Dünya Basını
İktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı

İktisat tarihçisi Giles Chance, Doç. Dr. Pascal Lottaz ile yaptığı kapsamlı söyleşide, Çin’in yükselişini, Batı finansal sisteminin karşı karşıya olduğu sürdürülemez borç krizini ve çok kutuplu yeni dünya düzeninin kaçınılmaz doğum sancılarını tahlil etti. Chance, yakın gelecekte Batı dünyasını sarsacak büyük bir finansal krizin kapıda olduğunu ve bu süreçte ABD’nin yeniden Çin’in ekonomik gücüne sığınmak zorunda kalacağını vurguladı.
Cenevre merkezli uluslararası ilişkiler platformunun yöneticisi Doç. Dr. Pascal Lottaz, Çin ekonomisi, küresel finansal sistem ve jeopolitik güç dengeleri üzerine çalışmalarıyla tanınan kıdemli iktisat tarihçisi, yazar ve yatırım bankacısı Giles Chance ile bir araya geldi.
Dartmouth College Tuck İşletme Okulu ve Pekin Üniversitesi eski konuk öğretim görevlisi olan Giles Chance, söyleşide Çin’in son kırk yılda gerçekleştirdiği büyük dönüşümün arka planını, Batı merkezli finans sisteminin yapısal açıklarını ve küresel ekonominin geleceğini belirleyecek çok kutuplu yeni düzeni tüm ayrıntılarıyla değerlendirdi.
Çin’de İş Yapmak ve Çin ve Kredi Krizi kitaplarının yazarı olan Chance, yakında yayımlanacak olan yeni çalışması Çin’in Küresel Etkisi: Teknoloji, Jeopolitik ve Yeni Çok Kutuplu Düzen çerçevesinde, dünya ekonomisinin yakın gelecekte karşılaşacağı büyük sarsıntıları öngören analizler paylaştı.
“Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı”
Söyleşide öncelikle Çin ile olan uzun soluklu ilişkisinin başlangıcına ve kişisel özgeçmişine değinen Giles Chance, Çin pazarındaki deneyiminin 1984 yılında Dünya Bankasında çalışırken Pekin kökenli eşiyle tanışmasıyla başladığını aktardı.
İlk kez 1988 yılının nisan ayında, 37 yaşındayken Çin’e gittiğini belirten Chance, o dönemden itibaren çok uluslu Avrupa şirketlerine Çin pazarında danışmanlık hizmeti sunan başarılı bir girişim kurduğunu ifade etti.
Boots, Marks and Spencer, Vodafone ve Rolls-Royce gibi devasa Avrupalı gruplara Çin’de rehberlik ettiklerini kaydeden iktisat tarihçisi, aynı zamanda 1990’ların başında Çin devlet işletmelerinin Avrupa ve ABD’den teknoloji transferi yapmasına yardımcı olduklarını dile getirdi.
2003 yılında kurduğu yatırım bankacılığı iştirakiyle özel Çin firmalarının Hong Kong ve Londra borsalarında sermaye yaratmasını sağladıklarını belirten yazar, ilk büyük işlemlerinden birini günümüzde BYD’nin ardından Çin’in en büyük ikinci otomobil ve elektrikli araç üreticisi konumuna yükselen Geely firmasıyla gerçekleştirdiklerini hatırlattı.
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in son otuz yılda 800 milyon insanı yoksulluktan kurtaran benzersiz kalkınma modeline ilişkin sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Batı dünyasının Asya’ya yaklaşımındaki en büyük metodolojik hatanın bu coğrafyayı kendi şablonlarıyla okumaya çalışması olduğunu vurguladı.
