Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Türkiye’nin Afrika’da nüfuz arayışı

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale Etiyopya’dan Somali’ye ve Nijer’e kadar Türkiye’nin son dönemde yaptığı ekonomik ve diplomatik yatırımları ele alıyor. Makale tüm bu yatırımlara daha geniş bir perspektiften bakarak Türkiye kısa vadeli ekonomik kazanımlar dışında hedeflediği uzun vadeli stratejik çıkarlara mercek tutuyor:

***

Bölge ötesinde nüfuz arayışı: Türkiye’nin gözü stratejik jeopolitik yarışta Afrika’da

Recep Tayyip Erdoğan hükümeti kıta genelinde ticari ve stratejik çıkarlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Lizzie Porter

Geçen ay, yolcu trenleri Tanzanya’nın liman kenti Darüsselam’dan ilk kez başkent Dodoma’ya doğru hareket etti ve bu mesafe 450 km’den fazla. Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda Cumhurbaşkanı Dr. Samia Suluhu Hassan’ın ilk yolculardan bazılarını el sallayarak uğurladığı görüldü.

Toplam uzunluğu 1.200 km’yi aşan 7,6 milyar dolarlık büyük bir demiryolu projesinin parçası olan hat, daha önceki projeleri arasında Dubai Metrosu ile Mekke ve Medine tren istasyonları da bulunan Türk şirketi Yapı Merkezi tarafından inşa edildi. Dev Türk firması halihazırda bir sonraki Afrika projesi üzerinde çalışıyor: Uganda’da bir başka büyük demiryolu hattı.

The National’a konuşan bir Ticaret Bakanlığı yetkilisi, 1972’den bu yana Türk müteahhitlik firmalarının Afrika’da 91,5 milyar dolar değerinde 1.977 proje tamamladığını söyledi.

Ancak Tanzanya ve Uganda’daki iki proje, sadece ülke ekonomisi zorlanırken Türk işletmeleri için yeni pazarlar bulmak için değil, aynı zamanda Türk hükümetinin Afrika’ya yönelik yeni hamlesinin de bir parçası. Gözlemcilere göre Orta Doğu, Rusya ve Çin’in rekabetine karşı orta gücün uzun vadeli stratejik çıkarlarını güçlendirmeyi hedefliyor.

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Afrika Çalışmaları Bölümü’nde doçent olan Elem Eyrice Tepeciklioğlu, “Ankara’nın kıtadaki artan angajmanı elbette yalnızca kısa vadeli çıkarları ya da ekonomik kaygılarından kaynaklanmıyor” dedi. Tepeciklioğlu, Türkiye’nin Orta Doğu ve Avrupa’daki “etki alanını yakın çevresinin ötesine genişletme hedefi” olduğunu da sözlerine ekledi.

Bu strateji, Ankara’nın ekonomik fırsatları değerlendirmek ve bölgesel güvenlik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla, özellikle Orta Doğu’da eski düşmanlarla diplomatik ilişkileri onarma çabalarıyla uyumlu bir şekilde ilerliyor.

Chatham House’un Afrika programında yardımcı araştırmacı olarak görev yapan Abel Abate Demissie’ye göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinde özellikle Kuzey Afrika ve Afrika Boynuzu’nda hâkim olduğu bazı bölgelerde Türk nüfuzunu yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. Bu arada Afrika Boynuzu’ndaki pek çok ülke, Eş-Şebab gibi aşırılık yanlısı isyanlarla mücadele ederken istikrarlı bir yönetim kurmakta zorlanıyor. Geleneksel Batılı ortaklarının da çekilmesiyle birlikte bu ülkeler yeni ittifak arayışlarına girdi.

Demissie, “Afrika Boynuzu’nda orta güçler için bir alan var. Ülkelerin çoğu mümkün olduğunca çok sayıda ortak bulmaya çalışıyor, çünkü Batı’nın rolü önemli ölçüde azalıyor” dedi.

Ankara, Somali’nin coğrafi olarak stratejik konumunu ve ekonomik potansiyelini fark ederek yıllar içinde diplomatik, ticari ve askeri ilişkiler kurdu. Doğu Afrika ülkesi on yıllardır çatışmalar, aşırılık yanlısı isyanlar ve kıtlıkla boğuşuyor. Diğer ülkeler, Somali ordusuna destek sağlarken Aden Körfezi ve Arap Denizi üzerinden geçen önemli deniz yolunda bulunan çok sayıda limanında çıkarlarını güvence altına almak için devreye girdi.

Türk holdingi Albayrak, Somali’nin başkentindeki Mogadişu limanını ve başka bir Türk firması da şehrin havaalanını işletiyor. Geçen ay Türkiye Parlamentosu’nun ülkenin Somali’deki askeri varlığını iki yıl daha uzatılma kararı alması, Doğu Afrika ülkesindeki askeri varlığını sürdürme niyetini gösteriyor.

Mogadişu merkezli Somali Kamu Gündemi adlı düşünce kuruluşunun direktörü Mahad Wasuge, Afrika ülkesine yönelik yabancı ilgisinin temelde ticaret ve güvenlikten kaynaklandığını belirtti. Wasuge, Ankara’nın ülkede yavaş yavaş iyi niyet sergileyerek ilişkiler kurduğunu, kendisini daha önemli yatırımlar ve uzun vadeli faaliyetler için konumlandırdığını belirtti.

Wasuge, The National’a verdiği demeçte “Birden fazla limanımız var, ancak bunlar düzgün çalışmıyor. İşte bu yüzden, tüm bu kıyı şeridimizde hiçbir şey yapılmazken, sularımıza erişim sağlamaya ilgi var. Her şeyin ilkel ve temel bir aşamada olduğunu söyleyebilirim, dolayısıyla neredeyse her sektörde çok büyük potansiyel var” dedi.

Diğer gözlemciler, Türkiye’nin Afrika’da, özellikle Arap ülkeleriyle rekabet etmeye çalışmadığını, aksine diğer ülkelerin kendi çıkarlarını gözettiği bir yerde kendi çıkarlarını güvence altına almak istediğini belirtiyorlar.

Türkiye’nin önemli Arap ülkeleriyle ilişkileri, Libya’dan Suriye’deki iç savaşa kadar Orta Doğu’daki çatışmalarla ilgili farklı görüşler nedeniyle son on yılda gerilmişti. Ancak bu ilişkiler son yıllarda önemli ölçüde iyileşti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın proaktif yaklaşımının temelinde bölgesel güvenlik kaygıları ve ekonomik hedefler yatıyor. Bu değişim diplomatik bağların onarılmasına, üst düzey ziyaretlere ve ticaret ve yatırım anlaşmalarına yol açarak Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölgesel güçlerle daha güçlü siyasi ve ekonomik ittifakları teşvik etti.

Hükümete yakın düşünce kuruluşu Seta’da dış politika araştırmacısı olan Tunç Demirtaş, “Kıtadaki küresel ve bölgesel aktörler arasındaki rekabete bakıldığında, Türkiye istikrarla uyumlu, istikrarsızlaştırıcı girişimlere karşı halkın yanında yer alıyor, uluslararası hukuka saygı gösteriyor ve meşru hükümetlerle iş birliği yapıyor” dedi.

Ancak Türkiye’nin Afrika’ya açılımının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yirmi yıllık iktidarıyla yakından bağlantılı olduğu ve Afrikalı liderlerle kurulan ilişkilerin çoğunun kişisel dostluklara dayandığı, bunun da uzun vadede potansiyel kırılganlıklar yaratabileceği yönünde endişeler var.

Afrika üzerine yazılar kaleme alan siyasi stratejist Selin Gücüm, “Erdoğan ile Liberya’nın [eski cumhurbaşkanı] George Weah arasında futbol geçmişine dayanan ilişki gibi bu güçlü kişisel bağlar Türkiye’ye fayda sağlasa da aynı zamanda kırılganlıklar yaratıyor. Bu durum bir yandan Ankara’da bir hükümet değişikliği olması halinde Türkiye’nin ilişkilerini aynı seviyede tutup tutamayacağı konusunda endişelere yol açıyor. Öte yandan, Afrika’da bir hükümetin darbeyle devrilmesi halinde de benzer kaygılar ortaya çıkacaktır” diyor.

Önemli fırsatlar

Somali ile denize erişim konusunda anlaşmazlıklar yaşayan Etiyopya’da Türk yetkililer, Afrika Boynuzu ülkesinin tarım, altyapı ve enerji alanlarında yatırım için önemli fırsatlar sunduğunun farkında ve bu da Ankara’nın ilgisini açıklıyor.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nebiyu Tedla The National’a yaptığı açıklamada, “Etiyopya ve bölgeyle tarihi bağları olan ve bölgeye yatırım yapan bir ülke olarak Ankara’nın Afrika Boynuzu’nun barış ve istikrarına ilgi duyduğunu görmek şaşırtıcı değil. Bu aynı zamanda Afrika Boynuzu’nun stratejik olarak Kızıldeniz ve Aden Körfezi gibi önemli deniz yollarının yakınında yer almasından da kaynaklanıyor” dedi.

Bazı eleştirmenler Türk şirketlerinin Afrikalı ortaklarının çıkarları yerine kendi çıkarlarına öncelik verebileceği yönündeki endişelerini dile getirdi.

2021 yılında Somali İşçi Sendikaları Federasyonu, Mogadişu havaalanını işleten Türk firması Kozuva Grup’un yan kuruluşu Favori LLC’yi “yoksulluk ücretleri”, “tehlikeli bir çalışma ortamı” sunmak ve bazı Somalili yetkililere komisyon ve Türkiye’de tatil teklif etmekle suçlayan 18 sayfalık bir rapor yayınladı. The National, Favori LLC’den yorum talebine yanıt alamadı ve iddiaları bağımsız olarak doğrulayamadı.

Türkiye’nin ticari hedefleri Cezayir’den Güney Afrika’ya kadar uzanıyor ve ev mobilyalarından yol ve köprülere kadar her alanda faaliyet gösteriyor. Türkiye, Kuşak ve Yol Girişimi ile kıta genelinde büyük ulaşım altyapı projelerine imza atan ancak aynı zamanda bazı Afrika ülkelerini ciddi borçlarla baş başa bıraktığı iddialarını da beraberinde getiren Çin gibi ülkelerin rekabetiyle karşı karşıya.

Afrika pazarını yakından tanıyan bir Türk iş insanı The National’a yaptığı açıklamada “Türk özel sektörü Sahraaltı Afrika’da kaldıraç etkisi yaratıyor; çok pragmatik. Türk şirketleri Afrika’ya hem ucuz hem de yüksek kaliteli mal ve hizmet sağlıyor. Çin mallarıyla rekabet edebilir ve Türk malları daha iyi” dedi.

2023 yılında Türkiye’nin Kuzey Afrika ülkelerine ihracatı, on yıl önceki 10,9 milyar dolar değerinden 13,7 milyar dolara yükseldi. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Sahraaltı Afrika’ya yapılan ihracat 2013 yılında 4,4 milyar dolar iken geçen yıl 7,7 milyar dolara ulaştı.
Bu rakamlar Afrika’ya yapılan ihracatın Türkiye’nin küresel ihracatının sadece yüzde 8’ini oluşturduğunu ve AB’nin açık ara farkla Ankara’nın en büyük ticaret ortağı olmaya devam ettiğini gösteriyor. Bununla birlikte, kıtaya ihracatı önemli ölçüde artırma hedefleri var.

Geçen yıl, Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Başkanı, Afrika ile Türkiye’nin toplam ticaret hacmini 75 milyar dolara çıkarma hedefini açıkladı. Ülkenin ulusal hava yolu şirketi Türk Hava Yolları, Tunus’tan Cape Town’a kadar Afrika’da 50’den fazla noktaya uçarak bu hedefi destekliyor.

Uzun vadeli hedefler

Türkiye ayrıca Afrika’daki stratejik ve yüksek değerli endüstrileri de araştırıyor. Geçen ay büyük bir Türk heyeti, Batı Afrika ülkesinin, batılı askeri personelin ülkeyi terk etmesi yönündeki emrinin ardından Nijer’e gitti.

Yüksek düzeyde yoksulluk çeken 27 milyon nüfuslu bu ülke aynı zamanda önemli uranyum ve altın rezervlerine de ev sahipliği yapıyor ve Türkiye de enerji ve stratejik varlıklarını çeşitlendirmeye ve güvence altına almaya çalışırken bu rezervleri ilgiyle inceliyor. Net bir yakıt ithalatçısı olan Türkiye şu anda büyük ölçüde Rusya ve İran’dan gelen doğal gaza bağımlı durumda. Bunu değiştirmek için de Afrika’ya yöneldiği görünüyor.

Türk resmi kaynakları, The National’a Türkiye’nin gelecekteki nükleer enerji üretimi için uzun vadeli uranyum tedarikini güvence altına almak, ülkenin güneydoğusundaki Agadem Havzası’ndaki “keşfedilmemiş” petrol ve gaz rezervleri ile yenilenebilir enerjiye Türk şirketlerinin yatırım yapması açısından Nijer’de “önemli fırsatlar” gördüğünü doğruladı.

Ziyaret sırasında Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Nijer’deki mevkidaşı Petrol Bakanı Mahaman Moustapha Barke Bako ile daha yakın işbirliği için bir niyet beyanı imzaladı. Bu anlaşma, Türkiye’nin Somali Petrol Kurumu ile ülkedeki üç deniz petrol ve gaz bloğunu araştırması için imzalanan anlaşmayla birlikte geldi.

Ankara’daki yetkililer, Türkiye’nin devlete ait madencilik şirketinin Nijer’in üç altın madeni alanında aktif olarak çalıştığını doğruladı. Türkiye altını, ekonomik istikrarsızlığa karşı koruma sağlayan stratejik bir varlık olarak görüyor; bu, özellikle de ülkede yıllardır devam eden ve Türk lirasının değerinin düşmesine ve enflasyonun yükselmesine neden olan kriz göz önüne alındığında önemli hale geliyor.

Ayrıca Türkiye, yerli üretim askeri insansız hava araçları için Afrika genelinde pazar arayışında.
Uluslararası Kriz Grubu düşünce kuruluşunun Aralık 2023’te yaptığı bir sayım, Mali’den Somali’ye kadar Afrika’daki ülkelerin genellikle bu İHA’ları İslamcı aşırılıkçılara ve diğer isyancılara karşı kullandığını ortaya koydu.

Nijer ziyaretiyle ilgili Eyrice Tepeciklioğlu “Bunun silah satışlarıyla da ilgisi var. Türk askeri teçhizatı çok popüler, dolayısıyla bu aynı zamanda Türkiye’nin yükselen ulusal savunma sanayisi ile de ilgili- her ülkede yeni pazar aranıyor” dedi.

Dikkate alınması gereken başka faktörler de var: Uluslararası Kriz Grubu, diğer insansız hava aracı ihracatçıları gibi Türkiye’nin de alıcı ülkelerin insansız hava araçlarını uluslararası hukuka uygun olarak kullanıp kullanmayacağını bilme zorluğuyla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Grubun 2023 raporunda “Bazı [alıcılar] insansız hava araçlarının meskûn mahal operasyonları da dahil terörle mücadele ya da asayiş operasyonlarında kullanılmasının siviller açısından yaratacağı tehlikeleri tam olarak dikkate almayabilir ya da göz ardı edebilir” denildi.

Diplomatik manevralar

Ticari ve askeri işbirliğinin yanı sıra Türkiye’nin Afrika’daki diplomatik varlığı da giderek artıyor. 2002 yılında Türkiye’nin kıtada sadece 12 büyükelçiliği vardı. Bir Türk diplomatik yetkilisi, bugün bu sayının 44 büyükelçilik ve altı konsolosluğa yükseldiğini doğruladı.

Gelişen Afrika politikalarının bir parçası olarak Ankara, insani yardım ve güvenlik iş birliğinden, arabulucu olarak itibarını artırma fırsatları arayan bir yaklaşım benimsemeye başladı. Bir örnekte Türkiye; Somali ve Etiyopya arasındaki uzun süreli anlaşmazlıklarda arabulucu olarak hareket ediyor. Bu hamle, Ankara’nın Rusya ile Ukrayna ve İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalarda olduğu gibi arabuluculuk yapma girişimlerinin daha geniş bir modeline uyuyor.

Türkiye bu ay Etiyopya ve Somali yetkilileri arasında “Ankara Süreci” olarak adlandırılan ikinci tur görüşmelere ev sahipliği yaptı. Bu yıl Etiyopya ve Somaliland, bağımsızlıklarının tanınması karşılığında Addis Ababa’nın bölge üzerinden denize erişimine izin veren bir ön anlaşma imzalayınca iki ülke arasındaki görüş ayrılıkları daha da derinleşti. Etiyopya denize erişimi olması gerektiğini düşünürken Somali, Somaliland’ı kendi topraklarının bir parçası olarak görüyor ve Etiyopya’nın egemenliğine zarar vermeye çalıştığına inanıyor.

Türkiye, her iki ülke arasındaki en son anlaşmazlık sırasında ilişkileri dengede tutmak için dikkatli adımlar atmak zorunda kaldı.

Chatham House’dan Demissie, “[Türkiye tarafından] Somali’nin yanında yer alma eğilimi vardı, Türkiye’nin şu anda Somali ile sahip olduğu samimi ilişkiye zarar vereceğini düşünmediği için Etiyopya’nın bazı hoşnutsuzlukları vardı. Sanırım bu durum Ankara ve Addis Ababa arasında, Türkiye’nin arabulucu rolünü üstlenmesi için kapılar ardında bazı tartışmalara yol açtı” dedi.

Görüşmeler kapsamlı ve bir çözüm bulmak kolay olmayacak; bir sonraki müzakere turunun önümüzdeki ay yapılması planlanıyor.

Seta’dan Demirtaş “Kimsenin elinde sihirli bir değnek yok- bir gecede mucizeler yaratılmasını beklemek yanlış olur. Bu süreç nereye varırsa varsın, yüzyıllardır çatışma ve rekabet içinde olan ve son dönemde ciddi gerilimler yaşayan iki ülkeyi aynı çatı altında bir araya getirmek Türkiye için önemli bir başarıdır” dedi.

Demissie’ye göre, diplomatik kaynaklarla yapılan görüşmelere dayanarak, uzun süren arabuluculuk Türkiye için “bir muamma” teşkil edebilir. “Müzakereler uzarken ve mutabakat zaptı bir oldubittiye dönüşürken ne gibi seçenekleri olduğunu görmek zor”.

Ankara’yı destekleyen Afrikalı sesler, Ankara’nın Afrika ülkelerinin iç işlerini kontrol etmekle kıtadaki eski sömürgeci güçlerden daha az ilgilendiğini söylüyor. Birçok Müslüman Afrika ülkesiyle daha yakın kültürel bağların yanı sıra, Afrika’daki birçok kişi için Türkiye, Avrupalı ve Batılı güçlerden daha hoş karşılanıyor.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English