Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD’nin tehcir planı: Gazze’de AI destekli ‘akıllı şehir’

Yayınlanma

Trump yönetiminin savaş sonrası planı, Gazze’yi en az 10 yıl boyunca ABD tarafından yönetilen bir vesayet bölgesine dönüştürürken, aynı zamanda bir turizm merkezi ve yüksek teknolojili üretim ve teknoloji merkezine dönüştürmeyi hedefliyor.

Elbette bu plan, Gazzelilerin tehcirini de içeriyor. Washington Post’un (WP) gördüğü 38 sayfalık tanıtım bülteni, Gazze’nin 2 milyondan fazla nüfusunun, ya “gönüllü” olarak başka bir ülkeye göç ettirilmesi ya da yeniden inşa süreci boyunca bölgedeki kısıtlı ve güvenli bölgelere yerleştirilmesi yoluyla en azından geçici olarak başka bir yere taşınmasını öngörüyor.

Arazi sahibi olanlara, mülklerini yeniden geliştirmek için hakları karşılığında tröst tarafından dijital bir jeton sunulacak ve bu jeton, başka bir yerde yeni bir hayat kurmak için kullanılacak veya sonunda Gazze’de inşa edilecek altı ila sekiz yeni “AI destekli akıllı şehir”den birinde bir daire karşılığında geri alınabilecek.

Ayrılmayı seçen her Filistinliye 5.000 dolar nakit ödeme ve başka bir yerde dört yıllık kirayı ve bir yıllık yiyecek masraflarını karşılamak için sübvansiyon verilecek.

Tehcir, ‘geliştirici’ şirket için daha kârlı

Plan, Gazze’den ayrılan her bireyin, kalıcı konut maliyeti ve kalanlar için güvenli bölgelerdeki “yaşam desteği” hizmetleri maliyetine kıyasla, vakfa 23.000 dolar tasarruf sağlayacağını tahmin ediyor.

Gazze Yeniden Yapılanma, Ekonomik Hızlanma ve Dönüşüm Vakfı veya GREAT Vakfı olarak adlandırılan öneri, şu anda bölgede gıda dağıtımı yapan ABD ve İsrail destekli Gazze İnsani Yardım Vakfını (GHF) kuran ve faaliyete geçiren bazı İsrailliler tarafından geliştirildi.

Finansal planlama ise o dönemde Boston Consulting Group (BCG) için çalışan bir ekip tarafından yapıldı.

Çarşamba günü Trump, iki yıla yaklaşan savaşı nasıl sona erdirebileceğine ve bundan sonra ne olacağına dair fikirleri tartışmak üzere Beyaz Saray’da bir toplantı düzenledi.

Toplantıya katılanlar arasında Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve özel başkanlık elçisi Steve Witkoff; Gazze’nin geleceği konusunda görüşleri yönetim tarafından talep edilen eski İngiltere başbakanı Tony Blair; ve Trump’ın damadı Jared Kushner vardı.

Toplantı veya politika kararları hakkında herhangi bir açıklama yapılmadı, fakat Witkoff toplantıdan önceki gece yönetimin “çok kapsamlı bir planı” olduğunu söyledi.

Trump’ı hoşnut etmek: ABD’nin cebinden para çıkmayacak

Trump’ın aklındaki planın ayrıntılı ve kapsamlı GREAT Trust önerisi olup olmadığı belli değil. Fakat plana aşina iki kaynağa göre, planın ana unsurları, başkanın “Orta Doğu’nun Rivierası” vizyonunu gerçeğe dönüştürmek için özel olarak tasarlandı.

WP’ye göre planın Trump açısından en çekici yanı, ABD hükümetinden herhangi bir finansman gerektirmemesi ve yatırımcılara önemli kârlar sağlaması.