ABD’nin Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne katılımını desteklerken büyük bir illüzyon içinde hareket ettiğini kaydeden kıdemli bankacı, şu tespitleri paylaştı:
“Washington’daki karar alıcılar, Çin’i kendi egemenlikleri altındaki küresel sisteme ve Dünya Ticaret Örgütüne dahil ettiklerinde, bu ülkenin zamanla Amerika’ya benzeyeceğini düşündüler. Çin’i liberal bir demokrasiye dönüştürebileceklerine inandılar. Ancak anlamadıkları şey, Çin’in en az beş bin yıllık yazılı tarihe dayanan, tamamen farklı bir kültürel kod ve benlik algısına sahip olduğuydu. Çin’in başarısı, aydınlanmış ve yukarıdan aşağıya yönlendirilen devlet aklının, pazarın dinamizmiyle ve Çin halkının olağanüstü girişimcilik yetenekleriyle birleşmesinin bir sonucudur.”
“Deng Xiaoping frenleri boşalttı ve Çin halkına ileri atılma sinyali verdi”
Çin’in küresel üretimin merkezi haline gelme sürecini tarihsel bir akış içinde özetleyen Giles Chance, 1976 yılında Mao Zedong’un ölümünün ardından yönetime gelen Deng Xiaoping’in pragmatik ve parlak zekasının ülkenin kaderini değiştirdiğini ifade etti.
Kültür Devrimi’nin yıkıcı etkilerinin ardından köklü bir reform sürecinin başlatıldığını dile getiren yazar, kalkınmanın ilk kıvılcımının Hong Kong sınırındaki Guangdong eyaletinde çaktığını aktardı.
Hong Konglu iş insanlarının sınırdan geçerek ucuz iş gücüyle ayakkabı, şapka ve giysi üreten ilk fabrikaları kurduğunu anlatan iktisat tarihçisi, 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı olaylarının ardından ekonominin birkaç yıl içe kapandığını ancak Deng Xiaoping’in 1992 yılındaki tarihi Güney Gezisi ile reform sürecini geri dönülemez biçimde canlandırdığını belirtti.
Chance, Deng Xiaoping’in o dönemde dile getirdiği tarihi ifadelere atıfta bulunarak kalkınma hızını şu sözlerle tasvir etti:
“Deng Xiaoping güneye gitti ve yüksek sesle ‘bin çiçek açsın, yüz fikir yarışsın’ dedi. Bu, devletin artık insanların önünü kesmeyeceğinin, engellerin kaldırıldığının ve herkesin kendi işini kurup serbestçe ilerleyebileceğinin açık bir ilanıydı. Bu işaretle birlikte Çin’in ihracat büyümesi durdurulamaz bir hıza ulaştı. Kayıtlarımıza baktığımızda, Çin’in ABD’ye yönelik ihracatının yalnızca yılın son üç aylık dönemlerinde bile nasıl devasa bir hacme ulaştığını görebiliyoruz. 1998 yılının son üç ayında Çin’in ABD’ye ihracatı 19,1 milyar dolar seviyesindeyken, bu rakam 2003’te 43,9 milyar dolara, 2006’da ise 81,3 milyar dolara yükseldi. Bu eşi benzeri görülmemiş ihracat patlaması küresel fiyat dengelerini tamamen değiştirdi.”
“Greenspan ve Bernanke enflasyonun düşüşünü yanlış teşhis ederek büyük kredi krizine yol açtı”
Giles Chance, Çin’in küresel sisteme entegrasyonunun Batı merkez bankaları tarafından doğru analiz edilemediğini ve bu durumun 2008 küresel finans krizinin zeminini hazırladığını dile getirdi.
