Dünya Basını
Türkiye’nin Afrika’da nüfuz arayışı

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale Etiyopya’dan Somali’ye ve Nijer’e kadar Türkiye’nin son dönemde yaptığı ekonomik ve diplomatik yatırımları ele alıyor. Makale tüm bu yatırımlara daha geniş bir perspektiften bakarak Türkiye kısa vadeli ekonomik kazanımlar dışında hedeflediği uzun vadeli stratejik çıkarlara mercek tutuyor:
***
Bölge ötesinde nüfuz arayışı: Türkiye’nin gözü stratejik jeopolitik yarışta Afrika’da
Recep Tayyip Erdoğan hükümeti kıta genelinde ticari ve stratejik çıkarlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Lizzie Porter
Geçen ay, yolcu trenleri Tanzanya’nın liman kenti Darüsselam’dan ilk kez başkent Dodoma’ya doğru hareket etti ve bu mesafe 450 km’den fazla. Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda Cumhurbaşkanı Dr. Samia Suluhu Hassan’ın ilk yolculardan bazılarını el sallayarak uğurladığı görüldü.
Toplam uzunluğu 1.200 km’yi aşan 7,6 milyar dolarlık büyük bir demiryolu projesinin parçası olan hat, daha önceki projeleri arasında Dubai Metrosu ile Mekke ve Medine tren istasyonları da bulunan Türk şirketi Yapı Merkezi tarafından inşa edildi. Dev Türk firması halihazırda bir sonraki Afrika projesi üzerinde çalışıyor: Uganda’da bir başka büyük demiryolu hattı.
The National’a konuşan bir Ticaret Bakanlığı yetkilisi, 1972’den bu yana Türk müteahhitlik firmalarının Afrika’da 91,5 milyar dolar değerinde 1.977 proje tamamladığını söyledi.
Ancak Tanzanya ve Uganda’daki iki proje, sadece ülke ekonomisi zorlanırken Türk işletmeleri için yeni pazarlar bulmak için değil, aynı zamanda Türk hükümetinin Afrika’ya yönelik yeni hamlesinin de bir parçası. Gözlemcilere göre Orta Doğu, Rusya ve Çin’in rekabetine karşı orta gücün uzun vadeli stratejik çıkarlarını güçlendirmeyi hedefliyor.
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Afrika Çalışmaları Bölümü’nde doçent olan Elem Eyrice Tepeciklioğlu, “Ankara’nın kıtadaki artan angajmanı elbette yalnızca kısa vadeli çıkarları ya da ekonomik kaygılarından kaynaklanmıyor” dedi. Tepeciklioğlu, Türkiye’nin Orta Doğu ve Avrupa’daki “etki alanını yakın çevresinin ötesine genişletme hedefi” olduğunu da sözlerine ekledi.
Bu strateji, Ankara’nın ekonomik fırsatları değerlendirmek ve bölgesel güvenlik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla, özellikle Orta Doğu’da eski düşmanlarla diplomatik ilişkileri onarma çabalarıyla uyumlu bir şekilde ilerliyor.
Chatham House’un Afrika programında yardımcı araştırmacı olarak görev yapan Abel Abate Demissie’ye göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinde özellikle Kuzey Afrika ve Afrika Boynuzu’nda hâkim olduğu bazı bölgelerde Türk nüfuzunu yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. Bu arada Afrika Boynuzu’ndaki pek çok ülke, Eş-Şebab gibi aşırılık yanlısı isyanlarla mücadele ederken istikrarlı bir yönetim kurmakta zorlanıyor. Geleneksel Batılı ortaklarının da çekilmesiyle birlikte bu ülkeler yeni ittifak arayışlarına girdi.
Demissie, “Afrika Boynuzu’nda orta güçler için bir alan var. Ülkelerin çoğu mümkün olduğunca çok sayıda ortak bulmaya çalışıyor, çünkü Batı’nın rolü önemli ölçüde azalıyor” dedi.
