Dünya Basını
Ray Dalio, küresel borç ve yapay zeka balonuna karşı uyardı

Bloomberg televizyonuna konuk olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, küresel ekonomiyi şekillendiren para politikaları, bütçe açıkları, jeopolitik riskler ve yapay zeka teknolojilerindeki ‘spekülatif köpükleri’ değerlendirdi. ABD ekonomisinin bütçe dengesizliği nedeniyle geri dönüşü olmayan bir borç sarmalına girdiğini belirten ünlü milyarder, tahvil piyasalarında ve jeopolitik arenada yaşanabilecek olası krizlere karşı kritik uyarılarda bulundu.
Bloomberg televizyonuna konuk olan dünyanın en büyük serbest fonlarından Bridgewater Associates’ın kurucusu ve milyarder yatırımcı Ray Dalio, küresel ekonomiyi derinden sarsan beş temel güce ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Bloomberg sunucusu Frae’nin sorularını yanıtlayan ünlü finansçı; para ve borç dinamikleri, içsel düzen ve düzensizlik, küresel güç çatışmaları, doğa olayları ve teknolojik dönüşümün küresel piyasaların geleceğini nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı şekilde analiz etti.
Dalio, özellikle ABD’nin mevcut mali politikalarının sürdürülemez bir borç sarmalı yarattığına dikkat çekerek, ülkenin geri dönüşü olmayan bir finansal eşiği çoktan aştığını iddia etti.
Bloomberg sunucusu Frae’nin, ABD hükümetinin 7 trilyon dolarlık devasa harcamasına karşılık yalnızca 5 trilyon dolarlık bir vergi gelirine sahip olduğunu hatırlatması ve bu durumun kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirip getirmeyeceğini sorması üzerine Ray Dalio, bu dengesizliğin mutlak bir krizle sonuçlanacağını vurguladı.
ABD’nin mali açıdan kritik sınırı geride bıraktığını ifade eden Dalio, bu durumu tıp dünyasından bir örnekle açıkladı.
“Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik”
Milyarder yatırımcı, “Evet, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik. Buradaki dinamik, borç ödemelerinin devlet harcamalarını sıkıştırmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu durum, tıpkı dolaşım sistemindeki damar plaklarının birikerek kan akışını engellemesine benzer. Borçların ekonomideki nakit akışını sıkıştırması da tamamen aynı türden bir olaydır ve bu süreç matematiksel olarak ölçülebilir. Şu anda bu tıkanıklığın yaşandığına bizzat şahit oluyoruz” ifadelerini kullandı.
ABD bütçesindeki yüksek açığın tahvil piyasalarında doğrudan bir arz ve talep dengesizliği yarattığını kaydeden Dalio, bütçe açığının kapatılabilmesi için sürekli yeni tahvillerin ihraç edilerek satılması gerektiğini belirtti.
Yatırımcıların tahvilleri artık kötü bir yatırım aracı olarak görmeye başladığını vurgulayan Bridgewater Associates Kurucusu, “Bütçe açığı demek, sürekli yeni devlet tahvillerinin satılması gerektiği anlamına gelir. Bu da piyasada çok ciddi bir arz-talep sorunu yaratır. Tahvil piyasasında bu durumun gerçekleştiğini zaten görüyoruz. Tahviller uzun süredir kötü bir yatırım seçeneği haline geldi, faiz oranları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluştu ve borçlanma ihtiyacı daha da arttı. Küresel ekonomiyi şekillendiren beş faktörden biri olan bu dinamik şu an fiilen işliyor” dedi.
Dalio, kamuoyunun bu tehlikeyi sanki tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir durum gibi ele almasından yakındı ve insanların, damarlardaki plak birikimi gibi yavaş yavaş büyüyen bu riski ve maruz kaldıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemediğini sözlerine ekledi.
Özellikle ABD’deki siyasi takvime işaret eden ünlü yatırımcı, ekonomi açısından son derece kırılgan bir döneme girildiğini öne sürdü. Dalio, “Özellikle ara seçimlerin sonrasından başlayıp başkanlık seçimi öncesine kadar uzanan dönemi mali açıdan olağanüstü kırılgan bir süreç olarak görüyorum. Çünkü bu dönemde borç sorunu ile vergiler başta olmak üzere pek çok alanı doğrudan etkileyecek şiddetli bir siyasi çatışma ortamı bir araya gelecek” öngörüsünde bulundu.