Dönemin ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan ile o dönem Princeton Üniversitesinde profesör olan ve ardından görevi devralan Ben Bernanke’nin para politikasında ölümcül hatalar yaptığını belirten yazar, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bernanke ve Greenspan, 1990’ların sonundan 2000’lerin ortalarına kadar ABD’de enflasyonun çok düşük seyretmesini yanlış bir şekilde yetersiz talep olarak yorumladılar. Oysa enflasyonu aşağı çeken unsur talep yetersizliği değil, küreselleşmenin ve özellikle Çin’in dünya iş gücüne katılmasıyla oluşan muazzam arz kapasitesiydi. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini oluşturan bir ülkenin aniden küresel ekonomiye eklenmesi, dünya genelinde fiyatlar üzerinde müthiş bir aşağı yönlü baskı oluşturdu. Ben o dönemde televizyon yayınlarında bunun küresel sistemde devasa bir deprem yaratacağını söylediğimde Batılı sunucular beni başka bir gezegenden gelmişim gibi dinliyorlardı. Merkez bankası yöneticileri bu gerçeği göremedikleri için faiz oranlarını çok uzun süre yüzde 1 ila 1,5 gibi son derece düşük seviyelerde tuttular. Bu durum finansal sistemde getiri arayışını tetikledi ve yüksek riskli konut kredisi sektörünün doğmasına yol açarak kredi krizini patlattı.”
Chance, 2008 krizinin ardından merkez bankalarının başvurduğu parasal gevşeme politikalarının ise tarihin en büyük sistemik hatalarından biri olduğunu belirtti.
Bu politikaların ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkelerde kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılaya oranını yüzde 100 ile yüzde 150 bandının üzerine çıkardığını hatırlatan yazar, bu borç yükünün taşınamaz olduğunu ve kaçınılmaz olarak daha büyük bir finansal çöküşü tetikleyeceğini vurguladı.
“2008 finansal krizi Çin için Batı’yı takip etmeyi bıraktığı dönüm noktası oldu”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın 2008 krizinin Çin’in stratejik vizyonundaki etkilerine yönelik sorusu üzerine Giles Chance, bu krizin Pekin yönetimi için çok önemli bir uyanış ve kırılma noktası teşkil ettiğini açıkladı.
Çin’in o güne kadar Batı modelini taklit edilecek mükemmel bir yapı olarak gördüğünü söyleyen iktisat tarihçisi, krizle birlikte bu inancın yıkıldığını şu sözlerle ifade etti:
“2008 yılına kadar Çin yönetimi, ABD ve Batı’nın ekonomik modelini izlemenin kendileri için en doğru yol olduğuna inanıyordu. Ancak Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan finansal deprem Çin’de büyük bir şok yarattı. Küresel daralmanın etkilerini hafifletmek için derhal 440 milyar dolarlık devasa bir altyapı teşvik paketi açıklamak zorunda kaldılar ve bu kaynak sayesinde ekonomilerini ayakta tuttular. Bu krizden çıkardıkları temel ders, Batı sisteminin istikrarsız ve sürdürülemez olduğuydu. O andan itibaren Batılı fikirleri takip etmeyi bıraktılar; kendi bağımsız kalkınma modellerine odaklandılar. Bugün konuştuğumuz BRICS oluşumu, Kuşak ve Yol Girişimi ve Çin’in kendi finansal mimarisi tamamen 2008 krizinin yarattığı bu stratejik uyanışın doğrudan sonuçlarıdır.”
Chance, Çin toplumunun istikrara her şeyden çok önem verdiğini, tarih boyunca yaşanan iç savaşların ve karmaşanın ardından Çin halkının güvenlik ve istikrar için bireysel özgürlüklerden feragat etmeye çok daha yatkın olduğunu sözlerine ekledi.
“Xi Jinping partinin bekasını ekonomik dinamizmin önüne koyuyor”
Söyleşide Çin’in güncel ekonomik durumu ve Devlet Başkanı Xi Jinping’in yönetim tarzı da kapsamlı biçimde ele alındı. Giles Chance, günümüzde Çin ekonomisinin iki farklı hızda çalışan asimetrik bir yapıya büründüğünü ifade etti.
Yapay zeka, robotik, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri gibi devlet tarafından yoğun şekilde sübvanse edilen stratejik sektörlerde Çin’in tüm dünyanın ilerisinde olduğunu kaydeden yazar, buna karşın ekonominin geri kalanında ciddi bir durgunluk yaşandığını belirtti.