Ankara, Somali’nin coğrafi olarak stratejik konumunu ve ekonomik potansiyelini fark ederek yıllar içinde diplomatik, ticari ve askeri ilişkiler kurdu. Doğu Afrika ülkesi on yıllardır çatışmalar, aşırılık yanlısı isyanlar ve kıtlıkla boğuşuyor. Diğer ülkeler, Somali ordusuna destek sağlarken Aden Körfezi ve Arap Denizi üzerinden geçen önemli deniz yolunda bulunan çok sayıda limanında çıkarlarını güvence altına almak için devreye girdi.
Türk holdingi Albayrak, Somali’nin başkentindeki Mogadişu limanını ve başka bir Türk firması da şehrin havaalanını işletiyor. Geçen ay Türkiye Parlamentosu’nun ülkenin Somali’deki askeri varlığını iki yıl daha uzatılma kararı alması, Doğu Afrika ülkesindeki askeri varlığını sürdürme niyetini gösteriyor.
Mogadişu merkezli Somali Kamu Gündemi adlı düşünce kuruluşunun direktörü Mahad Wasuge, Afrika ülkesine yönelik yabancı ilgisinin temelde ticaret ve güvenlikten kaynaklandığını belirtti. Wasuge, Ankara’nın ülkede yavaş yavaş iyi niyet sergileyerek ilişkiler kurduğunu, kendisini daha önemli yatırımlar ve uzun vadeli faaliyetler için konumlandırdığını belirtti.
Wasuge, The National’a verdiği demeçte “Birden fazla limanımız var, ancak bunlar düzgün çalışmıyor. İşte bu yüzden, tüm bu kıyı şeridimizde hiçbir şey yapılmazken, sularımıza erişim sağlamaya ilgi var. Her şeyin ilkel ve temel bir aşamada olduğunu söyleyebilirim, dolayısıyla neredeyse her sektörde çok büyük potansiyel var” dedi.
Diğer gözlemciler, Türkiye’nin Afrika’da, özellikle Arap ülkeleriyle rekabet etmeye çalışmadığını, aksine diğer ülkelerin kendi çıkarlarını gözettiği bir yerde kendi çıkarlarını güvence altına almak istediğini belirtiyorlar.
Türkiye’nin önemli Arap ülkeleriyle ilişkileri, Libya’dan Suriye’deki iç savaşa kadar Orta Doğu’daki çatışmalarla ilgili farklı görüşler nedeniyle son on yılda gerilmişti. Ancak bu ilişkiler son yıllarda önemli ölçüde iyileşti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın proaktif yaklaşımının temelinde bölgesel güvenlik kaygıları ve ekonomik hedefler yatıyor. Bu değişim diplomatik bağların onarılmasına, üst düzey ziyaretlere ve ticaret ve yatırım anlaşmalarına yol açarak Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölgesel güçlerle daha güçlü siyasi ve ekonomik ittifakları teşvik etti.
Hükümete yakın düşünce kuruluşu Seta’da dış politika araştırmacısı olan Tunç Demirtaş, “Kıtadaki küresel ve bölgesel aktörler arasındaki rekabete bakıldığında, Türkiye istikrarla uyumlu, istikrarsızlaştırıcı girişimlere karşı halkın yanında yer alıyor, uluslararası hukuka saygı gösteriyor ve meşru hükümetlerle iş birliği yapıyor” dedi.
Ancak Türkiye’nin Afrika’ya açılımının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yirmi yıllık iktidarıyla yakından bağlantılı olduğu ve Afrikalı liderlerle kurulan ilişkilerin çoğunun kişisel dostluklara dayandığı, bunun da uzun vadede potansiyel kırılganlıklar yaratabileceği yönünde endişeler var.
Afrika üzerine yazılar kaleme alan siyasi stratejist Selin Gücüm, “Erdoğan ile Liberya’nın [eski cumhurbaşkanı] George Weah arasında futbol geçmişine dayanan ilişki gibi bu güçlü kişisel bağlar Türkiye’ye fayda sağlasa da aynı zamanda kırılganlıklar yaratıyor. Bu durum bir yandan Ankara’da bir hükümet değişikliği olması halinde Türkiye’nin ilişkilerini aynı seviyede tutup tutamayacağı konusunda endişelere yol açıyor. Öte yandan, Afrika’da bir hükümetin darbeyle devrilmesi halinde de benzer kaygılar ortaya çıkacaktır” diyor.
Önemli fırsatlar
Somali ile denize erişim konusunda anlaşmazlıklar yaşayan Etiyopya’da Türk yetkililer, Afrika Boynuzu ülkesinin tarım, altyapı ve enerji alanlarında yatırım için önemli fırsatlar sunduğunun farkında ve bu da Ankara’nın ilgisini açıklıyor.
Etiyopya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nebiyu Tedla The National’a yaptığı açıklamada, “Etiyopya ve bölgeyle tarihi bağları olan ve bölgeye yatırım yapan bir ülke olarak Ankara’nın Afrika Boynuzu’nun barış ve istikrarına ilgi duyduğunu görmek şaşırtıcı değil. Bu aynı zamanda Afrika Boynuzu’nun stratejik olarak Kızıldeniz ve Aden Körfezi gibi önemli deniz yollarının yakınında yer almasından da kaynaklanıyor” dedi.
Bazı eleştirmenler Türk şirketlerinin Afrikalı ortaklarının çıkarları yerine kendi çıkarlarına öncelik verebileceği yönündeki endişelerini dile getirdi.
2021 yılında Somali İşçi Sendikaları Federasyonu, Mogadişu havaalanını işleten Türk firması Kozuva Grup’un yan kuruluşu Favori LLC’yi “yoksulluk ücretleri”, “tehlikeli bir çalışma ortamı” sunmak ve bazı Somalili yetkililere komisyon ve Türkiye’de tatil teklif etmekle suçlayan 18 sayfalık bir rapor yayınladı. The National, Favori LLC’den yorum talebine yanıt alamadı ve iddiaları bağımsız olarak doğrulayamadı.
Türkiye’nin ticari hedefleri Cezayir’den Güney Afrika’ya kadar uzanıyor ve ev mobilyalarından yol ve köprülere kadar her alanda faaliyet gösteriyor. Türkiye, Kuşak ve Yol Girişimi ile kıta genelinde büyük ulaşım altyapı projelerine imza atan ancak aynı zamanda bazı Afrika ülkelerini ciddi borçlarla baş başa bıraktığı iddialarını da beraberinde getiren Çin gibi ülkelerin rekabetiyle karşı karşıya.
Afrika pazarını yakından tanıyan bir Türk iş insanı The National’a yaptığı açıklamada “Türk özel sektörü Sahraaltı Afrika’da kaldıraç etkisi yaratıyor; çok pragmatik. Türk şirketleri Afrika’ya hem ucuz hem de yüksek kaliteli mal ve hizmet sağlıyor. Çin mallarıyla rekabet edebilir ve Türk malları daha iyi” dedi.
2023 yılında Türkiye’nin Kuzey Afrika ülkelerine ihracatı, on yıl önceki 10,9 milyar dolar değerinden 13,7 milyar dolara yükseldi. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Sahraaltı Afrika’ya yapılan ihracat 2013 yılında 4,4 milyar dolar iken geçen yıl 7,7 milyar dolara ulaştı.
Bu rakamlar Afrika’ya yapılan ihracatın Türkiye’nin küresel ihracatının sadece yüzde 8’ini oluşturduğunu ve AB’nin açık ara farkla Ankara’nın en büyük ticaret ortağı olmaya devam ettiğini gösteriyor. Bununla birlikte, kıtaya ihracatı önemli ölçüde artırma hedefleri var.
Geçen yıl, Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Başkanı, Afrika ile Türkiye’nin toplam ticaret hacmini 75 milyar dolara çıkarma hedefini açıkladı. Ülkenin ulusal hava yolu şirketi Türk Hava Yolları, Tunus’tan Cape Town’a kadar Afrika’da 50’den fazla noktaya uçarak bu hedefi destekliyor.
Uzun vadeli hedefler
Türkiye ayrıca Afrika’daki stratejik ve yüksek değerli endüstrileri de araştırıyor. Geçen ay büyük bir Türk heyeti, Batı Afrika ülkesinin, batılı askeri personelin ülkeyi terk etmesi yönündeki emrinin ardından Nijer’e gitti.
Yüksek düzeyde yoksulluk çeken 27 milyon nüfuslu bu ülke aynı zamanda önemli uranyum ve altın rezervlerine de ev sahipliği yapıyor ve Türkiye de enerji ve stratejik varlıklarını çeşitlendirmeye ve güvence altına almaya çalışırken bu rezervleri ilgiyle inceliyor. Net bir yakıt ithalatçısı olan Türkiye şu anda büyük ölçüde Rusya ve İran’dan gelen doğal gaza bağımlı durumda. Bunu değiştirmek için de Afrika’ya yöneldiği görünüyor.
Türk resmi kaynakları, The National’a Türkiye’nin gelecekteki nükleer enerji üretimi için uzun vadeli uranyum tedarikini güvence altına almak, ülkenin güneydoğusundaki Agadem Havzası’ndaki “keşfedilmemiş” petrol ve gaz rezervleri ile yenilenebilir enerjiye Türk şirketlerinin yatırım yapması açısından Nijer’de “önemli fırsatlar” gördüğünü doğruladı.
Ziyaret sırasında Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Nijer’deki mevkidaşı Petrol Bakanı Mahaman Moustapha Barke Bako ile daha yakın işbirliği için bir niyet beyanı imzaladı. Bu anlaşma, Türkiye’nin Somali Petrol Kurumu ile ülkedeki üç deniz petrol ve gaz bloğunu araştırması için imzalanan anlaşmayla birlikte geldi.
Ankara’daki yetkililer, Türkiye’nin devlete ait madencilik şirketinin Nijer’in üç altın madeni alanında aktif olarak çalıştığını doğruladı. Türkiye altını, ekonomik istikrarsızlığa karşı koruma sağlayan stratejik bir varlık olarak görüyor; bu, özellikle de ülkede yıllardır devam eden ve Türk lirasının değerinin düşmesine ve enflasyonun yükselmesine neden olan kriz göz önüne alındığında önemli hale geliyor.
Ayrıca Türkiye, yerli üretim askeri insansız hava araçları için Afrika genelinde pazar arayışında.
Uluslararası Kriz Grubu düşünce kuruluşunun Aralık 2023’te yaptığı bir sayım, Mali’den Somali’ye kadar Afrika’daki ülkelerin genellikle bu İHA’ları İslamcı aşırılıkçılara ve diğer isyancılara karşı kullandığını ortaya koydu.
Nijer ziyaretiyle ilgili Eyrice Tepeciklioğlu “Bunun silah satışlarıyla da ilgisi var. Türk askeri teçhizatı çok popüler, dolayısıyla bu aynı zamanda Türkiye’nin yükselen ulusal savunma sanayisi ile de ilgili- her ülkede yeni pazar aranıyor” dedi.
Dikkate alınması gereken başka faktörler de var: Uluslararası Kriz Grubu, diğer insansız hava aracı ihracatçıları gibi Türkiye’nin de alıcı ülkelerin insansız hava araçlarını uluslararası hukuka uygun olarak kullanıp kullanmayacağını bilme zorluğuyla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Grubun 2023 raporunda “Bazı [alıcılar] insansız hava araçlarının meskûn mahal operasyonları da dahil terörle mücadele ya da asayiş operasyonlarında kullanılmasının siviller açısından yaratacağı tehlikeleri tam olarak dikkate almayabilir ya da göz ardı edebilir” denildi.
Diplomatik manevralar
Ticari ve askeri işbirliğinin yanı sıra Türkiye’nin Afrika’daki diplomatik varlığı da giderek artıyor. 2002 yılında Türkiye’nin kıtada sadece 12 büyükelçiliği vardı. Bir Türk diplomatik yetkilisi, bugün bu sayının 44 büyükelçilik ve altı konsolosluğa yükseldiğini doğruladı.
Gelişen Afrika politikalarının bir parçası olarak Ankara, insani yardım ve güvenlik iş birliğinden, arabulucu olarak itibarını artırma fırsatları arayan bir yaklaşım benimsemeye başladı. Bir örnekte Türkiye; Somali ve Etiyopya arasındaki uzun süreli anlaşmazlıklarda arabulucu olarak hareket ediyor. Bu hamle, Ankara’nın Rusya ile Ukrayna ve İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalarda olduğu gibi arabuluculuk yapma girişimlerinin daha geniş bir modeline uyuyor.
Türkiye bu ay Etiyopya ve Somali yetkilileri arasında “Ankara Süreci” olarak adlandırılan ikinci tur görüşmelere ev sahipliği yaptı. Bu yıl Etiyopya ve Somaliland, bağımsızlıklarının tanınması karşılığında Addis Ababa’nın bölge üzerinden denize erişimine izin veren bir ön anlaşma imzalayınca iki ülke arasındaki görüş ayrılıkları daha da derinleşti. Etiyopya denize erişimi olması gerektiğini düşünürken Somali, Somaliland’ı kendi topraklarının bir parçası olarak görüyor ve Etiyopya’nın egemenliğine zarar vermeye çalıştığına inanıyor.
Türkiye, her iki ülke arasındaki en son anlaşmazlık sırasında ilişkileri dengede tutmak için dikkatli adımlar atmak zorunda kaldı.
Chatham House’dan Demissie, “[Türkiye tarafından] Somali’nin yanında yer alma eğilimi vardı, Türkiye’nin şu anda Somali ile sahip olduğu samimi ilişkiye zarar vereceğini düşünmediği için Etiyopya’nın bazı hoşnutsuzlukları vardı. Sanırım bu durum Ankara ve Addis Ababa arasında, Türkiye’nin arabulucu rolünü üstlenmesi için kapılar ardında bazı tartışmalara yol açtı” dedi.
Görüşmeler kapsamlı ve bir çözüm bulmak kolay olmayacak; bir sonraki müzakere turunun önümüzdeki ay yapılması planlanıyor.
Seta’dan Demirtaş “Kimsenin elinde sihirli bir değnek yok- bir gecede mucizeler yaratılmasını beklemek yanlış olur. Bu süreç nereye varırsa varsın, yüzyıllardır çatışma ve rekabet içinde olan ve son dönemde ciddi gerilimler yaşayan iki ülkeyi aynı çatı altında bir araya getirmek Türkiye için önemli bir başarıdır” dedi.
Demissie’ye göre, diplomatik kaynaklarla yapılan görüşmelere dayanarak, uzun süren arabuluculuk Türkiye için “bir muamma” teşkil edebilir. “Müzakereler uzarken ve mutabakat zaptı bir oldubittiye dönüşürken ne gibi seçenekleri olduğunu görmek zor”.
Ankara’yı destekleyen Afrikalı sesler, Ankara’nın Afrika ülkelerinin iç işlerini kontrol etmekle kıtadaki eski sömürgeci güçlerden daha az ilgilendiğini söylüyor. Birçok Müslüman Afrika ülkesiyle daha yakın kültürel bağların yanı sıra, Afrika’daki birçok kişi için Türkiye, Avrupalı ve Batılı güçlerden daha hoş karşılanıyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