Piyasalarda bu kırılmanın ne zaman ve ne şekilde belirginleşeceğine dair ipuçları da veren Dalio, kriz anının yaklaştığını gösteren işaretleri tarihsel perspektiften aktardı.
Tahvil piyasasındaki kırılmanın hem piyasa hareketlerinden hem de doğrudan getiri eğrilerinden okunabileceğini belirten Ray Dalio, kısa vadeli faizlerin yapay şekilde aşağıda tutulmaya çalışılmasına rağmen uzun vadeli tahvil faizlerinin hızla yükseldiğine dikkat çekti.
Dalio, “Şu anda bu durumun bazı işaretlerini zaten görüyoruz. Buna paralel olarak ABD dolarında bir zayıflama yaşanıyor; altın ve diğer alternatif varlıklara doğru belirgin bir yönelim gerçekleşiyor” değerlendirmesini yaptı.
Uzun vadeli faizlerdeki yükselişin hisse senedi piyasasını da kaçınılmaz olarak baskılayacağını belirten Dalio, hisse senetleri yükselirken tahvillerin değer kaybetmesinin, hisse senetlerinin gelecekteki tahmini getirilerini tahvillerin getirilerine kıyasla oldukça düşük bir seviyeye gerilettiğini ifade etti.
“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin varlığıdır”
Bu faiz baskısının hisse senedi piyasası üzerinde ciddi bir daralma yaratacağını dile getiren Dalio, merkez bankalarının böyle bir senaryoda çaresiz kalacağını savundu.
Ünlü finansçı, “Bu durum, Federal Rezerv veya herhangi bir merkez bankasının kolayca yönetemeyeceği klasik bir ekonomik dinamiktir. Çünkü piyasa hızla stagflasyonist bir ortama doğru sürüklenecektir” uyarısında bulundu.
Yaşanan stagflasyonist süreçle mücadele eden Fed’in sıkılaştırma ve gevşeme politikaları arasında sıkışıp kaldığını belirten Dalio, bu ekonomik açmazın toplumsal sınıflar üzerinde çok farklı etkiler yarattığını vurguladı.
Servet eşitsizliğinin zirve yaptığı bir ekonomide, hisse senedine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun derinleştiğini ifade eden Dalio, bu durumun çok büyük siyasi yansımaları olacağını kaydetti.
Mevcut ABD yönetiminin faiz indirimleri konusundaki açık taleplerine değinen Bloomberg sunucusu Frae, bağımsızlık vurgusu yapan yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tarih boyunca merkez bankası başkanlarını sınayan tahvil piyasası tarafından büyük bir teste tabi tutulup tutulmayacağını sordu.
Ray Dalio bu soruya, piyasanın kendi kuralları olduğunu hatırlatarak yanıt verdi:
“Elbette büyük bir test kapıda. Unutmamak gerekir ki, bir kişinin borcu aslında başka bir kişinin varlığıdır. Eğer bir tahvil yatırımcısına yeterince yüksek bir reel getiri sunmuyorsa, o tahviller piyasada takdir görmez. İnsanlar bir tahvili neden portföyünde tutar? Sadece reel bir getiri elde etmek için. Dolayısıyla günün sonunda o tahvile sahip olup olmayacağına bizzat piyasanın kendisi karar verecektir.”
ABD’de Fed ile Hazine Bakanlığı’nın borç servis maliyetlerini düşük tutmak adına ortak hareket ettiği ve merkez bankasının bağımsızlığının fiilen aşındığı 1930’lu yıllara benzer bir döneme girilip girilmediği yönündeki soruyu yanıtlayan Dalio, gidişatın tam olarak bu yönde olduğunu doğruladı.
Bu süreci daha önce parasal genişleme dönemlerinde de defalarca tecrübe ettiklerini belirten Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Kesinlikle tam olarak bu tür bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Finansal baskılama adı verilen bu yöntemin temel amacı, doğrudan varlık alımları ve benzeri müdahalelerle tahvil getirilerini yapay bir şekilde aşağı çekmektir. Hatta bazen paranın ülke dışına kaçmasını engellemek için döviz kontrolleri ve sermaye kısıtlamaları gibi tedbirlere de başvurulur. Buradaki yegane hedef, reel faiz oranlarını zorla düşük seviyelerde tutmaktır.”
Finansal baskılama süreçlerine genellikle devlet gelirlerini artırmak amacıyla yüksek vergiler ve yüksek enflasyon oranlarının eşlik ettiğini anlatan Dalio, paranın değerini korumak için alternatif alanlara kaçmaya çalışacağını söyledi.