Bu durumun temel sorumlusunun Xi Jinping yönetimi olduğunu ifade eden yazar, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:
“Çin’in modern ekonomik mucizesini yaratan asıl güç devlet yönlendirmesiyle birlikte hareket eden özel sektördü. Ancak Xi Jinping son on beş yılda Çin Komünist Partisini her şeyin merkezine koyan dogmatik bir çizgi izledi. Jack Ma gibi özel sektörün parlayan yıldızlarına, eğer parti çizgisine tam olarak boyun eğmezlerse hapse girecekleri sinyalini net bir şekilde verdi. Deng Xiaoping geçmişte Mao ile olan köklü ilişkisi sayesinde kendi liderlik konumundan o kadar emindi ki çok radikal ve cesur ekonomik riskler alabildi. Xi Jinping ise kendi konumunu ve partinin mutlak kontrolünü korumayı, ülkenin ekonomik dinamizminin önüne koyuyor. Bu baskıcı tutum özel sektörün heyecanını ve pazarın canlılığını öldürüyor. 2026 yılının ilk çeyreğindeki yüzde 5’lik büyüme rakamları neredeyse tamamen devlet yatırımları ve sürdürülemez ihracat fazlasından kaynaklanıyor.”
İktisat tarihçisi, Çin’in dış ticaret ortaklarıyla olan ilişkisinde de ciddi bir dengesizlik olduğunu, her 100 milyon dolarlık ticaret hacminin yaklaşık üçte ikisinin Çin ihracatı, üçte birinin ise ithalatı şeklinde gerçekleştiğini belirterek, Batı dünyasının bu devasa ticaret açıklarını sonsuza dek kabul etmeyeceğini ifade etti.
“Çin’in çift dolaşım stratejisi ABD’nin yaptırım gücünü kırmaya yöneliktir”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Çin’in ABD yaptırımlarına ve ticaret tarifelerine karşı gösterdiği direnç ve petrol sektöründe Amerikan yaptırımlarını tanımayacağını ilan etmesi hakkındaki sorusunu yanıtlayan Giles Chance, Pekin’in artık savunma pozisyonundan çıktığını belirtti.
Satın alma gücü paritesi dikkate alındığında Çin ekonomisinin yıllar önce ABD’yi geride bıraktığını ve şu anda dünyanın en büyük ekonomisi konumunda olduğunu vurgulayan yazar, şu analizde bulundu:
“Xi Jinping, Çin’in dış dünyadan gelebilecek ekonomik şoklara karşı bağışıklık kazanması için ‘çift dolaşım’ adını verdiği bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin temel amacı, ülkenin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin çok büyük bir kısmını iç pazardaki üretim zincirleriyle karşılayarak ABD’nin yaptırım, ambargo ve finansal sabotaj kartlarını tamamen etkisiz hale getirmektir. Çin artık ABD’nin yazdığı ve oyunun ortasında sürekli kendi lehine değiştirdiği kurallarla oynamak istemiyor. Kendi nadir toprak elementleri kartını masaya koymaktan çekinmiyorlar. Hatırlayalım, geçtiğimiz yıl yaşanan ticaret ihtilafında Çin bu kartı gösterdiğinde Washington’da alarm zilleri çaldı. Bir Amerikan F-35 savaş uçağının üretimi için yaklaşık 400 kilogram nadir toprak elementi gerekiyor ve bu kaynakların neredeyse tamamı Çin’in kontrolünde bulunuyor. Çin bu kozu kullandığında ABD uzlaşmak ve daha rasyonel davranmak zorunda kalmıştır.”
“ABD savunma bütçesine 800 milyar dolar harcarken sadece borç faizine 1 trilyon dolar ödüyor”
Giles Chance, yakın gelecekte ABD ve Batı dünyasını vuracak olan büyük enflasyonist sarsıntının küresel jeopolitiği kökten değiştireceğini kaydetti.
