümrük vergileri ve ABD’nin müttefiklerini işgal etme tehditleri ile İran’la devam eden savaş, hepsi de dünyanın savaş sonrası para düzenine olan sabrının tükenmekte olduğuna dair benzer tahminlere ilham verdi. Dünya ekonomisindeki hiçbir büyük aktörün, ticareti ve birikimleri için dengesiz bir gücün para birimine bağımlı kalmak istemeyeceği mantıklı görünüyor. ABD dolarının itibari para birimi statüsü –Nixon’un 1971’de doların altınla değiştirilebilirliğini sona erdirmesinden bu yana herhangi bir değerli metal ile desteklenmiyor– ABD’nin kötüleşen cari hesap ve mali açıkları göz önüne alındığında uzun süredir kırılgan olarak görülüyor. Yine de dolar, küresel ticaret ve finans alanında en yaygın kullanılan para birimi olmaya devam ederken, avro ise çok geride ikinci sırada yer alıyor. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve “dünyanın atölyesi” haline gelmiş olsa da, renminbinin uluslararası kullanımı buna kıyasla hâlâ çok az; İngiliz sterlini ve Japon yeninin bile çok gerisinde kalıyor. Bu durum, renminbinin bir sonraki hegemon para birimi olmak üzere olduğunu savunanları hayal kırıklığına uğratıyor.

Doların küresel hakimiyeti, ABD’ye dünyanın dört bir yanından kendi para birimiyle borçlanma konusunda “fahiş bir ayrıcalık” sağlamıştır. Teorik olarak ABD, Washington’un her zaman borcunun faizini ödemek ve geri ödemek için daha fazla para basabileceği için temerrüde düşemez. Karşılığında eşdeğer miktarda ürün ve hizmet sunmaya gerek kalmadan, yoktan var ettiği dolarlarla dünyanın dört bir yanından ürün ve hizmet satın alabilir. Başka hiçbir ülke, iflasla karşı karşıya kalmadan bu ölçekte mali ve ticaret açıklarını sürdüremez. Aynı zamanda, dolara bağımlı olan tüm ülkeler, özellikle de gelişmekte olan ülkeler, ABD faiz oranlarındaki dalgalanmaların insafına kalmıştır. Faiz oranlarını yüzde 20’nin üzerine çıkaran ve uluslararası bir borç krizini tetikleyen 1979 Volcker şoku, dolar bağımlılığının tehlikelerini acı bir şekilde ortaya koymuştur. Yine de, zaman zaman ortaya çıkan hoşnutsuzluk patlamalarına rağmen, dolar, hegemonyasının altınla desteklendiği dönemin (1945–1971) iki katından fazla bir süre boyunca (1971–2026) bir itibari para birimi olarak hegemonyasını sürdürmüştür.

Bu hegemonyayı ne sürdürmektedir, hangi koşullarda sona erebilir ve ondan sonra ne gelebilir? Ana akım iktisatçılar, dolar sisteminin devamlılığını açıklamak için genellikle “ağ dışsallıkları”na veya “sürü psikolojisi etkisine” odaklanmaktadır. Çoğu ülke ve şirket dolara güvendiği için, tek bir aktörün kopup başka bir para birimini kullanmaya başlaması zordur. İktisat literatürü ayrıca dolar varlık piyasalarının benzersiz derinliğini, kurumsal gelişmişliğini ve istikrarını vurgular. Yine de bu faktörler bir para biriminin hegemonyasını sürdürmek için yeterli olsaydı, İngiliz sterlininin hegemonya dönemi sona ermezdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1944’teki Bretton Woods Konferansı’nda 35 doların bir ons altına sabitlenmiş uluslararası bir para sistemi kurulmuş olmasına rağmen, sterlin hâlâ önde gelen para birimiydi. İngiliz İmparatorluğu, çoğu kendi para birimine bağlı olan geniş topraklar üzerinde kontrolünü sürdürüyordu. 1947’de, dünyadaki döviz varlıklarının neredeyse %90’ı hala sterlin cinsindendi. Ne var ki, İngiliz İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, yeni bağımsızlığını kazanmış eski İngiliz kolonileri ve himayesi altındaki ülkeler de dahil olmak üzere şirketler ve ülkeler dolara geçtikçe sterlinin hegemonyası hızla çöktü. Londra önde gelen bir finans merkezi olmaya devam etti fakat şehrin bankaları sterlin işlemlerini dolar işlemlerine dönüştürdü. Aslında, Londra’nın bir offshore dolar merkezi olarak yükselişi, doların küresel hakimiyetine ivme kazandırdı.

