Bizi Takip Edin

Avrupa

Slovenya siyasetinde İsrail tartışması

Yayınlanma

Slovenya Başbakanı Janez Janša ile Cumhurbaşkanı Nataša Pirc Musar arasında, ülkenin İsrail ve Gazze’deki savaşa yönelik politikası konusunda kamuoyunda keskin bir çatışma patlak verdi.

Tartışma, Janša’nın Yesha Konseyi Başkanı Yossi Dagan ile yaptığı görüşmenin ardından ortaya çıktı. Janša bu görüşmede “Tanrı, Yahudiye ve Samiriye sakinlerini korusun,” demişti.

Yahudiye ve Samiriye, siyonistlerin Batı Şeria’ya verdiği “resmi” isim. 

Ayrıca, Janša hükümetinin İsrail’in E1 inşaat planını kınayan ortak bir Avrupa Birliği bildirisinin yayınlanmasını veto etme kararı da bu tartışmaya yol açtı.

Pirc Musar, “uluslararası hukukun siyasi bir tercih meselesi olmadığını” ve herkese eşit şekilde uygulanması gerektiğini belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi.

Slovenya’nın Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin genişlemesine karşı net bir Avrupa tutumunu desteklemesi gerektiğini savunan Musar, uluslararası hukukun uygulanmasında “çifte standart” olmaması gerektiğini söyledi.

Bunun üzerine Janša sert bir şekilde yanıt verdi ve Slovenya’nın egemen bir devlet olduğunu, kabul etmediği sürece Avrupa’nın dış politika tutumuna bağlı olmadığını vurguladı.

Başbakan, “Yugoslavya artık yok. Burası Slovenya,” diye yazarak ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini vurguladı.

Ayrıca, uluslararası hukuka atıfta bulunmakla Gazze veya Batı Şeria bağlamında “soykırım” terimini kullanmak arasında bir çelişki olduğunu savunarak, hiçbir yetkili uluslararası kuruluşun bu yönde bir tespit yapmadığını belirtti ve bu terimin kullanımını “özel nitelikte bir siyasi tercih” olarak nitelendirdi.

Janša, Slovenya’nın Avrupa Birliği’nin eşit bir üyesi olduğunu ve Ljubljana’nın, kendi rızası veya başka herhangi bir üye devletin rızası olmadan, otomatik olarak kabul etmek zorunda olduğu bir Avrupa dış politika pozisyonu bulunmadığını ekledi.

“Biz karar vericileriz, köleler değiliz,” diye yazan Janša, hükümetinin anayasal yetkisi kapsamındaki tüm alanlarda, Sloven vatandaşlarının refahını en öncelikli hedef olarak belirleyerek pragmatik bir politika izlemeyi amaçladığını da sözlerine ekledi.

Janša, X platformunda, “Aslında, biz sadece Slovenya’yı, İsrail’in attığı her adım için yapılan aralıksız ve orantısız kınamalar nedeniyle güvenilirliğini yitirme sarmalından kurtardık,” diye yazdı.

“Brüksel bürokrasisi”ni, “Nijerya’da Hıristiyan köylerinin topyekûn yok edilmesi, Gazze’de Hamas’ın kendi halkına yönelik katliamları, İran’daki katliamlar ya da Avrupa’da giderek sıklaşan antisemitizm dalgaları” konusunda sessiz kalmakla eleştiren Başbakan şöyle devam etti:

“[Brüksel] İsrail’in herhangi bir köyün kurulmasına ilişkin her açıklamasına tepki gösteriyor. Çifte standartlar, AB’nin sözde dış politikasını neredeyse anlamsız hale getirmiştir. ABD Başkanı tek bir sözle enerji fiyatlarında değişikliklere yol açabilirken, AB’nin içi boş dış politika mesajları hiçbir şeyi değiştirmez veya çözmez.”