Petrol fiyatlarının varil başına 50 dolardan 120 dolara kadar yükseldiğini, gübre sıkıntısı, gıda fiyatlarındaki artış ve tedarik zincirlerindeki aksamalar nedeniyle Batı dünyasında yıllık enflasyonun çok yakında yüzde 5 ila 10 seviyelerine tırmanacağını ifade eden yazar, bu durumun yaratacağı finansal çöküşü şu verilerle açıkladı:
“Batı’da enflasyonu dizginlemek için faiz oranlarını yüzde 6 ya da 7 seviyelerine çıkarmak zorunda kalacaklar. Peki bu yüksek faiz oranları ABD’nin devasa borç dağı üzerinde nasıl bir etki yaratacak? Geçtiğimiz yıl ABD federal hükümeti, nispeten düşük faiz ortamında bile sadece kamu borcunun faiz ödemeleri için tam 1 trilyon dolar harcadı. Karşılaştırma yapmanız için söylüyorum; ABD’nin aynı dönemdeki devasa savunma bütçesi 800 milyar dolardı. Yani ABD, ordusuna harcadığından çok daha fazlasını borç faizi olarak ödüyor. Faizler birkaç puan daha arttığında bu sistem çökecektir. Finansal sistemde her 20-25 yılda bir insanların ayaklarını yere basmasını sağlayacak büyük bir arınma ve çöküş yaşanır. En son 2008’de, ondan önce 1987’de, ondan önce de 1973 yılında yaşandı. Yeni bir çöküşün zamanı fazlasıyla geldi.”
Yazar, bu kaçınılmaz finansal kriz anında ABD’nin tıpkı 2008 yılında olduğu gibi yine Çin’e muhtaç kalacağını anımsattı.
2008 krizinde Çin’in Amerikan devlet tahvillerini satın alarak ve kendi iç pazarında devasa bir likidite yaratarak küresel kapitalist sistemi çöküşten kurtardığını hatırlatan Chance, yeni krizde de benzer bir senaryonun yaşanacağını, ancak Çin’in bu kez çok daha ticari ve şartlı bir kurtarma operasyonu yürüteceğini vurguladı.
“Batılı F-35 savaş uçakları Çin’in nadir toprak elementleri olmadan havada kalamaz”
Söyleşinin son bölümünde Çin halkının kültürel ve felsefi altyapısına değinen Giles Chance, Çin toplumunun Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük ilkeleriyle harmanlanmış bir dünya görüşüne sahip olduğunu aktardı.
Bu felsefi mirasın özünde barışçıl, basit, çatışmadan uzak ve bağlantılı bir yaşam ideali barındırdığını ifade eden yazar, Çin’in küresel ticaretteki çıkarlarının da ancak istikrarlı ve barışçıl bir dünya düzeninde korunabileceğini dile getirdi. Batı’nın saldırgan dış politika anlayışının aksine, Çin’in askeri işgaller yerine diplomatik ve ticari nüfuz alanları kurmayı tercih ettiğini kaydetti.
Giles Chance, söyleşiyi şu cümlelerle noktaladı:
“Çin ile iş yapmak isteyen Batılı şirketlerin ve liderlerin anlaması gereken en temel kural, ilişkileri kişisel güven temelinde inşa etmektir. Çinliler kibirli, yukarıdan bakan ve kendilerini eğitmeye çalışan yabancılardan nefret ederler. Eğer onlara karşı kibirli davranırsanız, arkanızdan ‘işte bir başka cahil ve gururlu yabancı daha’ diyerek size unutamayacağınız bir ticari ders verirler. Küresel sistem birbirine derinden bağlıdır. Çin olmadan Batı’nın yüksek teknoloji sanayisi de askeri endüstrisi de ayakta kalamaz. Yaklaşan büyük ekonomik sarsıntı, Washington’daki karar alıcıları Hollywood filmlerindeki gibi tek başlarına dünyayı yönettikleri illüzyonundan uyandıracak ve onları Çin ile eşit şartlarda masaya oturmaya zorlayacaktır.”
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek












