Bizi Takip Edin

Dünya Basını

“ABD’nin İsrail’e baskısı ters teper” tezini bu çalışma çürüttü

Yayınlanma

biden-netanyahu

Gazze’deki savaşı sonlandırmak için ABD’nin neden İsrail’e baskı yapmadığı sorusuna birçok neden öne sürülüyor. Bu nedenlerden en çok dile getirileni Washington’un aslında İsrail üzerinde o kadar büyük bir etkiye sahip olmadığı ve olası ABD baskısının İsrail kamuoyunda ABD karşıtlığını körükleyeceği düşüncesi. Bu iki argümanın çıkış noktası da İsrailli yetkililer. Aşağıda çevirisini okuyacağınız çalışma, bu tezi çürütüyor. Makalenin yazarlarının İsrailli seçmenlerle yaptığı anket benzeri bir çalışma sonucunda İsrailli seçmenlerin ve özellikle Netanyahu’ya oy verenlerin ABD’nin İsrail’e baskısı üzerine Hamas’la anlaşmaya daha sıcak baktığı ortaya çıktı.

Makalenin tamamını dikkatinize sunuyoruz:

***

Amerika’nın İsrail üzerinde düşündüğünden daha çok etkisi var

ABD’nin baskısı, Netanyahu’yu Gazze’deki rotasını değiştirmeye nasıl ikna edebilir?

Daniel Silverman, Anna Pechenkina, Austin Knuppe, Yehonatan Abramson

İsrail’in Gazze’de, Hamas’a karşı yaklaşık bir yıldır sürdürdüğü savaş boyunca ABD Başkanı Joe Biden yönetimi, İsrail’e en yıkıcı operasyonlarını azaltması ve çatışmayı sona erdirmesi için ciddi bir baskı uygulamakta isteksiz davrandı. Biden’ın geride durmasının birkaç nedeni var. Bu nedenlerden bir tanesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin rotasını baskı yoluyla değiştirmenin iyi bir sonuç vereceğine duyulan şüphe.

Bazı analist ve uzmanlar, ABD’nin İsrail hükümetinin davranışlarını temelden değiştirecek etkiye sahip olmadığını ve hatta İsrail’in Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki yıkıcı saldırısına verdiği tepkiye meydan okumanın geri tepebileceğini savunuyor. Bu görüşlerin ABD’nin üst düzey karar mercileri tarafından ciddiye alındığı görünüyor.

Bu yaz başında, İsrail ve Hizbullah arasında arabuluculuk yapan Biden yönetimi yetkililerinden Amos Hochstein, Lübnanlı siyasetçileri ABD’nin İsrail’i zorlayacak gücü olmadığı konusunda uyardı.

Kâr amacı gütmeyen Lübnan’ın Amerikan Görev Gücü (ATFL) Başkanı Ed Gabriel, Hochstein’ın mesajını şöyle özetledi: “[İsrailli yetkililere] Onlara, istediğimizi yaptırabileceğimizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz… Amerika’nın İsrail’i durduracak gücü olmadığını anlamalısınız.”

Benzer bir yorum geçen yıl sonunda uzun süredir Orta Doğu müzakerecisi olan ABD’li diplomat Dennis Ross’tan da geldi: “Tarih İsrailli seçmenlerin ABD’nin makul olmayan taleplerde bulunması durumunda maliyeti ne olursa olsun bu talepleri reddettiğini gösteriyor.”

Kısmen İsrailli yetkililerin açıklamalarından kaynaklanan bu görüş, İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in ABD’nin savaşı sona erdirmek için yaptığı baskıların İsraillileri savaşmaya devam etmek için motivasyon kaynağı haline geldiğini dile getirmesi gibi örneklerle destekleniyor.