Bu çatışma, Slovenya’nın siyasi sisteminin tepesinde alışılmadık bir bölünmeyi ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin Batı Şeria’daki İsrail politikasına yönelik daha eleştirel AB yaklaşımına uyum sağlaması için çağrıda bulunurken, başbakan ulusal egemenliği vurguluyor, AB tutumlarına otomatik uyum sağlamayı reddediyor ve “soykırım” gibi hukuki terimlerin siyasi amaçlarla kullanılması olarak gördüğü duruma karşı uyarıda bulunuyor.

Slovenya, geçen hafta Avrupa sahnesinde, İsrail ile ilişkilerinde daha geniş çaplı bir değişimin sinyali olabilecek alışılmadık bir adım attı.

Janša hükümeti, Batı Şeria’da Kudüs’ün doğusundaki E1 bölgesinde İsrail’in inşaat planlarını kınayan 27 AB üye devletinin tamamının imzaladığı ortak bildirinin yayınlanmasını veto etti.

Slovenya’nın veto hakkı, AB’nin İsrail planını eleştirmesini engellemedi fakat bu kınamanın tüm üye devletler tarafından resmi bir konsensüs bildirisi haline gelmesini engelledi.

Oybirliği sağlanamadığı için, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 23 Ağustos’ta kendi adına ve Avrupa Dış Eylem Servisi adına bir açıklama yayınladı.

Ortak bildiriyi engelleyen tek ülke Slovenya değildi. Daha önce AB içindeki İsrail karşıtı girişimlere karşı çıkan Çekya da desteğini geri çekti.

Slovenya’nın önceki hükümetiyle arasındaki zıtlık çok belirgin. O hükümet, 22 Mayıs 2026’da E1 projesine karşı çıkan açıklama da dahil olmak üzere, İsrail’i eleştiren açıklamaları düzenli olarak desteklemişti.

Janša’nın yeni hükümeti Haziran ayında göreve başladı ve şu anda başbakan ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan anlaşmazlık, Slovenya’nın İsrail’e yönelik tutumunun ne kadar hızlı değiştiğini ortaya koyuyor.

Haziran ayında, Janša liderliğindeki Slovenya’nın yeni hükümeti, silah ithalatı, Batı Şeria’dan gelen ürünlere yönelik kısıtlamalar ile Netanyahu’nun ziyaretlerine ilişkin kısıtlamalar da dahil olmak üzere, önceki yönetimin İsrail’e uyguladığı yaptırımları kaldırdı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Slovenya’nın İsrail’in yerleşim planlarını kınayan ve AB’nin 27 üye devletinin tamamı tarafından imzalanacak ortak bildirinin kabulünü engellemesinin ardından Slovenya Başbakanı Janez Janša’ya teşekkür etti.

Geçen Mart ayında bir önceki Sloven hükümeti, daha önce bu davaya katılma niyetini belirtmiş olmasına rağmen, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına katılmama kararı almıştı.

O dönemki Dışişleri Bakanı Tanja Fajon, hükümetin soykırım davasına katılmama kararını üzüntüyle karşıladığını belirterek, bu karara “dış baskı”nın da katkıda bulunduğunu iddia etmişti.

Slovenya, “güvenlik riskleri” nedeniyle davaya katılmama kararı almıştı. Yerel basında yer alan haberlere göre, Başbakan Robert Golob başlangıçta teklife yeşil ışık yakmaya meyilliydi fakat ulusal güvenlik yetkilileri tarafından bu kararından vazgeçirildi.

Yetkililerin, ülkenin siber savunma sistemlerinin çoğunun İsrail menşeli olduğunu belirterek, davaya katılmanın Slovenya’nın ulusal güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.

Ayrıca, İsrail makamlarının Gazze’deki Sloven insani yardım operasyonlarının yanı sıra Sloven vatandaşlarının Orta Doğu’dan tahliyesinde de hayati bir rol oynadığı vurgulandı.

10 Mayıs’ta yapılan seçimlerde, Janša’nın Slovenya Demokratik Partisi (SDS), Özgürlük Hareketi’nin hemen arkasında, ikinci en yüksek oy sayısını elde etmişti. Janša, sağcı hareketlerin oluşturduğu koalisyon sayesinde 4 Haziran’da başbakan oldu.

Avrupa

Polonya’da neler oluyor?

Yayınlanma

Polonya Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, kurumun başkan ve başkanvekilini bir ay süreyle görevden uzaklaştırdığını duyurdu. Kararın ardından polisin binayı ablukaya alması ve Senegal ziyaretini kesip dönen Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin kapıda yargıçlarla karşı karşıya gelmesi başkentte darbe tartışmalarını başlattı.

Polonya Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, dün akşam saatlerinde Mahkeme Başkanı Bogdan Święczkowski ile Başkanvekili Bartłomiej Sochański’nin yetkilerini bir aylığına askıya aldığını duyurdu.

Korwin-Piotrowska, karara gerekçe olarak iki yöneticinin Sejm tarafından seçilen yargıçların genel kurul toplantısına katılımını engellemesini ve mahkemenin karar alma mekanizmasını felç etmesini gösterdi.

En kıdemli yargıç sıfatıyla kurumun yönetimini üstlendiğini açıklayan Korwin-Piotrowska, 2016 tarihli Anayasa Mahkemesi Teşkilat ve Çalışma Usulleri Kanunu’na dayandığını belirtti ve kurumun bütçesini kabul etmek üzere 3 Kasım’da genel kurulu toplayacağını bildirdi.

Kararın mahkemenin resmi internet sitesinde yayımlanmasının ardından kurumun sosyal medya hesabından karşı açıklama yapıldı ve internet sitesinin yasa dışı biçimde ele geçirildiği, yaşananların bir “hükümet darbesi suçu” teşkil ettiği kaydedildi.

Görevden uzaklaştırılan Başkanvekili Bartłomiej Sochański, Rzeczpospolita gazetesine yaptığı açıklamada, “Neler olduğunu hiç anlamıyorum. Sayın Anna Korwin-Piotrowska beni arayıp şu anda mahkemeyi kendisinin yönettiğini söyledi; başka hiçbir şey bilmiyorum.” dedi.

Sochański ayrıca, “Mahkemenin ve bağımsız bir yargıcın özerkliğine bu şekilde müdahale edilmesine izin veren hiçbir hukuki dayanak bilmiyorum; bir hükümet darbesi yaşanıyor.” ifadelerini kullandı.

Gelişmeler üzerine Senegal ziyaretini yarıda kesen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, uçağını geri döndürerek saat 21.43’te başkent Varşova’ya indi.

Nawrocki, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Böyle bir anda cumhurbaşkanı Polonya’da olmalıdır; Senegal uçuşunu kesiyorum, geri dönüyorum.” ifadelerine yer verdi.

Gece yarısına doğru Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński ve görevden uzaklaştırılan Anayasa Mahkemesi Başkanı Święczkowski ile acil durum toplantısı yapan Nawrocki, ardından Kapiński ile mahkeme binasına gitti.

Mahkeme binasına giriş sırasında Nawrocki ile kapıda duran yargıçlar Anna Korwin-Piotrowska ve Krystian Markiewicz arasında arbede yaşandı.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Rafał Leśkiewicz, kapıda duran kişilerin devlet başkanının içeri girmesini engellemeye çalıştığını ve cumhurbaşkanının dokunulmazlığını ihlal ettiğini söyledi.

Cumhurbaşkanlığı yetkilisi Marcin Przydacz, yargıçlar Markiewicz ve Korwin-Piotrowska’nın cumhurbaşkanını tartaklamaya çalıştığını öne sürdü.

Yargıç Maciej Berek ise cumhurbaşkanının kapıdaki yargıçlara fiziki müdahalede bulunduğunu savunarak, “Hızla gelen cumhurbaşkanı kapıda duran yargıcın önünde durmadı; en hafif tabirle Yargıç Korwin-Piotrowska’ya hızla çarptı ve diğer yargıç grubunun arasından zorla geçmeye başladı.” dedi.

Saat 02.00’den sonra Sözcü Leśkiewicz tarafından paylaşılan fotoğrafta, mahkeme binası içinde Cumhurbaşkanı Nawrocki, Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Zbigniew Bogucki, Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanı Bartosz Grodecki ve Mahkeme Başkanvekili Bartłomiej Sochański yer aldı.

Sabah saat 05.00’e kadar binada kalan Nawrocki, ayrılışının ardından Cumhurbaşkanlığı Kabine Şefi Paweł Szefernaker aracılığıyla yazılı bir bildiri yayımladı.

Bildiride Nawrocki, “Polonya Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni çiğnenmiş ve bir anayasa organı zor kullanılarak ele geçirilmiştir; hukuk düzeninin yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunuyorum.” ifadelerini kullandı.

Nawrocki ayrıca siyasi tablonun istikrara kavuşturulması amacıyla 31 Ekim’de mecliste temsil edilen siyasi partilerle acil danışma toplantısı yapacağını duyurdu ve binaya gönderilen kolluk güçlerinin derhal alanı terk etmesini istedi.

Mahkeme binası önünde gergin gece

Olayların başlangıcında Adalet Bakanı ve Başsavcı Waldemar Żurek’in devam eden gösteriler nedeniyle güvenliğin sağlanması yönündeki talebi ve Yargıç Korwin-Piotrowska’nın personelin can güvenliğine dair uyarı yazısı üzerine polis ekipleri mahkeme yerleşkesini kordon altına aldı.

Varşova Emniyeti, işlemlerin yasalar çerçevesinde yürütüldüğünü açıklarken, Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Andrzej Fijołek polislerin binanın içine girmediğini, bahçe avlusunda güvenliği sağladığını bildirdi.

Fijołek, dışarıdaki göstericilerin polise sandalye ve şişe fırlatması ve üç kişinin parmaklıklardan içeri atlaması üzerine güvenlik önlemlerinin artırıldığını, içeri sızan üç kişinin mülk dokunulmazlığını ihlal suçlamasıyla gözaltına alındığını açıkladı.

Mahkeme Sözcüsü Weronika Ścibór, Devlet Koruma Servisi (SOP) ekiplerinin Başbakanlık ile mahkeme arasındaki kapıdan içeri girerek iki güvenlik görevlisine eşyalarını toplayıp ayrılmalarını söylediğini, Başkanvekili Sochański’nin içeri alınmadığını, Sejm tarafından seçilen yedi yargıcın ise binaya sokulduğunu aktardı.

Korwin-Piotrowska ise televizyon kanalında yaptığı açıklamada binada yedi yargıcın bulunduğunu, içeride polisin olmadığını belirterek kurumun felç edilmesinden Święczkowski ile Sochański’yi sorumlu tuttu ve “Mahkemeyi yurttaşlara geri vereceğiz.” dedi.

Başsavcı Waldemar Żurek, Savcı Andrzej Piaseczny’nin mahkeme binasında inceleme yaptığını belirterek, “Hukuku çiğneyen herkes mahkeme önüne çıkacak.” açıklamasını yaptı.

Cumhurbaşkanının mahkemedeki tavrını eleştiren Żurek, savcılığın cumhurbaşkanının eylemlerine yönelik inceleme başlatmasını umduğunu kaydetti.

Görevden uzaklaştırılan Başkan Święczkowski ise akşam saatlerinde mahkeme önüne gelerek kapıdaki zincirin Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) Milletvekili Mariusz Gosek tarafından kesilmesinin ardından Jarosław Kaczyński ve Piotr Gliński ile bahçeye girdi; ancak polis ilerlemesine izin vermedi.

Bina önünde toplanan Hukuk ve Adalet Partisi, Konfederasyon, Rozwój Plus, Polonya Tacı Konfederasyonu mensupları, Sınır Savunma Hareketi çevreleri ve Grzegorz Braun destekçileri gece boyunca marşlar söyleyerek eylemlerini sürdürdü.

Hükümet ve muhalefet cephesinden karşılıklı suçlamalar

Başbakan Donald Tusk, sosyal medya üzerinden yaptığı değerlendirmede, “Hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek görevimizdir; PiS iktidarındaki yıllar süren hukuksuzluğun ardından bu süreç zor, kimi zaman sancılı geçiyor ve kararlı adımlar gerektiriyor; başka yol yok.” dedi.

Hukuk ve Adalet Partisi lideri Jarosław Kaczyński, “Anayasa Mahkemesi’ne darbe yapılıyor; Tusk’ın kolluk güçleri mahkemeye zorla giriyor, Polonya bir polis devletine dönüşüyor.” tepkisini gösterdi.

Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński, yönetimin uzaklaştırılması ve polis sevk edilmesini “tamamen hukuk dışı bir hükümet darbesi” diye niteledi.

Eski Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, yaşananları açık bir hukuksuzluk olarak nitelendirerek, “Anayasa Mahkemesi’nin taşıdığı ağırlık düşünüldüğünde, yaşananların bir darbe girişimi olduğu iddiasının altında çok ciddi gerekçeler yatıyor.” dedi.

Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, cumhurbaşkanının kapıdaki görüntülerine işaret ederek, “Bir kadına, Anayasa Mahkemesi yargıcına karşı üstünlük kurdu.” ifadesiyle tepki gösterdi.

Polonya 2050 partisinin yöneticisi Katarzyna Pełczyńska-Nałęcz kutuplaşmanın en üst seviyeye ulaştığını belirtirken, Konfederasyon lideri Sławomir Mentzen ülkenin darbe eşiğinde olduğunu savunup Milli Güvenlik Kurulu’nun toplanmasını istedi.

Eski Cumhurbaşkanı Lech Wałęsa da kriz üzerine “Vatan tehlikede” mesajını paylaştı.

Hukukçu Marcin Matczak ise Korwin-Piotrowska’nın kararının yasal zeminine yönelik eleştirisinde, en kıdemli yargıcın ancak mahkeme başkanının fiili imkansızlığı halinde vekalet edebileceğini, bu imkansızlığın ise söz konusu kararın kendisiyle yapay biçimde üretildiğini ifade etti.

Matczak, mahkeme genel kurulunun toplanabilmesi için gereken 10 kişilik yetersayının binadaki mevcut 7 ila 8 yargıçla sağlanamayacağına dikkat çekti.

Gelişmelerin ardından Polonya’nın Pekin Büyükelçisi Jakub Kumoch ile Bükreş Büyükelçisi görevlerinden istifa etti.

ABD’nin Varşova Büyükelçisi Tom Rose, X üzerinden yaptığı değerlendirmede, hükümetin kamu gücünü kullanma biçimi ile anayasal kurumların bağımsızlığı açısından eşi görülmemiş bir yüzleşmeye tanıklık edildiğini bildirdi.

Krizin arka planı ve kurumlar arası yetki çatışması

Bogdan Święczkowski ve yardımcısı, Hukuk ve Adalet Partisi iktidarı döneminde 2018 ve 2019 yıllarında mahkeme üyeliğine atanmıştı.

Avrupa Birliği Adalet Divanı, Aralık 2025’te aldığı kararda, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin temel Avrupa hukuku ilkelerini ihlal ettiğine ve bağımsız, tarafsız bir yargı mercii sayılamayacağına hükmetmişti.

Eylül ayı başında Sejm, Maciej Berek’i mahkeme üyeliğine seçti ve Berek 14 Ekim’de mecliste yemin etti; ancak Cumhurbaşkanı Nawrocki, Berek dahil meclisin seçtiği üç yeni yargıcın yeminini kabul etmedi.

Mahkeme Başkanı Święczkowski de parlamentonun atadığı yargıçların göreve başlamasına izin vermedi.

Mahkemenin harcamalarına dair genel kurul kararının alınamaması sebebiyle hükümet, kuruma ayrılan gelecek yıl bütçesini askıya almıştı.

Polonya’da 2015’ten itibaren iktidarda kalan PiS, 2023 genel seçimlerinde yüzde 35,38 oy oranıyla 460 sandalyeli mecliste 146 milletvekili kazanmış ve çoğunluğu kaybetmişti.

Donald Tusk liderliğindeki Sivil Platform, Modern, Polonya İnisiyatifi, Yeşiller ve AGROunia hareketinden oluşan Sivil Koalisyon ise 156 milletvekili elde edip Senato’da birinci gelerek Üçüncü Yol ve Yeni Sol ittifakıyla yeni hükümeti kurmuştu.

PiS destekli bağımsız aday Karol Nawrocki ise 1 Haziran 2025’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunu kazanarak göreve başlamıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Euroclear dondurulan Rus varlıklarından 3,6 milyar euro gelir sağladı

Yayınlanma

Belçikalı menkul kıymet saklama kuruluşu Euroclear, dondurulan Rus varlıklarından 2026’nın ilk dokuz ayında 3,6 milyar euro faiz geliri elde etti. Faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle geçen yıla göre yüzde 6 gerileyen bu gelirlerden kesilen 2,4 milyar euroluk olağanüstü katkı payı Ukrayna’ya destek mekanizmasına aktarılıyor.

Belçika merkezli merkezi menkul kıymet saklama kuruluşu Euroclear, dondurulan Rus varlıklarından Ocak-Eylül 2026 döneminde 3,6 milyar euro faiz geliri elde ettiğini açıkladı.

Şirketin yayımladığı finansal rapora göre bu tutar, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 6 azaldı. Moskova yönetimi ise hem dondurulan varlıkların hem de bu varlıklardan doğan faiz gelirlerinin iadesini talep ediyor.

Euroclear raporunda, faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle gelirlerin geçen yıla göre yüzde 6 gerilediği belirtildi. Şirket ayrıca şu değerlendirmeyi paylaştı:

“Gelecekteki faiz gelirleri, faiz oranlarının seyrine paralel olarak değişmeye devam edecek.”

Verilere göre kuruluş, eylül ayı itibarıyla 2,4 milyar euro olağanüstü gelir (windfall contribution) kaydetti.

Söz konusu varlıkların getirileri üzerinden hesaplanan bu olağanüstü katkı payı, Avrupa’nın Ukrayna’yı destekleme mekanizması kapsamında aktarılıyor.

Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve karşı tedbirler ise şirketin 27 milyon euro gelir kaybına uğramasına ve 233 milyon euro doğrudan maliyetle karşılaşmasına yol açtı.

Bu tutarın 162 milyon euroluk kısmını Rus mahkemelerinde açılan davalara ilişkin ayrılan karşılıklar oluşturdu.

Euroclear verilerine göre, Eylül 2026 sonu itibarıyla şirketin bilançosunda toplam 244 milyar euro değerinde varlık yer alıyor. Bunun 204 milyar euroluk kısmı dondurulmuş Rus varlıklarından oluşuyor.

Kuruluşun dondurulan Rus varlıklarından elde ettiği faiz geliri, 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 26 düşüşle 5 milyar euro seviyesinde gerçekleşmişti.

Euroclear, o dönemdeki gerilemeyi de faiz oranlarının düşmesine bağlamıştı.

Şirket, 2025 yılı genelinde olağanüstü gelirlerden kesilen katkı payı olarak toplam 3,3 milyar euro karşılık ayırdı.

Bu meblağın 1,6 milyar euroluk dilimini Temmuz 2025’te Avrupa Komisyonu’na devreden kuruluş, yaklaşık 1,4 milyar euroluk kısmını ise 2026’nın başında ödemeyi planlıyordu.

Tüm bu kaynaklar Ukrayna’ya destek amacıyla yönlendiriliyor.

2025 döneminde Rusya yaptırımları ve karşı önlemler, Euroclear’ın 34 milyon euro faaliyet geliri kaybetmesine ve 113 milyon euro doğrudan gider yazmasına neden oldu.

Buna ek olarak şirket, Rusya bağlantılı riskleri gözeterek 342 milyon euro karşılık ayırdı ve toplam doğrudan faaliyet giderleri 455 milyon euroya ulaştı.

Aralık 2025 sonu itibarıyla Euroclear Bank bilançosunda bloke edilmiş 222 milyar euro tutarında varlık yer alıyordu. Bu meblağın 195 milyar euroluk bölümü yaptırım kapsamındaki Rus varlıklarına aitti.

Rusya Merkez Bankası ile yargı süreci

Avrupa Birliği, Aralık 2025’te 210 milyar euro tutarındaki Rus varlığını süresiz olarak dondurma kararı aldı.

Bu adımın üzerine Rusya Merkez Bankası, ülkenin uluslararası rezervlerinin bloke edilmesinden doğan zararın tazmini talebiyle Euroclear’a dava açtı.

Moskova’daki mahkeme, Mayıs 2026’da verdiği kararla Rusya Merkez Bankası’nın Belçikalı kuruluşa açtığı davayı tamamen haklı buldu ve 18,17 trilyon ruble (yaklaşık 200 milyar euro) tutarındaki zararın tahsil edilmesine hükmetti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Beretta CEO’su: AB fonlarını AB silahları satın almak için kullanın

Yayınlanma

Beretta CEO’su Carlo Ferlito, AB tarafından finanse edilen savunma kredilerinde ateşli silahlar için %100 Avrupa tercihinin uygulanması çağrısında bulundu.

Venedik merkezli silah üreticisinin yöneticisi, Avrupalı üreticilerin Amerikan tedarikçilere bağımlı kalmadan talebi karşılayabileceklerini savundu.

Ferlito’nun bu açıklamaları, Avrupa Komisyonu’nun ilk turdan sonra tahsis edilmemiş 21 milyar avrodan fazla SAFE kredisi için ek alıcılar bulmak üzere koşturduğu bir dönemde geldi.

Ferlito, Avrupa’ya öncelik verme şartlarının sektöre göre değişmesi gerektiğini savunuyor.

Ona göre Avrupa, talebi karşılayabildiği alanlarda kendi üreticilerine öncelik verirken, yetkinlik eksikliği olduğu alanlarda daha fazla esneklik sağlamalı.

Avrupa Savunma ve Güvenlik Konferansı’nın kenarında Rapporteur’e verdiği demeçte şunları söyledi:

“İtalya, Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Belçika, dünyanın önde gelen ateşli silah üreticilerinden bazılarına ev sahipliği yapıyor. Avrupalı vergi mükelleflerinin parasını bu ürünleri ABD’den satın almak için kullanmak tamamen anlaşılmaz ve haklı gösterilemez.”

Geçen Nisan ayında Beretta, AB’nin SAFE savunma kredisi programı kapsamında Romanya için tüfek, tabanca ve el bombası fırlatıcıları üretmeyi önermiş ve şeffaf, rekabetçi bir seçim süreci çağrısında bulunmuştu.

Romanya ise daha sonra, SAFE fonlu piyade silahları programı için ABD kontrolündeki SIG Sauer ile bir anlaşma yolunda ilerlemişti.

Ferlito ayrıca, Avrupa’nın silahlı kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu yetenekleri geliştirmeden önce standartlaştırma peşinde koşarak askeri inovasyonu yavaşlatma riskiyle karşı karşıya olduğunu belirtti:

“Önce yetenek, sonra standartlaştırma. Herkes için tek bir ortak çözüm belirlemeye çalışarak başlarsak, standartlar üzerinde anlaşmak için on yılımızı harcarız. Şu an hız gerektiren bir dönem.”

Ferlito, NATO’nun belirlemiş olduğu kalibre sınırlarının ötesine geçmesine rağmen, delme gücü ve öldürücülüğü artırmak amacıyla ABD ordusunun yeni bir 6,8 mm mühimmat sistemine geçişini örnek gösterdi.

“Mevcut mühimmatın sağlayamadığı bir yeteneğe ihtiyaçları olduğu için bu adımı attılar,” diyen Ferlito, Avrupa’nın önce operasyonel eksiklikleri gidermesi ve ardından çözümleri standartlaştırması gerektiğini savundu.

Ferlito’ya göre bu, birlikte çalışabilirlikten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Fakat silahlı kuvvetlerin daha etkili teknolojileri hızla benimsemesini engelleyen bir süreçten kaçınmak anlamına geliyor.

Beretta CEO’su, robotlar ve otonom sistemlerin askerlere giderek daha fazla destek sağlayabileceğini ama askerlerin askeri operasyonlar ve sivil nüfusa yardım etme gibi görevler açısından vazgeçilmez olmaya devam edeceğini savundu.

Ferlito, “Ne kısa ne de uzun vadede askerlerin savaş alanından kaybolacağını düşünmüyorum,” dedi.

Bu ilke, Beretta’nın insansız hava araçlarına (İHA) yaklaşımını da şekillendiriyor. Grup, öncelikle İHA geliştirmeye odaklanmak yerine, hava hedeflerini vurmak için tasarlanmış özel mühimmat da dahil olmak üzere, askerleri İHA’lara karşı korumak için çeşitli yöntemler üzerinde çalışıyor.

Şirket ayrıca bir insansız hava aracı üreticisiyle ortaklık kurarak, askeri eğitim için ucuz ve onarılabilir hedef insansız hava araçları geliştiriyor.

Böylece birlikler, sürekli yeni ekipman satın almak zorunda kalmadan hareket halindeki hava tehditlerine müdahale etme tatbikatları yapabiliyor.

Ferlito, “İnsansız hava aracının bulunduğu yere değil, bulunacağı yere ateş edersiniz,” diyerek, yörüngeleri öngörülemeyen hızlı hareket eden hedeflere eğitimi uyarlama ihtiyacını vurguladı.

Son olarak Ferlito, Ukrayna’daki savaşın Avrupa’nın gelecekteki savunma duruşunun tamamını belirlemesine izin verilmemesi gerektiği konusunda uyarıda bulundu:

“Ukrayna, Avrupa’nın savunmasını şekillendiriyor fakat bir sonraki savaşın mutlaka Ukrayna’daki gibi olması gerekmez.”

Ferlito, gelecekteki tehditlerin niteliğinin belirsizliğini koruduğu için “hiçbir alandan vazgeçemeyeceklerini” vurgulayarak, Avrupa’nın kara, hava, deniz, uzay, siber ve sualtı alanlarında yeteneklerini sürdürmesi çağrısında bulundu.

Ona göre Avrupa, yalnızca Ukrayna’da etkili olduğu kanıtlanan teknolojilere odaklanmak yerine, farklı operasyonel ortamlara uyarlanabilen ve bu ortamlarda kullanılabilen çözümler geliştirmeli.

Ferlito, asıl zorluğun, savaşın Avrupa’nın askeri hazırlık düzeyinin sınırlarını belirlemesine izin vermeden bu savaştan ders çıkarmak olduğunu savundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English