Gazze’nin güneyindeki dört bölgede silahlı özel ABD güvenlik şirketlerini kullanarak gıda dağıtımı yapan GHF’nin aksine, prospektüste bu tröst planının “bağışlara dayanmadığı” ileri sürülüyor.

Bunun yerine, elektrikli araç fabrikaları ve veri merkezlerinden plaj tatil köyleri ve yüksek katlı apartmanlara kadar “mega projeler” olarak adlandırılan kamu ve özel sektör yatırımlarıyla finanse edilecek.

Plana dahil edilen hesaplamalar, 10 yıl sonra 100 milyar dolarlık bir yatırımın yaklaşık dört katı getiri sağlayacağını ve sürekli “kendi kendini üreten” gelir akışları olacağını öngörüyor.

Beyaz Saray’daki müzakereler hakkında bilgi sahibi bir kişi, “Savaş sona erdiğinde [Trump] cesur bir karar verecek. ABD hükümetinin, ne olacağına bağlı olarak… gidebileceği birçok farklı seçenek var,” dedi.

Biden’ın ‘bölgesel barış gücü’nden Trump’ın tehcir planına

Savaşın başlarında, İsrail’de, Filistinlilerin insani yardım alabileceği ve çatışma sona erdiğinde kademeli olarak kendilerini yönetebilecekleri, İsrail ordusunun koruması altındaki Hamas’tan arındırılmış bölgeler veya “baloncuklar” oluşturulması önerileri ortaya çıktı.

Ocak ayında, Trump’ın göreve başlamasından bir haftadan az bir süre önce, dönemin Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Biden yönetiminin savaş sonrası devlet kurma yol haritasını sunmuştu.

Bu yol haritası, Gazze için Birleşmiş Milletler’in denetiminde, güvenlik hizmetini güvenlik kontrolünden geçmiş Filistinliler ve belirtilmemiş “ortak ülkeler”in sağlayacağı ve sonunda “reformdan geçmiş” Filistin Yönetimine iktidarı devredecek bir “geçici yönetim” kurulmasını öngörüyordu.

Filistin Yönetimi, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri planlarını ortaya koydu. Mart ayında düzenlenen zirvede Arap liderler, Pers Körfezi ülkelerinin finansmanı ile Gazze’de teknokratlar ve Filistin Yönetimi yetkililerinden oluşan bir hükümetin kurulmasını öngören Mısır’ın önerisini onayladı.

Kahire’deki yetkililer, Arap barış güçlerinin bölgeye gönderilme olasılığının yanı sıra, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından güvenliği sağlamak üzere büyük ölçüde lağvedilen Gazze polis gücünün üyelerinin Mısır’da eğitildiğini söylediler.

Gazze’den Gazzelileri geçici olarak bile olsa başka bir yere yerleştirmekten açıkça bahseden yegane ülkeler İsrail ve ABD, Arap önerisini reddetti.

GHF için çalışan Amerikan güvenlik şirketleri de, Gazze’yi patlamamış mühimmat ve enkazdan temizleyecekleri ve yeniden inşa planının bir parçası olarak Filistinlilerin geçici olarak yaşayacağı bölgeleri güvenli hale getirecekleri bir plan üzerinde İsrail ve olası “insani yardım” ortaklarıyla görüşmeler yürütüyor.

İşgal, ilhak ve ‘gönüllü göç’ kıskacı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Hamas’ın silahsızlandırılması ve tüm rehinelerin iade edilmesi gerektiğini söylemekten öteye, Gazze’nin geleceği konusunda hiçbir zaman net bir vizyon sunmadı.

İsrail’in bu bölgenin güvenlik kontrolünü elinde tutması gerektiğini söyleyen Netanyahu, Batı Şeria merkezli Filistin Yönetiminin bu bölgede gelecekte yönetim kurmasını ve Filistin devletinin kurulmasını reddetti.

Ordusunun şu anda bölgenin yüzde 75’ini kontrol ettiğini söyleyen İsrail, geri kalanını işgal etmek için yeni bir saldırı planını onayladı.