Dolayısıyla, doların kalıcılığı yalnızca mevcut avantajına ve New York’taki dolar finans piyasalarının derinliğine dayanamaz. Kurumsal faktörler ve özel finans alanındaki mevcut tercihler normal zamanlarda önemlidir. Ama kriz anlarında, ABD’nin askeri gücü sıklıkla devreye girmiştir. Araştırmam, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana küresel dolar sisteminin temel direklerinden birinin, ABD’nin en zengin kapitalist ekonomilere (Avrupa ve Japonya) ve emtia üreticilerine (özellikle Orta Doğu’daki petrol ihracatçıları) sağladığı güvenlik şemsiyesi olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük silah ihracat mekanizmasına ve en geniş üs ağına sahip olan ABD, müttefiklerinin büyük miktarda dolar varlığı bulundurmasını ve koruma karşılığında ticaretlerini dolar üzerinden yürütmesini sağlıyor. Bir ülkenin Amerikan silah alımlarına ve topraklarında Amerikan askerlerinin varlığına dayanan savunma konusunda ABD’ye bağımlılığı, ABD Hazine tahvillerinin ve diğer dolar varlıklarının sahipliği ile yüksek oranda ilişkili. Benim “dolar-güvenlik bağı” olarak adlandırdığım bu düzen altında, en zengin kapitalist ülkeler ve önde gelen petrol ihracatçıları dolar sistemine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bu düzenleme, bu pazarlara veya enerji kaynaklarına erişmek isteyen diğer ülkelerin de dolar kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir.

Soğuk Savaş’ın doruk noktasından bu yana, büyük iktisadi aktörler zaman zaman rezervlerini çeşitlendirmeye ve diğer para birimlerinde ticaret yapmaya çalışmıştır. Örneğin Batı Almanya, 1950’lerin sonlarında ABD’nin ödemeler dengesinin bozulmasıyla birlikte dolar rezervlerini altınla değiştirmeye başlamıştı. Arap petrol üreticileri ise 1970’lerde petrol ihracatlarının faturalandırılmasını bir para birimi sepeti üzerinden yapmayı düşünmüştür. 2000’li yılların başında, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, BM’nin “Petrol Karşılığı Gıda” programındaki satışlarını dolar yerine avro cinsinden gerçekleştirmeye başladı. Her durumda Washington, bu ülkeleri tekrar kendi safına çekmek için –teşvik, zorlama veya doğrudan işgal yoluyla– askeri baskıya başvurdu.

Elbette, dolar hegemonyasının dayanıklılığı, onun kalıcılığını garanti etmez. 2000 yılından bu yana, küresel olarak tutulan ABD Hazine tahvillerinin çoğunluğu, askeri açıdan ABD’ye bağımlı ülkelerde kalmaya devam etse de, giderek artan bir payı, Cayman Adaları gibi offshore finans merkezlerindeki hesaplara ve Washington’un güvenlik şemsiyesinden bağımsız olmasının yanı sıra jeopolitik bir rakip olan ilk büyük güç olan Çin’e kaymıştır. Dolar-güvenlik bağına yönelik bu erozyon –artan ABD mali ve cari açıklarıyla birleşince– küresel ölçekte bu para biriminden uzaklaşma sürecini tetikleyebilirdi. Fakat şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Bunun yerine, ABD’nin kendisinde başlayanlar da dahil olmak üzere arka arkaya yaşanan krizlerin ardından doların küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetinin daha da pekiştiğine tanık olduk.

Bu geçişin durmasının önemli bir nedeni, uygulanabilir bir alternatifin olmamasıdır. Avronun tasarım kusurları, özellikle merkezi mali ve siyasi otoritenin eksikliği, Avrupa dışında kullanımını kısıtlıyor. Renminbi daha makul bir aday gibi görünüyor. ABD’nin güvenlik şemsiyesi dışındaki en büyük ekonomi olarak Çin, küresel olarak dolar hegemonyasına meydan okuyabilecek en güçlü konuma sahip. RMB’nin [renminbi] uluslararası kullanımını teşvik etmek, 2008 küresel finans krizinden bu yana Çinli politika yapıcıların açıkça belirtilen bir hedefi olmuştur. Ne var ki, Çin Komünist Partisi, finansal açıklığa karşı temkinli davranmaya devam ederek sermaye kaçışını önlemek için sıkı bir sermaye kontrol rejimi sürdürdü. Bu durum, RMB’nin serbestçe konvertibl hale gelmesini engelleyerek para birimine yönelik küresel talebi bastırıyor. RMB’nin dönüştürülemezliği nedeniyle, ABD yaptırımları nedeniyle dolar sisteminden dışlanan ve Çin ile ticaretinin büyük bir kısmını RMB üzerinden yürüten Rusya da dahil olmak üzere RMB sahipleri, RMB’yi Rus merkez bankası raporlarında “düşman devletlerin para birimleri” (yani ABD doları ve diğer Batı para birimleri) olarak adlandırılan para birimlerine dönüştürmek için maliyetli ve genellikle şeffaf olmayan yollar bulmak zorundalar. Birçok ortodoks iktisatçı ve IMF yetkilisi, Çin’in finansal sisteminin DTÖ’ye katılımının ardından giderek daha açık hale geleceğini varsaymıştı. Fakat sistemin kapalı olmasının sadece iktisadi bir durum olmadığını fark edemediler. Bu, ÇKP yönetiminin doğasında kök salmış bir siyasi düzenleme.