Ancak bu tahmin, yalnızca bir varsayımdan ibaret.  Bunu test etmek için, mayıs ayında İsrail kamuoyunun savaşa yönelik tepkilerini daha iyi anlamak amacıyla ABD hükümetinin koşulsuz desteği ile ABD’nin Gazze’de strateji değiştirme baskısı arasındaki farkı ölçen daha önce yapılmamış bir anket yaptık. Sonuçlar, ABD’nin elinde koz bulunmadığına dair kanaatin yanlış olduğunu gösterdi: ABD büyük olasılıkla İsraillilere barışçıl bir uzlaşmaya gitmeleri ve Gazze’deki savaşı önemli bir tepki yaratmadan sona erdirmeleri için baskı yapabilir. Eğer Biden yönetimi ya da belki de daha büyük olasılıkla halefi İsrail’e gerçek ve sürekli bir baskı uygularsa- örneğin bir anlaşmaya varmak için saldırı silahlarının ihracatını şarta bağlarsa- bu muhtemelen İsrail kamuoyunun savaşa olan desteğini önemli ölçüde zayıflatacak ve savaşın sona ermesini hızlandıracak.

KAMUOYU KAZANILABİLİR

Son zamanlarda yapılan kamuoyu yoklamaları birçok İsraillinin, İsrail’in savaşı sona erdirmesi ve Gazze’den tamamen çekilmesi karşılığında tüm rehinelerin serbest bırakılmasını öngören bir ateşkes anlaşmasını desteklediğini gösteriyor.  Haziran ayında böyle bir uzlaşmaya sıcak bakan İsrailliler yüzde 56’lık dilimi oluştururken ağustos ayında bu oran yüzde 63’e yükseldi. ABD politikasının bu rakamları bir ölçüde etkilemiş olması muhtemel; Biden, Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve CIA Direktörü William Burns, açıkça bir anlaşmaya yönelik sözlü desteklerini ve İsrail hükümetinin bunu kabul etmemesi karşısında sabırlarının dolmak üzere olduğunu dile getirdiler.

İsraillilerin ABD’nin ülkeye yönelik tutumuna nasıl tepki verdiğini daha iyi anlamak için, 7 Mayıs’tan 12 Mayıs’a kadar, genel İsrail nüfusunu temsil eden bin 238 İsrailli yetişkinden oluşan bir örneklemle, yaklaşık iki düzine sorudan oluşan çevrimiçi bir anket yaptık. Katılımcılardan, Washington’un İsrail’in Refah’ı işgalini engellemeye çalışmak amacıyla yıllardır ilk kez bir silah sevkiyatını durdurduğu haberinin ortaya çıkmasından sadece birkaç gün sonra görüş alındı. Bu strateji, anketimizin sahada olduğu dönemde ABD’nin Gazze’deki savaşa yönelik politikasının yönünü özellikle belirsiz hale getirdi.

Anketimiz, İsraillilerin ABD’nin duruşuna nasıl tepki verdiğini görmek için dikkatle hazırlanmış bir mesaj testi içeriyordu. Katılımcıları üç gruba ayırdık. Birincisi kontrol grubuydu; anketi doldurmadan önce katılımcılara herhangi bir mesaj verilmedi. İkinci grup soruları yanıtlamadan önce, Amerikan halkının çatışmada İsrail’i desteklediğini ve Biden yönetiminin İsrail’in Hamas’a karşı tam bir zafer elde etmesi için koşulsuz destek sağlayacağını öne süren gerçekçi ancak hayali bir haber okudu. Üçüncü grup ise Amerikalıların savaştan soğuduğu, Biden yönetiminin İsrail’in savaşı sona erdirmesi gerektiğini ve bunu yapmaması halinde ABD desteğinin koşulsuz olmayacağını kesin olarak ifade ettiği kurmaca bir haber okudu. İki test grubuna sunulan her iki pozisyon da mayıs ayı başlarında, Biden yönetiminin silah sevkiyatının ilk kez durdurulduğunu duyurduğu ve gerçekten büyük bir politika değişikliğinin eşiğinde mi olduğu, yoksa savaşı hafif eleştirilerle desteklemeye devam mı edeceği konusunda çelişkili haberlerin olduğu dönemde, tamamen akla yatkındı.

Bu müdahalenin ardından her üç katılımcı grubuna da Gazze’deki çatışma, çatışmanın sona erme olasılığı ve diğer jeopolitik konulara ilişkin tutumları hakkında aynı sorular soruldu.

Sonuçlar çarpıcıydı.

Genel olarak, ABD’nin savaşı sona erdirmek için İsrail’e gerçek bir baskı uygulamaya hazır olduğunu okuyan İsraillilerin savaşa, savaşı sona erdirmek için yapılan müzakerelere ya da ABD ve jeopolitik rakiplerine ilişkin görüşlerini önemli ölçüde değiştirmediğini gördük.

Özellikle, ABD’nin, İsrail’e rotasını değiştirmesi için baskı yaptığını duyan grupta, daha sonra ABD’ye olumlu baktığını söyleyen katılımcıların yüzdesinde anlamlı bir düşüş ya da Rusya veya Çin’e olumlu bakanların yüzdesinde bir artış olmadı. Bu bulgular, ABD’nin baskı uygulamasının İsraillilerin ateşkese desteğini azaltacağı veya Amerika’ya yönelik görüşlerini ciddi şekilde zedeleyeceği endişesini çürütüyor. Kısacası, Smotrich yanılıyor: Baskının geri tepeceğine dair bir kanıt yok.

Ayrıca, ABD’nin İsrail’e koşulsuz destek verdiğini duyan katılımcılar arasında ABD’ye olumlu bakanların yüzdesinin kontrol grubuna göre sekiz puan daha yüksek olduğunu belirtmek gerekir. Anket katılımcıları, ABD’nin İsrail’e koşulsuz destek vermesini tercih etmişti. Ancak, Amerika’nın baskı uyguladığını duyduklarında da ABD itibarını kaybetmiş görünmüyordu.

BASKIYI YOĞLUNLAŞTIRMA

ABD’nin İsrail üzerindeki baskısını duymanın etkisini, katılımcıları Netanyahu’yu destekleyenler ve desteklemeyenler (Bu, İsrail’de önemli bir siyasi bölünme) olarak ayırarak daha derinlemesine inceledik. Katılımcılara bir sonraki seçimde Netanyahu’ya mı yoksa diğer önde gelen İsrailli politikacılardan birine mi oy vermeyi planladıklarını sorduk.

Netanyahu’ya oy veren katılımcıların, ABD’nin uyguladığı baskıya ilişkin haberi okuduktan sonra Hamas’la anlaşmaya verdiği desteğin önemli ölçüde arttığını (yüzde 25’ten yüzde 40’a) gördük; bu da İsrail halkının önemli bir kesiminin ABD’nin İsrail’e savaşı sona erdirmesi için baskı yaptığını duyduklarında, aslında oldukça duyarlı olduklarını ve bazı liderlerin aksi yöndeki iddialarına rağmen bu baskıya istendiği gibi karşılık verdiklerini gösteriyor.

Bu bulgular, kontrol grubundaki Netanyahu seçmenleri ve diğer seçmenler tarafından ifade edilen görüşler göz önüne alındığında özellikle dikkat çekici. Anketi tamamlamadan önce ABD stratejisi hakkında hiçbir şey okumamış olan katılımcılar arasında, Hamas’ı ortadan kaldırmaya çalışmak için savaşı sürdürmek yerine savaşı sona erdirmek ve Gazze’de tutulan İsrailli rehineleri iade etmek için bir anlaşmaya varılmasına verilen desteğin oranları, Netanyahu seçmenleri arasında yüzde 25, diğer İsrailliler arasında ise yüzde 73’tü. Başka bir deyişle, Netanyahu seçmenleri İsrail’in savaşta maksimalist bir sonuç elde etmesine yönelik desteğin birincil kaynağı idi. Bu seçmenlerin topyekûn bir zafer kazanma arzusunu azaltmak ve onları uzlaşmaya itmek, İsrail siyasetinde çatışmayı sürdürmenin uygulanabilirliğini ciddi şekilde tehlikeye atacaktır.

