Bizi Takip Edin

Amerika

ABD, tarihinde hangi toprakları satın aldı?

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçi üyeler, Donald Trump’ın 20 Ocak’ta Danimarka ile Grönland’ı satın almak amacıyla müzakerelere başlamasına olanak tanıyacak bir yasa tasarısı hazırladı.

Dolarla ödeme yaparak toprak kazanmak, Amerikalılar için alışılmış bir durum. Zaten ülkenin topraklarının neredeyse yarısını bu şekilde elde ettiler.

Danimarka Adaları

Amerikalılar Grönland’ı satın alma fikrini ilk kez düşünmüyor. 1867’de bu fikri ABD Dışişleri Bakanı William Henry Seward desteklemişti. Ancak o zamanlar bu fikir, vatandaşlar arasında pek anlaşma bulamadı. 1910’da Amerikan hükümeti bu fikre geri döndü. ABD’nin Danimarka Büyükelçisi Maurice Francis Egan, Danimarka’nın Grönland’ı ABD’ye vermesi ve karşılığında Filipinler’in güneyindeki Mindanao adasını almasını öneren karmaşık bir plan sundu. Danimarka, bu adayı yarım yüzyıl önce Avusturya-Prusya-Danimarka Savaşı’nda kaybettiği topraklarla değiştirmeyi umuyordu. Bu topraklar, Güney Jutland ya da Almanca adıyla Schleswig’di. Fakat bu plan hiçbir zaman hayata geçirilmedi ve Danimarka, Jutland’ı 1920’de I. Dünya Savaşı’nın sonunda geri aldı.

ABD, bir sonraki Danimarka topraklarına yönelik girişiminde karmaşık planlara başvurmadı ve sadece Virgin Adaları için 25 milyon dolar teklif etti. Bu miktar, o dönemde Danimarka’nın yıllık bütçesinin neredeyse yarısına denk geliyordu. 1916’da yapılan referandumda, Danimarka anakarasında yaşayanların yüzde 64,2’si bölgenin satılması yönünde oy kullandı. Adalarda yaşayanlar ise neredeyse tamamen ABD’ye katılmayı destekledi. 17 Ocak 1917’de ABD, anlaşmayı tamamladı. Ancak adalılar, Amerikan pasaportu alabilmek için 10 yıl beklemek zorunda kaldı.

Fakat Amerikalılar Grönland’ın peşini bırakmadı. 1946’da Başkan Harry Truman, Danimarka’ya Grönland için 100 milyon dolar teklif etti ve buna ek olarak Alaska’daki petrol yataklarının bir kısmını vaat etti. Son olarak, 1967’de Lyndon Johnson döneminde Dışişleri Bakanlığı, Danimarka’ya Grönland ve İzlanda’yı satıp satmayacaklarını sordu. Ancak Amerikalılar her iki durumda da ret cevabı aldı.

Şimdi ise anlaşma yapmak için daha çok Danimarka’dan ziyade Grönland’ın kendisiyle pazarlık yapmak gerekiyor. 1979’da Danimarka parlamentosu (Folketing), adaya geniş bir özerklik tanıdı. Öyle ki, 10 yıl sonra Grönland, fok avlama hakkını savunarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan (AET, AB’nin öncülü) ayrıldı, ancak Danimarka birliğe üye kaldı. 2009’da bölge daha da geniş bir özerklik elde etti. Artık Danimarka, adanın sadece dış politikasından ve savunmasından sorumlu. Tabii, bütçesinin yarısını da sübvanse ediyor.

Donald Trump’ın son açıklamalarının ardından Danimarka Kralı Frederik, Grönland’ı vermeyeceğini, hatta krallığın armasını değiştirerek bunu ima etti. Eskiden kalkanın dörtte birinde Grönland (beyaz ayı), Faroe Adaları (koç) ve Danimarka, Norveç ve İsveç’i temsil eden üç taç sembolü bulunuyordu.

Grönland’ın özerk hükümetinin başbakanı Mute Egede, adanın satılık olmadığını, hem ABD’den hem de Danimarka’dan bağımsızlığını önemsediğini belirtti. Egede, 2025’teki parlamento seçimlerinin ardından Grönland’ın Danimarka Krallığı’ndan ayrılması için “önemli adımlar” atmayı planlıyor. Neyse ki, Danimarka yasaları bunu mümkün kılıyor.