Tarihsel örneklere atıfta bulunan milyarder yatırımcı, “Böyle dönemlerde paranın başka yatırım araçlarına yönelmesini engellemek için geçmişte altının yasadışı ilan edildiğini, döviz kontrollerinin devreye sokulduğunu gördük. Şu an için işlerin o kadar uç noktalara varacağını söylemiyorum ama önümüzdeki gerçek şu ki, tahvil piyasası ya insanları tatmin edecek düzeyde yüksek bir reel getiri sunarak temelden iyi bir yatırım olacak ya da piyasa bu şekilde manipüle edilerek tamamen cazibesiz hale getirilecek. Her iki senaryoda da tahviller görece cazibesini yitirecektir ve para kaçınılmaz olarak başka yönlere kayacaktır. Sistemin işleyiş mekanizması tam olarak budur” açıklamasında bulundu.
“ABD’nin artık bir savaşı göze alamayacağı çok açık”
Küresel ölçekte Hürmüz Boğazı’nın ABD için büyük bir risk oluşturduğunu çok erken dönemde dile getiren Dalio, bu durumun şu sıralar göz ardı edildiğini belirtti.
Bloomberg sunucusunun bu krizi 1956 yılındaki Süveyş Krizi’ne benzeterek, “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesi durumunda ABD’nin de tıpkı o dönemin İngiltere’si gibi bir güven krizi yaşayıp yaşamayacağı” yönündeki sorusu üzerine Dalio, küresel güç dengelerindeki aşınmayı gözler önüne serdi.
Sürekli dünyayı gezdiğini ve küresel liderlerle görüştüğünü belirten Dalio, yakın zamanda Asya’da bir ay, Çin’de ise on gün geçirdiğini aktardı.
Dünya genelinde, ABD’nin başta Çin olmak üzere diğer büyük güçlerin baskılarına karşı koyup koyamayacağı ve müttefiklerini savunmak için bir savaşa girip giremeyeceği sorusunun yüksek sesle tartışıldığını ifade eden Dalio, “Asya’da görüştüğüm tüm liderler bana çok açık bir şekilde ABD’nin yeni bir savaşı göze alamayacağını söyledi. Çünkü Amerikan halkı yeni bir savaşın getireceği hayat pahalılığı yükünü omuzlamak istemiyor, askerlerinin ölmesini istemiyor ve her şeyin bir an önce hızlıca bitmesini arzuluyor. Ayrıca bir ülkenin gücü sınırlarının ötesine bu kadar çok taşmamalıdır. ABD aynı anda hem Ortadoğu’da hem de Asya’da nasıl savaşabilir? Gücünü ve kaynaklarını çok fazla dağıtıyor, sınırlarını aşırı zorluyor” dedi.
Bu küresel gerçeğin, Çin’e karşı yürütülen çevreleme politikasına güvenen aktörler için çok ciddi jeopolitik sonuçlar doğuracağını belirten Dalio, Tayvan konusunun sadece siyasi bir mesele olmadığını, doğrudan küresel yarı iletken ve mikroçip arzı ile ilişkili olduğunu vurguladı.
Çin hükümetinin elinde muazzam bir koz bulunduğunu söyleyen ünlü yatırımcı, “Örneğin Çin hükümeti tamamen kendi inisiyatifiyle Tayvan’a yönelik bir abluka kararı alabilir ve sadece bir hafta boyunca dünyaya mikroçip çıkışını durdurabilir. Piyasaya böyle bir sinyalin verildiğini hayal edin; tüm teknoloji sektörü, yapay zeka hisseleri ve diğer bütün piyasalar anında çökecektir. Hisse senedi piyasalarında devasa bir çöküş yaşanacaktır” şeklinde konuştu.
“Serveti harcayamazsınız, harcamak için onu paraya dönüştürmelisiniz”
Devasa askeri harcamalara, bütçe açıklarına ve yapay zeka alanındaki egemenlik yarışına değinen Bloomberg sunucusunun, Alphabet gibi devlerin borçlanma ve hisse senedi ihraçlarını 85 milyar dolara kadar çıkarmasının tahvil piyasasında diğer sektörleri dışlama etkisi yaratıp yaratmayacağı sorusunu yanıtlayan Dalio, büyük teknolojik devrimlerin her zaman spekülatif balonlar ürettiğini ifade etti.