Netanyahu’nun koalisyon hükümetinin aşırı sağcı üyeleri, kalıcı işgali savunuyor. Gazze’nin ilhakı ve İsrail tarafından yeniden yerleşimini talep eden Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, “İsrail, Gazze Şeridinin tamamını sonsuza kadar tamamen kontrol altında tutmalıdır. Güvenlik çemberini ilhak edeceğiz ve Gazze’nin kapılarını gönüllü göç için açacağız,” dedi.

Son haftalarda Netanyahu, Hamas’ın olmadığı bir Gazze’yi ele geçirme niyetinde olduğunu ama “onu ellerinde tutmak istemediklerini” söyledi.

Siyonistler on yıllardır tehcir peşinde

Filistinlileri Gazze’den “ikna, tazminat veya zor yoluyla” çıkarmak, Gazze’nin Mısır’ın kontrolünden ilk kez koparılıp 1967 savaşında İsrail tarafından işgal edilmesinden bu yana İsrail siyasetinde tartışma konusu.

Netanyahu, İsrail’in Gazze’den taşınanları kabul etmek için “birkaç ülkeyle görüşme” yaptığını söyledi. Libya, Etiyopya, Güney Sudan, Endonezya ve Somaliland potansiyel seçenekler olarak adı geçiyor.

Daha önce iş veya tıbbi tedavi arayan birkaç bin Filistinliyi geçici olarak kabul edeceğini açıklayan Endonezya hariç, bu ülkelerin tümü Afrika’da bulunuyor.

Libya, sık sık çatışan iki rakip hükümet tarafından yönetiliyor ve Etiyopya, komşuları ile ara sıra iç savaş ve çatışmalar yaşıyor. Gazze’ye insani yardımı kısıtlayan İsrail, bu ay Güney Sudan’a tıbbi yardım ve diğer malzemeler göndereceğini açıkladı.

Hiçbir ülke, 1991’de savaşın yıkıma uğrattığı Somali’den tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden eski Britanya sömürgesi Somaliland’ı tanımadı. 

Liderleri, devlet olarak tanınması karşılığında Gazze’den gelen mültecilere yer vermeyi teklif ettikten sonra, Trump bu ayın başlarında gazetecilere “şu anda bu konuyu inceliyoruz” demişti.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Filistinliler ‘gönüllü’ sürgüne ne diyecek?

Arap dünyasının öfkesi ve zorla yerinden edilmenin uluslararası hukuku ihlal edeceği yönündeki yaygın suçlamaların ardından, Trump ve Netanyahu son zamanlarda Gazzelilerin savaş sonrası yer değiştirmesinin “gönüllü” olacağını ve Filistinlilerin “tercih etmesi” halinde geçici olacağını vurguladılar.

Bu arada İsrail, Gazze Şehrinde kuzey saldırısı için hazırlık yaparken, yaklaşık 2 milyonluk Gazze nüfusunu güneydeki dar bir sahil şeridine sıkıştırmaya başladı.

Birleşmiş Milletler, bölgedeki konutların yüzde 90’ının yıkıldığını tahmin ediyor. Gazze’yi yaşanabilir hale getirirken Gazze nüfusu ile ne yapılacağı ve gelecekte Gazze’yi kimin yöneteceği soruları, hangi plan benimsenirse benimsenilsin, merkezi öneme sahip.

Trump’ın şubat ayında Gazze’yi ele geçirme ve yeniden geliştirme sözü, İsrailli-Amerikalı girişimci Michael Eisenberg ve eski İsrail askeri istihbarat subayı Liran Tancman’ın liderliğindeki İsrailli işadamları grubuna hem yeşil ışık hem de bir yol haritası sundu.

Planlamaya aşina olan kişilere göre, bu grup GHF projesini uygulayıcılara devretmiş ve uluslararası finans ve insani yardım uzmanları, potansiyel hükümet ve özel yatırımcılar ve bazı Filistinlilerle istişare ederek savaş sonrası sorunlara geçmişti.

İlkbaharda, GHF gıda dağıtım programını kuran başlıca ABD’li yükleniciyle çalışmak üzere ayrı olarak işe alınan Washington merkezli BCG ekibi, GREAT Trust için ayrıntılı planlama ve finansal modelleme üzerinde çalışıyordu.

Planlamaya aşina olan bir kaynak, prospektüsün nisan ayında tamamlandığını ve o zamandan beri sadece minimum değişiklikler yapıldığını, fakat düzeltmeler için bolca alan olduğunu söyledi.

Bu kişi, “Bu bir kural değil, neyin mümkün olduğunu araştırıyor. Gazze halkı, başkanın da söylediği gibi, yeni bir şey inşa edebilmeli ve daha iyi bir yaşam sürmeli,” dedi.

Gazze’ye Almanya ve Japonya modeli

Washington ve İsrail’de bu girişime aşina olanlar, onu İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin Pasifik adaları üzerindeki vesayetine ve savaş sonrası Japonya’da General Douglas MacArthur ile Almanya’da Dışişleri Bakanı George C. Marshall’ın üstlendiği idari ve iktisadi rollere benzetti.

Pasifik’teki vesayet bölgeleri ABD tarafından yönetilirken, bu düzenleme Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmıştı, fakat BM üyelerinin Gazze ile benzer bir ilişkiyi kabul etmesi olası görünmüyor.

Öte yandan vesayet planlayıcıları, uluslararası teamül hukuku doktrini olan uti possidetis juris (Latince “yasa gereği sahip olduğun”) ve 1993 Oslo anlaşmalarına göre Filistin özerkliğinin sınırları kapsamında, İsrail’in işgal altındaki bölgeler üzerinde idari kontrolü ve bu kontrolü devretme yetkisi olduğunu savunuyor.

Vasiyet belgesinde belirtildiğine göre, İsrail Gazze’deki İdari Yetki ve Sorumlulukları, resmi bir vesayet sistemine dönüşecek olan ABD-İsrail ikili anlaşması kapsamında GREAT Trust’a devredecek.

Arap ülkeleri Gazze’deki Amerikan egemenliğini finanse edecek

Taslak, düzenlemeyi “çok taraflı bir kurum” haline getirecek “Arap ve diğer ülkeler” tarafından yapılacak nihai yatırımları öngörüyor.

İsrail, planın ilk yılında “güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için genel haklarını” muhafaza ederken, iç güvenliğin neredeyse tamamı, belirtilmemiş “TCN” (üçüncü ülke vatandaşları) ve “Batı” özel askeri şirketleri tarafından sağlanacaktır. Eğitimli “yerel polis” devraldıkça, bu kişilerin rolü on yıl içinde kademeli olarak azalacak.

Vakıf, “reformdan geçmiş ve radikalleşmeden arındırılmış bir Filistin yönetimi görevi devralmaya hazır hale gelene kadar” 10 yıl sürecek bir dönem boyunca Gazze’yi yönetecek.

Belgede nihai Filistin devletine hiç atıfta bulunulmuyor. Tanımlanmamış Filistin yönetim birimi, Trump’ın ilk dönemindeki müzakereler sonucunda İsrail ile dört Arap devleti arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasına yol açan İbrahim Anlaşmalarına katılacak.

Gazze, bölge ‘Amerikan yanlısı’ hale gelirken kritik bir kavşak olacak

Plan, Gazze’nin “pro-Amerikan” (Amerikan yanlısı) bir bölge haline gelecek olan bölgenin “kavşağı”nda yer aldığını, ABD’ye enerji kaynaklarına ve kritik minerallere erişim sağladığını ve Biden yönetimi sırasında ilk kez duyurulan ancak İsrail-Gazze savaşı nedeniyle raydan çıkan Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru için lojistik merkez işlevi gördüğünü belirtiyor.

Gazze’nin yeniden inşası, büyük miktarda enkaz ve patlamamış mühimmatın kaldırılmasıyla başlayacak ve kamu hizmetleri ile elektrik şebekesinin yeniden inşası ile devam edecek.

İlk maliyetler, planlamacıların halihazırda “kamu” mülkiyetinde olduğunu ve derhal tröste ait olacağını söyledikleri Gazze topraklarının yüzde 30’unu teminat olarak kullanarak finanse edilecek.

Yatırımcılar tarafından finanse edilen “mega projeler” arasında, Gazze çevresine bir çevre yolu ve tramvay hattı döşenmesi de bulunuyor. Planlamacılar, bu projeyi Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın adını taşıyan “MBS Otoyolu” olarak adlandırıyor. Prensin bu girişimi onaylaması, bölgenin kabulü için büyük önem taşıyor.

Gazze’nin merkezinden geçen modern bir kuzey-güney otoyoluna ise Birleşik Arap Emirlikleri lideri Muhammed bin Zayed el-Nahyan’ın adı veriliyor.

En güneyde, Mısır, Suudi Arabistan ve İsrail’e doğrudan kara bağlantısı olan yeni bir liman ve havaalanı inşa ediliyor.

GREAT Trust ayrıca, Gazze’ye su ve elektrik sağlayacak bir su arıtma tesisi ve güneş enerjisi santralinin Mısır’ın Sina Yarımadasında kurulmasını öngörüyor.

‘Akıllı’ sanayi bölgesi ve sahilde Trump Rivierası

Gazze’nin İsrail ile doğu sınırı, İsrail ve Basra Körfezi ülkelerine hizmet verecek Amerikan elektrikli araç şirketleri ve bölgesel veri merkezlerini içeren “akıllı” bir sanayi bölgesi olacak.

Gazze’nin batı sahili, BAE’nin Dubai kentinde inşa edilen palmiye şeklindeki yapay adalara benzer yapay adalarla “dünya standartlarında tatil köyleri”ne sahip “Gazze Trump Rivierası” için ayrılacak.

Enklavın merkezinde, sahil beldeleri ile endüstri bölgesi arasında (planın bir milyon iş yaratacağı öngörülüyor) altı ila sekiz “dinamik, modern ve yapay zeka destekli akıllı planlı şehir”de 20 kata kadar apartmanlar inşa edilecek.

Karma kullanım alanları, “konutlar, ticaret, hafif sanayi ve klinikler, hastaneler, okullar ve daha fazlasını içeren diğer tesisler” ile “tarım arazileri, parklar ve golf sahaları dahil yeşil alanlar” içerecek.

Kalan Gazzeli ailelere veya yerleşim alanları tamamlandıktan sonra toprak jetonlarını değiştirmek için ayrılan ve sonra geri dönen ailelere, planın her biri 75.000 dolar değerinde olan 1.800 metrekarelik yeni dairelerin mülkiyeti teklif edilecek.

Ortadoğu

İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.

Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.

“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”

İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.

Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.

Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.

“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”

İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.

İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.

Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.

“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.

Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.

“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”

Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.

Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.

Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.

Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.

Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.

“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”

Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.

Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.

Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.

“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”

Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.

İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.

“Lübnan adına karar vermiyoruz”

İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.

“Trump’ın iddiaları yalandır”

ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.

Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.

“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”

ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

Yayınlanma

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.

ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.

Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.

Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.

Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.

Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.

Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.

Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”

İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.

Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.

Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.

Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.

Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.

Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı

Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.

Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”

Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.

Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı

Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.

Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.

İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

Yayınlanma

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.

İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.

The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.

Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.

Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.

“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”

Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.

Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.

Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.

Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.

Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.

Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor

ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.

The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.

Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.

Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı

CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.

Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.

Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English