Netanyahu’nun kendisi siyasi geleceğini bağlı gördüğü bu savaşta ne kadar kararlı olursa olsun, nadiren de olsa uygulanan ABD hükümeti baskısına duyarlı olduğunu da gösterdi. Örneğin Nisan ayında Biden’ın Netanyahu’ya İsrail’in savaştaki tutumunda ciddi değişiklikler yapmasını söylediği bir telefon görüşmesinin ardından İsrail, Gazze’ye insani yardım taşıyan kamyonların sayısını önemli ölçüde artırdı. Bu olay, Netanyahu’nun bugüne kadarki oy oranlarının en düşük olduğu ve savaş kabinesinin ılımlı üyeleri sayılan Benny Gantz ve Gadi Eisenkot’un istifa edeceğine dair spekülasyonların arttığı bir döneme denk geldi. Baskıyı savunanlar, kamuoyunda artan muhalefet, elitlerden kopma tehditlerinin artması ve politikadaki değişimlerin benzer bir birleşimini gördüklerinde harekete geçebilirler.

Belki de bu nedenle Netanyahu, sağındaki İsrailli bakanlar ve İsrail hükümetinin ABD’deki en ateşli ve refleksif savunucularıyla birlikte, Amerika’nın İsrail’e savaşı sona erdirmesi için baskı yapması halinde neler olacağına dair böylesine korkunç uyarılarda bulundu. ABD politikasının İsrail siyasetini şekillendirme gücünün farkındalar. Örneğin, büyük ölçekli kitlesel protestolara ek olarak, daha fazla yedek askerin, Netanyahu’nun İsrail güvenliğini ve Amerikan desteğini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde tehlikeye atmasını protesto etmek için görevden çekilmesi, geçen yıl hükümetinin yargı reformlarına karşı yapılan protestolarda olduğu gibi, ülkeyi daha da büyük bir kaosa sürükleyebilir.

Peki ya ABD’nin İsrail’e koşulsuz destek vereceğini duymanın sonuçları? Burada, ABD’nin savaşı sona erdirmesi için İsrail’e baskı yaptığını söylemenin etkisine kıyasla ilginç ama daha zayıf bir paralellik bulduk. ABD’nin İsrail zaferine koşulsuz destek verdiğine dair kurgu haberi okumak, Netanyahu karşıtı seçmenler arasında ateşkes desteğini kontrol grubuna kıyasla altı puan azalttı; bu, Netanyahu seçmenleri üzerinde ABD baskısına dair hikayeyle ilişkili farktan daha küçük ve istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir farktı.

Bununla birlikte İsraillilerin, ABD’nin ne olursa olsun arkalarında olduğunu düşündüklerinde daha maksimalist hedeflere ulaşmak için serbest hareket edebileceklerini hissettiklerini gösteriyor. Koşullu destekle ilgili kurgu haber gruplarının sonuçlarıyla birleştirildiğinde, İsraillilerin savaşa yönelik görüşlerinin esnek olduğunu ve dolayısıyla ABD’nin tutumunun İsrail kamuoyunu savaşı sonlandırmaya itebileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak anketimiz, ABD’nin İsraillilerin çatışmayı sürdürme maliyetleri ve faydaları hakkındaki düşüncelerini ciddi ölçüde etkileyebileceğini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. ABD’nin savaşı sona erdirmesi için baskı yaptığı haberini duymak, İsraillilerin askeri operasyonların devamına karşı çıkıp uzlaşmaya yönelmesini sağlayabilir, üstelik bu durum İsraillilerin ABD’ye yönelik genel görüşlerinde önemli bir maliyet yaratmadan gerçekleşebilir.