Bu durumun kaçınılmaz olduğunu belirten Dalio, “Tarihteki tüm büyük teknolojik kırılmalar balonlar yaratmıştır. Çünkü hiç kimse bu yeni sürecin sınırlarını tam olarak doğru tahmin edemez. Pazar payı elde edebilmek için ya milyarlarca dolar harcamak ve aşırıya kaçıp kaçmadığınızı umursamamak zorundasınızdır ya da yeterince para harcamayıp pazar payınızı rakiplerinize kaptırırsınız. Yoğun rekabetin olduğu bu süreçler son derece belirsizdir” yorumunu yaptı.
İnsanların teknolojiye yatırım yapmak ile o teknolojiyi geliştiren şirketlerin hisselerini satın almayı birbirine karıştırdığını söyleyen Dalio, hisselerin aşırı pahalı olabileceğini ve bunun büyük bir risk barındırdığını belirtti.
Servet birikimi ile reel gelir arasındaki kritik farka değinen milyarder finansçı, kağıt üzerindeki servetin nasıl kolayca yaratılabildiğini somut bir örnekle açıkladı:
“Gelir ile serveti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. 1 milyar dolar değerlemeye sahip bir şirket için 50 milyon dolar fon topladığınızda, bu durum kağıt üzerinde 1 milyar dolarlık bir varlık olarak kaydedilir ve siz bir anda milyarder olursunuz. Oysa sisteme giren gerçek nakit sadece 50 milyon dolardır. Gerçek şu ki, serveti doğrudan harcayamazsınız. Serveti harcayabilmek için önce onu satıp paraya dönüştürmeniz gerekir; çünkü piyasada sadece para harcanabilir. Dolayısıyla, mevcut para miktarına kıyasla kağıt üzerinde çok fazla servet biriktiğinde sistem ciddi bir kırılganlık kazanır. İnsanlar sahip oldukları bu serveti nakit paraya dönüştürmek istediğinde ise o spekülatif balonlar kaçınılmaz olarak patlar.”
Spekülatif balonların patlamasını tetikleyen unsurların genellikle borç sorunları veya servet vergisi gibi uygulamalar olduğunu belirten Dalio, hükümetlerin servet vergisi getirmesi durumunda varlık sahiplerinin bu vergileri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satıp nakit paraya dönüştürmek zorunda kalacağını anlattı.
Dalio, üretkenlik artışı sağlayan mucizevi teknolojilerin uzun vadede verimliliğe büyük katkı sunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin toplumsal sınıflar arasındaki servet uçurumunu dramatik biçimde büyüteceğine dikkat çekti.
Nüfusun çok küçük bir kesiminin inanılmaz bir refah düzeyine ulaşacağını, büyük bir çoğunluğun ise bu sürecin tamamen dışında kalacağını ifade eden ünlü yatırımcı, siyaset kurumunun bu sorunları çözmek için ortak bir paydada buluşabileceği konusunda hiç de iyimser olmadığını kaydetti.
Teknolojik gelişmelerin ve piyasadaki köpüğün nihayetinde büyük bir balon patlamasıyla sonuçlanacağını öngören Dalio, balonları ölçmek için kendi geliştirdiği özel göstergeler olduğunu aktardı.
Dalio, “Bir balonun varlığını ölçebiliriz. Elimde piyasadaki aşırı sahiplenme oranlarını, yatırımcı duyarlılığını ve diğer dinamikleri izleyen pek çok gösterge var. Şu anda bu göstergelerin, henüz tamamen aynı noktada olmasak da, 2000 yılındaki teknoloji balonu ve 1929 yılındaki büyük çöküş seviyelerine oldukça yaklaştığını görüyoruz” dedi.
Bir balonun oluşumu ile onun patlaması arasında iki farklı aşama olduğunu belirten Dalio, patlamanın genellikle borç krizlerinde olduğu gibi nakit ihtiyacı nedeniyle varlıkların zorunlu olarak satılmasıyla tetiklendiğini anlattı.
Japonya’daki varlık balonu, 1929 çöküşü ve 2000 yılındaki teknoloji balonu örneklerinin tamamında, sürecin sonsuza kadar süremeyeceğini anlayan merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırmasının rol oynadığını belirten milyarder yatırımcı, “Piyasa zamanlamasını doğru yapabilmek için hem balonun yapısını anlamak hem de o balonun patlama anını, yani servetin nakit paraya dönüştürülme ihtiyacını iyi gözlemlemek gerekir. Süreç, arkasındaki teknoloji ne kadar harika olursa olsun, tam olarak bu döngüyü izlemektedir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dalio, kendi kurduğu aile ofisinde de bu analiz yöntemlerini ve göstergeleri aktif olarak kullandıklarını belirtti.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor











