Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD, Gazze Barış Konseyi için Riyad’a baskı yapıyor

Yayınlanma

ABD yönetimi, Gazze’nin yeniden imarı için kurulan Barış Konseyi’ndeki kaynak krizini çözmek amacıyla Suudi Arabistan nezdinde girişimlerini hızlandırdı. Washington’ın finansman arayışında Filistin Yönetimi’ne ait dondurulmuş varlıkları kullanma seçeneğini de gündeme getirdiği belirtildi. Taahhüt edilen fonların yalnızca küçük bir kısmını toplayabilen konsey, bölge ülkelerinin isteksizliği nedeniyle operasyonel zorluklar yaşıyor.

Washington yönetiminin, kaynak yetersizliği yaşayan konseyi finanse etmek amacıyla Filistin Yönetimi’nin dondurulan varlıklarını kullanma önerisini de gündeme getirdiği belirtildi.

ABD Başkanı Donald Trump tarafından hayata geçirilen ve “Barış Konseyi” olarak adlandırılan yapının, bölge ülkelerinin gönülsüzlüğü nedeniyle savaşın yerle bir ettiği Gazze’nin yeniden imarı ve gerçek bir ateşkes anlaşmasının uygulanması için gerekli fonları temin edemediği bildirildi. Bu durumun sonucunda Washington’ın, projeyi finanse etmeye yardımcı olması için Suudi Arabistan nezdinde lobi yaptığı aktarıldı.

Gazze Barış Konseyi, Hamas’ı silah bırakmayı reddederek ateşkesi engellemekle suçlarken, İsrail’in askeri eylemlerine devam etmesine ve Ekim 2025’teki ateşkes anlaşmasının şartlarını açıkça ihlal etmesine sessiz kalmayı sürdürüyor.

İngiliz The Guardian gazetesine konuşan bir kaynak, Trump’ın başkanlık ettiği Barış Konseyi’nin açılış toplantısında 9 ülkenin, Gazze’ye yardım paketi kapsamında 7 milyar dolar taahhüt ettiğini, ancak şu ana kadar yalnızca Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas’ın fon gönderdiğini ifade etti.

Aynı kaynak, konseyin operasyonel faaliyetleri için 20 milyon dolardan fazla, savaş sonrası kurulacak Filistin polis gücünü finanse etmek için ise ek olarak 100 milyon dolar aldığını belirtti. Kaynak, bu durumun, taahhüt edilen her 100 doların yalnızca 1,75 dolarının ödendiği anlamına geldiğini açıkladı.

Birleşmiş Milletler verileri ise iki yıl süren çatışmalar ve aralıksız bombardımanın ardından Gazze’nin yeniden imarı ve rehabilitasyonu için gereken toplam maliyetin 70 milyar doların üzerinde olduğunu gösterdi.

The Guardian gazetesine konuşan kaynaklar, başlangıçta konseyi finanse etme sözü veren bazı devletlerin, tıkanan diplomasi ve sahada hiçbir ilerleme kaydedilememesi nedeniyle şu an ödeme yapma konusunda isteksiz olduğunu aktardı.

Gelişmeleri değerlendiren bir diplomat, ülkelerin kendi paylarına düşen miktarları ödemekte tereddüt ettiğini söyledi. Diplomat, İran ile yaşanan savaşın ödemelerin geciktirilmesi için bir kılıf sağladığını belirterek, parası ve kaynağı olan hiç kimsenin Barış Konseyi ile çalışmak istemediğini, buna bir de İran çatışması eklenince, finansal gücü yüksek aktörlerin ödeme yapmamak için bir bahane bulduğunu vurguladı.

Middle East Eye internet sitesine konuşan Arap ve ABD’li yetkililer, Washington’ın mali açığı kapatması için Suudi Arabistan’a baskı yaptığını doğruladı. Trump’ın konseyi, başlangıçta girişime dahil olan bölgesel ve uluslararası ülkelerden 1 milyon dolarlık bir katılım payı talep etmiş, ancak birçok ülke bu talebi reddetmişti. İnternet sitesi, bir ABD yetkilisinin konuyu görüşmek üzere yakın zamanda Riyad’ı ziyaret ettiğini yazdı.

Batılı ve Arap yetkililer, konseyin finansmanının tamamen Körfez ülkelerine bağlı olduğunu belirtirken, Suudi Arabistan’ın ise konsey içinde daha geniş bir Filistin temsili sağlanması yönünde baskı yaptığı kaydedildi.

Dondurulan Filistin varlıkları gündemde

Reuters, geçen günlerde yayınladığı haberde, Washington’ın Barış Konseyi’ni finanse etmek amacıyla Filistin Yönetimi’ne ait dondurulmuş fonları kullanmayı değerlendirdiğini duyurdu. Middle East Eye internet sitesine konuşan kaynaklar, Suudi Arabistan’ın konseyi kendi bütçesinden finanse etmek yerine, İsrail’in Filistin Yönetimi’ne ait bu fonları serbest bırakmasını tercih ettiğini ifade etti.

Öte yandan, ABD’nin bölge ülkelerinden oluşacak Uluslararası İstikrar Gücü kurma projesi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bazı ülkeler barış gücü olarak görev yapmaya hazır olduklarını beyan etse de ABD destekli barış planının şart koştuğu üzere, Hamas ile karşı karşıya gelmeye ve örgütü zorla silahsızlandırmaya gönüllü olmadıklarını bildirdi.

Ekim 2025’teki anlaşmanın ardından İsrail güçleri, Sarı Hat olarak adlandırdıkları bölgeye çekilmişti. Bu hattın, Hamas silahsızlanmaya başlayana kadar planın bir parçası olarak geçici bir geri çekilme sınırı işlevi görmesi öngörülüyordu.

Ancak bu hat, o tarihten bu yana İsrail güçleri tarafından yasa dışı bir şekilde genişletildi. Yıkılan evlerin ve sivil altyapının üzerine kalıcı yeni askeri karakollar kurularak bölge tamamen bir askeri alana dönüştürüldü. Sonuç olarak İsrail ordusu, şu anda Gazze Şeridi’nin yüzde 60’ını kontrol altında tutuyor.

İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanları da hız kesmedi. Geçen yıl ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana 870’den fazla Filistinli hayatını kaybetti. İsrail’in kısıtlamaları, Barış Konseyi ve ateşkes sürecine dahil olan diğer ülkelerin eylemsizliği nedeniyle Gazze’deki kuşatma devam ederken, bölgeye insani yardım girişi de kritik derecede düşük seviyelerde kalmayı sürdürüyor.

Hamas ise bağımsız bir Filistin devleti kurulana kadar silahsızlanmayı reddediyor. Direniş hareketi, İsrail ateşkes anlaşmasındaki taahhütlerine tam olarak uyana kadar bu konuyu müzakere etmeyeceğini vurguluyor.

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

Yayınlanma

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.

Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.

Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.

Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.

İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.

Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde

Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.

ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.

İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.

Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.

Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.

Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English