Bu beklentilerin aksine, Çin’in finansal sistemi tam tersi yönde ilerledi. Anayasa ile güvence altına alınmış devlet mülkiyetinin üstünlüğü göz önüne alındığında, Çinli özel servet sahipleri varlıklarının güvenliği konusunda temkinli davranmakta ve bunları özel mülkiyetin daha güçlü koruma altında olduğu yargı bölgelerine taşımaya istekli bulunuyorlar. Bu hedefler çoğunlukla Hong Kong, Singapur, Cayman Adaları ve ABD gibi köklü ortak hukuk [common law] geleneklerine sahip eski veya mevcut İngiliz toprakları. Çin ekonomisinin son on yılda derinleşen bir kriz dönemine girmesiyle ve bu krizin sonunun görünmemesiyle sermaye kaçışının baskısı artmıştır. Bu durum da ÇKP’nin sermaye kontrollerini sıkılaştırma isteğini yoğunlaştırdı.

Hong Kong’un en büyüğü olduğu offshore RMB piyasalarının, serbestçe dönüştürülebilir bir renminbi havuzu sağlayarak uluslararasılaşmanın başlangıç noktası olarak hizmet etmesi bekleniyordu. Fakat Pekin’in, offshore ve onshore RMB arasındaki faiz oranları ve değerlemelerdeki genişleyen uçurum ve bunun sonucunda ortaya çıkan finansal istikrarsızlık riskleri konusundaki endişesi, bu piyasaların genişlemesini yavaşlattı. Offshore mevduatlar şu anda onshore mevduatların yüzde 0,5’inden azını oluşturuyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, ABD dışında tutulan dolar mevduatları, ABD içindekinden daha fazla.

Çin ticaretinin giderek artan bir kısmı, Rusya ile ticaretin büyümesinin de etkisiyle, artık ABD doları yerine RMB ile gerçekleştiriliyor. Fakat Çin, ticaret ortaklarının çoğuyla büyük ticaret fazlası verdiğinden, bu durum offshore RMB’nin önemli ölçüde birikmesine yol açmadı. Çin dışındaki iki ülke –örneğin Suudi Arabistan ve Brezilya– birbirleriyle büyük ölçekte renminbi cinsinden ticaret yapmak isteseydi, offshore piyasalarda renminbi kıtlığı sorunuyla hemen karşı karşıya kalırlardı. İşlemlerini Çin’de onshore olarak gerçekleştirselerdi, sınırlı yatırım fırsatları ve paralarını ülke dışına çıkarmada önemli kısıtlamalarla karşılaşırlardı.

Çin daha fazla finansal açıklık seçmiş ve renminbiyi tam olarak konvertibl hale getirmiş olsaydı, muhtemelen doların üstünlüğünde önemli bir erimeye tanık olurduk. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin’e bağımlı olanlar da dahil olmak üzere Asya’daki birçok ekonomi, Çin’den RMB cinsinden krediler alarak ve ticarette RMB kullanımını artırarak dolarizasyondan çıkma sürecini başlatmış olabilirdi. Bu, en azından son yıllarda Amerika’nın Asya’daki jeopolitik etkisinin azalmasıyla birlikte hızla genişleyen Çin’in etki alanı içindeki dolar hegemonyasının sonunu işaret ederdi.

Böylece, dolar hegemonyasının uzun süredir devam eden temeli olan ABD’nin küresel askeri şemsiyesi zayıflama belirtileri gösterirken, ÇKP’nin parti-devleti istemeden de olsa doların hakimiyetini uzatıyor. Çin’de köklü bir finansal reform yapılmadığı sürece, dünyanın isteksizce dolar sistemine hapsolduğu mevcut çıkmazın devam etmesi muhtemel. ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşmasıyla birlikte, Çin’in ekonomisi üzerindeki kontrolünün Amerikan imparatorluğunun ayakta kalmasında kilit bir faktör haline gelmesi ironiktir. 

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Asya ülkeleri Kuzey Deniz Yolu için Rusya ile ortaklık kuruyor

Yayınlanma

Kutup İpek Yolu ve Kuzey Deniz Yolu, Batı’nın yaptırımlarına ve küresel jeopolitik krizlere rağmen Asya ülkelerinin yatırımlarıyla hızla gelişmeye devam ediyor. Asia Investment Research Kurucusu Henry Tillman, eriyen buzulların açtığı bu yeni koridorun enerji maliyetlerini düşürürken küresel ticaretin rotasını kökten değiştirdiğini belirtiyor.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın konuğu olan Asia Investment Research Kurucusu ve Ayana Research Üst Yöneticisi Henry Tillman, Kuzey Deniz Yolu ve Kutup İpek Yolu çerçevesinde yaşanan jeopolitik ve jeoekonomik dönüşümleri analiz etti.

Tillman, küresel düzeyde yaşanan çatışmalara ve Batı’nın Rusya’ya yönelik ağır yaptırımlarına rağmen, Kuzey Kutbu’ndaki deniz koridorunun gelişiminin durmadığını, aksine Asya merkezli ortaklıklarla büyük bir ivme kazandığını vurguladı.

Kuzey Kutbu bölgesine yönelik ilgisinin ve uzmanlığının yaklaşık otuz yıl öncesine dayandığını belirten Tillman, Kanada ve Rusya genelinde kutup bölgelerini ve buzulları uzun yıllardır fotoğrafladığını ifade etti.