Fransız Plantasyonları

Amerika, topraklarını yerli Kızılderililerden neredeyse bedavaya satın almaya başladı. Örneğin, 1626’da Yeni Hollanda Valisi Peter Minuit, sahip olduğu Manhattan adası için mücevher, giysi ve bıçaklardan oluşan 60 gulden değerinde eşyalar ödedi. Şimdi ise bu eşyaların toplamıyla orada bir metrekare bile satın alınamaz.

Beyazlar, topraklarını Kızılderililere kıyasla çok daha pahalıya sattılar, ancak bazen onlar da ucuza kapatmayı başardılar. En büyük toprak anlaşması, 1803’te ABD’nin Fransızlar’dan Louisiana’yı satın almasıyla gerçekleşti. Başkan Thomas Jefferson, o dönemde Mississippi Nehri üzerindeki ticaret yolu için stratejik öneme sahip New Orleans limanını ve civarındaki bazı toprakları 10 milyon dolara satın almak istiyordu. Ancak Napolyon, Amerikalıları şaşırtarak tüm koloniyi 15 milyon dolara, yani hektarı 7 sentten satmayı teklif etti.

Bu, 2,1 milyon kilometrekarelik bir alan demekti; o dönemdeki ABD’nin iki katı büyüklüğündeydi. Şu anda bu topraklar üzerinde Iowa, Arkansas, Louisiana, Missouri ve Nebraska eyaletleri ile Wyoming, Kansas, Colorado, Minnesota, Montana, Oklahoma, Kuzey ve Güney Dakota’nın bir kısmı bulunuyor. Napolyon’un bu cömert teklifinin nedeni basitti: Gelecekteki imparator, denizaşırı topraklarını İngiltere’den koruyacak askeri güce sahip olmadığını biliyordu.

İspanyol Kıyısı

Benzer bir durum, İspanyollar için de geçerliydi. İspanya, Versailles Barış Antlaşması ile yeniden kontrolüne giren Florida’yı koruyamayacağını anlamıştı. 31. paralel boyunca uzanan Amerikan ve İspanyol toprakları arasında net bir sınır yoktu, bu nedenle ABD ordusu düzenli olarak yabancı topraklara giriyordu. Örneğin, Prospect Bluff kalesine yerleşen kaçak köleleri bastırmak ya da orada yaşayan Seminole kabilelerini kontrol altına almak için.

Sonuç olarak, 22 Şubat 1819’da Adams-Onís Antlaşması imzalandı. Buna göre İspanya, Florida üzerindeki toprak iddialarından vazgeçerken, ABD de İspanyol Teksas’ı üzerindeki iddialarından feragat etti. İspanya herhangi bir parasal tazminat almadı, ancak ABD, Florida mücadelesi sırasında İspanyol hükümetine yönelik tüm tazminat taleplerini kendi üstlendi. Üç yıl boyunca özel bir komisyon şikayetleri topladı ve nihayetinde yaklaşık 5,5 milyon dolar tazminat ödedi.

Meksika Çayırları

İspanya, Teksas’ın kaderi konusunda boşuna endişelenmişti: Kısa süre sonra bu bölgeyi, 1821’de bağımsızlığını kazanan Meksika ile birlikte kaybetti. 1836’da Teksas, Meksika’dan bağımsızlığını ilan etti, silahlı mücadeleyle bunu korudu ve 10 yıl sonra ABD’ye katılarak 28. eyalet oldu. Tüm bunlar, 1846-1848 yılları arasında Meksika-Amerika Savaşı’na yol açtı ve savaşı Meksika kaybetti.

Barış antlaşmasının şartlarına göre Meksika, 1,3 milyon kilometrekarelik toprağını ABD’ye devretti ve Teksas’ın kaybını resmen kabul etti. Meksika’nın yüzölçümü yaklaşık yüzde 40 azaldı. Şu anda bu eski Meksika toprakları üzerinde Kaliforniya, New Mexico, Arizona, Nevada, Utah, Colorado ve Wyoming’in bir kısmı bulunuyor. ABD, bu topraklar için 15 milyon dolar tazminat ödedi ve İspanyollar’la yapılan anlaşmada olduğu gibi, Meksika hükümetine yönelik tüm tazminat taleplerini üstlendi; bu da ek 3,25 milyon dolar demekti.

1854’te Meksika, Güney Kaliforniya’yı ABD’ye sattı. Şu anda bu topraklar Arizona ve New Mexico eyaletlerinin bir parçası. Bu satışta, ABD’nin Meksika Büyükelçisi James Gadsden’in payı büyüktü. Gadsden, diplomatik görevinden önce Güney Carolina Demiryolu Şirketi’nin başkanı olarak çalışmış ve Atlantik Okyanusu’ndan Pasifik’e uzanan bir demiryolu hattı inşa edilmesi için lobi yapmıştı. Gadsden, Meksika Devlet Başkanı Santa Anna’yı 120 bin kilometrekarelik bir alanı 10 milyon dolara satmaya ikna etti.

Ancak bu anlaşma, Meksika halkı arasında hoşnutsuzluğa neden oldu ve ertesi yıl Santa Anna devrildi. Yeni demiryolu projesi ise sekteye uğradı. Önce sektör bir krize girdi, ardından ABD’de İç Savaş başladı. Sonuç olarak, Gadsden’in satın aldığı topraklarda ilk transkıtasal demiryolu rayları ancak 1878’de döşenebildi.

Rus Vadileri

Yüzyılın başlarında Rusya da Amerika’da toprak satın alıyordu. Modern Kaliforniya’nın bulunduğu bölgede Ruslar, Fort Ross kalesini inşa etti ve Kızılderililer’den mücevher, giysi, balta gibi sıradan ve ucuz eşyalarla ödeme yaptı. Ancak o dönemde Kaliforniya’da Amerikan yönetimi yoktu. Bu topraklar önce İspanya’nın kontrolündeydi, ardından bağımsız Meksika’nın bir parçası oldu ve 1848’de ABD tarafından satın alındı ama bu sefer Rus yerleşimi olmadan.

Fort Ross, yarı devlet kolonyal ticaret şirketi olan Rus-Amerikan Şirketi tarafından kuruldu. Şirketin sermayesi tamamen Rusya’ya aitti ve adındaki “Amerikan” ifadesi, faaliyet gösterdiği kıtaya atıfta bulunuyordu. Şirket, Alaska’daki Rus yerleşimlerini desteklemek için Kaliforniya’da tarım yapıyor, gemi inşa ediyor ve kürk ticareti yapıyordu. Ancak yıllar geçtikçe işler kötüye gitti. 1841’de Fort Ross ve diğer varlıklar, İsviçre kökenli Meksikalı girişimci John Sutter’a satıldı. Yedi yıl sonra Kaliforniya’da ilk altın bulundu ve “altına hücum” dönemi başladı.

Fort Ross, sadece 42 bin 857 rubleye satıldı. Bu parayla o dönemde Moskova’nın merkezinde güzel bir konak alınabiliyordu. Bir iddiaya göre Sutter, ödemeyi tam yapmadı: Üçte birini nakit olarak ödedi, bir kısmını buğdayla yüksek fiyattan ödedi ve bir kısmını da hiç ödemedi. Bir başka iddiaya göre ise “altına hücum” başladıktan sonra Rusya’ya olan tüm borçlar kapatıldı. 2014’te Devlet Duması üyesi Mihail Degtyarev, Rusya Dışişleri Bakanlığı’na anlaşma şartlarının yerine getirilmemesi nedeniyle satışı iptal etme ve Amerikan topraklarını Rusya’ya geri kazandırma önerisinde bulundu.

Rus Kuzeyi

Alaska’yı, ünlü bir şarkıda iddia edildiği gibi Katerina değil, 1867’de II. Aleksandr sattı. Bunun birkaç nedeni vardı. İlk olarak, Rusya ekonomik bir krizle karşı karşıyaydı. Rothschildler’den alınan kredinin faizini ödemek için paraya ihtiyaç vardı. İkinci olarak, çar, denizaşırı toprakların yeterince korunmadığını ve bu nedenle kolayca ele geçirilebileceğini düşünüyordu. O dönemde Alaska’da altın bulunmuştu ve bölge maceraperestlerle doluydu. Rus yetkililerin onları kontrol etme imkanı yoktu.

Toprak, o dönemde dostane ilişkiler içinde olan ABD’ye 7,2 milyon dolara satıldı. Bu miktar, Rothschildler’den alınan kredinin yüzde 10’undan azdı ve hektar başına 5 sentten daha ucuzdu. Bu uygunsuz fiyata rağmen ABD, satın alma konusunda pek istekli değildi. Ruslar, Amerikalı politikacıları ikna etmek ve hatta rüşvet vermek zorunda kaldı. Rus Büyükelçisi Eduard Stoeckl, rüşvet için 144 bin dolar harcadı ve buna rağmen Alaska’nın satın alınması kararı ABD Senatosu’nda sadece bir oy farkla kabul edildi. Anlaşmaya karşı çıkanlar, yeni toprakları “Seward’ın buzdolabı” (Grönland’ı satın almak isteyen Dışişleri Bakanı Seward’ın adıyla) olarak adlandırdı ve hükümeti boşa para harcamakla suçladı. Ancak “altına hücum”, ABD’nin tüm masraflarını fazlasıyla karşıladı.

Alaska için ödenen paranın Rusya’ya hiç ulaşmadığına dair bir efsane var. Söylentiye göre para İngiltere’ye transfer edildi, altın külçeleri satın alındı ve “Orkney” adlı gemiyle St. Petersburg’a gönderildi. Fakat gemi yolda battı ve yükü sigortalayan şirket sadece kısmi tazminat ödeyerek iflas etti. Gerçekte ise Devlet Arşivi belgeleri, Amerikan parasıyla Kursk-Kiev, Ryazan-Kozlov ve Moskova-Ryazan demiryolları için ekipman satın alındığını gösteriyor.

Filipin Ormanları

1896’da Filipinler halkı, İspanyol yönetimine karşı ayaklandı. Bağımsızlık mücadelesinde bir müttefik arıyorlardı ve bu müttefik ABD olabilirdi. Amerikalılar destek sözü verdi ve iki yıl sonra İspanya’ya savaş ilan etti. Savaş, Aralık 1898’de Paris Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla hızlıca sona erdi. Antlaşmaya göre ABD, Porto Riko ve Guam adalarını (ABD’ye dahil olmayan ancak yönetimi altında olan bölgeler) aldı. Ayrıca Küba ve Filipinler üzerinde kontrol sahibi oldu.

Fakat Filipinler ile ilgili durum pek de hoş değildi. Savaşın bitmesine birkaç ay kala Filipinler bağımsızlığını ilan etti, ancak ABD bunu tanımadı. Bunun yerine Amerikalılar, Paris Antlaşması’na bu adaları İspanya’dan 20 milyon dolara satın aldıklarını yazdı. Adalılar, bağımsızlık yerine yeni bir sahip buldukları için öfkelendi. Filipinler Devlet Başkanı Emilio Aguinaldo, yeni bir savaştan açıkça bahsetti ve kısa süre sonra savaş başladı.

Çatışmaların fitilini, 4 Şubat 1899 gecesi bir Filipinlinin ölümü ateşledi. Muhtemelen, İngilizce bilmediği için bir ABD askeri üssüne yanlışlıkla girdi ve nöbetçi tarafından vuruldu. Amerikan ordusu, Filipinli milisleri hızla yenilgiye uğrattı, ancak ülkede gerilla savaşı başladı. Resmi olarak savaş, 1902’de esir alınan Aguinaldo’nun Amerikan yönetimini tanımasıyla sona erdi, ancak gerilla saldırıları 10 yıl daha devam etti. Savaş, ABD’ye 600 milyon dolara mal oldu, yani İspanya’ya ödenen miktarın 30 katı. Filipinliler ise 1935’te ABD’den özerklik, 1946’da ise tam bağımsızlık kazanarak mücadelelerini sonlandırdı.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English