Kaldı ki bulgularımız muhtemelen gerçek ABD baskısının gücünü olduğundan düşük gösteriyor, çünkü denekler sadece tek bir kurgusal haber okudular. İsrail hükümetinin karşı mesajlarının, ortaya çıkardığımız etkileri azaltması mümkün olsa da elde edilen sonuçlar, ABD’nin çatışmayla ilgili İsrail vatandaşlarının görüşlerini etkileme yeteneği kapsamında umut verici.

BURADAKİ SÜPER GÜÇ KİM?

Elbette, ABD baskısının başarısız olabileceği ya da geri tepebileceği endişesi, Washington’un Netanyahu hükümeti ve davranışları üzerinde daha fazla etki yaratmaya çalışmasının önündeki tek engel değil. Biden’ın İsrail hükümetine savaştaki tutumu konusunda ciddi bir baskı uygulamaktan kaçınmasının en az iki önemli nedeni daha var. Biden’ın geçmişten beri İsrail’e karşı kişisel bir sempatisi var, bu da onu ülkeyi eleştireceği yerde tereddütte bırakıyor. Ayrıca, davranışları kuşkusuz, başkanlık seçim yılında yaşanan iç politika kaygılarından da etkilendi.

Ancak yakında bu faktörlerin hiçbiri bu kadar önemli olmayacak. Biden, başkanlığının sonuna yaklaşıyor ve ardından kişisel dünya görüşü, ABD dış politikasının ana yönlendiricisi ve kısıtlayıcısı olmaktan çıkacak. Ülkenin yüksek riskli başkanlık yarışıyla ilişkili aşırı güçlü siyasi baskılar da birkaç ay içinde geçecek. Bir sonraki başkanlık yönetimi, savaş politikasını yeni yönlere ayarlama konusunda çok daha özgür olacak.

Şu anda Demokratların başkan adayı olan Başkan Yardımcısı Kamala Harris İsrail’in güvenliğine olan temel bağlılığını teyit etmekle birlikte son aylarda Filistinlilerin çektiği acılara daha fazla empati duyduğunun ve Netanyahu’ya karşı daha sert bir söylem ve muamele sergilediğinin sinyallerini verdi.  Muhtemelen bu duruş, Harris’in Orta Doğu konusundaki yenilikçi dış politika danışmanları tarafından teşvik ediliyor. Bu nedenle bazı ateşkes destekçileri, Harris yönetiminin, İsrail ve Hamas arasında anlaşmaya varılmasını daha güçlü bir şekilde teşvik edebilmek adında sözlerini eyleme geçireceği konusunda umutlu.

Demokratların İsrail konusundaki ortak görüşü Biden’ın soluna kaymış durumda. Bir sonraki Demokrat başkan, yeni Demokrat liderlerle birlikte İsrail’e daha fazla baskı uygulamak isteyebilir. Böyle bir baskının olumsuz etki yaratacağı endişesi muhtemelen devam edecektir. Ancak anketimiz, politikada bu tür bir değişim için birçok stratejistin korktuğundan daha fazla alan olduğunu gösteriyor.

Anketimizin sonuçları ikinci bir Trump yönetiminin politikalarına da yön verebilir mi? Donald Trump’ın ilk döneminde İsrail’in sağ kanadını kucaklaması, savaşı sona erdirmek için İsrail’e silah ambargosuna karşı olduğunu belirtmesi ve İsrail’in “işi bitirmesi” gerektiği yönündeki yorumları göz önüne alındığında, Trump yönetiminin savaşı sona erdirmesi için İsrail’e baskı yapmaya istekli olacağını hayal etmek daha zor. Yine de Trump ile Netanyahu arasındaki, Trump’ın ilk döneminin sonlarına kadar uzanan gerilimler ve Trump’ın Suudilerle olan bağları gibi bölgedeki diğer yakın ilişkileri, Kasım seçimlerinin sonucundan bağımsız olarak gelecek yönetimde ABD’nin İsrail’e savaşı sona erdirmesi için baskı yapma olasılığını açık bırakıyor.

Yeni yönetimin atabileceği adımlara gelince, tarihsel olarak, İsrail’in davranışını değiştirmek isteyen ABD başkanları birkaç mekanizma kullandılar. Bunlardan biri diplomatik baskıd ki bu da genellikle İsrail’i eleştiren kararların Birleşmiş Milletler’den geçmesine izin vermeyi ve hatta bu kararlar lehinde oy kullanmayı gerektiriyor. Haziran ayında ABD hem İsrail’i hem de Hamas’ı savaşı sonlandırmaya çağıran bir BM kararına destek olarak bu yönde bir hamle yaptı. Ancak kullanılan dil biraz temkinliydi ve kararın, şimdilik, pek bir etkisi olmadı.

ABD geçmişte ekonomik ve askeri alanlarda daha ciddi baskılar uyguladı. Başkan George H. W. Bush 1991 yılında İsrail’e 10 milyar dolarlık kredi garantisini durdurarak Başbakan Yitzhak Shamir’i İsrail’in yerleşim politikasını değiştirmeye ve Filistinlilerle Madrid’de yapılacak büyük bir barış konferansına katılmaya zorladı. Başkanlar Ronald Reagan ve Barack Obama, İsrail ordusunun Lübnan ve Gazze’ye müdahaleleri nedeniyle İsrail’e üst düzey silah sevkiyatını durdurdu. Kararlılık ve sabırla uygulandığında bu tür baskılar, çoğu zaman İsrail hükümetini dizginlemeyi ve askeri harekatlara son vermek üzere pazarlık masasına oturtmayı başardı.

Harris’in ulusal güvenlik danışmanı Philip Gordon, Harris’in başkanlığı kazanması halinde, silah ambargosunun söz konusu dahi olmayacağını açıkça ifade etti. Ancak Gordon’un açıklamaları, bir ateşkes anlaşmasına varılana kadar İsrail’e tüm saldırı amaçlı silah sevkiyatının durdurulmasına kadar varabilecek önemli bir baskı olasılığını hala açık bırakıyor. İsrail’e (saldırı amaçlı olmayan) silahların bir kısmının ya da tamamının sevkiyatının durdurulması, hükümet çatışmalara son vermediği sürece ülkeye kredi verilmemesi ve muhtemelen bir anlaşmayı teşvik için ekonomik teşvik vaadinde bulunulması, potansiyel baskı listesini oluşturabilir. Bu tür hamlelerin, bölgedeki kilit güçleri Hamas’a baskı yapmaya zorlamak için yenilenen diplomatik çabalarla birleştirilmesi de muhtemelen değerlendirilecektir.

Nihayetinde Gazze’deki savaş sona ermeli. Çatışma hem İsrail’de hem de Gazze’de, şimdiden çok sayıda insanın ölümüne neden oldu. Savaş ne kadar uzun sürerse, daha geniş çaplı bölgesel savaş olasılığını o kadar artırır, dünya genelinde antisemitizm ve İslamofobiyi körükler. ABD İsrail’i destekliyor gibi göründükçe ya da sadece kenarda durdukça, Arap dünyasında ve küresel Güney’de imajı daha da zedeleniyor. Bu savaşı sona erdirmenin ABD’nin ulusal çıkarına olduğu açık ve eski güvenlik şeflerinden barış aktivistlerine kadar pek çok İsraillinin de söylediği gibi bu, İsrail’in de ulusal çıkarına olacaktır. İsrail hükümetine baskı uygulamak, ABD’nin savaşın sona ermesini teşvik için sahip olduğu birincil araçtır. Analizimiz, Washington’un itibarına önemli bir zarar vermeden merkez sağ İsraillileri anlamlı bir şekilde müzakere masasına itebileceğini gösteriyor. Eğer bir sonraki ABD başkanı savaşın sona ermesini istiyorsa, bunun için gerekli cesareti bulmalı.

ÇEVİREN: Bilge Dilay Misir

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English