Bu süreçte iklim değişikliğinin somut etkilerini gözlemlediğini ve bu gözlemlerini uluslararası forumlara taşıdığını söyleyen Tillman, 2018 yılında Çin hükümeti ve İzlandalı araştırmacılarla birlikte hazırlanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Kutup İpek Yolu raporunun üç yazarından biri olduğunu hatırlattı.

Tillman, raporun ticari boyutunu şekillendiren kişi olarak, Kuzey Kutbu’nun sunduğu ekonomik fırsatların jeopolitik sonuçlarını öngördüklerini dile getirdi.

“Kuzey Deniz Yolu sadece daha ucuz değil, nakliye sürelerini de yarı yarıya azaltıyor”

Kuzey Deniz Yolu’nun sunduğu muazzam ekonomik ve lojistik avantajlara dikkat çeken Henry Tillman, yaptıkları çalışmaların ve kamusal verilerin bu rotanın rekabet gücünü açıkça ortaya koyduğunu belirtti.

Nakliye süreleri ve maliyetler arasındaki büyük farkı açıklayan Tillman şu ifadeleri kullandı:

“Vladivostok’tan Londra’ya bir kargonun ulaşması Kuzey Deniz Yolu üzerinden sadece 18 gün sürüyor. Buna karşılık, aynı kargonun Hürmüz Boğazı üzerinden gitmesi 35 gün, Ümit Burnu’nu dolaşarak Güney Afrika üzerinden gitmesi ise tam 50 gün alıyor. Dolayısıyla bu rota sadece hammaddeyi topraktan çıkarma maliyeti açısından değil, nakliye maliyeti ve süresi açısından da diğer tüm alternatiflere göre katbekat daha avantajlı bir konumda.”

Tillman, Rusya’nın Yamal bölgesindeki sıvılaştırılmış doğalgaz üretim maliyetlerinin Batı standartlarına göre son derece düşük olduğunu ve bu durumun küresel enerji pazarında Rusya’yı çok güçlü bir rakip haline getirdiğini vurguladı.

2004 yılında başlatılan Sibirya yatırımlarının meyvelerini verdiğini söyleyen Tillman, Rusya’nın kısa sürede Katar’ın ardından dünyanın en büyük ikinci sıvılaştırılmış doğalgaz üreticisi konumuna yükseldiğini ifade etti.

“Kuzey Kutbu buzulları 1970’lerden beri yüzde 50 oranında çekildi ve bölge dört kat daha hızlı ısınıyor”

Bölgedeki ticari hareketliliğin arkasındaki en büyük etkenlerden birinin iklimsel değişimler olduğunu belirten Henry Tillman, Kuzey Kutbu’ndaki erimenin tahmin edilenden çok daha hızlı gerçekleştiğini kaydetti.

Tillman, bölgedeki fiziksel değişimleri şu verilerle paylaştı:

“Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı 1970’li yıllardan bu yana yüzde 50 oranında azaldı. Bu olağanüstü bir durumdur ve bölgenin dünyanın geri kalanına kıyasla dört kat daha hızlı ısındığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Buzulların kıyı şeridinden yukarıya doğru çekilmesi, çevreye zarar vermeden bu koridorun ticari olarak kullanılabilmesini mümkün kılıyor. Bu durum, ülkelerin bu yeni rotayı ticarileştirme konusunda uzmanlaşmasına yol açtı.”

Lojistik altyapı ve teknoloji alanında Rusya’nın çok ciddi bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade eden Tillman, Rusya’nın envanterinde sekiz adedi nükleer olmak üzere kırktan fazla buzkıran gemisi bulunduğunu söyledi.

Çin’in de kendi nükleer buzkıranlarını ve büyük nükleer kargo gemilerini inşa etmeye başladığını belirten Tillman, Rusya ve Çin’in toplam buzkıran gücünün tüm NATO ülkelerinin toplamından daha fazla olduğuna dikkat çekti.

Rusya’nın tarihsel olarak Kuzey Kutbu nüfusunun yüzde 65’ini barındırdığını ve toprak kütlesinin yarısından fazlasına sahip olduğunu hatırlatan Tillman, Rusya’nın bölgedeki varlığının yeni bir gelişme olmadığını, tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurguladı.

“Batı’nın uyguladığı yaptırımlar Kutup İpek Yolu’nun gelişimini çok büyük ölçüde hızlandırdı”

Glenn Diesen’ın yaptırımların ters teptiği ve Batı’yı izole ettiği yönündeki tespitlerine katılan Henry Tillman, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin sert yaptırım politikalarının küresel ticarette Doğu’ya doğru kaçınılmaz bir kayış başlattığını belirtti.

Tillman, bu dinamikleri şu sözlerle açıkladı:

“Batı’nın Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların bu süreci olağanüstü şekilde hızlandırdığını söyleyebilirim. Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımları bu kadar sert ve yaygın bir biçimde kullanması, Rusya ve Çin’i Kutup İpek Yolu projesini hayata geçirme konusunda adeta kamçıladı. Projenin hızlı bir şekilde ilerlemesi için Çin sermayesine ihtiyaç vardı ve bu sermaye akışı sağlandı. Çin şu anda Rusya’nın tarihi ve stratejik açıdan çok büyük önem taşıyan Arhangelsk Limanı’nın modernizasyonu için 2,5 milyar dolarlık bir yatırım yapıyor. Bu liman, Norveç sınırına en yakın büyük deniz kapısı konumundadır.”

Yaptırımların Batı’da enerji maliyetlerini artırdığını, Doğu’da ise ucuz enerjiye dayalı yeni bir sanayi ağı ördüğünü belirten Tillman, Alman kimya devi BASF’ın Almanya’daki faaliyetlerini daraltarak Çin’de Rus sıvılaştırılmış doğalgazını kullanacak 10 milyar dolarlık yeni bir tesis açmasını bu durumun en somut örneği olarak gösterdi.

Tillman, Alman yeşil hidrojen şirketlerinin de yüksek maliyetler nedeniyle üretim üslerini Çin’e kaydırdığını ifade etti.

“Hindistan, Rusya ve İran arasında kurulan yeni döngünün Batı ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor”

Kuzey Deniz Yolu’nun sadece Rusya ve Çin arasında bir hat olmadığını, Hindistan’ın da dahil olduğu devasa bir çoklu koridora dönüştüğünü kaydeden Henry Tillman, Uluslararası Kuzey-Güney Taşıma Koridoru ile Kuzey Deniz Yolu’nun birleşerek tam bir döngü oluşturduğunu belirtti.

Tillman, Doğu’da şekillenen bu bağımsız lojistik ve enerji mimarisini şu şekilde detaylandırdı:

“St. Petersburg’dan başlayıp Tahran’a uzanan demiryolu hattı, oradan Hindistan’a bağlanıyor ve deniz rotalarıyla tekrar dünyanın kuzeyine ulaşıyor. Bu devasa lojistik döngünün Batı ile hiçbir ilgisi ve bağı yoktur. Hindistan, bu ortaklık sayesinde Rusya’dan son derece düşük maliyetli enerji tedarik ederek kendi sanayisini besliyor. Sadece son birkaç ay içinde Rusya; Vietnam, Endonezya ve Suudi Arabistan ile liman geliştirme, deniz taşımacılığı ve lojistik alanlarında çok büyük anlaşmalar imzaladı. Toplamda yarım milyardan fazla nüfusu temsil eden bu ülkeler, enerji tedariklerini ve ticaret rotalarını güvence altına almak için Rusya ile ortak hareket ediyor.”

Tillman, küresel enerji pazarında yaşanan dalgalanmalar ve Orta Doğu’daki güvenlik riskleri göz önüne alındığında, ülkelerin tek bir kaynağa bağımlı kalmak istemediklerini ve riskleri dağıtmak için Kuzey Deniz Yolu gibi güvenli alternatiflere yöneldiklerini sözlerine ekledi.

“Tibet’teki buzulların erimesiyle Çin’de Yangtze Nehri büyüklüğünde yeni bir nehir inşa ediliyor”

Küresel iklim krizinin ve buzulların erimesinin sadece deniz rotalarını değil, karasal coğrafyayı da radikal biçimde değiştirdiğini belirten Henry Tillman, Batı medyasının görmezden geldiği çok büyük bir projeyi paylaştı.

Tibet bölgesindeki hızlı erimenin Çin tarafından tarımsal bir avantaja dönüştürüldüğünü ifade eden Tillman, projenin büyüklüğünü şu sözlerle aktardı:

“Tibet’teki buzulların erimesi sonucunda Çin, ülkenin batı kesiminde Yangtze Nehri ile aynı büyüklükte yeni bir nehir yatağı inşa ediyor. Bu devasa mühendislik projesi sayesinde, bölgedeki eriyen buzul suları çölleri yeşertmek için kullanılacak. Bu proje tamamlandığında, o devasa coğrafya tarım alanına dönüşecek ve bu durum, Çin’in dünyanın geri kalanından gıda ithal etme ihtiyacını ve küresel gıda dengelerini tamamen değiştirecektir. İklimdeki bu köklü değişimler yaşanırken Batı medyası bu gelişmeleri kendi anlatı kalıplarına uymadığı gerekçesiyle hiçbir şekilde gündeme getirmiyor.”

“Amerikan şirketlerinin Rusya’da halen 100 milyar dolarlık yatırımı var”

Kuzey Kutbu bölgesinin sıfır toplamlı bir çatışma alanı olmaktan çıkarılması ve yeniden işbirliği zeminine taşınması gerektiğine değinen Henry Tillman, Batı ile Doğu arasındaki ticari bağların siyasi gerilimlere rağmen perde arkasında devam ettiğini belirtti.

ABD ve Avrupa ülkelerinin uzun vadede Rusya ile yeniden ticari yakınlaşma arayışına gireceğini öngören Tillman, şu değerlendirmede bulundu:

“St. Petersburg’da düzenlenen ekonomi forumunda da gördüğümüz üzere, Amerikan şirketlerinin Rusya’da halihazırda 100 milyar doların üzerinde yatırımı var ve bu hiç de azımsanacak bir rakam değildir. Forumda çok sayıda Amerikan şirketinin temsilcisi yer aldı. Ticari akıl her zaman siyasi sınırları aşmanın bir yolunu bulur. Rusya’nın enerji, nükleer teknoloji ve mühendislik alanındaki muazzam birikimi küresel sermayeyi cezbetmeye devam ediyor. Gelecekte ABD’nin, Almanya’nın ve İtalya’nın Rusya ile ticari ve teknolojik anlamda yeniden yakınlaşacağını, rekabet yerine işbirliği odaklı ortaklıkların kurulacağını düşünüyorum.”

Tillman, Batılı hükümetlerin halklarına gerçeği açıklamakta zorlandığını, ekonomik çıkarlarla uyuşmayan yaptırım politikalarının Avrupa’da sanayisizleşmeye, yüksek enflasyona ve toplumsal huzursuzluklara yol açtığını belirterek, gerçekçi politikaların er ya da geç kabul edilmek zorunda kalınacağını vurguladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Atlantic Council Direktörü Panikoff: Trump, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir

Yayınlanma

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü Jonathan Panikoff, ABD ile İran arasında imzalanması muhtemel anlaşmayı değerlendirdi.

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü ve eski istihbarat yetkilisi Jonathan Panikoff, Bloomberg televizyonuna verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan olası bir anlaşmayı, bölgedeki milis güçlerin konumunu, askeri caydırıcılık adımlarını ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini detaylı bir şekilde değerlendirdi.

ABD ile İran arasında yakın zamanda bir anlaşma imzalanması ihtimaline yönelik ilk soruya yanıt veren Panikoff, son dönemde yaşanan hızlı gelişmelere atıfta bulunarak, “Harika bir birliktelik. Bakın, kesinlikle öyle olmasını umuyorum. Açıkçası hepimiz burada biraz baş dönmesi yaşadık. Gerçek şu ki, daha önce de buna benzer açıklamalar görmüştük” dedi.

ABD Başkanı’nın yaptığı sosyal medya paylaşımlarının yapısına dikkat çeken Panikoff, bu kez geçmişe kıyasla daha somut unsurların bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Ancak bu paylaşımın çerçevelenme biçiminin, geçmişte çoğumuzun sahip olduğundan biraz daha fazla iyimserlik için bir neden sunduğunu düşünüyorum. Ülkenin adını doğrudan telaffuz etmesi ve bunun çok yakında gerçekleşeceğini söylemesi önemli. Burada daha önce görmediğimiz bazı ayrıntılar ve somut detaylar var. Dolayısıyla, bunun mümkün olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle düşünüyorum.”

“Başkan, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir”

Olası bir anlaşmanın önündeki siyasi risklere değinen Jonathan Panikoff, ABD yönetiminin müzakerelerde uyguladığı taktiksel baskıya dikkat çekti.

Sürecin henüz tamamen sonuçlanmadığını belirten Panikoff, doğrudan alıntıyla şu değerlendirmeyi yaptı:

“Aynı zamanda, Başkan’ın belki de İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olması ya da onları veya daha da kötüsü kendisini köşeye sıkıştırmaya çalışarak sonunda buna razı olacaklarını umması yönünde göz ardı edilemeyecek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden henüz her şeyin tamamen bittiğini söylemeye hazır değilim ancak bu durum kesinlikle iyimser olmak için bir neden sunuyor.”

Bölgedeki aktörlerin konumunu değerlendiren Panikoff, Yemen’deki Husilerin ve Lübnan’daki Hizbullah’ın bu süreçteki olası tavırlarını analiz etti.

Husilerin kendi siyasi öncelikleri olduğunu ifade eden Panikoff, “Hizbullah ve Husilerin bunu kabul etmesi ne kadar önemli olacak? Tabii ki müzakere masasında olmayacaklar” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Bu oldukça doğru. Husi tarafına bakıldığında, bu savaş boyunca en büyük sorulardan biri, Husilerin neden daha fazla müdahil olmadığı yönündeydi. Yemen’de gerçekten kendi siyasi gündemlerine sahip oldukları gerçeği hakkında önemli görüşmeler yapıldı. Bu durum, Suudiler ile Husiler arasında perde arkasında bazı anlaşmalar olabileceği gerçeğini bir şekilde zayıflatabilirdi. Açıkçası, en azından yakın vadede Husilerin bu süreçte biraz daha kolay ikna edileceğini düşünüyorum.”

“İsrail, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda her zaman dinlemeye niyetli olmadığını gösterdi”

Lübnan sınırındaki askeri hareketliliğe ve İsrail’in pozisyonuna değinen Panikoff, asıl zorlu başlığın Hizbullah ve dolayısıyla İsrail olacağını kaydetti.

İsrail’in mevcut anlaşma taslağının genel çerçevesinden duyduğu rahatsızlığı anımsatan Panikoff, şu ifadeleri kullandı:

“Hizbullah gerçekten büyük bir soru işareti. Açıkçası, bu açıdan bakıldığında İsrail de öyle. İsraillilerin bu anlaşmanın ana hatlarından memnun olmadığını biliyoruz; çünkü anlaşmanın her zaman bir ateşkes ve boğazın açılmasıyla ilgili olması, ardından da belki 60 günlük bir zaman diliminde nükleer programla ilgilenilmesi öngörülüyordu ki bu neredeyse uzun bir gün anlamına gelecektir. Ancak balistik füzeler meselesi ele alınmazsa ve İsrail, Hizbullah’ın balistik füzelerinden kaynaklanan tehdit nedeniyle kendisini hala tehlike altında hissederse ya da Hizbullah’ın faaliyetleri sebebiyle tehdit sürerse ne olacak? Özellikle de İran gelecekte Hizbullah’ı yeniden ikmal etmeye başlarsa?”

Hizbullah’ın İsrail sınırındaki kesintisiz saldırılarını ve ABD’nin telkinlerine rağmen İsrail’in kendi askeri planlarını uygulamadaki kararlılığını vurgulayan Panikoff, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hizbullah’ın İsrail sınırına yönelik sürekli saldırıları var. İsrail’in, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda, Başkan Trump’ın kendilerini durdurma çabalarına rağmen her zaman dinlemeye niyetli olmadığını zaten gördük. İsrail geçen hafta bir saldırı gerçekleştirdi ve bunun açıkça yansımaları oldu. Vekil güçlerin tüm bu süreçte nerede konumlanacağı sorusunun ucu açık bir mesele olacağını düşünüyorum.”

“İran’ın acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek”

Mülakatın devamında, ABD’nin bölgedeki askeri caydırıcılık adımlarının ve özellikle bir helikopterin düşmesi sonrası gerçekleştirdiği misilleme saldırılarının İran’ı masaya getirmede etkili olup olmadığı yönündeki soruya yanıt veren Panikoff, Washington’ın blöf yapmadığını gösterdiğini belirtti.

Ancak İran’ın bu baskılara karşı direnç kapasitesinin farklı olduğunu ifade eden Panikoff, şu analizi paylaştı:

“Bunun ABD’nin blöf yapmadığını kesinlikle gösterdiğini düşünüyorum. Bu kısmın doğru olduğuna inanıyorum. Yine de İran’ın bunu gerçekten o kadar önemseyip önemsemediği konusunda oldukça ucu açık bir soru var. Bildiğimiz tek bir şey var: İran ekonomisinden, halkından çok büyük fedakarlıklar yapmaya hazır ve acıya karşı toleransı ile acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek. ABD’nin şu aşamada desteklemeye istekli olduğu şey de bu; örneğin Başkan Trump’a ve bu savaşa verilen desteğe yönelik anketlerin nerede olduğuna bakarsanız bunu görebilirsiniz.”

ABD’nin askeri adımlarının sınırlı ve stratejik bir hedef gözettiğini savunan Panikoff, tırmandırma politikasının müzakerelere etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Aynı zamanda, bugün yapılan tehditlerin bile zorlayıcı askeri saldırılar düzenlemekle ilgili olduğu açık. Bu saldırılar, gerçekleşmiş olsalardı, bizi tam ölçekli bir savaşa veya mart ayı boyunca gördüğümüz duruma geri götürmeyi amaçlamıyordu; aksine, çıtayı sürekli yükseltmeye çalışmak için stratejik adımlardı. Bunların kesinlikle bir miktar etkisi olduğunu düşünüyorum. İran’ın şu an müzakerelere katılma kararının tek nedeninin bu askeri adımlar olmadığını net bir şekilde belirtmek isterim. Perde arkasında müzakerelerin oldukça uzun süredir devam ettiğini biliyoruz ve açıkçası bunun her iki unsurun bir kombinasyonu olduğunu düşünüyorum.”

“Hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajlar muhtemelen karşılık bulmazdı”

Gelişmelerin zamanlamasına ve ABD Başkanı’nın açıklamalarının arkasındaki diplomatik trafiğe değinen Panikoff, sürecin birkaç saatlik bir zaman diliminde değil, haftalar süren bir hazırlık aşamasının ardından bu noktaya geldiğini söyledi.

Üçüncü ülkelerin arabuluculuk çabalarına işaret eden uzman, süreci şöyle özetledi:

“Tahminimce buna beş saatlik bir zaman dilimi olarak bakmamak gerekir. Haftalar süren hazırlık döneminin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu durum, ABD saldırıları devam ederken ve hatta İran geçen hafta misillemede bulunurken bile müzakerelerin sürdüğünün bir yansımasıdır. Doğrudan ya da dolaylı olsun, bir şekilde temas kurulduğundan ve mesaj alışverişi yapıldığından hiçbir şüphem yok. Diğer ülkelerin de ek roller oynadığını biliyoruz; örneğin Pakistanlılar halen çaba gösteriyor. Karşılıklı olarak yoğun bir mesaj trafiğinin yaşandığına şüphe yok. Ancak geçen hafta ya da iki hafta boyunca gerekli hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajların muhtemelen karşılık bulmayacağını da düşünüyorum. Bugün buraya nasıl ulaştığımızı gerçekten anlamak için bu iki unsuru birleştirmek gerekiyor.”

İran tarafındaki karar alma mekanizmalarının ve müzakereyi yürüten kadroların kimliğinin önemine dikkat çeken Panikoff, Tahran’daki yönetim yapısının karmaşıklığına değindi.

İran’daki güç odaklarının onay sürecindeki rolünü yorumlayan Panikoff, şu bilgileri verdi:

“Bu durum, İran liderliğinin kararlarını nasıl aldığına dair bir miktar boşluk ve belirsizlik olduğu gerçeğinin bir yansımasıdır. Temel olarak şu anda Tahran’da en üst düzey, Mojtaba ve dini lideri de kapsıyor gibi görünüyor. Ancak duyduğum her şeyden ve konuştuğum kişilerden edindiğim izlenime göre, şu anda Tahran’da gerçekten liderlik eden, karar almak için bir araya gelen ve koordinasyon sağlayan 6 ila 8 kişilik bir gruptan bahsediyoruz. Bu grupta Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı General Salami gibi isimler yer alıyor. Meclis Başkanı Kalibaf ve yeni ulusal güvenlik danışmanları gibi birkaç kişi daha bu grupta bulunuyor. Dolayısıyla hepsinin bir araya gelip anlaşmaya vardığını umarsınız. Problem de burada başlıyor; eğer sadece bir ya da ikisi bu karara katıldıysa, ki ABD ve Pakistanlılar ile yapılan görüşmelerde ana müzakereci ve muhatap Ali Laricani oldu, o zaman bu bir zorluk haline gelecektir. Başkan’ın paylaşımındaki ifadelere bakılırsa, bunun çoğunluğu kapsadığı varsayılabilir. Bu da diğerlerinin de bunu onaylamak için bir araya geldiği anlamına gelir. Zaman gösterecek ancak bunun gerçek olup olmadığına dair oldukça hızlı bir şekilde fikir edineceğiz.”

“ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız”

Anlaşmanın imzalanması durumunda, bunun sürdürülebilirliği ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi stratejik konuların nasıl güvenceye alınacağı sorusunu yanıtlayan Panikoff, kısa ve uzun vadeli askeri çözümlere değindi.

Avrupa ülkelerinin deniz gücü oluşturma çabalarını aktaran Panikoff, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Temel sorun şu: Eğer bu gerçekten sadece boğazı açmak ve ablukayı sona erdirmek için yapılan bir mutabakat zaptı ise, ki ima edilen de bu gibi görünüyor, o zaman diğer tüm kilit konularda katetmeniz gereken çok yol var demektir. Boğazın kapatılması veya bu yöndeki tehditler çatışmadan önce var olan bir sorun değildi. Önümüzde iki ihtimal veya fırsat bulunuyor. Birincisi, Avrupalılar, Fransızlar ve İngilizler, boğaz boyunca bir tür güç bulundurmak amacıyla benzer düşünen ülkelerden oluşan bir grup bir araya getirmek için denizcilik faaliyetlerine öncülük ediyorlar. İranlıların bunu kabul edip etmeyeceği konusunda sorular var ancak bu yöntemlerden biri olabilir. Paris’te bulunmuş ve Fransız yetkililerle konuşmuş biri olarak biliyorum ki en acil vadede, bir kez ateşkes sağlandığında bu güç neredeyse hemen konuşlandırılabilir.”

Bölgedeki ABD askeri varlığının devam etmesi gerekeceğini savunan Panikoff, Washington’ın caydırıcı güç olarak kalmasının önemini şu sözlerle vurguladı:

“Sürecin ikinci kısmı ise şu: Muhtemelen bir ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız. Bu, uzun vadeli bir tehdit projeksiyonuyla ilgili olacaktır; yani İran boğazı tekrar kapatmakla tehdit ederse ya da gemilere saldırmak ve boğazı kapatmak için örneğin insansız hava araçları kullanmaya kalkışırsa, ABD bu geniş koalisyon gücünden bağımsız olarak harekete geçebilecek konumda olacaktır. Dolayısıyla bu tür bir askeri varlığı sürdürmeniz gerekecek ki bu, açıkçası Başkan Trump’ın görev süresinin başındaki söylemlerine bakılırsa pek de yapmak istemediği bir şeydir.”

“Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz”

Mülakatın sonunda, Hürmüz Boğazı’ndan enerji akışına bağımlı olan müttefiklerin sorumluluk alması yönündeki çağrılara ve ABD’nin bölgedeki rolüne değinen Panikoff, Washington’ın tamamen geri çekilmesinin riskli olacağını söyledi.

Müzakerelerde eldeki kozların korunması gerektiğini belirten Panikoff, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gönüllüler koalisyonunun kesinlikle devreye girebileceğini ve bunun oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorum, bundan eminim. Ancak ABD’nin bu noktada bölgeden tamamen çekileceğini söylemesi son derece zor olacaktır. Bu hassas bir süreç ve burada zorlayıcı bir nitelik de bulunuyor. Nükleer program henüz çözülmemiş durumda, balistik füzelerle ilgili konular hala çözülmedi, İran ve vekil güç ağlarıyla ilgili sorular hala askıda duruyor. Başka bir deyişle, eğer müzakerelere devam edeceksek, bence bu gücü korumak ve Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English